KORKU DUYGUSU, PSİKOLOJİK SAVAŞ VE KUR’AN HİZMETİ

Son günlerde, millet olarak yeni bir irtica kampanyası ve psikolojik şiddet dalgası ile karşı karşıya bulunuyoruz. Artık ülkemizde huzur, güven ve istikrar sağlandı, işler iyiye doğru gidiyor derken; her ne olduysa birden fırtınalar esmeye, hava bulanmaya, memleketimizin semalarını kara bulutlar kaplamaya başladı. Zihinler karıştı, gündem değişti. Huzur, güven ve istikrar havası, yerini belirsizlik, korku, endişe, güvensizlik ve istikrarsızlığa bırakmaya başladı.

Son aylarda anarşi ve terör olaylarında kayda değer bir artış meydana geldi. Ekonomi negatif dalgalanmalarla yeni bir krizin sinyallerini verdi. Sağımızdan, solumuzdan, çevremizden, her yerden vatan kurtarma iddiasında ki çeteler ortaya çıkmaya başladı. Hatta Başbakana suikast yapılacağı iddiaları dolaşmaya başladı ortalıkta. Derken Ana Muhalefet partisi Genel Başkanı laiklik karşıtı çevrelere mesaj göndererek “Cephede kazanılan Cumhuriyeti, sandıkta kaybetmeyiz.” türü antidemokratik ve gerilim dolu beyanlarda bulundu. YÖK, din aleyhtarı icraatlarının ve hükümete karşı olan fevri çıkışlarının dozajını iyice artırdı.

Milliyetçi-muhafazakar kimliğe sahip üniversite öğretim üyeleri hakkında çeşitli gerekçelerle soruşturmalar başlatıldı. Doktor ve yardımcı doçent statüsündeki pek çok öğretim üyesinin hizmet sözleşmeleri yenilenmedi. Danıştaya yapılan saldırı, İstanbul Fatih'teki İsmail Ağa Camiinde meydana gelen cinayet olayı, bazı üst düzey devlet yetkililerinin peş peşe yaptıkları “irtica tehlikesi” beyanatları ve bazı medya kuruluşlarının yoğun biçimde başlattıkları irtica kampanyası gibi pek çok gelişme…zihnimizde “Biz bu filmi daha önce defalarca seyrettik.” düşüncesini uyandırıyor.

Tüm bu gelişmelerden; yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve milletvekili genel seçimleri öncesinde, bazı çevrelerce çok kapsamlı bir psikolojik savaş saldırısının başlatıldığı ve gün geçtikçe dozajının artırılacağı anlaşılıyor.

Bugünlerde irticadan bahsetmek moda. Sağcı-solcu dindar-dinsiz, yetkili-yetkisiz, etkili-etkisiz herkes bir şeyler söylüyor. Ancak dikkat ediyoruz: halka uzak olanlar, halka işi düşmeyecek olanlar, gücünü, etkisini ve yetkisini halktan almayanlar irtica tehlikesinden söz ederken; halka yakın olanlar, halka işi düşecek olanlar, etki ve yetkisini halktan alanlar “İrtica tehlikesi yoktur, varsa gösterinde biz de görelim?” diyorlar.

İrtica konusu Türk halkının gündemini son 100 senedir sürekli meşgul etmektedir. Tam yüzyıldır pek çok kişi, kuruluş veya gurup hakkında irticai faaliyette bulunduğu, dini siyasete alet ettiği veya laiklik karşıtı eylemde bulunduğu gerekçeleri ile işlem yapılmış; hapisler, sürgünler, işkence ve eziyetler yapılmış, insanlar mağdur edilmiş, siyasi partiler kapatılmış, ihtilaller yapılmış…Kısacası sosyal hayatın her alanını ve toplumun her kesimini etkileyecek tasarruflar yapılmıştır. Ancak bu kadar tehlikeli görülen irticanın ne olduğu 100 senedir hala tanımlanamamıştır. 1906 yılında olduğu gibi 2006 yılında da hâlâ irticayı konuşuyor, olup-olmadığını tartışıyoruz.

İrticanın ne olduğunu, sınırlarının ne olduğunu, hangi söz veya fiilin irtica sayılıp hangilerinin irtica sayılmayacağı bugüne kadar hala tanımlanmamıştır. Hiçbir kanun maddesinde irtica somut suç olarak yer almamamaktadır. Hukukun genel prensiplerine göre kanunun açıkça suç saymadığı, açıkça tanımlayıp sınırlarını belirlemediği bir söz veya eylemden dolayı hiç kimse suçlanamayacağı halde; bugüne kadar yapılan gayr-ı hukuki tasarruflarla pek çok kişi veya grup töhmet altında bırakılmış ve mağdur edilmiştir.

Acaba irticayı tanımlayıp, sınırlarını belirlemek tam 100 senedir yapılamayacak kadar zor veya imkansız bir şey midir? Hayır, elbette zor veya imkansız değil.

İrtica tehlikesinden yakınanlar, irticanın ülkeyi tehdit ettiğini, laikliğin elden gittiğini söyleyenler, irtica kampanyalarını düzenleyen ve destek verenler; irticanın tanımlanmasını, sınırlarının belirlenmesini ve kanun maddelerinde somut suç olarak yer almasını kesinlikle istemiyorlar. Bundan sonra da asla istemeyecekler. Çünkü, irticanın kanunda açıkça tarif edilmesi ve sınırlarının belirlenmesi onu bir şantaj aleti ve baskı unsuru olmaktan çıkarır.

Maalesef ülkemizde, irtica kampanyaları, halka karşı bir psikolojik savaş aracı ve propaganda vasıtası olarak kullanılmaktadır. Yakın tarihimizi incelediğimiz zaman; irtica tehlikesi, dini siyasete alet etmek, laiklik elden gidiyor vb. türdeki söylemlerin çeşitli güç odakları tarafından sürdürülen psikolojik savaşın planlı birer propaganda kampanyası olduğunu görürüz. İrtica kampanyaları , milletin ensesinde Demokles'in kılıncı gibi bir baskı, tehdit ve sindirme vasıtası olarak kullanılmıştır.

Gerek Türkiye'yi kendi kontrolleri altına almak isteyen dış güç odakları; gerekse ülke içinde İttihad ve Terakki Cemiyetinin iktidarından bu yana gerçek iktidarı, saltanatı, yani kamu gücünü elinde bulunduran ve kendilerini üstün vasıflı insanlar olarak algılayan elitçi bir güruh, kendi saltanatlarını, sahip oldukları güç ve otoritelerini, devlet ve millet hayatı üzerinde ki etkinlik ve kontrol kabiliyetlerini sürdürebilmek için, çeşitli toplum kesimlerine karşı planlı ve kapsamlı bir psikolojik savaş yürütmekte ve manevi baskı uygulamaktadır. İrtica kampanyaları da insanların fıtraten sahip oldukları “korku duyguları'' baskı altına alınarak, sosyal ve siyasal hayatı yönlendirme ve kontrol etme amacına yönelik propaganda faaliyetleridir.

PSİKOLOJİK SAVAŞ

Psikolojik savaş; çeşitli baskı veya ikna yöntemleri kullanarak insanların ruh haline etki etmek suretiyle kontrol altına almak, pasifize etmek, yönlendirmek ve arzu edilen yönde komuoyu oluşturarak fert veya toplum psikolojisini şekillendirmektir.

Psikolojik savaşın hedefi, muhatap da korku, dehşet, ümitsizlik, gelecek kaygısı, yorgunluk ve çaresizlik duyguları uyandırarak onu kendi etkisi altına almak ve kontrol etmektir.

Psikolojik savaş başka bir ülkenin halkına karşı yapabileceği gibi, ülke içinde çeşitli sosyal gruplara, kitlelere hatta tüm ülke halkına karşıda yapılabilir.

