KATRE’DE GEÇEN 55 LİSAN

NOT: Arabî Mesnevi’de geçen 55 lisan Türkçe tercümede çok da net olarak görülmemektedir. Bu çalışma Mesnevi’nin Arapça orijinal metni esas alınarak hazırlanmıştır. Lisanların başlarında yer alan başlıklar ve altta dipnotlarda yer alan açıklamalar bana aittir. İstifadeye medar olması duasıyla efkâr-ı ammeye arzediyorum.

Birinci Bab

La ilâhe illallah hakkında

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Her türlü hamd, âlemlerin Rabbi Allaha…

Salât u selâm peygamberlerin efendisine, O’nun bütün âl ve ashabına…

Allahtan başka ilâh olmadığına dair şehâdetime, “şahid ve meşhud” her şeyi şa­hit tutuyorum.[1]

O’nun vücub-u vücuduna delâlet eden, kemâl vasıflarına delil olan ve O’nun Vahid-i Ehad, Ferd-i Samed olduğuna şehâdet eden şahitlerden biri Hz. Peygamberdir. O zat,

- Musaddak bir şahid-i sadıktır.

- Gerçek bir bürhan-ı natıktır.

- İcma ve tasdiklerinin hâmili olarak, enbiya ve mürselinin efendisidir.

- İttifak ve tahkiklerinin sırrını havi olarak, evliyanın ve müttaki âlimlerin imamıdır.

- Hepsi tahkik ve tasdik edilmiş apaçık ayetlerin ve kat’î mu’cizelerin sahibi­dir.

- Mükemmel - yüksek seciyeleri ve yüce - âli ahlâkı cem etmiştir.

- Vahy-i Rabbaninin nüzûl yeridir.

- Gayp ve melekût âleminde seyyardır.

- Ruhların müşahidi ve meleklerin musahibidir.

- Cin ve insin mürşididir.

- Her zaman Fatır-ı kevnin inayeti altında olduğuna işaret eden manevi şah­­si­­yetiyle, kâinatın kemâlinin fihristesidir.

- Her türlü saâdet düsturlarının fihristesi olan şeriatın sahibidir. O şeriat, ken­disinin kâinatı nazmeden zâtın nizamı olduğuna remzeder.[2]

- O, bize iman yolunu gösteren efendimizdir.

- Muttalib oğlu Abdullahın oğlu Muhammeddir.

En efdal salâvatlar ve en mükemmel selâmlar O’na olsun!

İşte o zât, bir beşîr ve nezîr olarak bütün zamanlar ve mekânların arkasındaki ne­­sillere en yüksek bir sesle, bütün kuvvetiyle, tam bir ciddiyetle, son derece gü­­ven­le, nihayet derecede itminanla ve mükemmel bir imanla, kendisi şehâdet âle­­min­­de iken gaybla alâkalı şahitlerin başları üzerinde yüksek bir nida ile şöyle şehâdet edi­yor: La ilâhe illallah

Öyle Allah ki, O’nun vücub-u vücuduna delâlet eden; celâl, cemâl ve kemâl va­sıflarını açıkça bildiren ve vahdaniyetine şehâdet eden şahitlerden biri de muh­telif asırlardaki enbiyanın, muhtelif meşreplerdeki evliyanın, çeşitli mes­lek­ler­­deki bürhan sahibi muvahhidlerin bütün kitaplarının icma sırrını ta­zammun eden Furkan-ı Hakîmdir.

Bunların hepsi, yani bu zâtların akılları ve kalbleri, altı ciheti de nurlu olan Kur’­anın hükmünü tasdik hususunda ittifak etmişlerdir. O Kur’an,

- Kelâmullah olup, bu isme liyakatini bütün devirlerde korumuştur.

- Kendisine vahiy gelen zâtın (aleyhissalatu ve’s- selâm) ve ayrıca ehl-i keşf ve il­h­amın icmaıyla, tamamen ilâhî vahiydir.

- Bilbedahe, ayn-ı hidayettir.

- Bizzarure, imanın madenidir.

- Yakîni olarak hakîkatlerin mecmaıdır.

- Aşikâr bir şekilde, saâdete ulaştırır.

- Bilmüşahede kâmil meyveler verir.

- Çeşitli emarelerden meydana gelen sadık bir hadsle; melek, ins ve cinnin mak­bulüdür.

- Kâmil akıl sahiplerinin ittifakıyla, aklî delillerle müeyyettir.

- Vicdanın itminanıyla görüldüğü üzere, marazdan uzak fıtrat-ı selîme ile mu­saddaktır.[3]

- Bilmüşahede, ebedî mu’cizedir.

- Şehâdet âleminde gaybın lisanıdır.

İşte böyle özellikleri taşıyan Kur’an mükerreren ka’tî bir şekilde şehâdet ediyor ki:

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “Bil ki, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.”[4]

Allah’ın vücub-u vücuduna delil olan; celâl, cemâl ve kemâl vasıflarına delâlet ve vahdaniyetine şehâdet eden şahitlerden biri de: Âlemdir.

Yani, bütün babları ve fasılları, sayfaları ve satırları, cümleleri ve harfleriyle şu büyük kitap ve bütün azaları ve cevarihiyle, hücreleri ve zerreleriyle, vasıfları ve hâlleriyle şu büyük insan, yani çeşit çeşit âlemleriyle şu kâinat لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ der.

O âlemlerin bütün erkânıyla لاَ خَالِقَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka yaratıcı yok)

Bu erkânın bütün azalarıyla لاَ صَانِعَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka Sâni’ yok)

Bu azanın bütün eczalarıyla لاَ مُدَبِّرَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka müdebbir yok)

Bu eczanın bütün cüz’iyatıyla لاَ مُرَبِّيَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka terbiye eden yok)

Bu cü’ziyatın bütün hücreleriyle لاَ مُتَصَرِّفَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka tasarrufta bu­lunan yok)

Bu hücrelerin bütün zerreleriyle لاَ خَالِقَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka yaratıcı yok)

Bu zerrelerin bütün esiriyle لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ (Ondan başka ilâh yok) der.

Böylece kâinat bütün enva ve bunların erkânıyla, aza ve bunların eczasıyla, cüz’i­yat ve bunların hücreleriyle, zerrât ve bunların esir maddesiyle hem tek tek fert­­ler hem de terkipler hâlinde Allah’ın Vacibu’l- vücud ve Vahid-i Ehad ol­­du­­ğuna şehâdet eder.

Terkipler yukarı doğru yükselirken gayet muntazam olarak yapılmalarıyla Sâ­ni’-i Ezelinin vücub-u vücuduna şahitlik yapan şehâdet bayraklarını dalga­lan­­dı­­rır. Mürekkebattan fertlere doğru indikçe ise, muntazam nakışlarla Nakkaş-ı Eze­­linin vücub-u vücuduna şahitler olur.[5]

Böylece kâinatın mürekkebatından ve bunların eczasından her biri, munta­­zam fertleri ve terkiplerinin lisanlarıyla O’nun Vacibü’l-Vücud, Vahid-i Ehad ol­­du­ğuna elli beş lisanla şehâdet eder.

Bu lisanların tafsili gelecektir, icmali ise şöyledir:

- İntizamlı fertleri ve terkipleri,

- mevcûdatın fakr ve ihtiyaç hâlinde olmalarıyla beraber, bunların karşılan­­ma­­sı,

- muntazam hâlleri,

- her birine uygun bir şekilde, acîb mükemmel sûretler verilmesi,

- her birinde görülen üstün, hayret verici zinetli nakışlar,

- âli hikmetler,

- kıymetli faydalar,

- birbiriyle uyum arzeden hârika farklılıklar,

- birbirine bakan muntazam benzerlikler,

- parça ve bütünde görülen nizam ve muvazenesinin dilleriyle;

- ayrıca eşyadaki intizam ve ıttırad,

- her şeyde görülen gayet sağlam ve mükemmel şuurî san’at,

- muhtelif cansız eşyanın birbirinin ihtiyacına tecavübü,

- birbirinden uzak ve birbirinden farklı şeylerin birbiriyle tesanüdü dilleriyle;

- ayrıca umumî hikmet,

- tam inayet,

- geniş rahmet,

- umumi rızık,

- her tarafa yayılmış hayat dilleriyle;

- ayrıca hüsün ve tahsîn,

- her şeye yansıyan hazin bir cemâl,

- sadık aşk,

- incizap ve cezbe,

- mevcûdatın bir asla gölge olmaları diliyle;

- ayrıca maslahatları nazara alan bir tasarruf,

- faydaları nazara alan bir tebdil,

- hikmetleri gözeten bir tahvil,

- gayelere riayet eden bir tağyir,

- kemâlatı netice veren bir tanzim diliyle;

- ayrıca imkân ve hudus,

- ihtiyaçlar ve iftikarlar,

- fakr,

- zaaf,

- ölüm,

- cehil,

- fânilik,

- tegayyür,

- ibadetler,

- tesbihat,

- dualar,

- ve ilticalar dilleriyle…

İşte kâinatın mürekkebat ve eczası bütün bu diller ile:

- Kadîm - Kadîr olan Hâlık’ının vücub-u vücuduna birer şahittir.

- Aynı merkezli iç içe daireler misali, O’nun kemâl vasıflarına birer delildir.

- Vahdaniyetine birer şahittir.

- Esma-i hüsnasını okuyan birer zâkirdir.

- Hamd ile O’nu tesbih eden birer müsebbihtir.

- Kur’an-ı Hakîmin ayetlerine birer müfessirdir.

- Peygamberler efendisinin (a.s.m) verdiği haberlere birer musaddıktır.

Onların bu şehâdet ve delâleti İslâmın nuruna, o da nübüvvetin tavrına tes­lim olmaya, o da Vacibu’l- vücud ve Vahid-i Ehade iman nuruna yol açar.

Demek ki Kelâm-ı Kadîmin emri ve Seyyidü’l- enam ve mürselinin riyaseti al­tın­da kâinatın icmaı, bütün dilleriyle şu ayeti söyler ve konuşur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Hayy-ı Kayyum’dur.”[6]

Şimdi bu mezkûr fıkraların tafsiline kulak ver:

1-2: Nizam ve mîzan[7]

Kâinatın gerek mecmuunda gerekse cüz’lerinde görülen ve tezahür eden bir­bi­rini nazara alan tanzimler, birbirine bakan nizamlar ve birbiriyle tesanüt için­­de olan muvazeneler, bu kâinat nizam ve mizan kabzasında olan zâtın vücub-u vü­­cuduna delâlet eder.

