İRADEDEN VAZGEÇMEK

"O cüz'-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, irade-i İlâhîyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakk'ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle yapışmak…”(1)

Nefsimizin istekleri ,ilâhî emirlere ters düştüğünde, tercihimizi Allah’ın rızası istikametinde kullandığımız taktirde cüz’i irademizden bir bakıma vazgeçmiş oluruz. “Senin yolunda o cüz'-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyyetimden teberri ediyorum.” cümlesi bu hakikati ders verir.

“Kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakk'ın havl ve kuvvetine iltica” etmeyi de benzer şekilde değerlendirebiliriz. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” hükmünce havl ve kuvvet ancak Allah’ındır. Her mahlûka hayatını devam ettirmesi, rızkını bulup düşmanlarından korunması için gerekli kuvveti O ihsan etmiştir. Biz de İlâhî bir ihsan olan kuvvetimizi rıza-i İlâhî yolunda kullandığımız takdirde enaniyetten teberri etmiş oluruz.

Bir işe teşebbüs ederken irademizi meşru çizgide tutup neticeyi Allah’ın havl ve kuvvetinden bekleyerek O’na tevekkül edebiliriz.

Üstat gibi büyük zatların iradeden vazgeçmeleri biraz daha farklıdır. Kader Risalesi’nde “Manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cay-ı istimali var...” denilerek bunun nasıl olacağı anlatılmış, ancak manen terakki edenlerin kader anlayışlarına temas edilmemiştir. İşte o bahsedilmeyen kısım konumuzla yakından ilgilidir.

Cenâb-ı Hakk’ın, yaratmayı irade ederek varlık sahasına çıkardığı her neye baksak, İmam Gazzalî Hazretlerinin “Daire-i imkânda daha ahsen yoktur.” hükmünü bütün kalbimizle tasdik ederiz.

İşte o büyük zatlar bu hakikati çok iyi bildiklerinden ve kalblerine kemaliyle hakim kıldıklarından, bütün ihtiyarî fiillerinin de İlâhî irade ile tanzim edilmesi için Allah’a yalvarmışlar ve “Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince elbette biz onlara yollarımızı gösteririz.” (Ankebût, 29/69) âyet-i kerîmesine mazhar olmak istemişlerdir.

Bütün organlarını ve duygularını bir “tecelliler manzumesi” olarak görmüşler, bir iş yapmayı arzu ettiklerinde İlâhî ilhamı ve ikazı beklemişlerdir.

İradeleri dışında uğradıkları belâ ve musibetleri de rıza ile karşılamışlar, gece ve gündüzün ayrı faydaları olduğunu düşünerek, celâl tecellilerinin de cemâl tecellileri gibi güzel olduğuna bütün kalpleriyle inanmış ve “Kahrın da hoş, lütfunda hoş.” deme makamına ermişlerdir.

Bizler de o kutlu zevata uymak için olanca gücümüzü sarfetmeli ve çok iyi bilmeliyiz ki, başımıza imtihan yollu gelen belalardan, tabiatta vuku bulan afetlere kadar bütün işler, Allah’ın iradesiyle tayin edilmekte ve yine O’nun kudretiyle yaratılmaktadırlar. Bunlar hakkında bize düşen görev, Üstat Hazretleri gibi, “Kaderin her şeyi güzeldir.” diyerek, bilemediğimiz gizli hikmetler üzerinde ileri geri konuşmamak “Pencerelerden seyret, içlerine girme.” tavsiyesine aynen uymaktır.

İbrahim Hakkı Hazretleri gibi,

"Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler
."

demeliyiz.

Kaldı ki, kaderin her şeyinin güzel olduğunun sayısız örnekleriyle iç içe yaşıyoruz ve bu tecellilerle çepeçevre sarılmış durumdayız. Sadece iki örnek vermekle yetinelim:

- Her bir organımızın şeklini, yerini, sayısını, büyüklüğünü ve görevlerini Allah takdir etmiştir ve bunların hepsi güzeldir.

- Yerküremizin de büyüklüğünü, deniz ve kara olarak taksimini, eğimini, dönüş hızlarını da yine Allah takdir etmiştir, bunların da hepsi güzeldir.

Kaderin böyle sayısız güzelliklerini gördükten sonra, aklımızın ermediği yahut hissiyatımıza ters düşen olayların da bilemediğimiz nice güzellikler taşıdığına inanmamız, Allah’ın “Alîm, Hakîm, Rahîm ve Âdil” olduğuna imanımızın bir gereğidir.

Bu gibi konularda hata yapmamak için Peygamber Efendimiz (asm.)'in şu hadîs-i şerifini sıkça hatırlamalıyız:

“Allah’a hüsn-ü zan ibadettir.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.
(2) bk. Ebu Davud, Edeb, 81, no: 4993.

Yükleniyor...