Psikolojik savaşın amaç ve hedefleri genellikle şunlardır:

1. Muhatabın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zaafları kullanılarak mücadele gücünün zayıflatılması,
2. Muhatabın düşünce, heyecan, eğilim ve davranışları üzerine etki edilerek; direniş ve mücadele azmini kırmak, moralini bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusu uyandırarak mücadele cesaretini kırmak,
3. Toplumda itaat duygularını arttırmak,
4. Kamu oyunu yanıltarak istenilen istikamete yöneltmek, kamu oyu oluşturmak
5. Halk ile yönetimin arasını açarak, kopukluk ve bunalım yaratmak, güvensizlik oluşturmak,ülkede istikrar ortamını bozmak,
6. Arzu edilen istikamete kültür, inanç ve ahlak değişimini sağlamak.

“Psikolojik savaşın silahları: Propaganda, eğitim ve provakosyondur. Cephanesi: Söz, yazı, resim, broşür ve e-posta şeklindeki bilgidir. Amacı: İnsanları ikna etmek ve onları değiştirmektir. Yöntemi de beyin yıkama dır.”

Propaganda; bir topluluğun düşüncelerini, duygularını, davranışlarını, tavır ve hareketlerini etki altında tutmak ve onları değiştirmek amacıyla yayınlanan bilgi, belge, doktrin ve görüşlerdir.

Propaganda Türleri:

1. Beyaz Propaganda: kaynagı belli olan ve açıktan yapılan, doğruluğa önem veren ve şeffaf olan, güven sağlamaya yönelik propagandadır.
2. Gri propaganda: Kaynağı belli olmayan, doğruluğu ispatlanamayan, rivayetlere dayandırılan, yalan veya doğruluğu tespit edilemeyen, insanlar üzerinde propaganda hissi uyandırmayan propaganda türüdür.
3. Kara propaganda:Kaynak belirlidir, ancak başka kaynaklardan çıkıyormuş gibi gösterilir. Hile, entrika, yalan, iftira, fitne, fesat, sahte delil gibi unsurlar kullanılır. Gizlilik esas alınır. Gerçekleri değiştirmeyi, inançları sarsmayı ve kamu oyunu karıştırmayı amaç alır. Düşmanlık duygularını arttırır. Tesirli olması ve geri tepmemesi için kaynak gizli kalmalıdır.
4. Silahlı Propaganda: Terör örgütlerinin kullandıkları yöntemdir.
5. Karma Propaganda: Çıkarları birbiriyle örtüşen gruplar, propaganda türlerini birlikte kullanırlar.

Ülke İçinde Uygulanan Psikolojik Savaş Türleri

1. Beşinci Kol Faaliyetleri:

Beşinci kol faaliyetlerinde, ülkenin geçmişinde var olan manevi dinamikleri gözden düşürmek ve toplumu başka milletlerin kültürel değerlerine hayran bırakmak amaçlanır. Toplumda aşağılık duygusu uyandırılır. Ahlak, inanç, kahramanlık, vatanseverlik gibi değerler gözden düşürülür. Cinsel özgürlük, ilericilik, çağdaşlık gibi sloganlar çok sık kullanılır.Var olan eğlence kültürü değiştirilmeye çalışılır.Başka toplumları taklit başlar.

2. Kontrollü Gerilim Stratejisi:

Toplumun bir kesimi şüpheli ve tehlikeli olarak etiketlenir. Güvenlik kuvvetleri bu kesimdeki kişileri fişler. Daha sonra provokasyon da dahil olmak üzere çeşitli psikolojik savaş yöntemleri ile suç işlettirilmeye çalışılır. Kişinin temel hak ve hürriyetine kısıtlamalar getirilir, mağdur edilir. Mağdur tepki verince de “bakın işte görüyorsunuz, kamu düzenini bozuyor.” Denilerek suçlanır.

3. Fil Yöntemi:

Fil her gün aynı yoldan geçermiş. Fil avcıları yola tuzak kurarak onu çukura düşürürler. Siyah elbise ile gelip fili iyice döverler. Birkaç gün sonra da beyaz elbise ile gelerek fili kurtarırlarmış. Fil de artık avcıları kurtarıcı olarak görürmüş.
Yani buradaki yöntem; toplumu bunalıma sok, sonra kurtar ve kendine bağla taktiğidir.

4. Psikolojik Taciz (Mobbing):

Sistematik şekilde baskı yapmaktır. Aileden ülke yönetimine kadar her yerde sistematik baskı ile insanlar pasifize edilir ve kolay yönetilir hale getirilir.

Sistemli yapılan psikolojik saldırı, insanların ruh halini olumsuz yönde etkiler. Her an başına sevimsiz bir şeylerin gelebileceği endişesi ile güvensizlik ve karamsarlık içinde yaşamaya başlar.

TÜRKİYE'DE PİSİKOLOJİK SAVAŞIN TARİHİ GELİŞİMİ

Türk milleti, onuncu yüzyılda Müslüman olduktan sonra ferdi ve toplumsal hayatta İslami kuralları benimsemeyerek; hem milli kültürünü, hemde toplum ve devlet hayatını Kur'an ve .ünnet hükümlerine göre dizayn etti. Milli kimlik, İslam potasında eritilerek, adeta Türk ve Müslüman kavramları aynileştirildi. Türk ve Müslüman kelimeleri aynı manaya gelir oldu.

"Modern Türkiye'nin Doğuşu" kitabının yazarı Bernard Levis, bu durumu şöyle ifade etmektedir:

“Orta Çağ Avrupa'sında yeni Müslüman olan birisine 'Falanca kişi Türk olmuş.' denirdi. İslam ülkesinde ise hangi Türk'e milliyetini sorsanız 'Müslümanım.' derdi.”

Türk milletinin sosyal, kültürel, ekonomik yaşamı İslam'a göre şekillenmiş ve milli kimliği İslam ile mezc olmuştu. Ayrıca ferdi hayatta “Allahın Rızasını kazanabilme” arzusu, hayatın en önemli gayesi olarak kabul edilirken; devlet hayatında da İ'lâ-i Kelimetullah yani Allahın isminin yeryüzüne yayılması gayesi, milli hedef ve en önemli milli politika yapılmıştı.

1299 da Söğüt ve Domaniç yöresinde küçük bir beylik konumunda olan Osmanlı, iyi teşkilatlanması, üstün stratejiler geliştirmesi ve sürekli büyük hedefler peşinde koşturması nedeniyle çok kısa sürede büyüdü, gelişti, genişledi ve insanlık tarihinin en büyük bürokratik devletlerinden birisi haline geldi. Askeri iç ve dış güvenlik, sağlık, eğitim, adalet, sosyal münasebetler, iktisadi hayat vb. her alanda kurumsallaşarak mükemmel işleyen bir teşkilat yapısı oluşturuldu.

Osmanlı Devleti, millet kavramını da Müslümanlık üzerine bina etti. Hangi soy veya ırktan olursa olsun tüm Müslümanları Devletin asıl vatandaşı kabul etti. Müslüman olmayan ahali ise “gayri müslim” ûnvanı ile azınlık olarak kabul edildi.

İslam Dini'ne hizmet ve İ'lâ-i Kelimetullah amacı daima canlı tutuldu. Eğitime çok önem verildi. Dünyanın en disiplinli ve en iyi donanımlı ordusu kuruldu. Sosyal ve ekonomik hayat iyi dizayn edildi. Adaletin uygulanmasına ve yaygınlaştırılmasına , ferdi hukukun korunmasına büyük özen gösterildi… Ve neticede muhteşem Osmanlı-İslam medeniyeti vücuda geldi.