Birbirini nazara almak, birbirine bakmak ve birbiriyle te­sa­nüt içinde olmak sû­retiyle; kanun koyucusunun, ustasının ve nazzamının bir olduğuna şehâdet eder.

Bu iki hakîkat matluba yani vücub-u vücuda ve vahdete nâzır öyle bir menfez açar ki, kâinat bu lisan ile orada şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

3-4: İntizam ve ıttırad[8]

Kâinat evindeki intizam ve ıttırad, müteaddit ellerin işe karışmadığına ve bu ev­deki san’at, nakış ve mülkün bir zâta ait olduğuna delâlet eder.

Bu iki hakîkat başka tarzda bir pencere açar ki, kâinat bu lisan ile o pen­ce­re­de şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

5-6: San’attaki ittikan ve kemâl[9]

Her şeyde, şuurî olarak Feyyaz-ı Mutlakın elinden kader kalemiyle belirlenen -o şeyin kâbiliyet liyakatı ölçüsünde- “san’atta ittikan ve kemâl” olması; hep­sin­de ay­nı kalemin işlediğine, yıldızlarıyla ve güneşleriyle sema sahifesini kim yaz­mış­­sa, hücreleriyle ve zerreleriyle arı ve karınca sahifesini de aynı zâtın yaz­dı­ğı­na de­lâlet eder.

Bu iki hakîkat de başka bir tarzda matluba nâzır öyle bir pencere açar ki, kâi­nat her masnu’un lisanıyla o pencerede şöyle nida edip şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

7-8: Tecavüb ve tesanüd[10]

Birbirinden farklı cansız şeylerin -hücreler ve meyvelerin gıda maddesinde ol­duğu gibi-, uzun ve dolambaçlı yollarda birbirinin ihtiyacına cevap vermesi ve ay­rıca birbirinden uzak farklı şeylerin -güneşin meyveleri olan seyyarelerde ol­du­ğu gibi- birbiriyle tesanüdü delâlet eder ki bunların hepsi:

- Bir tek Seyyidin hizmetkârlarıdır.

- Bir tek Müdebbirin emri altındadır.

- Ve hepsinin mercii bir tek Mürebbidir.

Bu iki hakîkat başka bir mertebede matluba nâzır öyle bir pencere açar ki, kâ­i­nat bu lisanla o pencerede şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

9-10: Teşabüh ve tenasüb[11]

Göklerin yıldızları gibi birbirine nâzır muntazam eserlerin birbiriyle teşabü­­hü ve yerlerin çiçekleri gibi birbirine bakan eserlerin birbiriyle tenasübü delâlet eder ki:

- Bunların hepsi bir Mâlikin malıdır.

- Bir mutasarrıfın tasarrufu altındadır

- ve bunların masdarı aynı zâtın kudretidir.

Bu iki hakîkat başka bir mertebede matluba nâzır öyle bir pencere açar ki, kâ­i­nat bu lisanla o pencerede şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

11: Esma-i ilâhiyeye mazhariyet[12]

Her canlının şuurî bir şekilde pek çok esmanın tecelliyatına mazhar oldu­ğu­nu gö­rü­yoruz. Bu esma:

- Âsâr ve cemâlde muhtelif, tesirde ise mütesanittir.

- Bir hücrede bile birbirine müteşabih, müteşariktir.

- Birbirinde müteakistir.

- Güneşin ziyasındaki elvan-ı seb’a gibi birbiriyle mümteziçtir.

Bu hâllerle beraber, eserlerin bir olması müsemmanın bir olmasını gösterir. De­mek bir canlının Hâlıkı kim ise, o canlının Bâri’i, Mu­savviri, Mün’imi, Rez­za­kı da Odur.[13] O canlıya rızık veren kim ise, rızkın kay­naklarını yaratan da Odur. Rız­kın kaynaklarını yaratan kim ise, her şeye hük­meden de O’dur.

İşte bu hakîkat vücub ve vahdet mertebesine nâzır bir menfez açar ki, kâinat her canlının lisanıyla orada şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

12-13: İrtibat ve münasebet[14]

Arı ve karınca gibi mevcûdatın göz ve midelerinin güneş ve güneş sistemiyle ir­ti­batı ve birbirlerini nazara alma ve birbirlerini mülahaza etme keyfiyetindeki sı­kı münasebeti delâlet eder ki, bunların her ikisi de aynı Nakkaşın birer nak­şı­dır.[15]

İşte bu hakîkat matluba nâzır öyle bir menfez açar ki, kâinat orada yüksek ses­le şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

14: Cazibe

Zerreler ve cevahir-i ferd arasında örülüp nakşedilerek yazılan cazibenin, yıl­­dız­­lar ve güneşler arasında yazılıp nescedilerek uzatılan umumî cazibe ile kardeş ol­ması delâlet eder ki, bunların her ikisi de:

- Bir kalemin kitabeti ve mürekkebidir.

- Bir Nessacın nesci ve dokumasıdır.

- Bir güneşin şuaı ve feyzidir.

Bu hakîkat vücub ve vahdete nâzır öyle bir rasad yeri açar ki, kâinat orada bu da­kik ve ulvî lisanla şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

15: Zerrelerdeki nisbet[16]

Her nisbetinde bir kısım faydalara yönelik vazifesi olan nefer gibi, mürek­ke­­bat içindeki her bir zerrenin birbiri içine girmiş muntazam vazifeleri ile bir nis­­be­ti vardır. Mesela göz zerresinin; his ve hareket sinirleri, atar ve toplardamarlar ve görme ile münasebeti olur. Bu hâl bizzarure delâlet eder ki, gözbebeğini, gözü ve âlemin gözünü yani güneşi yaratan ve yerli yerine koyan kim ise, bütün mü­rek­kebatı yaratan da O’dur.

İşte bu hakîkat matluba nâzır öyle bir pencere açar ki, kâinat o pencerede her bir zerresinin lisanıyla şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

16: Nev’de tecelli eden kudretin tasarrufundaki genişlik

Nev’lerin bir kısmının -hayat, melek ve semek örneklerinde olduğu gibi-, ek­­ser kâinata şümulü olmakla beraber, bilbedahe ancak bir Vahidden sudur eden bir nev’deki tasarruf-u kudretin genişliğinden hadsen anlaşılır ki, ferdi yaratan kim ise, nev’i yaratan da odur. Mesela, Zeyd’in yüzünde Onun kimliğini çizen ka­lem, -kimliği herkesten farklı olduğu cihetle-, hiç şüphesiz bütün insan fert­lerini birden nazara almalıdır, yoksa tesadüfen bir tevafuk meydana ge­lir­di.[17]

Bu sırdan şu da anlaşılır ki, nev’in yaratıcısı, cinslerin de yaratıcısıdır.

İşte bu hakîkat matluba nâzır öyle bir menfez açar ki, kâinat orada şöyle şe­hâ­dette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ [18]

17: Vahdetteki kolaylık[19]

Kasr-ı nazar sebebiyle, her şeyin Vacibü’l-Vücud, Vahid-i Ehade isnad edil­me­­sinde istib’ad, istiğrab, hayret ve külfet olduğu tevehhüm edilir. Bu teveh­hüm, inkâra kadar götürür.

İşte bu istib’ad, istiğrab, hayret, külfet ve mualece, eşya vücub ve vahdet mer­te­­besi sahibi olan zâta isnad edilmediğinde hakîkate inkılâp eder. Bu eser­ler im­kâ­na, kesrete, sebeplere ve kendi kendilerine isnad edildiğinde ise; bu istib’ad, is­tiğrab, hayret, külfet ve mualece kâinatın eczası kadar ziyadeleşir. Her şeyin Va­cib Teâlâ’ya isnadında tevehhüm edilen suubet, bir tek cüz’ün Allahtan baş­ka­sına isnadın­da hakîkat olur.

Doğrusu, birincisi daha sühûletli ve daha kolaydır. Çünkü çok şeyin bir şey­­den suduru, bir araya gelmeleri körlüklerini daha da artıran birbiriyle niza hâ­lin­deki pek çok körden bir tek şeyin sudurundan daha az külfetlidir. Mesela arı Va­cibu’l- vücudun kudret elinden çıkmazsa, göklerde ve yerdekilerin onun vü­cu­dunda iştiraki lâzım gelir.

Hatta bir tek cüz’ün vücuda gelmesindeki külfet ve mualece, Vacibu’l- vü­cuda nisbette bir zerre ve bir kıl gibi iken, şayet sebeplere havale edilse koca bir dağ ve halat hâlini alır. Çünkü Vahid olan zât, bir fiille pek çok eşya için öyle bir va­ziyet ve bir maslahat meydana getirir ki, o aynı vaziyet ve neticeye çoklar pek çok fiille ancak ulaşabilir. Tıpkı neferlere nisbetle komutan, damlalara nisbetle fıs­­kiye ve dairenin çevresindekilere nisbetle merkez örneklerinde olduğu gibi... Bun­ların üçü bir tek fiille pek çok şeyle alâkalı öyle bir vaziyet ve netice elde eder ki; askerler, damlalar ve dairenin çevresindekilere bu havale edilse ancak pek çok fiiller ve çok büyük külfetler ile yapabilirler. Vücub tarafında tevehhüm olu­­nan istiğrab ve istib’ad, burada müteselsil muhâllere inkılâp eder.

Bu muhâllerden bazıları:

- Kusursuz nakış ve sağlam bir san’atın zorunlu gereği olarak, her bir zerrede Va­cibu’l- vücudun sıfatlarını farzetmek.

- Ortaklığı asla kabul etmeyen Vücub’da sonsuz şerikler tevehhüm etmek.

- Nizam ve intizamın zorunlu gereği olarak, her bir zerrenin bütün zerrelere hâ­­kim, her bir zerreye ve aynı zamanda zerrelerin mecmuuna mahkûm oldu­ğu­­nu farzetmek.

