İŞARETLER VE NUMUNELER

“Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir."(1)

Şuunatın Türkçemizde tam karşılığı yoktur. Ancak, insanlar için bunun karşılığı “kabiliyet”tir, fakat Cenâb-ı Hak hakkında bu tabir kullanılmaz. Onun için şuunatı örneklerle açıklamaya çalışacağız.

Nur Külliyatı’nda, bu konuda şöyle bir sıralama yer alır: Zât, şuunat, sıfatlar, isimler, fiiller.

Misâl olarak Hâlık ve Rezzâk isimleri üzerinde duralım:

Halk yaratma demektir ve fiildir. Hâlık isimdir, yaratıcı mânasına gelir. Hâlıkıyet ise şe’ndir, “yaratıcılık, yaratıcı olma” demektir. Cenâb-ı Hak irade sıfatıyla yaratıcılığını izhar etmek dilediğinde yaratma fiilini icra eder ve dilediği mahlûku yaratır. Buna göre, yaratmada sıra, “Zât, şuunat, sıfat, ef’al” şeklindedir. Bunun neticesinde Hâlık ismi tecelli eder; yani, sıfatları harekete getiren ve esmâyı tecelliye sevk eden şuunattır.

Rezzâk ismi için de benzer şeyler söylenecektir. Terzık (rızıklandırma) fiildir, Rezzâk isimdir, Rezzâkiyet yani rızıklandırıcı olma ise şe’ndir.

Buna göre, rububiyet, malikiyet, rahimiyet, hâkimiyet hep şuunat sınıfına girerler.

Şuunatın bir başka ciheti:

Allah’ın gizli kemâlatını bildirmek istemesi şuunatındandır. Keza, Allah’ın muhsinleri sevmesi, zâlimlere gazap etmesi de şuunattandır.

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler. Zira bize bunlar ihsan edilmeseydi ilâhî sıfatları ve şuunatını bilmemiz mümkün olmazdı. Daha önce verdiğimiz şu örneği hatırlayalım: Anadan doğma kör bir insan görme denilince bir şey anlamıyor ve bizim karşıdan gelen bir kişiyi görüp tanımamıza da hayret ediyordu.

Ancak, şu nokta daima dikkate alınmalıdır:

Bizim ruhumuz mahlûk olduğu gibi ona takılan sıfatlar “mahlûk sıfatları”, şuunat da “mahlûk şuunatı”dır. "Leyse ke mislihi şeyün" (hiçbir şey O’nun misli gibi değildir.) hükmünce bunların hiçbiri Allah’ın sıfat ve şuunatına benzemezler, ama onların hakikatlerinden haber verirler. Yani bizdeki bu gölgelerin hakikatleri Allah’ın sıfatları ve şuunatıdır.

Meselâ, “bizim kuvvetimiz, dünyanın çekim kuvveti, güneşin cazibesi” gibi mahlûkat âlemine yayılmış nice kuvvetler vardır. Bunların hepsi mahlûk kuvvetidir ve Allah’ın kudreti bunların hiçbirine benzemez.

Şuunat için de durum aynıdır. Allah’ın merhameti bizim şefkat ve merhametimize benzemediği gibi, gazabı ve kahrı da bizim öfkelenmemize ve ceza vermemize benzemez. Bundan dolayı Üstat Hazretleri şuunatla ilgili derslerinde “mukaddes” kelimesini çokça kullanır, “lezzet-i mukaddese", "şevk-i mukaddes", "sürur-u mukaddes", "memnuniyet-i mukaddes", "iftihar-ı mukaddes” gibi. Yani ilâhî şuunat, bizim şuunatımıza benzemekten mukaddestir, münezzehdir.

İşaret ve numuneler:

İnsanın sıfatlarının ve şuunatının Allah’ın sıfat ve şuunatına benzemekten çok uzak olduğu bu iki kelimeyle ders veriliyor. Şöyle ki:

Haritadaki bir nokta falan şehre işaret eder, ama o nokta o şehre benzemekten çok uzaktır. Keza, kışın kurumuş bir ağacın baharda canlanması, çiçek açıp meyve vermesi de insanların ahiretteki dirilişlerine bir numunedir. Ancak, ağacın baharda canlanması ile insanın haşirde dirilmesi arasında yine sonsuz bir uzaklık, (yani benzememek) vardır.

Câmi’ kelimesi, her insanın istidadında İlâhî sıfatların ve şuunatın hakikatlerini gösterecek işaretlerin ve numunelerin bulunduğunu ders verir. Bunlara sahip olma noktasında bütün insanlar aynıdır, farklı derecelerde bulunsalar da, aralarında esas itibariyle fark yoktur. Ancak, bunları kullanma noktasında insanlar arasında, Üstadın ifadesiyle, zerreden şemse kadar dereceler, mertebeler vardır. Akıl bütün insanlarda bulunmakla birlikte onun kullanış biçimi ve kullanıldığı sahalar arasında çok farklılık mevcuttur. Meselâ, kendi kuvvetini İlâhî kudretin bir tecellisi ve Rabbinin bir ihsanı bilerek, onunla hayırlı işler yapan bir insan ile o kudreti kendi malı zannedip onunla övünen ve kuvvetini başkalarını ezmekte kullanan zalim bir insan arasında sonsuz bir mesafe vardır.

Bu ana cümle şöyle tamamlanıyor:

“tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsâf-ı Rububiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin.”

Vahid-i kıyasî, “bir şeyi anlamada mukayese unsuru olarak kullanılan şey” demektir.

Dersin devamında bu konuda verilen örneklerden birisi şöyle:

“… Zahir mâlikiyetiyle, Hâlık’ının hakiki mâlikiyetini fehmeder ve bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir, der.”

İnsan bütün mahlûkat içerisinde hem en câmi’ bir istidada sahiptir, hem de bunun şuurundadır ve bu istidadıyla ortaya koyduğu şeylere sahip çıkabilmekte, “Ben yaptım, ben düşündüm, ben istedim.” diyebilmektedir. Meselâ, bülbül de yuvasını kendi yapar, ama “Ben bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” diyemez.

Mümin olan bir insan bir cümle yazdığında bunu vahid-i kıyasi yapıp; “Ben bu sayfaya şu cümleyi yazdığım gibi, Rabbim de dünya sayfasına bütün ağaçları, hayvanları ve insanları yazmıştır.” der. Keza, bir fakiri doyurduğunda ve giydirdiğinde de aynı şuur ile “Ben bu kişiyi yedirip giydirdiğim gibi, Allah da bütün canlıları her gün besleyip büyütmekte ve bütün elbiselerini en mükemmel şekilde ihsan etmektedir.” der.

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

Yükleniyor...