Ancak XVIII.yy.dan itibaren muhteşem Osmanlı Medeniyetini vücuda getiren kurumsal yapının ve ahlaki değerlerin yozlaşmaya başladığını, Devletin bir duraklama ve gerileme sürecine girdiğini görüyoruz. Bu dönem, Avrupa'nın Rönesans ve reform hareketlerinden sonra hızlı bir sanayileşme ve ekonomik gelişme sürecine girdiği dönemdir.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına ve yirminci yüz yılın başlarına gelindiğinde ortaya çıkan manzara; başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ile Amerika ve Japonya sanayi devrimini gerçekleştirmişler, ekonomik, teknolojik ve askeri alanda çok büyük ilerlemeler sağlayarak kalkınmışlar ve güçlü bir Batı medeniyeti oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devleti dışındaki bütün İslam ülkeleri, çeşitli Avrupa devletlerinin hegomanyası altında, sömürge konumundadır. Osmanlı Devleti ise; Avrupa'nın sanayileşme sürecinin dışında kalmış; ilmi, teknolojik, ekonomik ve askeri gelişmeleri yakalayamamış; peş peşe kaybedilen savaşlarla ordusu bitap, halkı perişan ve ülkesi viran olmuş bir haldedir. Ülkede yokluk, kıtlık, açlık ve sefalet vardır. Devlet dış borç batağında çırpınmaktadır.

Ekonomik hayat iflas etmiş, bitmiş bir haldedir. Ordu yorgun, bitkin ve çok ilkel donanımlıdır. Eğitim müesseseleri yozlaşmış, ilim-irfan üretemez hale gelmiştir. Adalet mekanizması da yozlaşmalardan nasibini almıştır. Ülkede huzur, güven ve istikrar kaybolmuştur. Müslüman ahalinin perişanlığına karşın ; özellikle Yahudi ve Rum azınlıklar her geçen gün ekonomik ve siyasi yönden daha da güçlenmekte, kamuoyu ve Devlet yönetimi üzerindeki etkinliklerini daha da arttırmaktadırlar.

Çok geçte olsa Osmanlı aydını ülkeyi bekleyen kötü akıbeti görmüştü. Gerileme ve çöküşün durdurulması, iktisadi ve teknolojik kalkınmanın gerçekleştirilmesi amacıyla farklı düşünce akımları ve cemiyetler ortaya çıkmaya başladı. Herkes kendince çöküşü durduracak, kalkınmayı (terakkiyi) sağlayacak reçeteler üretmeye başladı. Çok çeşitli ve farklı olan bu düşünce akımlarını iki genel grupta toplamak mümkündür. Birincisi; o dönemde İslamcılar olarak nitelendirilen, muhafazakar grup.

Bunlar İslamın iman ve ahlaki değerlerinden uzaklaşıldığı için yozlaşma olduğunu ve ülkenin geri kaldığını; terakkinin de ancak İslami değerlerin yaşatılması ile mümkün olabileceğini ifade ediyorlardı.

İkincisi ise; kendilerini “Yenilikçiler” olarak tanımlayan, çok değişik fikirlere sahip olmakla birlikte Padişaha ve mevcut yönetime muhalefet paydasında bir araya gelen ve Jön Türkler olarak isimlendirilen gruplardır.

Bu iki grup arasındaki en önemli tartışmalardan birisi “hamiyet” konusunda idi. Yani çöküşü durdurmak ve kalkınmayı sağlamak için insanlar hangi duygularla motive edilecek ve ilerlemeye sevk edilecekti. Derlenip-toparlanmanın, ekonomik ve teknolojik kalkınmanın muharrik unsuru olarak dini duygular mı yoksa milli duygular mı teşvik edilip kullanılacaktı. Kısacası; olay "Din mi? Milliyet mi?" tartışmasına odaklaşmıştı.

Jön Türkler, “Avrupa kilisenin istibdadından kurtuldu, fert, toplum ve devlet hayatında sekülerizmi tercih etti, ulus-devlet oldu, dinden uzaklaştı. Böylece gelişti, ilerledi ve kalkındı. Biz de dinin sosyal hayat ve devlet üzerindeki etkinliğini sona erdirir, seküler (laik) bir yaşam tarzını seçersek, Ulus-devlet kurup, insanların ırki/milli duygularını kamçılarsak gelişir kalkınırız. Bizi geri bırakan dini kurallardan uzaklaşmalıyız…” diyorlardı. Yani devlet ve toplum hayatında “hamiyet-i milliyenin” etkin olmasını istiyorlardı.

İslam taraftarı muhafazakar kesimler ise; "Hamiyet-i milliye ülkenin parçalanmasını daha da hızlandırır. Irkçılık bölünmeye ve güç kaybına yol açar. Bizi İslam dini geri bırakmadı. Tam tersine İslami değerlerden uzaklaşıldığı için yozlaşma ve gerileme oldu. İslama uygun yaşandığı dönemlerde devlet gelişti, toplumun huzur, güven ve refahı arttı. Değişik ırklara mensup insanlar ancak İslam kardeşliği ile bir arada tutulabilir. Asya insanı romantik ve duygusal olduğu için ancak dini duygular ile teşvik ve motive edilebilir. Onun için fert ve toplum hayatının da kalkınmanın muharrik unsuru olarak 'hamiyet-i diniye' etkin unsur olmalıdır." diyorlardı.

Jön Türklerin görüşleri de kendi içlerinde farklılıklar taşıyordu: Batıcılar diye isimlendirilen bir kesim, Osmanlı ve İslam'a ait bütün değerlerin terk edilerek tamamen Batı değerlerinin benimsenmesini, günlük yaşam, ferdi hayat ve sosyal ilişkilerde de Batılı değerlerin kabul edilmesini; ferdi ve toplumsal hayatta tamamen seküler bir yaşam tarzının uygulanmasını, dini değerlerin terk edilmesini istiyorlardı. Türkçüler ise; dini değerlere büsbütün karşı olmamakla birlikte, sekülerizmi onlarda kabul ediyor; fakat asıl düşünce olarak Türk ırkına dayalı bir devlet yapısı oluşturulmasını istiyorlardı. Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar nasıl ki isyan edip Osmanlı hakimiyetinden kurtuldular ve kendi devletlerini kurdular, aynı şekilde Türkler de kendi milli devletlerini kurmalıydı.

Bazı kesimler ise; dini tamamen terk etmeyelim, ancak çağdaşlığa engel olamayacak şekilde dini kuralları ve dini yaşamı yeniden düzenleyelim ,dinde reform yapalım diyorlardı.

Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti vasıtasıyla 1913'e kadar kısmen; 1913-1918 arasında ise tamamen Devlet yönetimine hakim oldular.

1908 yılından sonra, Bediüzzaman Said Nursi'nin de Osmanlı fikir hayatına aktif olarak katıldığını görüyoruz. Doğunun kurtuluş reçetesi olarak gördüğü “Medreset-üz Zehra” projesini hayata geçirmek amacıyla geldiği İstanbul'da, çok aktif ve yoğun bir dönem yaşar. İstanbul'daki Doğu kökenli vatandaşlar ve muhafazakâr aydınlar üzerinde büyük bir nüfuz ve tesir gücü vardır. Meşrutiyetin ilanını ve hürriyeti İslam dini namına destekler. Milletin hürriyete sahip çıkmasını, korumasını ister. Ancak ona göre Meşrutiyet ve hürriyet Kur'an Hükümleri dairesinde ve şer'i esaslara uygun olmalıdır. Kur'ana uygun meşru bir hürriyet ortamı kalkınmanın en önemli unsurudur.

İlim erbabı ile fikir münazaraları yapar. Çeşitli halk kesimleri ile sohbetler eder, gazetelerde makaleler yayınlar, camilerde ve meydanlarda nutuklar irad eder, devlet erkanı ile görüşmeler yapar. Çöküşü , kanayan yarayı durduracak, İslam Aleminin yeniden dirilişini, terakkisini sağlayacak reçeteler gösterir.

Osmanlı fikir hayatında çok aktif ve etkili bir konumdadır. Beyanatları ve makaleleri her kesim tarafından dikkatle izlenir, ilgi alaka doğurur, tesir meydana getirir. İslama taraftar kesimler onun hizmetinden son derece memnun olunurken, dine karşı olan çevreler ondan son derce rahatsızdır.