- Tesanüd ve muvazenenin zorunlu gereği olarak, her bir zerrede her şeyi ku­şa­tan bir şuur ve tam bir ilim olduğunu farzetmek.

İşte imkân ve kesret canibinde eşyayı sebeplere isnad etmek, böyle muhâller zin­­­cirini, aklın imkânsız gördüğü hâlleri ve vehimlerin bile reddedeceği batıl şey­­leri kabul etmeyi gerektirir.

Ama vücub ve vahdet mertebesi sahibi olan hakîkî sahibine isnad edildiğin­­de, zerre ve ondan terkip edilen eşya, -güneşin timsalleriyle parıldayıp güneş mi­­sal olan yağmur damlaları gibi-, sadece gayr-i mütenahi ezelî bir ilim ve iradeyi de tazammun eden ezelî ve nuranî gayr-ı mütenahi bir kudretin tecellilerinin lem’a­­­larına birer mazhar olmaları lâzım gelir.[20]

İşte böyle bir kudretin hasiyetine mâlik bir lem’a, tesir yönüyle sebeplerin gü­neşinden daha büyüktür. Çünkü imkân ve kesret canibinde tecezzi ve inkısam var­­dır, vücub ve vahdette ise yoktur. Binaenaleyh, böyle bir kudretle zerreden da­­ha az bir temas, kesret canibinde dağlar misal bir kudretle temastan tesirce da­ha büyüktür. Çünkü nuranînin cüz’ü, tamamının özelliğine mâliktir. O za­man küll küllî gibi, cüz de cüz’î gibidir. İmkân dairesindeki nur bile böyle ise, bü­tün nurların nuru olan ve vücub canibinden nurlandıranın durumu nasıl olur?

Keza, o kudrete nisbetle bir külfet ve mualece de yoktur. Çünkü o kudret, Al­lah’ın zâtına zâtiyedir, zıddı olan aczin müdahalesi muhâldir. Dolayısıyla, şef­fa­fi­yet, mukabele, muvazene, tecerrüt, itaat ve intizam sırrıyla, bu kudretin bir lem’a­­sına zerrelerle güneşler, cüz ve küll, fert ve nev’ eşittir. Hatta hads ve mü­şa­he­de ile de bu görülmektedir. Çünkü bu kudret ince, câmid iplerle, üzüm sal­kım­ları gibi şu canlı hârikaları yapar. Bunların yapımı şayet sebeplere havale edil­se, -faraza mümkün olsa- bir tek salkımın yapımı için milyonlarca ton külfet ve mualecelere ihtiyaç olur.

Keza bu kudret iğne deliği kadar bir vücub gölgesinden akseden vücud cil­ve­­le­­riyle, şeffaf şeylerin sayfalarında berzahî timsaller hâlinde tecelli eder.[21] Bu hâl şa­­yet sebeplere havale edilse ya hiç vücuda gelmez ya da hadsiz mualecelere ih­ti­yaç olur.

Bil ki: -Hem mülk hem de melekût yüzlerinin şeffaf olması sebebiyle- hayat, vü­­­cud ve nurun icadında kudret; kesif vasıtalar altında perdelenmemiştir. Bun­lar­da zahirî sebep o kadar incelir ki, o sebebin hemen altında kudretin tasarrufu gö­­rülür. Her kim hayat ve nurların tavırlarına dikkatle baksa sebeplerin altında kud­retin tasarruflarını müşahede eder. Çünkü bu kudret üzüm salkımının yapı­mın­­da ancak ince, câmid bir dalı; bir cam parçasında küçük bir güneşi resmet­­mek için ancak iğne deliğinden nuru geçirmeyi ve bir evi aydınlatmakta da cam için­­deki kıl kadar bir teli vasıta olarak kullanmaktadır.

Keza, ruhlar ve akıllar, istinkârattan neş’et eden (manevî) hastalıklar ve dalâ­let­­ler yüzünden izaç edici ızdıraplar içinde olurlar. Onların bu istin­kâr­la­­rı, eşyayı kendi kendilerine veya imkân dâiresindeki se­bep­­lere isnat etmekte var olan istib’ad, istiğrab ve hayretten kaynaklanır.[22] Bu ızdıraplar da halas ve şifa için ruhları öyle bir Vacibü’l-vücud, Vahid-i Ehade kaçmaya mecbur eder ki:

- Her müşkilin izahı ancak O’nun kudretiyle gerçekleşir.[23]

- O’nun iradesi her kapalı şeyin anahtarıdır.

- Kalbler de ancak O’nun zikriyle mutmain olur.

Öyleyse Allaha iltica ve firardan ve işi O’na havale etmekten başka bir melce, bir mence, bir sığınak ve kurtuluş yoktur. Nitekim Allah şöyle bildirir:

فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ “Öyleyse Allah’a firar edin.”[24]

أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin, kalbler ancak Allah’ı zikirle mut­ma­in olur.”[25]

İşte bu hakîkat da İslâmın nuruna, o da nübüvvetin tavrına teslim olmaya, o da Vacibu’l- vücud ve Vahid-i Ehade iman nuruna yol açan hads-i sadıka nâzır öy­le bir pencere açar ki, eczasından her bir cüz’ün lisanıyla kâinat orada şöyle şe­hâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

18: Sebeplerin acizliği[26]

- Zahirî sebepler, -ekmek ve süt örneğinde görüldüğü gibi- basittir.

- Belli sınırlar içinde, hasr ve zabt altındadır

- Bazısı arızîdir.[27]

- Hadd-i zâtında fakir, zaif, ölü ve câmiddir.

- Bilmüşahede şuur ve iradeleri yoktur.

- Tabiattaki kanunlar itibarî ve mevhum olup, bu kanunları koyan Allah’ın be­lirlemesi dışında bir kimlikleri söz konusu değildir.

- O kanunların mevhum vücudu ancak görülmelerinden sonradır, görül­me­le­ri de ancak müsebbebin vücudundan sonradır.

Hâlbuki:

- Sebeplerle yapılan eşyada hârika nakışlar vardır.

- Ve o eşyada, ekmek yeme sonucu beden hücrelerinin dokunması ve hardal ka­­dar olan hafızada hadd ü hesaba gelmez bir şekilde muntazam yazı ve na­kış­la­­rın yazılması gibi hayret verici san’atlar bulunmaktadır. Sanki şu hardale, kudret eli­­nin insanın amel sahifesinden istinsah ettiği ve onun eline verdiği bir senettir. Ta ki yaptıklarını muhasebe vaktinde hatırlasın, ayrıca vücuddaki şu herc ü mer­­cin arkasında bekâ aynalarının olduğu konusunda mutmain olsun.

Alîm olan Allah, o hafızada eşyayı -çok ve karışık da olsalar, ayrıca kaydedi­­len yer son derece dar bir yer de olsa- karıştırmadan tam bir intizamla resmeder.

Hâlbuki bu çizim, beyin hücrelerinin kıvrımlarının vaziyeti sebebiyle ger­çek­­le­şir. Konuşmada ve tefekkürdeki harflerin ve zihnî sûretlerin meydana gelme­sin­­de, küçük dil ve zihnin hareketi sebep olarak kullanılır. Bu sonuçlar, -bizza­ru­­re- sonsuz bir kudreti, ayrıca sonsuz bir ilmi ve iradeyi iktiza eder.

İşte bu hakîkat, hiçbir şekilde kudretine bir nihayet olmayan Hâlık-ı Kadir dı­şında kâi­natta gerçek anlamda bir müessir olmamasını istilzam eder. Sebepler an­cak bi­rer bahanedir ve vasıtalar ise, ancak zahirî birer perdedir. Hasiyet ve hu­su­si­yet­ler ise,[28] ancak birer isim ve unvandan; ezeli ve sonsuz bir ilim ve ira­de­ye da­yanan, hatta onu tazammun eden ezeli, nuranî sonsuz bir kudretin te­cel­li lem’a­larına câmid- küçük birer aynadan ibarettir. Çünkü bu kudretle en ed­na bir şekilde temas, dağ büyüklüğündeki sebeplerden daha büyüktür.

Zira bu kudretin bir lem’ası, ince, câmid ve kuru iplerle, taze ve hayattar üzüm salkımları gibi şu hârika şeyleri yapar.

Bu iş şayet sebeplere havale edilse, sebepler ve vasıtalar bunun mislini yap­­mak için toplansa, birbirlerine destek de olsalar yine yapamazlar. Bu hakîkat, “ka­­­nunlar” ve “namuslar” denilen şeylerin ancak enva’ üzerinde ilim, emir ve ira­­­denin beraberce tecelli etmelerini yansıtan birer isim ve küçük birer ayna ol­ma­­larını istilzam eder.

Kanun denen şey, aynı neticeleri veren bir emr-i memdud veya müserred emir­­lerden ibarettir.[29] Namus ise, mutavvel bir irade veya ardarda serdedilen ta­al­­lu­kattan başka bir şey değildir.[30]

İşte bu hakîkat, imkân içinde vücub mertebesine nâzır öyle bir pencere açar ki, kâinat o pencerede müsebbebattan her bir müsebbebin lisanıyla yüksek sesle şöy­le şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

19: Şeriklerin imkânsızlığı[31]

Kâinattaki hârika san’at nakışlarının nihayetsizliği, mükemmelliği ve bunlara ih­timam gösterilmesi nihayetsiz bir kudreti istilzam eder. Hatta kâinatın her bir cüz’ü yine böyle bir kudreti gerektirir.

Bu da bizzarure bu kâinatın kâmil bir kudret sahibi ve hiçbir cihetle kud­re­ti­nin tecellilerine bir nihayet bulunmayan bir Hâlık-ı Kadiri olmasını istilzam ve iktiza eder, O’na delâlette bulunur.

Öyleyse o zât, katî olarak şeriklerden müstağnidir, elbette ve elbette onlara her­hangi bir ihtiyaç yoktur.

Öte yandan, tamamen vehmî olan ve kendilerine bir ihtiyaç olmayan o şerik­­ler, katî ve zarurî bir şekilde zâtında mümtenidir, onlardan herhangi bir ferdin vü­­cudu mümkün değildir. Yoksa her cihetle gayr-i mütenahî olan o kâmil kud­­re­­tin, nihayetsiz olduğu bir vakitte -hiçbir zaruret olmadan, üstelik bunun tersi için zaruret varken-, sınırlandırılması ve nihayetli bir şeyle nihayetlendiril­me­si lâ­zım gelir. Bu ise bizzarure beş mertebe muhâldir.[32]

Buradan şu sonuç çıkar: İstiklal ve infirat, ulûhiyetin zâtî birer ha­si­ye­ti­dir.[33]

Ayrıca, -vehmî bir faraziye dışında- şerik için bir mahal, bir yer ve bir mekân yok­tur.[34] Çünkü böyle bir şeye, hiçbir sûrette bir hüccet yahut delilden neş’et eden bir ihtimal, hatta bir imkân-ı zâtî bile olmadığı gibi, kâinatın hiçbir ci­he­tinde şerikin vücuduna bir emare de söz konusu değildir. Hangi cihete mü­racaat edil­se ve şerikten sorulsa, tevhîd sikkesi gösterilerek red cevabı verilir.

Öte yandan kâinatta Vahid-i Ehadden başka hakîki bir müessir yoktur. Şu sır ile ki: Kâinatın en şereflisi ve cüz-i ihtiyarî yönüyle sebeplerin en kudretli olanı in­sandır. Böyle olmakla beraber, yeme ve konuşma gibi ihtiyarî fiillerinin en za­­­­hir olanlarında bile, insanın elinde ancak yüz cüz’den meşkûk bir cüz vardır. En eş­ref ve ihtiyarca en geniş olanı böyle elleri bağlı olursa; câmid, meyyit se­bep­le­rin durumu nasıl olur?

Sultanın hediyesini ihtiva eden bir paket veya bir zarf, nasıl o sultana bir şe­rik veya yardımcı olur?

İşte buradan katî bir hadsle anlaşılır ki, sebepler sadece kudrete bir perdedir, hik­mete bir menattır, başka bir şey değil.

İşte bu hakîkat vücub ve vahdete nâzır öyle bir rasad yeri açar ki, kâinat o yer­de bu lisanla nida edip şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

20- Tecelli eden esmanın tesanüdü[35]

- Alîm ismi gibi bazı isimler, her şeyde eserini gösterecek şekilde şümullü ol­­makla beraber, kâinatta tecelli eden esma, birbiriyle tesanüt hâlindedir.

- Bu isimler, bir tek zerrede bile müşterek ve iç içedir,

- birbirinde akseder.

- güneşin ziyasındaki elvânı-ı seb’a gibi birbiriyle mümteziçtir.

Eserlerinin birliğiyle beraber bütün bu hâller delâlet eder ki, bunların mü­sem­ması Vahid-i Ehad ve Ferd-i Sameddir.

İşte bu, Vacib-i vücud Vahid-i Ehade nâzır öyle bir pencere açar ki, kâinat o pen­cerede bu nuranî lisanla şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

21: Hikmet-i âmme[36]

Bütün kâinatın küll ve cüz’lerinde tezahür eden ve kasd, şuur, irade ve ihti­ya­­rı tazammun eden umumî hikmet, bir Hakîm-i mutlakın vücub-u vü­cu­duna de­lâ­let eder.

Çünkü fiil failsiz olmayacağı gibi, mef’ulün câmid ve münfail bir cüz’ü de bu umu­­mî, şuurlu fiile fail olamaz.

22: İnayet-i tâmme[37]

Kâinat yüzünde parıldayan ve hikmet, lütuf ve tahsîni tazammun eden tam bir inayet, bizzarure bir Hallak-ı Kerîmin vücub-u vücuduna delâlet eder. Çün­kü ihsan muhsinsiz olamaz.[38]

23: Rahmet-i vâsia[39]

Kâinat yüzüne yayılan ve hikmet, inayet, ihsan, in’am, ikram, taltif, teveddüt, ta­hab­büp ve taarrufu tazammun eden geniş rahmet, Rahman-ı Rahîmin vü­cub‑u vücuduna delâlet eder.[40]

Çünkü sıfat mevsufsuz olmaz. Ayrıca gökleri ve yeri kuşatan böyle bir hulle­yi O’ndan başkası giydiremez. Câmid, ölü, nakıs, hakir sebeplerin kâmeti nere­de, hududu olmayan şu hullenin kıymeti nerede?

24: Rızk-ı âmm[41]

Zihayata ihtiyaçlarının çeşidine göre dağıtılan ve hikmet ve inayeti, rah­met ve himayeti, muhafaza ve taahhüdü; kast, teveddüt ve taarrufu ta­zam­mun eden umu­mî rızık, bir Rezzak-ı Rahîmin vücub-u vücuduna bizzarure de­lâlet eder. Çün­kü fiil failsiz olmadığı gibi, mef’ulün bir cüz’ü de bu umumî fiile fâil olamaz.

25: Hayat delili[42]

Kâinatta her tarafa serilip serpilen ve intişar eden canlılar ve hayat, bunlar üze­­rinde bir kast ve şuurun, tam bir ilim ve iradenin tecellilerinden tereşşuh eden hikmeti, inayeti, rızkı, dakik san’atı, ince nakşı, sağlam yapmayı ve ihti­ma­­mı tazammun eder. Bu hayat, Muhyi ve Mümit olan bir Kâdir-i Kayyumun vü­cub-u vücuduna delâlet eder. Her şeyde bulunan birlik, o şeyin Hâlık’ının bir ol­­duğunu gösterir. Çünkü “birden ancak bir sudur eder” diyen yalancı- müşrik fel­­sefenin kaidesi hilafına, birliği olan bir şey, ancak Bir’den sudur eder. Öyleyse, her şeyin yaratıcısı birdir.

İşte güneşin ziyasındaki elvan-ı seb’a ve aynı merkezli iç içe daireler gibi bir­bi­­riyle imtizaç etmiş şu beş hakîkat;[43] şu kâinatın kemâl sıfatlarıyla muttasıf, Ka­­dîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rahman, Rezzak, Hayy ve Kayyum bir Rab­bi olduğuna bilbedahe delâlet eder.

İşte aynı ziyada kaynaşmış bu beş hakîkat, İslâmın nuruna, o da nübüvvetin tav­rına teslim olmaya, o da Allah’ın Vacibu’l- vücud ve Vahid-i Ehad olduğuna da­ir iman nuruna yol açan hads-i sadıka nâzır bir pencere açar. Kâinat o pen­ce­re­de beş nağmeli bu lisanla yüksek sesle şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

26: Hüsün ve tahsîn[44]

Kâinat yüzünde parlayan arızî hüsün ve tahsin; zâtî hüsün ve ihsan sahibi bir zâ­­tın vücub-u vücuduna işaret eder.[45]

27: Cemâl-i hazin

Kâinatın yanağında inikâs eden hazin bir cemâl, mücerret cemâl sahibi bir Zâ­tın vücub-u vücuduna remzeder.[46]

28: Aşk-ı sadık

Kâinatın kalbinde görülen aşk-ı sadık, Mahbûb-u Hakîkiye nida eder.

29: İncizap ve cezbe

Kâinatın sinesinde hissedilen incizap ve cezbe, sır’ların kendine müncezip ol­­du­­ğu cazibedar bir hakîkate telvîh eder.[47]

30: Kâmil insanların şehâdeti[48]

Bütün kâmil insanların, kâinatın tamamını Zât-ı Vahidin nurlarının gölge­le­ri olarak müşahede etmeleri, O’nun vücuduna şehâdet eder.

İşte, bu beş hakîkat, parlak ayetler olup bizzarure delâlet eder ki, bu kâinatın ce­lâl, cemâl ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf Vacibü’l-vücud bir Rabbî vardır.[49]

Bunlar da maksada nâzır öyle bir pencere açar ki, kâinat bu beş nağmeli li­san­la şöyle şehâdette bulunur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

31: Kâinattaki tasarruflar[50]

Kâinatın envaının cüz’iyatında görülen birbirine bakan icraat ve maslahatlar için yapılan tasarruf, hikmet sahibi bir tek mutasarrıfın vücub-u vücuduna de­lâ­­let eder. Çünkü fiil failsiz olmayacağı gibi, câmid ve münfail olan mef’ulün bir cüz’ü de bu umumî, şuurlu fiile fail olamaz.

32 - 33: Tebdil ve tahvil

Bitki ve hayvan nev’ilerinden olan varlıkların eczasında faydalı tebdil ve hik­­met­li tahvil, her şeyin tedbirini gören hikmet sahibi bir Rabbin vücub-u vü­cu­duna delâlet eder.

34: Tağyir

Küre-i arzın gece- gündüzleri gibi, kâinatın azalarında görülen gayelere mü­te­­veccih tağyir, dilediğini yapan bir Fail-i Muhtarın vücub-u vücuduna delâlet eder. Çünkü fiil failsiz olmadığı gibi, birbirine bakan bu fiillerin faili, vacib bir kud­­retten başkası olamaz.

35: Tanzîm

Âlemde görülen kemâlâta yönelik tanzim, bir Kâdir-i Kayyumun vücub-u vü­cuduna delâlet eder. Çünkü nâzımsız bir tanzim mümkün olmadığı gibi, her şe­yi kuşatan bu şuurlu fiilin faili, imkân ve kesret dairesinde olan münfail bir cüz de olamaz. Kâinatın kâmetine uygun böyle bir elbiseyi, örümceğin eli nasıl do­kuyabilsin? Kör, kötürüm, câmid biri nerede, bu âleme göre bir gömlek do­ku­mak nerede?

İşte bu mezkûr tasarruf, tebdil, tahvîl, tağyir ve tanzim, vücub-u vücuda ve vah­­dete delillerdir.[51]

Ziyadaki elvan-ı seb’a ve aynı merkezli iç içe daireler gibi olan faaliyetteki bu beş hakîkat, bu kâinatın

- hikmetle tedbirde bulunan,

- Fail-i Muhtar olup dilediğini yapan,

- Kâdir-i Kayyum olan

- ve kemâl vasıflarıyla muttasıf bulunan bir Rabb-i Mutasarrıfı olduğuna bilbedahe delâlet eder.

Bu beş hakîkat de[52] bir tek ziya hâlinde vücub ve vahdet mertebesine nâzır öy­­le bir pencere açar ki, kâinat bu beş sesli lisanla nida edip şöyle şehâdette bu­­lu­­nur:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

36: Hudus ve imkân delili[53]

Küll ve cüz olarak kâinatın hudusu, kadîm bir Muhdis’î istilzam eder.