31 Mart hadiseleri bahane edilerek, idam veya hapis edilmek istenir. Şeriat taraftarı olduğu suçlamasıyla muhakeme edildiği mahkeme de, mahkeme heyetinin , “Sen de şeriat istemişsin?” suçlamasına karşı ;

“Şeriatın bir hakikat bin ruhum olsa feda etmeye hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil…" cevabını verir.
Mahkeme heyetinin “İttihad-ı Muahmmediye Cemiyetine dahilmişsin?” Sorusuna da
“Maal iftihar! En küçük efradındanım…”

cevabını verir ve muhakeme heyetine karşı fikirlerini savunur. Hürriyet getirmek bahanesiyle iktidara gelen Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin, siyaseti dinsizliğe alet ettiklerini ve memlekette istibdat niteliği taşıyan uygulamalar yaptıklarını anlatır.

İdam edilmek için götürüldüğü mahkemeden beraat kararı ile çıkar .Ama o yinede yapılan hukuk dışı zulüm ve uygulamalara tepki sini dile getirerek “zalimler için yaşasın cehennem !”diye bağırır.

Bediüzzaman'a göre bizi geri bırakan, kalkınmamayı engelleyen ve ülkeyi çöküş sürecine götüren üç önemli toplumsal hastalığımız vardır:

Bunlar: “Cehalet” ; ”Zaruret”, yani fakirlik ve tasarruf ve sermaye yetersizliği, yoksulluk ve işsizlik ile ”nifak” yani ülkenin birlik ve bütünlüğüne yönelik iç ve dış fitne, fesat, nifak ve bölücülük teşebbüsleridir. Ülkeyi geri bırakan bu üç düşmana karşıda , “sanat," yani kalifiye, nitelikli iş gücü ile üretim yapmak; “marifet” / eğitim ve “ittifak” yani milleti vücuda getiren sosyal bağları kuvvetlendirerek birlik ve bütünlüğün muhafaza edilmesi olmak üzere üç müsbet silahla mücadele etmeliyiz .(Divan-ı Harbi Örfi)

Bediüzzaman Sait Nursi, Avrupa maddeten ilerleyip kalkınırken , İslam aleminin geri kalış sebeplerini, Müslümanların sahip olduğu altı tane hastalığa bağlar.

Bu hastalıklar;

1. Ye'sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi,
2. Sıdkın (doğruluğun) hayat-ı İçtimaiye-i Siyasiyede ölmesi. (Yani sosyal ve siyasal hayatta dürüstlüğün kaybolması).
3. Adavete muhabbet.(Yani kin ve düşmanlık duygularının ferdi ve toplumsal hayatta yaygınlaşması).
4. Ehl-i İmanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek. (Müslümanları birbirine bağlayan en güçlü etken olan İslam kardeşliğinin yerine ırkçılığın ikame edilmesi).
5. Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdat. (Yani ferdi ve toplumsal hayatta hürriyetin olmaması. İnsanların baskı ve zulüm altında ezilerek pasifize edilmesi, nemelazımcı hale getirilmesi, düşünen, araştıran, üreten fertler yerine; itaat kültürünün hakim kılınması).
6. Menfaat-i Şahsiyesine himmeti hasretmek. (Yani insanların sadece kendi şahsi menfaatlerini düşünür, sadece kendi çıkarları peşinde koşar hale gelmesi.)

Bediüzzaman'a göre İslam Aleminin bu altı hastalığının ilacı ise Kur'an Eczanesinde mevcuttur. Bunlar;

1. “El-emel” Yani, rahmet-i ilahiyeden kuvvetli ümit beslemek. (Karamsarlığa kapılmadan daima ümitvar olmak).
2. İslam ülkelerinin, özelliklede Türkler ile Arapların yeisi bırakıp tesanüd ve ittifak içerisinde birlikte hareket etmeleri.
3. Hayat-ı içtimaiyemizin esası olan Sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevi hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
4. Muhabbete muhabbet, husumete husumet. (Yani sevgi duygusunun fert ve toplum hayatında yaygınlaştırılması; kin, adavet ve düşmanlık duygularının ise yok edilmesi.).
5. İslam kardeşliğinin yaygınlaştırılması ve İslam birliğinin tesis edilmesi. Müslüman ülkelerin birlikte hareket edebilmeleri.
6. Meşveret-i Şeriye ve Şura dır. (Yani istişare müessesesinin yaygınlaştırılması ile şura/meclis sisteminin hayata geçirilmesi).

Bediüzzaman Said Nursi, I. Dünya savaşında Doğu Anadolu da gönüllü milis albayı olarak talebeleri ile birlikte Ermenilere ve Ruslara karşı savaşır ve önemli başarılar elde eder. Ancak Bitlis'te Ruslarla girilen bir çatışmada yaralanarak esir düşer ve Rusya'ya götürülür. Rusya'daki esir kampından kaçarak Almanya üzerinden tekrar İstanbul'a gelir.

1918 den sonra işgal altındaki İstanbul'da İngilizlere karşı mücadele ederek; halkı, işgale karşı uyandırmaya çalışır. Daha sonra , Anadolu'daki milli mücadeleyi ve kurtuluş savaşını destekler. Osmanlı Şeyhülİslamının, milli mücadele aleyhindeki fetvalarının şer'an caiz ve geçerli olamayacağını ilmen ispat ve neşrederek ; doğabilecek yanlışlıkları ve sıkıntıları engeller.

Kurtuluş savaşının devam ettiği yıllarda, Avrupa devletlerinin İslam Alemine yönelik politikaları da büyük önem arz etmektedir. O yıllar da bütün İslam ülkeleri Avrupa devletlerinin sömürgesi halindedir. Ancak İslam Aleminde Türkiye'ye karşı derin bir sevgi ve sempati vardır. Çünkü; Osmanlı, bağımsız kalan son İslam ülkesidir. Ayrıca 1000 yıldır İslama bayraktarlık yapmış, İ'la-i Kelimetullah davasını omzunda taşımış; Müslümanların hamisi ve ağabeyi rolünü oynamıştı.

Avrupa devletleri, İslam ülkelerini kontrol altında tutabilmek ve sömürgelerini sürdürebilmek için şu politikaları uygulamaya koymuşlardı:

1. Müslümanları dinden uzaklaştırmak; Kur'an a ve Hz. Peygambere yabancılaştırmak suretiyle dini kimliklerini,İslami şuurlarını, direnme kabiliyetlerini yok etmek, İslam kültürü yerine bir sömürge-itaat kültürü oluşturmak.

İngiltere Sömürgeler Bakanı, İngiliz Parlamentosunda yaptığı bir konuşmada, eline Kur'an-ı Kerim'i alarak ve göstererek; “Bu Kur'an, Müslümanların elinde oldukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmamalıyız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız (almalıyız); yahut Müslümanları Kur'an dan soğutmalıyız.” diyordu.

Batılılar, bugün de hâlâ “Kur'an'ı Müslümanların elinden alma yahut Müslümanları Kur'an'dan soğutma” politikasını yoğun olarak uygulanmaktadır. Kur'an'ı Müslümanların elinden alamadılar; ama Müslümanları Kur'an'dan soğutmak için her türlü yolu denemeye, her şeyi yapmaya devam ediyorlar.

2. Türkiye aleyhtarı propagandalar ile İslam Aleminin Türk milletine ve Türkiye'ye karşı duymuş olduğu derin sevgi ve saygıyı öldürerek; hem Türkiye'yi uluslar arası alanda yalnızlığa itmek, hem de Türkiye'nin İslam ülkeleri üzerindeki nüfuzunu kırmak ve tesir gücünü yok etmek.

3. Türkiye'yi bölmek, parçalamak, zayıflatmak, gücü ve tesiri olmayan etkisiz bir konuma getirerek kontrol altına almak ve bir çeşit sömürge yapmak.

4. Türk milletinin sahip olduğu İslam kültürü ile Kur'an'a ve Hz. Peygamberin Sünnet-i Seniyyesine olan bağlılığını, İslam ahlakını dejenere ederek milli ve manevi değerlerini yozlaştırmak. İnsanları kimliksizleştirmek. Milletin sahip olduğu tarihi misyonu yok etmek. İslam Alemine lider olma ve İ'la-i Kelimetullah gayesi için mücadele etme şuurunu öldürmek.

Kısacası; Müslüman-Türk milletini, Hristiyan Batı dünyası için bir tehdit unsuru olmaktan ebediyen çıkarmak. Bunun içinde hem Türk milletine karşı kapsamlı bir psikolojik savaşın başlatılması, hem de Türkiye'deki azınlıklar ile, dine soğuk bakan Seküler düşünceye sahip akımların desteklenmesi ve güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE PSİKOLOJİK SAVAŞ

Kurtuluş Savaşında, bütün millet tek yürek olmuş, genciyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle, köylüsüyle kentlisiyle, işçisiyle tüccarıyla, cahiliyle aydınıyla hep birlikte omuz omuza verilerek milli mücadele kazanılmış ve milli istiklal korunmuştu.

23 Nisan 1920' de kurulan Büyük Millet Meclisi, ülkenin yönetimini icra ediyordu. Birinci Meclisteki millet vekili profili, çok çeşitli ve zengin bir yapı arz ediyordu. Ülkenin her yerinden, toplumun değişik kesimlerinden, değişik ekonomik düzeylerde ve değişik fikirlerde temsilciler bulunuyordu. Adeta Anadolu halkının yansıması gibiydi. Birinci Meclis'de esnaflar, çiftçiler, din görevlileri, alimler, komutanlar… vs. değişik meslek mensupları ve çeşitli düşüncelere sahip milletvekilleri mevcuttur.

Meclis Başkanlığına hakim olan ekip, ulusalcı ve seküler bir dünya görüşüne sahip idi. Jön Türk'lerin devamı niteliğindeki bu ekip, August Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisinde idiler. Ve ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin kaldırılarak, ferdi ve sosyal hayatta Avrupa kültürünün ve yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ayrıca dinde reform yapılarak ; sosyal, siyasal ve ekonomik hayata etkisi olmayan, şekil olarak da kiliselere benzeyen bir dini yapılanma arzu ediyorlardı. Ancak Anadolu insanının İslam'a olan bağlılığı ve Meclisin homojen yapısı, başlangıçta bu tür reformlar için elverişli değildi. Onun için de tedrici olarak aşama aşama reformların (devrimlerin) hayata geçirilmesi planlandı.

Mustafa Kemal, Bediüzzaman Said Nursi'nin cesaretini, ilmi kifayetini, muhafazakar aydınlar ile halk üzerindeki nüfuzunu; gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse Milli Mücadele yıllarında yapmış olduğu kahramanlık dolu destansı mücadelelerini çok iyi biliyordu. Onun içinde böyle bir “Değeri” kendi yanında, kendi safında ve kontrolü altında tutmak istiyordu. Bu nedenle Bediüzzamanı üç defa Ankara'ya davet etti. Eski Van Valisi Tahir Paşanın da aracı olmasıyla üçüncü davette, 1922 yılında Bediüzzaman Büyük Millet Meclisinin resmi davetlisi ve konuğu olarak İstanbul'dan Ankara'ya gitti.

Bediüzzaman, Ankara'da Meclisin “Resmi Hoş Geldin Merasimi” ile ve milletvekillerinin alkışları ile karşılanır. Ancak, Ankara'da umduğu ve beklediği havayı bulamaz. Meclis'te dine karşı büyük bir lakaytlık bulunduğunu ve Batılılaşmak, çağdaşlaşmak ve bahanesiyle şeair-i İslamiye'ye karşı bir soğukluk bulunduğunu görür. Özellikle de milletvekillerinin namaz ve diğer ibadetlere karşı olan lakaytlık ve duyarsızlığından çok rahatsız olur, üzülür.

Bu nedenle; Meclisin dine lakayt kalmaması, şeair-i İslamiye'ye sahip çıkılması ve bilhassa namaza müdavim olmanın lüzum ve önemine dair bir beyanname neşrederek bütün milletvekillerine dağıtır. Bu beyannameden sonra yaklaşık 60 milletvekili namaz kılmaya başlar.

Mustafa Kemal, gerek neşredilen beyannamenin muhtevasından, gerekse 60' tan fazla milletvekilinin namaza başlamış olmasından çok rahatsız olur. (Not: Beyanname metni Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatından okunabilir.)

Bir gün mecliste milletvekillerinin arasında Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında şu tartışma geçer:

Mustafa Kemal, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz.” der. Bu söz üzerine Bediüzzaman da; “Paşa Paşa! İslam'da imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduddur.” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal Bediüzzaman'ın gönlünü almaya yönelik bir şeyler söyleyerek oradan ayrılır.

Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a çok parlak teklifler sunarak Devlet görevi almasını teklif eder. Milletvekilliği, Şark Umumi Vaizliği, Köşk Tahsisi, yüksek maaş tahsisi gibi geri çevrilmesi zor olan cazip imkanlar sunularak Devlet görevlisi olması istenir. Bu tekliflerle aslında “herkesin bir fiyatı” vardır anlayışı ile Bediüzzaman'ın kontrol altına alınması ve kullanılması planlanıyordu.

Ancak hiçbir minnet ve tahakküm altına girmeyi fıtraten kabullenemeyen Bediüzzaman, bütün bu parlak tekliflere hiç itibar bile etmedi. Çünkü O, daima “Minnet altında yaşamaktansa, zillet altında ölmeyi tercih ederim.” , “Ben ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam.” diyordu.

Bediüzzaman Said Nursi, Ankara'ya yapmış olduğu bu ziyaret ve Meclisteki diyalogları sırasında çok önemli tesbitlerde bulunur:

Bir defa, Ankara'da, dine soğuk bakan ve dinin fert ve toplum hayatındaki tesirini kaldırmayı planlayan, seküler zihniyete sahip ve halka Batının hayat tarzını kabul ettirmeyi amaçlayan bir ekip mevcuttur. Ortada müthiş bir siyasi deha mevcuttur. Bu ekip, faaliyetlerini planlı, programlı, tedricen ve ustaca yürütmektedir. Bu müthiş siyasi dehaya karşı siyasi yoldan mücadele ederek başa çıkmak mümkün değildir.

Diğer taraftan, dine karşı olmayan, Batılılaşma taraftarı ve seküler zihniyet sahibi olmayan milletvekilleri ile asker sivil bürokratlarda ise ; dine karşı büyük bir lakaytlık, ilgisizlik, duyarsızlık ve basiretsizlik mevcuttur. Din aleyhine yapılacak tasarrufları fark edecek, gerekli tepkiyi gösterecek feraset ve basiret ehli hamiyetperverler bulunmamaktadır.

Bediüzzaman'ın yapmış olduğu üçüncü önemli tesbiti de şudur:

Anadolu insanının %99'u Müslümandır. Ancak insanlar İslami şuurdan ve Kur'an hakikatlarından uzak, taklidi bir imana sahiptir.

Anne babasından, çevresinden gördüğü için, Müslüman bir beldede doğduğu için Müslümandır. İman za'fiyeti vardır. Kur' an ve sünnet çizgisinden uzaklaşılmış, hurafelerle, İsrâiliyat ve hikayelerle dolu, şuursuz ve adeta gelenekselleştirilmiş bir dini hayat mevcuttur. İslam'a tavassub derecesinde bağlılık, ama İslami şuurdan uzak bir hayat tarzı mevcuttur. Ayrıca toplumun basiret gözü körleşmiş, duyarsızlık ve nemelazımcılık yaygınlaşmış haldedir.

En azılı düşmanlarını bile fark edemeyecek, göremeyecek haldedir. Böyle bir mü'min profilinin , akıl ve bilim namına dini değerleri reddeden, inkarcı pozitivist ve materyalist akımlar karşısında dinini savunabilmesi ve imanını koruyabilmesi mümkün değildir. Ayrıca kültürel dejenerasyonlara karşı ahlaki yozlaşmadan korunması da imkansızdır.