Ayrıca,

- zâtları,

- sıfatları

- ve keyfiyetleri itibarıyla kâinatın tamamı ve eczası, umumdan hususa doğru in­dikçe ihtimaller daha da artar bir şekilde sonsuz ihtimaller arasında mütered­dit­t­ir.[54] Sonra o akîm yollar arasında bunlar şu muntazam, mükemmel, sağlam şek­li alır. İşte bu hâl; Alîm, Hakîm ve Kadîr bir Rabbin vücud-u vücubunu biz­za­rure istilzam eder ve delâlette bulunur.

37: Kâinatın ihtiyacı[55]

Kâinattaki mevcûdat küll ve cüz’ler olarak, vücud ve bekâ yönüyle,[56] mad­de­­ten ve manen, hayatça ve fikren ihtiyaçları olmakla beraber, zâtında fakir ve za­­yıf, ayrıca en basit ihtiyaçlarına elleri yetişemez durumdadır. Çeşit çeşit ol­ma­­sına rağmen, bu ihtiyaçların uygun zamanlarda ummadıkları yerlerden kar­şı­­lan­­ması Rezzak-ı Kerîm ve Rahman-ı Rahîm olan bir Rabb-i Müdebbirin vü­­cub-u vücudunu istilzam ve iktiza eder, O’na delâlette bulunur.

38: Kâinatın fakrı[57]

Kâinattaki mevcûdat hem bütün hem de cüz’ler olarak hem var olmak hem de varlığını sürdürmek hem maddî hem de manevî yönden fakirdir. Bunlar zâ­tın­da zaif ve en basit matlabını karşılamaktan eli kısa iken, bu matlaplarının um­ma­dığı yerden ve uygun vakitlerde verilmesi Feyyaz, Latîf, Vedud bir Rahîm-i Ke­rîmin vücub-u vücudunu istilzam ve iktiza eder, O’na delâlette bulunur.

39: Kâinatın aczi[58]

Kış mevsimindeki kuru ağaç ve kuru toprak gibi mevcûdatın zâtındaki aczi ile beraber, bahar mevsimindeki canlılıklarıyla onların o zaaf kaynağındaki mut­­lak iktidar tezahürü, kendisine nisbetle zerrelerle güneşlerin müsavi olduğu bir Ka­dîr-i Mutlakın vücub-u vücuduna delâlet eder.

40: Mutlak gına

Kâinatın zâtındaki fakr ile beraber, -kuru topraktan rızıkların ortaya çıkması gi­bi- kendisinde mutlak gına eserlerinin görülmesi, Ganiyy-i Mutlak’ın vü­cub‑u vücuduna delâlet eder. Öyle ki,

- güneş ve ağaç O’nun rahmet hazinelerinden küçücük birer parça,

- su ve ziya O’nun rahmet havuzlarından gelen azıcık birer tereşşuhtur.

41: Kâinattaki ölüm

Kâinatın hadd-i zâtında ölü olmasıyla birlikte, eşyada hayat nurlarının teza­­hü­­rü bir Hayy-ı Kayyum, Muhyî ve Mümitin vücub-u vücuduna delâlet eder.

42: Kâinatın cümud ve cehli

Kâinatın cümud ve cehline rağmen, eşyada muhît bir şuurun eser­le­rinin gö­rülmesi ve bu şuurlu işlerin semiâne, basirâne olması bir Alîm-i Ha­bîr’in vü­cub-u vücuduna delâlet eder.

43: Kâinattaki fenâ ve tegayyür[59]

Kâinatın muntazam bir şekilde daima fena ve tegayyüre maruz kalması, te­­gay­yürden münezzeh Daim-i Bakî olan bir Muğayyir’in vücub-u vücuduna kat’î bir hads ile delâlet eder.

44: Nuranî ibadetler[60]

Ruh sahiplerinin

- müşahedât,

- mükâlemât,

- füyuzât

- ve münacâtı tazammun eden semeredar, makbul, nurânî ibadetleri, bir Ma­bud-u Hakîkinin vücub-u vücuduna delâlet eder.

45: Kâinatın tesbihatı[61]

Kâinatın kâl ve hâl dilleriyle yaptığı tesbihat “göklerde ve yerdekilerin ken­di­­sini tesbih ettiği” Zât’ın vücub-u vücuduna delâlet eder. Çünkü fıtratın delâ­leti sa­dıktır ve tek bir şehâdeti bile reddolunmaz. Öyleyse, gayr-ı mü­te­na­hî delâletler ve gayr-ı mahsur şehâdetler nasıl reddolunur?

Bu delâletler ve şehâdetler aynı merkezli iç içe daireler gibi bir ittifakla, gök­­ler­de ve yerde her şeyin kâliyle, hâliyle ve cephelerindeki nakışların dilleriyle ken­disini tesbih ettiği zâtın vücub-u vücuduna delâlet ve şehâdet eder.

46: Duaların makbuliyeti[62]

İhtiyaç sahiplerinin makbul ve müstecap, tesirli ve semeredar duaları, dar­da kalan dua ettiğinde duasına icabet eden bir zâtın vücub-u vücuduna biz­zarure delâlet eder.

47: Belâya maruz kalanların ilticası[63]

Belâ sahiplerinin ızdırar anında şuurî veya gayr-i şuurî olarak bir Hâmi-i meç­­hule, daha doğrusu onları yaratan zâta iltica etmeleri; korkanlara melce olan, yardım is­te­yenlere imdat eden bir zâtın vücub-u vücuduna delâlet eder.

48: Müşahedât[64]

Zâhirden bâtına geçen bütün kâmil insanların müşahedeleri ve

- keşif,

- şuhûd,

- zevk

- ve müşahede ile bütün kâinatın bir Zâtın nurlarının gölgeleri olduğu husu­­sun­­da ittifak etmeleri, şu kâinat; nurlarının gölgesi olan Şems-î Ezel’in vü­cub-u vü­cuduna delâlet eder.

49: Fiil tecellîleri[65]

Âlem ve fezanın her tarafında bilinir, hatta sezilir, hatta hissedilir, hatta sanki gö­rülür ve müşahede edilir ki, zerre gibi bir mevcûda dağlar gibi fiil tecellileri ve es­ma tecellileri ko­nulmuştur. Bunlar, vücub ve vahdet mertebesinden inen sey­yal te­cel­li­le­rdir. Bu durum, bu fiillerin mebdeinin imkân mertebesi olmayıp vü­cub mer­te­besinin şuaları olduğuna delâlet eder ve bu fiillerin faili ve bu isim­le­rin mü­sem­ması olan Zât-ı Mukaddesin vücub-u vücuduna delil olur.

50: Allaha firar[66]

Kâinatı kendine ve sebeplere havalede istinkara, sonra da zincirleme im­kân­sız­lıklara müncer olan istib’ad, istiğrab, hayret ve külfetten neş’et eden ruh­ların ız­­dırapları, o ızdırap hastalığından kurtulmak ve ondan şifa bulmak için akılları ve ruhları

فَفِرُّوا إِلَى اللّٰهِ “Öyleyse Allah’a firar edin.”[67]

أَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin, kalpler ancak Allah’ı zikirle mut­main olur.”[68]

وَإِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ “Bütün işler Allah’a irca olunur.”[69] gibi emir­le­ri im­tisale sevk eder.

Evet, her müşkilin izahı, sadece O’nun kudretiyle yapılır ve kalbler yalnızca O’nun zikriyle mutmain olur.

Evet, kâinatta hakîkî müessir ancak Allah’tır.

51: Kader[70]

Maddî eşyada göz ile, maddî olmayanlarda ise nazar/ tefekkür ile bizzarure gö­­rülen kader, “her şeyi yaratıp bir kaderle takdirde bulunan”[71] zâtın vücub-u vü­­cuduna delâlet eder. Çünkü gerek küll gerek cüz olsun âlem-i şehâdetteki her şe­yin

- muntazam gayeleri

- semeredar nihayetleri

- ve muntazam ecelleri hükmünde hudutları vardır.

“Miktar” denilen bu gayeler, nihayetler ve hudutlar ancak kalıplarla gerçek­­le­­şir. O kalıplar ise, ancak kaza ve kaderdir ki, bu kader kalıplarıyla eşyanın kâ­­me­­tine uygun elbiseler biçilir. Önce belirlenir, sonra da onların hendesesi üzere eş­­ya bina edilir.

Eğer misal istersen, kendi bedenindeki eğri büğrü hudutlara ve elindeki par­­mak­­lara bak.

İşte göz ile görülen bu zarurî kaderden, bir hads-i sadık ile maneviyattaki ve ah­vâldeki nazarî kadere, yani tefekkürle anlaşılan kadere intikal edilir. Çünkü o ma­neviyat ve ahvâl için de “miktar” denilen

- semeredar nihayetler ve gayeler

- ve muntazam hudutlar ve eceller vardır.

Bu miktarlar, o şeylerin kalıpları olup, kaza ve kader eliyle çizilmiştir.

Kudret meanî kitabını kader mistarına göre yazıyor. Demek ki, kudret mas­­dar­dır, kader mistarına bakar.

İşte bu iki kader, şu kâinat kaza ve kader kaleminin çizgileri olan zâtın vü­­cub-u vücuduna delâlet eder. Âmenna!

52: İnsanın câmiiyeti[72]

İnsan istidadının câmiiyeti bize haber verir ki, beşer yaratılış ağacının bir mey­­vesi olduğundan, meyve gibi en mükemmel ve en uzakta olmakla beraber, onun şeffaf yüzü karanlığa ve dünyanın batını olan yokluk fezasına yöneliktir.

Ancak onun câmi istidadındaki ibadet kâbiliyeti bize haber verir ki, “insan baş aşağı olsun, fânilere yönelsin” diye yaratılmamıştır. Aksine ondaki ibadet kâ­­biliyeti, onun şeffaf yüzünü

- zulmetten nura,

- yokluk fezasından vücuda,

- müntehadan mebde’e,

- fâniden Bâkiye

- ve halktan Hakka çevirmek içindir

Sanki ibadet, hilkat dairesindeki münteha ile mebde arasında bir ittisal hal­­ka­­sıdır.[73]

İşte fıtrat bu lisan ile, tanınmak için mahlûkatı, ibadet etmeleri için de cin ve in­si yaratan zâtın vücub-u vücuduna şehâdet eder. Âmenna!

53: Vücub, vahdet ve failiyet[74]

Kâinatta müşahede edilen “imkân, kesret ve infial” mertebesi, evleviyetle ga­­yet bedîhî bir şekilde “vücub, vahdet ve failiyet” mertebesini istilzam eder. Bu da “Fa’­a­lün lima yürid” bir Vahid-i Ehadin vücub-u vücuduna bizzarure delâlet eder. Âmenna!

54: Kâinatın kemâlâtı[75]

Kâinatta müşahede edilir ki, eşya kemâl noktasına ulaşıncaya kadar hare­­ket eder, ulaştıktan sonra durur, istikrar bulur. Buradan bir hads ile anlaşılır ki, vü­cud kemâli iktiza eder, kemâl ise sebatı gerektirir. Demek vücudun vücudu ke­mâl iledir. Kemâlin kemâli ise devam iledir.

Öyleyse Kâmil-i Mutlak ancak O Vacib-i Sermedidir. Mümkinatın kemâlleri O’­nun kemâl nurlarının tecellilerinin gölgeleridir.

Bu hakîkat delâlet eder ki, zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde mutlak kemâl sa­hibi olan ancak Allah’tır. Âmenna!

55: Batındaki tasarruf[76]

Bir şeyin batınının zâhirinden daha latîf olması, nasıl ki Sâni’inin ondan ha­­riç ve uzak olmadığına delâlet eder. Öyle de o şeyin diğer eşya ile olan nizam ve mu­vazene nisbetlerini muhafaza etmesi, o Sâni’in o şeyde dâhil olmadığına delil olur.[77]

Demek, bizâtihi o san’atlı şeye bakmak, Sâni’inin Alîm- Hakîm olduğuna de­lâlet eder. Başka san’atlı eşya ile beraber ona bakmak ise, Sâni’inin Semi’- Basîr ol­du­ğu­na, her şeyin fevkinde olup o masnuu diğerleriyle beraber görerek mas­la­ha­ta göre bir nakış şeklinde çizdiğine delâlet eder.

İşte bu hakîkat,

- Âleme dâhil olmadığı gibi, hariç de olmayan,

- Batının batınında iken, her şeyin de fevkinde bulunan,

- Bir şeyi gördüğü gibi, onunla beraber her şeyi gören bir Sâni’in vücub-u vücuduna delâlet eder. Âmenna!

İşte gökkuşağındaki renkler gibi ve tek merkezli iç içe daireler misali birbi­riy­­le mümteziç olan bu yirmi hakîkat[78] delâlet eder ki, bu kâinatın

- ezeli,

- Vacibu’l- vücud,

- Alîm-i Hakîm,

- Mürid-i Kadîr,

- Rahman-ı Rahîm,

- Rezzak-ı Kerîm,

- Kâdir-i Ganiy,

- Hayy-ı Kayyum,

- Alîm-i Habîr,

- Daim-i Bâki,

- mahlûkatın mabudu,

- “göklerde ve yerde her şey kendisini tesbih eden”[79]

- “darda kalanın duasına cevap veren”,[80]

- korkanlara melce,

- imdat isteyenlerin yardımına koşan,

- şu kâinat; nurlarının gölgeleri, isimlerinin tecellileri ve fiillerinin eserleri olan,

- kalblerin ancak kendisini zikirle itminan bulduğu,

- bütün işlerin kendisinde bittiği,

- cin ve insi ibadet etmeleri için yaratan,

- kaza ve kader kanunlarıyla kâinatı tanzim eden,

- Vacibu’l- vücud, Vahid-i Ehad,

- zât, sıfat ve fiillerinde kâmil-i mutlak,

- Latîf-i Habîr,

- Semî-i Basir bir Rabbi vardır,

İşte birbiriyle mümteziç bu yirmi hakîkat, çok vecihler, cihetler ve mer­te­be­ler­le şerit şerit nurlar hâlinde hads-i sadıka nâzır pencereler açar.[81] O hads İslâ­mın nuruna bina edilmiş, o nur da nübüvvetin tavrına teslim olmaya sevk et­miş, o da şu imanı netice vermiştir:

O Allah Vacibu’l- vücuddur ve Vahid-i Ehad­dir.

İşte kâinat yirmi nağmeli şu lisanla yüksek bir sesle şehâdet eder ki:

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

Şunu da bil ki:

“La ilâhe illallah”, bütün bu mezkûr delilleriyle “La havle vela kuvvete illa bil­­lâhı” isbat eder.[82]

Yine bil ki: “La ilâhe illallah” bütün bu zikrolunan bürhanlarıyla “Mu­ham­­me­dün Rasulullahı” istilzam eder. “Muhammedün Rasulullah” ise imanın beş rük­nünü tazammun ettiği gibi, rububiyet sıfatının bir mazharı ve aynasıdır.[83] Bu sırdandır ki, iman terazisinde “La ilâhe illallah”ın hemen yanında yer almış ve ona denk bir değere sahip olmuştur.

Bunu dikkatle düşün![84]

Nübüvvet, rububiyet sıfatına mazhar olduğundan câmi’ ve küllî, velayet ise has ve cüz’î olur. Demek ki nübüvvetin velayete nisbeti

- “Rabbü’l- âlemin” sıfatının “Rabbim” sıfatına nisbeti gibidir.[85]

- Veya arş’ın kalbe nisbeti gibidir.

- Veya arzdan çıkıp mülk ve melekût âlemlerinin taifelerini geçerek arş’ın fev­­ki­ne uzanan miracın, secdedeki mü’minin has bir vecihle mazhar olduğu mi­ra­cı­na nisbeti gibidir.

Tenbih

Bil ki: Şu âlî matlaba getirilen bürhanlar, merkezi çevreleyen daire gibidir. O da­i­renin çevresindeki her bir nokta, kendine has rengiyle merkeze bakan bir men­feze benzer. Noktalar arasında hususî fertlerin zaafını ortadan kaldıran bir te­sanüd vardır. Bürhanların tamamından İslâm nuruna, sonra nübüvvet tavrına tes­lime, sonra da matlubun kayyumu olan iman nuruna vardıran sadık bir hads mey­dana gelir.[86]

Bürhanlar, ancak ve ancak şu hadsin tereşşuhuna birer menbadır. O bürhan­­lar­­dan bazısının zaafı, tesanüt sırrıyla zeval bulur. Zeval bulmadığı farzolunsa bi­­le o ferd yine de bürhanın bir cüz’ü olmaktan ve itibar edilmekten düşmez, an­­cak müstakillikten ve bürhan olmaktan düşer.

O ferdin bürhan olmaktan ibtali farz edilse bile, o dairenin tamamı iptal edil­mez, olsa olsa daire küçülür.

O dairenin ibtali farz edilse bile, o hads-i sadık zeval bulmaz. Zeval bulduğu far­­z­olunsa yine bir beis yoktur. Çünkü İslâm nuru kaimdir.

Üstelik nübüvvetin tavrına teslim, sarsılmaz bir hâldedir. Ayrıca, mevhub olan iman nuru sapasağlam ayaktadır.[87]

O hâlde zihnin cüz’iyeti sebebiyle, burhanların tamamına terettüp eden mat­lu­bu aynı kuvvet ve açıklıkta her bir burhandan ayrı ayrı beklemek, nefsin bir has­talığıdır. Bu beklenti o nefsin hastalığını daha da artırır, ona red ve inkâr me­le­kesi telkininde bulunur.

Allahım, böyle bir hâlden bizi muhafaza eyle!

Hâlbuki bir burhanla önce matluba bakılır, sonra mecmuun hülasası onunla te­şerrüp edilir, böylece onunla ilgili vehimler ortadan kalkar.

Bil ki: Burhanların bir kısmı su gibidir, bir kısmı hava gibidir, bir kısmı da zi­ya gibidir. O burhanlara lütufla, yumuşaklık içinde, geniş bir nazarla yönelmek ge­rekir. Yoksa hırsla, taammuk ile ve taharri parmaklarıyla yoklayarak müte­­vec­­cih olunsa akar, zeval bulur ve gizlenir.[88]

Sonra bil ki: Dalları, budakları ve meyveleri olan bir ağacın hayatına, tadına ve kuvvet derecesine nazar etmek iki şekilde olur:

Birisi, asıl ve kök tarafından bakmak. Bu nazar kolay, basit, istikametli ve sağ­lamdır.

İkincisi ise meyveler ve dallar tarafından bakmak. Birinci nazar olmaksızın sa­dece bu taraftan bakmak, sakîm bir bakıştır, dalâletlere yol açar.

Bunun gibi, İslâm ağacının kökleri semada, dalları ise kesretin âfâkında in­ti­şar etmiştir. O İslâm ağacını tanımak için iki bakış ve dairesine girmek için iki yol vardır:

Birinci nazar: Kök canibinden bakmaktır.

Bu bakışa muvaffak olan kişi köke baktığında, sâfî menbaı vahy-i mahz olan bü­yük bir havuz görür. Havuz, kendisine âfâkî ve enfüsî ayetlerin va­ri­datıyla git­tik­çe büyümektedir. Meyvelerin hayatlanması ve gıdalanması, bu ayet­le­rin ken­di­sinde imtizaç ettiği havuzdandır. Öyle ki bir tek meyvenin hayatını is­bat et­mek, diğer kardeşlerinin isbatına kâfidir. Hatta bir meyvenin hayatını is­bat, aynı şe­kilde ağacının hayatına da delâlet eder. Meyvenin hayatını isbat et­mek, sadece o meyvenin ağaçla ittisalini görmekle hâsıl olacak kadar kolay ve sür’at­lidir. On­da hayat olduğunun ibtali ve zevali ise, zordur ve uzun zaman alır.

O meyvenin ağaca bağlılığı devam ettiği sürece böyle bir şey mümkün olmaz ve o ağacı kökten söküp atmadıkça o meyveye hayat veren menbaı kurutmaya kim­senin gücü yetmez.

Bu nazar, -velev kuru ve cansız bir meyveye rastlasa bile-, onun dıştan oraya gel­diğine hükmeder, ölümünü haricî sebeplere havale eder.