Bediüzzaman, bu yeni durum ve İslam'a yönelik yeni tehditler karşısında ; yepyeni bir İslami hizmet tarzının takip edilmesi gerektiğini tespit eder. Önce Müslümanlar şuurlu, tahkiki iman sahibi birer mü'min haline getirilmelidir. Dinsizlik tufanı karşısında insanların öncelikle imanları kurtarılmalı ve kuvvetlendirilmeliydi. Fert fert kalplere, gönüllere Kur'an hakikatleri nakşedilmeliydi.

Bediüzzaman bu tespitlerinden sonra, Ankara'dan Van'a döner. İlerleyen yıllarda önce Burdur'a, daha sonra da Isparta ve Barla nahiyesine sürgün edilecektir.

1922'den sonra Ankara'da çok önemli gelişmeler olur: Milletvekilliği genel seçimlerinde çok fazla sayıda milletvekili adayının çıkacağı ve bu durumun seçimleri çok zorlaştıracağı gerekçesi ile Meclis Genel Kurulunda karar alınarak, Meclis Başkanına bir yetki verilir. Meclis Başkanının tasvibini alan, Başkan'ın vetosundan geçebilen aday adayları ancak milletvekili adayı olabilecektir.

Meclis başkanı sahip olduğu bu yetkiye istinaden, aykırı ses olabilecek, uyumsuzluk gösterebilecek, muhafazakar, dine taraftar tüm aday adaylarını veto ederek, milletvekili seçilmelerini önlemiştir. Böylece 1923 yılında yapılan genel seçimlerde, Birinci Meclisten çok farklı bir milletvekili profili ortaya çıkmıştır. Batılılaşma ve Sekülerizm yanlısı milletvekillerinden oluşan bir meclis yapısı vücuda gelmiştir.

Bu çok önemli gelişme ile Batılılaşma yanlısı Sekülerist ve pozitivist ekibin program ve devrimlerini hayata geçirmek için karşılarında hiçbir siyasal muhalefet kalmamıştır. Geri kalan tek muhalefet halktır. Yürütülecek olan kapsamlı bir psikolojik savaş ile halkın muhalefeti de tedricen, yavaş yavaş kırılacaktır.

Çok önemli bir takım gelişmelerde, Lozan Antlaşmasının görüşmeleri esnasında yaşanır. Merhum Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu Mecmuasında aktardığı bilgilere göre; Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Delegrasyonu ile Lord Gürzan başkanlığındaki İngiliz Delegasyonu arasında bazı gizli görüşmeler ve anlaşmalar yapılır.

Türkiye'de yönetimi ele geçiren CHP iktidarı, Dinin millet üzerinde ki tesirini ve belirleyici rolünü yok ederek ; Batılılaşma ve seküler bir hayat tarzının yerleştirilmesi için gerekli icraatları, reform ve devrimleri yapacak; buna karşılık İngiltere'de Türkiye Cumhuriyeti' nin bağımsızlığının tanınması için yardımcı olacak ve Türkiye'yi destekleyecektir. İngiltere, bununla Türkiye' nin İslam alemine tekrar lider olmasını engellediği gibi, İslam ülkelerini de Türkiye'den soğutmayı ve uzaklaştırmayı, artık Türkiye' yi bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ise, zaten yapmayı planladığı reform ve devrimler için Avrupa Devletlerinin de tam tam desteğini almış oluyordu.

Bu gelişmelerden sonra, İslamdan uzaklaşılması, dinin fert, toplum ve devlet hayatı üzerinde ki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılması , seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının, her safhasının Batılı değerler ve hayat tarzları ile tanzim edilmesi Devlet' in resmi politikası haline geldi. İslam kurallarına uygun bir hayat tarzından, Batılı normlara uygun bir hayat tarzına geçişi sağlamak üzere; CHP iktidarı büyük bir kültürel değişim programı ve Psikolojik savaş faaliyeti başlattı.

Bir taraftan Türk İslam tarihinde çok radikal sayılabilecek reform ve devrimler yapılırken ; diğer taraftan ferdi ve toplumsal muhalefet odakları bastırılma, sindirilme ve yok edilme yoluna gidildi.

Şeyh Said ayaklanması ve irtica tehlikesi gerekçe gösterilerek “Takriri Sükun Kanunu” ilan edildi. Ve kurulan İstiklal mahkemelerinde, CHP icraatlarına muhalefet edebilecek yüzlerce binlerce alim, aydın ve eşraftan insanlar idam edildi. Ülkeye çok büyük bir korku havası yayıldı. İktidara karşı en küçük bir muhalefet, en küçük bir eleştiri bile idama kadar varan tepkilerle şiddetle bastırıldı.

Yani Takriri Sükun Kanunu ile herkes susturuldu. Bu gelişmelerle birlikte; Mustafa Kemal' a karşı planlandığı iddia edilen suikast teşebbüsünün desteklendiği ve irticaya destek olduğu gerekçesi ile, Kazım Karabekir' in başkanlığını yaptığı Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası da 1925' te kapatıldı.

Muhtelif tarihlerde çıkarılan kanunlar ile Hilafet kaldırıldı, eğitim-öğretim tek sistem altında toplanarak medreseler kapatıldı, dini eğitim ve dini yayınlar tamamen yasaklandı.

Arap Alfabesi yasaklanarak Latin Alfabesi kabul edildi. Takvim, ölçü ve tartı aletleri Batıya uygun olarak değiştirildi. Şapka giymek zorunlu hale getirildi. Tekke ve Zafiyeler kapatıldı. Halk arasında saygınlık ifade eden bazı unvan ve lakapların kullanılması bazı kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunlar Batıdan alındı.

“Devlet'in dini İslam dinidir.” ibaresi anayasadan çıkartıldı. Laiklik Devletin temel ilkelerinden biri olarak (1937 de) Anayasaya girdi…vs. Kısacası gerek toplumsal hayatta, gerekse devlet teşkilatında tüm müesseseler yeniden yapılandırıldı. Ve bu yeni yapılanma içerisinde dine hiç yer verilmedi. Çünkü artık “din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak” din sadece vicdanlara barınacak, sosyal hayatta yer almayacaktı.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak, eğitim sistemi vasıtasıyla dini değerlerden arınmış, pozitivist değerlerle donatılmış seküler zihniyete sahip bir nesil yetiştirmek amacıyla çok kapsamlı bir kültürel değişim projesi uygulamaya konuldu. Din ile akıl ve bilim birbirine zıt ve karşı kavramlarmış gibi gösterilerek dinin yerine, pozitivist dünyevi değerler ikame edilmeye, dine yabancı bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyordu.

Toplumsal Muhalefeti ölçmek için 1930'larda kurdurulan Serbest Cumhuriyet fırkasına, CHP zulmünden bunalmış olan halk büyük bir rağbet gösterdi. Bunun üzerine hemen Serbest Cumhuriyet Fırkası da kapatıldı.

CHP iktidarının yapmış olduğu icraatlar, devrim ve reformlar ,halkın hüsnü kabulünü görmedi. Ancak hüküm süren baskı ve zulüm ortamında halk sindirilmiş, pasifize edilmiş, korku ve endişe içerisine itilmiş; tepkisizleştirilerek gelişmeleri kabullenmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü en küçük tepkiler bile çok şiddetli bir şekilde cezalandırılmış ve bastırılmıştır. Ülkemizde bugün hâlâ var olan nemelazımcılık, o zamanlardaki baskı ve istibdatın eseridir.

Bir taraftan hükümet kültürel değişim projesi kapsamında halka karşı yürüttüğü psikolojik savaşı sürdürürken; diğer taraftan da iç ve dış kaynaklı dinsizlik akımları ile mason ve kominist örgütler, Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırmak ,milli ve manevi değerleri yok etmek ve ahlaki bozulmayı gerçekleştirmek amacıyla çok yoğun faaliyetler gösteriyorlardı.