İşte bu nazar, imanî ve İslâmîdir, istikametli ve kolay olup nübüvvet tavrına bo­yun eğmiştir.

Allahım, bize bu nazarı lutfet ve onun üzerinde sabit kıl.

İkinci nazar: Sakîm bir bakış olup her türlü dalâletin menşei ve her çeşit ız­dı­rapların madenidir. Bu, tenkitçi bir bakışla meyveler canibinden bakmaktır. Bu bakışta ağaçla meyveler arasındaki bağın olmaması sebebiyle, her bir mey­ve­­nin canlılığını ve tadını isbat etmeye ihtiyaç vardır. Hâlbuki bir tek meyvenin ha­­yatının ve kendisine gıda maddelerinin ulaştığının isbatı bile çok zor olup, as­lın tamamının ihtiyaç duyduğu şeye muhtaç olur.

Öte yandan bu meyvenin zevali ve butlanı en edna bir şeyle meydana gelecek şe­kilde sür’atlidir. Kişi bu bakışla meyveler arasında ölü ve kuru birine rast gelse, bu­nu ağacın kökünün ölümüne havale eder.

Allah böyle bir bakıştan bizi korusun!

Lâkin bu bakış birinci bakışa tabi olduğunda güzeldir, nefsin itminanına se­bep olur.[89]

DİPNOTLAR:

[1] Şahid ve meşhud, “gören ve görülen, şehâdet eden ve şehâdet edilen” anlamına ge­lir. Bu iki kelime, Buruc sûresi üçüncü ayette geçer.

[2] Yani, kâinatta bu nizamı kim koymuşsa, İslâm dinini de O göndermiştir.

[3] Fıtrat-ı selîme, insanın bozulmamış tabiatını ifade eder. Göz arızalı olduğunda fonk­­si­yo­nunu icra edemediği gibi, fıtrat da bozulursa o kimsenin değer hükümleri prob­lem­li olur. Me­­sela, içki zararlı bir içecek iken fıtratı bozulmuş biri bunu “medeniyetin ve çağ­daşlığın ol­maz­sa olmaz bir gereği” görebilir. Fıtrat ve Kur’an birbiriyle ikizdir de­ni­lir. Yani Kur’an ne­yi emretmiş veya yasaklamışsa fıtratta bunun tasdikçisi vardır. Me­se­la, insan fıtraten yüce ya­ratıcıya inanma ve Ona sığınma ihtiyacı hisseder. Kur’an da bu­nu emreder. Fıtrat, haksız ka­zançtan rahatsızlık duyar. Kur’an da her türlü haksız ka­zan­cı yasaklar. Ancak hassas bir terazi zamanla bozulabileceği gibi, fıtrat da hassasiyetini za­man­la kaybedebilir. Sözgelimi günahlar fıtrat terazisinin dengesini alt üst edebilir.

[4] Muhammed, 19

[5] Bir nefer, kendi mangasında, takımında, bölüğünde… yer aldığı gibi, bir zerre de var­lı­ğın en küçük birimlerinden ta âlemin mecmuuna kadar münasebetlerde yer alır.

[6] Bakara, 255

[7] 30. Lem’a 3. Nükte 3. Nokta’ya ve 30 Lem’a 2. Nükteye bakılabilir.

[8] İntizam, her şeyin kâinattaki nizama uygun hareketi; ıttırad ise bu intizamlı hare­ket­­lerin birbirini tamamlayarak bir saat gibi çalışmasıdır. Bu konuda 30. Lem’a 3. Nükte 2. Noktanın 2. Meselesine bakılabilir.

[9] 26. Mektub, 4. Mebhasın 4. Meselesine bakılabilir.

[10] 7. Şua 18. Mertebe 2. Hakîkate bakılabilir.

[11] 7. Şua 2. Bab 2. Menzil 5. Hakîkate bakılabilir.

[12] 33. Söz 23. Pencereye bakılabilir.

[13] Yani o canlıyı kim yaratmışsa, onu düzgün kılan, ona sûret veren, ona in’amda bu­lu­nan ve rızıklandıran da O’dur.

[14] 7. Şua 2. Bab 2. Menzilin 4. Hakîkatine bakılabilir.

[15] Bediüzzaman bir başka eserinde şöyle der: “Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i da­hi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi de o tanzim et­miştir.” Mektubat, s. 468.

[16] 33. Söz 30. Pencereye bakılabilir.

[17] Kur’ân-ı Kerim’de sahabilerden sadece Zeyd ismi sarih olarak geçer. Bundan do­la­yı İslâmî eserlerde bu isme sıkça rastlarız. (Bkz. Ahzab, 37)

[18] 2. Şua 3. Makam 1. Alâmete bakılabilir.

[19] 20. Mektubun zeyline bakılabilir.

[20] Allah’ın kudreti, ilim ve iradeyi de iktiza eder. Çünkü bir eserin vücudu, bu üçü­nün be­ra­berliğiyle gerçekleşir. Mesela helva yaptığımızda hem ilmimiz hem irademiz hem de kud­re­timiz devrededir. Bilmesek yapamayız. Bilsek ve gücümüz de yetse, irade et­mediğimizde o tat­lı meydana gelmez. Bilsek ve irade etsek, ama onu yapmaya gü­cü­müz yoksa, o tatlı yine mey­dana gelmez. Buna göre o tatlının vücud bulması, bu üç sıfa­tın varlığını isbat eder. Allah’ın ilim, irade ve kudretine bu misalin dürbünüyle bakıla­bi­lir.

[21] İğne deliği kadar daracık bir yerden geçirdiğimiz ışık, aynalarda görüntüler mey­dana gel­mesine sebep olur. Bu görüntüler berzahî timsallerdir. Yani eşyanın asılları ol­ma­makla be­ra­ber, timsal olarak onların âdeta kendileridir. Berzahın “ara bölge” manası na­zara alın­dı­ğın­da, bu görüntülerin ademle vücud arasında olduklarını söyleyebiliriz. Bu­na “misalî vü­cud” da denilir.

[22] Burada Allah’ı bulamamaktan meydana gelen psikolojik durumlara dikkat çekil­mek­tedir. İnsan ruhu, Allahın marifeti ve muhabbeti ile sükûnet bulacak şekilde proğ­ram­lanmıştır. Böyle olunca, fıtratında yüzmek olan ördeğin suya ulaşamadığında bed­baht olması misali, Allaha ulaşamayan insan ızdıraplar içinde yaşar. Eşyanın varlığını biz­zat kendilerine veya sebeplere vermek ise, ördeğin kirli sularda oyalanmasına benzer.

[23] Mesela “çürümüş kemiklerin diriltilmesi” pek çok insanın zihninde önemli bir prob­­lem­dir. Allah’ın sonsuz kudretini nazara aldığımızda, bunu çözmüş oluruz.

[24] Zariyat, 50

[25] Ra’d, 28

[26] 33. Söz 27. Pencereye bakılabilir.

[27] Yani, kendi başlarına müstakil vücudları yoktur.

[28] Mesela “ateş yakıcıdır”, “falan bitkinin şöyle bir etkisi vardır” gibi hükümler, eş­ya­nın ha­siyet ve hususiyetleri için kullanılır.

[29] Gece- gündüzün ardarda gelmesi, mevsimlerin birbirini takip etmesi gibi durum­lar­­da­ki süreklilik ve birbiriyle bağlantılı olmak, ilâhi kanunların bir sonucudur. Allah ta­bi­atta birtakım kanunlarla icraatta bulunmayı prensip edinmiştir. Mesela yerçekimi ka­nunuyla eş­ya­yı çeker. Ama bu, ilgili kanunun iş yapması anlamına gelmez. Nitekim adli­ye­lerdeki ka­nun­lar da böy­le­dir. Kanunlar belli kurallardır, ama icraatı yapan, kanunların ken­dileri değildir. Ka­nun­lar­da­ki süreklilik, nizam ve intizamın delilidir, yoksa bu ka­nun­ların iş yaptıkla­rı­nın değil…

[30]Mutavvel bir irade”, aynı şeyin devamını istemeyi ifade eder. Mesela “zalimlere ilâ­hi ceza”, tarih boyu devam eden bir realitedir. Kanun ve namus manada birbirine ya­kın, hatta birbiri yerine kullanılmakla beraber, kanun daha umumî, namus ise husu­sî­dir. Parmaklarımızın ana hatlarıyla aynı yapıya sahip ol­ma­ları bir kanundur ve bu ka­nun her insana tatbik edilmiştir. Ama parmak izlerimizin bir­birinden farklı kılınmaları bir “namus” olarak düşünülebilir. Bahar, yer çekimi, güneş cazibesi... bu âlemde hük­me­den fıtrî şeriatın birer kanunu, birer meselesidir. Bunun yanında, annelerin şef­kat sa­hibi ol­­maları ve bu şefkatle yavrularını bağırlarına basmaları da bir kanun olmakla be­raber, bu­­nun yer çekiminden farkı da açıktır. İşte madde âleminden uzak ve yer çe­kiminden da­­ha latîf olan bu ilâhî esas, bir namus kabul edilebilir. Allah, yavruları böylece an­ne­le­ri­ne bağ­la­mayı irade etmiştir. Bu yönüyle “namusun iradeden olduğu” söylenebilir. Di­­ğer kanunlar da yi­ne ilâhî irade ile vücud bulmuşlardır, ama şefkatte tabiattaki zahirî se­bep­ler ve kanunlar söz konusu olmadığından, irade daha açık olarak kendini gös­ter­mek­te­dir. Bkz. Alaaddin Başar, Risale-i Nurdan Dersler, Katre, s. 77-78.

[31] 32. Söz 2. Mevkıf 1. Maksada bakılabilir.

[32] Dikkat edilirse, beş mertebenin bu paragrafta anlatıldığı görülür.

[33] Müstakil ve münferid olmak, ulûhiyetin olmazsa olmaz bir rüknüdür. Hatta muh­tar­­dan ta devlet başkanına kadar aciz insanlar bile, idarelerine başkalarını karıştırmak is­te­­mez­ler, karışan olursa şiddetle tepki verirler.