Bu durum, Bediüzzaman Said Nursinin Tarihçe-i hayatında şöyle anlatılmaktadır:

Gizli dinsiz komiteleri, "İslâmî şeairleri birer birer kaldırarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur'ân'ı toplatıp imha etmek" plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisane düşünerek, "Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'ân'ı imha etmesini intaç edecek bir plân yapalım" demişler ve bu plânı tatbike koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahribat ve tecavüzat hüküm sürmüştür.

Evet, altı yüz sene, belki Abbasîler zamanından beri, yani bin seneden beri Kur'ân-ı Hakîmin bir bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan Türk milletini, bu vatan evlâtlarını, İslâmiyetten uzaklaştırmak ve mahrum bırakmak için, Müslümanlığa ait her türlü bağların koparılmasına çalışılıyor ve bilfiil de muvaffak olunuyordu. Bu vâkıa cüz'î değil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insanın, hususan gençlerin ve milyonlar mâsumların, talebelerin iman ve itikadlaitikadlarına, dünyevî ve uhrevî felâketlerine taallûk eden çok geniş ve şümullü bir hadise idi. Ve kıyamete kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî hayatlarıyla alâkadardı.

O zaman ve o senelerde, bin yıllık parlak mâzinin delâlet ve şehadetiyle, Kur'ân'ın bayraktarı olarak en yüksek bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş bulunan kahraman bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur'ân aleyhinde dehşetli tahavvüller ve tahripler yapılıyor ve cihanın en namdar ordusunun bin senelik cihad-ı diniye ile geçen parlak mâzisi ve o mâzide medfun muhterem ecdadı, yeni nesillere ve mektepli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mâzi ile irtibatları kesilerek birtakım maskeli ve sûretâ parlak kelâmlarla iğfalâtta bulunularak, komünizm rejimine zemin hazırlanıyordu.

İslâmiyetin hakikatinde mevcut maddî-mânevî en yüksek terakkî ve medeniyet umdeleri yerine, dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz prensipler, edepsiz edip ve feylesofların fikir ve ideolojileri, gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedris ve talime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm âlemini maddeten ve mânen yıpratmak, sömürmek emellerinin başında, kahraman Türk milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması, örf-âdet, an'ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıt bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu.

DİNSİZLİK AKIMLARI VE PSİKOLOJİK ŞİDDETE KARŞI SİVİL DİRENİŞ

Gerek CHP iktidarının, gerekse ülkedeki dinsizlik komitalarının yürütmüş olduğu İslam aleyhtarı psikolojik savaşa karşı, ilk ve en önemli sivil direniş Bediüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri tarafından yapılır.

Bediüzzaman Hz., 1926' da Hükümet tarafından önce Burdur' a daha sonrada Isparta ve Isparta' ya bağlı Barla nahiyesine sürgün edilir. 1926-1927' li yıllarda Bediüzzamanın kendisinin “Yeni Said” diye isimlendirdiği, hayatında , yeni bir dönem başlar. Barla hayatı ile birlikte Risale-i Nur külliyatının telifi ve Risale-i Nur hizmeti başlar.

Risale-i Nur hizmeti Müslümanları Kur'an dan uzaklaştırmak, Kur'anı unutturmak ve Kur'ana yabancılaştırmak faaliyetlerine karşı İman kurtarma, tahkiki İmanı yayma, “Kur'anın Sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu” ispatlama hizmetidir.

Risale-i Nur, pozitivist ve metaryalist felsefenin yok saydığı, inkar ettiği dini değerleri alken ve mantıken ispatlayan ; Kur'an daki iman hakikatlarını ahir zaman insanının inkarcı ve şüpheci idrakine göre yeniden izah ve beyan eden; Resulullah (sav) sünnetini fert ve toplum hayatında yeniden ihya etmeyi amaçlayan modern bir Kur'an tefsiridir.

Risale-i Nur hizmeti, dinsizliğin yaygınlaştırılarak inancın yok edilmek istendiği bir çağda, insanları inançsızlık uçurumundan ve ahlaki çöküntüden kurtararak, cehennemden adam kurtarıp, cennete adam kazandırmayı amaçlayan İman ve Kur'an hizmetidir.

Risale-i Nur hizmetinin mahiyeti, “Bediüzzaman Said Nursi' nin Tarihçe-i Hayatı” nda şöyle anlatılmaktadır:

Risale-i Nur eserleri, dinsizliğin istilâsına karşı, yıkılması gayr-ı kabil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir. Risale-i Nur, maddiyunluk, tabiiyunluk gibi dine muarız felsefenin muhal, bâtıl ve mümtenî olduğunu, cerh edilmez burhanlarla, aklî, mantıkî delillerle ispat ederek en dinsiz feylesofları dahi ilzam etmiştir. Küfr-ü mutlakı mağlûbiyete duçar etmiş, dinsizliğin istilâsını durdurmuştur.

Evet, Risale-i Nur, iman-ı tahkikîyi bu vatanda neşretmekle imanı kuvvetlendirip, bu memleketteki dinsizlik ve imansızlık, dalâlet ve sefahete karşı mukabemukabele ve müspet bir tarzda mücadele ederek bunları mağlûp etmiştir. Büyük ve küllî ve umumî mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuştur. Taife-i mücahidîn olan Nur talebeleri, âzamî sadakat ve ittihaddan neşet eden azîm, mânevî, makbul bir sırla rahmet-i İlâhiyenin celbine ve teveccühüne vesile olmuştur. Bu ihlâslı taife-i mücahidîn, küçük bir çekirdek gibi dar bir dairede iken, o çekirdekte âlemi istilâ edecek bir şecere-i tubanın mahiyeti bulunduğu misillü, on dördüncü asr-ı Muhammedîde (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'dan çıkan Risale-i Nur'un Anadolu'da tulû ve intişar etmesiyle, neticede neşvünema ederek âlem-i İslâm ve insaniyete kadar genişlemiş ve daha da genişleyecektir.

İşte, Risale-i Nur, hem fevkalâde ihlâsı ve hem yalnız tevhid ve iman akidelerinin hizmetini esas-ı meslek ittihaz ederek bir kudsiyet kazanması ve mahiyetinde bütün hakaik-i Kur'âniye ve İslâmiye mevcut bulunarak her tarafı kaplayacak bir nur-u hakikat olması dolayısıyla, rahmet-i İlâhiye cânibinde, bu millet-i İslâmiyeyi, maddî-mânevî felâket ve helâket tehlikelerinden, bir sedd-i Kur'ânî ve nûr-u imanî olarak muhafazaya vesile olmuştur.

Risale-i Nur, iman ve Kur'ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münazaa yolunu değil, ikna ve ispat yolunu ihtiyar etmiştir.

İMAN VE KUR'AN HİZMETKARLARINA KARŞI UYGULANAN BASKI

Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırma projesi , beklenen sonucu vermedi. Çünkü Türk milletinde İslam dinine karşı fıtri bir taraftarlık vardı. Onun için CHP tek parti iktidarının yapmış olduğu reform ve devrimler, halk arasında hüsnü kabul görmedi ve taban bulamadı. Batılılaşma ve laikleştirme çabalarına karşı halkın göstermiş olduğu pasif direnç, sessiz kalma ve benimsememe hali, kamu gücünü elinde bulunduranları daha sert , daha radikal tedbirler uygulamaya yöneltiyordu.

Bediüzzaman Said Nursi tarafından başlatılan Risale-i Nur hizmeti ise; çok kısa sürede Anadolu insanından büyük bir hüsnü kabul gördü. Her türlü dini yayın ve her türlü İslam i eğitim yasak olmasına rağmen; insanlar telif edilen Nur Risalelerini gizli gizli el yazısı ile evlerinde, tarlalarında, bağlarda, dağlarda, gece yarılarında yazarak çoğaltıyor, kendileri okuyor ve sonra başkalarına okutuyorlardı. 1950 yılına kadarki yasaklar döneminde, telif edilen Nur Risaleleri, el yazısı ile tam 600.000 (evet yanlış okumadınız tam altüyüzbin) nüsha yazılıp çoğaltılarak ülkenin her köşesine, her bucağına ulaştırılmıştı. Bu ulaştırma işinde posta teşkilatına güvenilmediği için; “Nur Postacıları” denilen gönüllü hizmetkarlar gönüllü kuryeler görev almıştı. Öyle ki, bir Risaleyi bir yerden bir yere ulaştırmak için bazen dağlardan, bayırlardan günlerce yayan yüründüğü olurdu.