[34] Nitekim ayette faraziye üslûbuyla “Göklerde ve yerde Allahtan başka ilâhlar ol­say­dı, gökler ve yer bozulurdu” denilmiştir. (Enbiya, 22)

[35] 24. Söz 1. Dala bakılabilir.

[36] 15. Şua 2. Makam 3. Delile bakılabilir.

[37] 15. Şua 2. Makam 4. Delile bakılabilir.

[38] İnayet, bir şeyi itina ile yapmayı ifade eder. Ayrıca kasdî bir ikram ve özel bir ih­san manası taşır. Mesela, et yemeyen birine et vermemiz, bir ikram olmakla beraber ina­yet değildir.

[39] 15. Şua 1. Makam 2. Kısım 3. Kelimeye bakılabilir.

[40] Mesela yağmur, rahmetin tecessüm etmiş bir timsalidir. Bu yağmurda Cenâb-ı Hak­kın hik­metini, inayetini, ihsanını, in’amını, ikramını, lütfunu, kendini sevdirmesini ve tanıt­ma­sını bariz bir şekilde görebiliriz.

[41] 7. Şua 2. Bab 33. Mertebeye bakılabilir.

[42] 30. Lem’a 5. Nükte 5. Remize bakılabilir.

[43] Beş hakîkatten murat, yirmibirden itibaren anlatılan beş hakîkattir.

[44] Bu ve bundan sonraki iki madde için 33. Söz 26. Pencereye bakılabilir.

[45] Mesela, aynalarda gördüğümüz parlaklık, güneşten gelen parlamanın bir yansı­­ma­­sından iba­ret­tir. Aynadaki parlaklık arızî, güneşteki parlaklık ise aynaya nisbetle zâ­tî­dir, yani ken­din­den­dir.

[46] Buradaki hazin cemâl, insana ulvî hüzün vermesi yönüyle ele alınabilir. İnsan, fıt­ra­ten cemâle müştaktır, hatta âşıktır. Bütün güzellerdeki güzellikler Cenâb-ı Hakkın hü­sün ve cemâlinin yansımaları olduğu nazara alındığında, ilahî cemâle iştiyakın sırrı da an­la­şı­la­caktır. İşte, Mevlâna, Yunus Emre gibi Vedûd ismine mazhar zâtların ilâhi mu­habbette müstağrak olmalarının altında bu hakîkat bulunmaktadır.

[47] Buradaki sır, insanın şuuraltı dünyasındaki derinliği ifade eder. Bu derinlik, sı­ra­sıy­la ‘ha­fî, ahfa, sır, sırrın sırrı’ gibi kavramlarla ifade edilmektedir. Şu ayette buna bir işa­­ret gö­re­biliriz: “O sırrı da bilir, daha hafi olanı da.” (Taha, 5)

[48] 4. Şua 6. Mertebe 2. Bürhana bakılabilir.

[49] Beş hakîkatten murat, yirmialtıdan itibaren anlatılan beş hakîkattir.

[50] 33. Söz 6. Pencereye bakılabilir.

[51] Bu ve bundan sonraki iki madde için 24. Mektub 2. Mebhasin işaretlerine bakı­la­bi­lir. Tebdîl, tahvîl ve tağyîr: Bunlar birbirine yakın olmakla beraber aralarında bazı fark­lar bu­­lunur: Tebdîl, evdeki eşyaların yerlerini değiştirmek misali “değişiklik yap­mak” demektir. Tah­­vîl, ana rahmindeki bebeğin geçirdiği safhalar gibi, bir hâlden başka hâ­le geçişi ifade eder. Tağyîr ise gündüzün gidip yerine gecenin gelmesi misali “birini gö­türüp başkasını getirmek” anlamına ge­lir.

[52] Beş hakîkatten murat, otuzbirden itibaren anlatılan beş hakîkattir.

[53] 33. Söz 30. Pencereye bakılabilir.

[54] Mesela insan eli “parmaksız, parmaklı, üç parmaklı, eklemli, eklemsiz…” gibi son­suz ihtimaller dâhilinde olabilirdi.

[55] 33. Söz 14. Pencereye bakılabilir.

[56] Yani, var olması ve varlığının devamı yönüyle.

[57] 33. Söz 1. Pencereye bakılabilir.

[58] Bu ve bundan sonraki üç madde için 33. Söz 14. Pencereye bakılabilir.

[59] 20. Mektub 2. Makam 8. Kelimeye bakılabilir.

[60] 33. Söz 9. Pencereye bakılabilir.

[61] 33. Söz 13. Pencereye bakılabilir.

[62] 24. Mektub 1. Zeyle bakılabilir.

[63] 23. Söz 5. Noktaya bakılabilir.

[64] 32. Söz 2. Mevkıf 3. Maksad 3. Remize bakılabilir.

[65] 33. Söz 25. Pencereye bakılabilir.

[66] 33. Söz 11. Pencereye bakılabilir.

[67] Zariyat, 50

[68] Ra’d, 28

[69] Fatır, 4

[70] 26. Söz 3. Mebhas Mukaddeme kısmına bakılabilir.

[71] Furkan, 2

[72] 24. Söz 5. Dal 5. Meyveye bakılabilir.

[73] Mahlûk olan insan, ibadet vasıtasıyla Hâlıkına muhatap olur. Böylece ibadet, abd ile Mabud arasında kuvvetli bir bağ meydana getirir.

[74] 33. Söz 25. Pencereye bakılabilir.

[75] 30. Lem’a 6. Nükte 4. Şuadaki “mühim bir sual” kısmına bakılabilir.

[76] 30. Lem’a 6. Nükte 1. Şua kısmına bakılabilir.

[77] Çünkü bir şeye dâhil olan orayla sınırlı olur, etrafı göremez ve bilemez, diğer yer­ler­de icraatta bulunamaz.

[78] Yirmi hakîkat, otuz altıdan buraya kadar olan hakîkatlerdir.

[79] Haşir, 24

[80] Neml, 62

[81] Her bir pencere ayrı bir renk gibi düşünülebilir.

[82] Ondan başka ilâh olmadığına göre, insan ancak ve ancak Onun havl ve kuvvetiyle za­rarlı şeylerden kaçabilir ve yararlı şeylere ulaşabilir.

[83] Hz. Peygamber (a.s.m) Allah’ın elçisi olması hasebiyle Onun varlığını gösterir. Pey­­gam­ber olması hasebiyle diğer peygamberlere delil olur, onların nübüvvetini teyid eder. Elindeki Kur'­an ile kitaplara imanı fiilen anlatmıştır. Haşir ise, Onun tevhidden son­raki en büyük da­va­sıdır. Ayrıca Allah’ın her şeyi takdir ettiğini O bildiriyor. Âlem­le­rin Rabbi olan Allah, insanlık âlemini peygamberleriyle terbiye ettiği cihetle, Hz. Pey­gam­ber (a.s.m) ilahî rububiyetin en câmi mazharı ve aynasıdır.

[84] Demek peygambere inanmayan biri, Allaha iman etmiş de sayılmaz.

[85] Biri umuma bakar, diğeri hususidir.

[86] Burada sırasıyla “İslâm nuru, nübüvvet tavrı, iman nuru” kavramları geçmektedir. İla­hî din olarak İslam, haşmetle parlamaktadır. Onun nurunu gören nice insan, ca­zi­be­si­ne kapılmakta ve Müslüman olmaktadır. Ancak İslam’a girmek, imanın hakikatine er­mek anlamına gelmez. Bu, tıpkı bir çocuğun ilkokula başlamasına benzer; henüz harfleri ve rakamları bile bilmeyen bu çocuk, öğrenci olmanın gerektirdiği ilimleri zamanla öğ­re­nebilecektir. Bu meyanda şu ayeti hatırlayabiliriz: “Bedevîler ‘iman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Ama ‘İslâma girdik’ deyin.” (Hucurat, 14.)

[87] 13. Lem’a 13. İşaret 3. Noktaya bakılabilir.

[88] Bu üçünün ortak yanı, el ile tutulmamalarıdır. Burada elden maksat, aklın anla­ma­sı ve tam olarak kavramasıdır. Mesela hava ne elle tutulur ne gözle görülür. Ama var­lığı gözle gör­düğümüz sudan daha açıktır. Her yerde su olmaz, ama hava her yerde var­dır. Dinin meseleleri, güneşin açıklığı derecesinde değildir, neticede imana dayanır. Yok­sa Ebu Cehil gibiler de mecburen iman etmek zorunda kalırlardı.

[89] Bir Müslüman ilâhî vahyi kabul ettiğinden İslâmiyet ağacına kökü canibinden ba­kar. Bu bakışta, tüm İslâmî mes'eleleri toptan kabul etmek vardır. Nadiren de olsa İslâmî kül­türde ba­zı çürük meyveler olabilir. Bu, İslâmın kendinden kaynaklanmayıp hariçten ona girmiştir. Tür­be­lere bez bağlamak, orada mum yakıp bunlarla bazı hedeflere ula­şa­ca­ğını zannetmek gibi... Böy­le şeyler İslâm dünyasında görülmekle beraber bunlar İs­lâm’ın malı değildir, ya­ban­cı kültürlerden Müs­lümanlara bulaşmıştır. Dini literatürde bu tür şeylere “bid’at” adı ve­ri­lir. Üstte anlatılan manaya köleliği misal verebiliriz. İs­lâ­mi­yet insanlığa geldiğinde dünyada kölelik vardı. İn­san­lık çapında kökleri olan bu prob­lem, İslâmiyette birden kaldırılmak yerine tedricen kal­dı­rıl­ma cihetine gidilmiştir. Pey­­gam­­ber efendimiz bu konuda şöyle der: "Onlara, "kölem, ca­ri­yem" demeyiniz, "oğlum, kı­zım" de­yiniz" (Buharî, Itk, 50-51) Bunları bilmeyen biri “köleliği ka­bul eden din, ilâhi bir din ola­maz” hükmüne varabilir. Hâlbuki mes'elenin aslını bil­se, böy­le yanlış bir hük­me varmaktan ka­çı­nacaktır. Bu ikinci bakış tarzı, İslâmı bir bütün ola­rak ka­bul­den son­ra mes'elelerini tek tek incelemek şeklinde olduğunda faydalı olur. Her mes'elesi de­rin­le­mesine incelendiğinde, İslâmın ihtişamı ortaya çıkar.

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.484
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...