Bu gayreti ve bu hizmetleri merhum Ali Ulvi kurucu “İmanın tekniğine meydan okuması” olarak tasvir etmiştir.

Dinsizlik komitaları özellikle, Tevhid inancını, ahiret hayatını, melekler, kader ve kaza gibi kafaların rahat karıştırılabileceği, şüphe tohumlarının rahat ekilebileceği, hassas konuları hedef alıyor ve bu iman esaslarına saldırıyorlardı:

“Elle tutmadığımız, gözle görmediğimiz şeye inanmayız din uyanıklar tarafından , halkı uyutmak için uydurulmuş hurafelerdir. Din afyondur. Dini esaslar, hayal mahsülü metafizik değerlerdir. Muhammed uyanık ve zeki birisiydi. Kur'anı kendisi yazdı. Melek diye bir şey olamaz. Kaderi insanın kendisi yazar. Kader diye bir şey olamaz. Haşir ve öldükten sonra dirilmek imkansızdır, ahiret hayatı, cennet, cehennem olmayacaktır. Allah Allah diye diye geri kaldık. Bizi geri bırakan İslam ı bizde bırakacağız ve çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız…”

türü propagandalarla insanları Kur'andan uzaklaştırmaya, İslamdan soğutmaya ve dinsizliği yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.

Risale-i Nur ise, Kur'andaki iman esaslarını; kainatın tek bir ilahı olduğunu, Allah'ın ortağı ve yardımcıları bulunmadığını, Kur'anın Allah'ın kelamı olduğunu, meleklerin var olduğunu, Hz Muhammed'in Allah'ın kulu, Resulü ve en üstün insan olduğunu, kaderin ve kazanın olduğunu, öldükten sonra dirilmenin ve haşrin hem mümkün olduğunu hem de meydana geleceğini, ahiret hayatının olduğunu, cennet ve cehennem hayatının yaşanacağını ve ayrıca Kitap ve sünnetten tenkit konusu yapılan her hususun ne kadar büyük hikmetler taşıyan mucizeler olduğunu ilmen, aklen, mantıken ve kalpleri tatmin edecek şekilde ispatlıyordu.

Onun için Risale-i Nur'u okuyanlar imanlarını koruyor ve kuvvetlendiriyor, tahkiki iman sahibi oluyor ve Risale-i Nur'dan öğrendikleri iman hakikatlerini gizli de olsa çevrelerine anlatıyorlardı. Okunan Nur Risaleleri, başka muhtaç insanlarında okuyup istifade edebilmesi için başkalarına da ulaştırılıyordu.

Bu şekilde, aynı Hz. Musa döneminde veya İslam'ın ilk yıllarındaki Darul Erkam'da olduğu gibi ferdi baz alan, ferdan ferda gelişen , evlerde icra edilen büyük bir iman ve Kur'an hizmeti başlamıştı.

Anadolu 'da Risale-i Nur vasıtasıyla yürütülen İman ve Kur'an hizmeti , çok büyük tesirler vücuda getirdi. Birincisi, yüz binlerce insan Nur Risalelerini okuyor, imanını kurtarıyor ve kuvvetlendiriyordu. İkincisi, Nur Risalelerini okuyanlar, Risale-i Nurdan öğrendikleri Kur'an hakikatlerini başta kendi aile fertleri olmak üzere, çevrelerindeki insanlara da anlatıyorlardı. Bu bütün ülke genelini bir okul haline dönüştüren muazzam bir yaygın eğitim sistemiydi.Üçüncüsü, Risale-i Nur'u okumayanlar içinde, bu eserler bir kuvve-i maneviye kaynağı olmuştu.

Anadolu'da, “bütün iman ve Kur'an esaslarını aklen, mantıken, ilmen ispatlayan“ Risale-i Nur adında eserlerin telif edildiği yayılmıştı. Bu eserlerin mevcudiyeti insanlara bir dayanak noktası oluyordu. Şöyle ki;

Meleklerin varlığını ispat edemeyen bir insan “Gerçi ben meleklerin varlığını ispat edemiyorum , ama Risale-i Nur'da bu konu ispatlanmış.” diyerek imanını muhafaza edebiliyordu. Ayrıca birilerinin Kur'ana hizmet ettiğini bilmek Müslüman Türk milletini içten içe rahatlatıyor, büsbütün ümitlerin yok olmasını engelliyordu. Onun için Anadolu insanı Risale-i Nur hizmetini içten içe destekliyor ve manen alkışlıyordu.

Öte yandan aydınlanma felsefesi adıyla ortaya çıkan ve bütün Semavi, dini değerleri akıl ve bilim adına reddeden, Semavi din mensuplarını çaresiz bırakarak, bir tufan gibi insanlığı kuşatan, dinsizliği ve ahlaksızlığı hızla yayan materyalist felsefe akımları, Risale-i Nur Külliyatının telifi ile ; ilim ve fikir cephesinde boğularak öldürülmüştür. Haşir Risalesi olan Onuncu Söz telif edildiği zaman, Bediüzzaman talebelerine, “Kardeşlerim, küfrün beli kırılmıştır!” demiştir. Çünkü dinsizlik komitelerinin en fazla propaganda yaptıkları konular, Tevhid, Nübüvvet ve Haşir konuları idi. Risale-i Nur inkarcı felsefeyi fikir cephesinde öldürmüştür.

Saydığımız bu nedenlerden dolayı; tüm faaliyetlerine rağmen dinsizlik akımları Anadolu'da tutunamamış ve kominizm Türkiye'ye girememiştir. Bediüzzaman'ın ifadesi ile Risale-i Nur dinsizliğe ve kominizme karşı bir Sedd-i Zülkarneyn (Çin Seddi) vazifesi görerek kominizmin Anadolu'ya girmesini engellemiştir.

RİSALE-İ NUR TALEBELERİNE KARŞI UYGULANAN PSİKOLOJİK ŞİDDET

Psikolojik savaş yoluyla Türkiye'de kültürel değişimi gerçekleştirmek ve İslam kültürü yerine seküler kültür ile itaat kültürü oluşturmak isteyen, gerek devlet erkanı gerekse dinsizlik komiteleri, Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur talebelerinin başlatmış olduğu İman ve Kur'an hizmetinden son derece rahatsız oldular. Çünkü Risale-i Nur hizmeti planlarını bozuyor, dinden soğutulmak istenen Milletin dinine bağlanmasına ve mukaddesatına sahip çıkmasına vesile oluyordu.

Bu nedenle, Risale-i Nur hizmetini bastırmak ve yok etmek amacıyla yeni tedbirler alma ve yoğun bir psikolojik şiddet uygulama yoluna gidildi. Uygulanan tedbirler ve yürütülen kampanyalar iki genel hedefe yönelikti. Birincisi: yapılan propaganda ve karalama kampanyaları ile halkı Bediüzzaman 'dan ve Nur talebelerinden soğutmak, uzaklaştırmak, Risale-i Nur'a olan ilgiyi azaltmak, öcü gibi göstermek; tehdit suretiyle diyalog ve yakınlaşmalara mani olmak ve sakıncalı insanlarmış gibi lanse ederek Nur talebelerini toplum içinde yalnızlaştırmak; bir nevi karantina altına alarak hizmet ve hareket alanını daraltmak, tecrit etmek. İkincisi ise: doğrudan Bediüzzaman'ın şahsına ve Nur talebelerine karşı uygulanan baskı, zulüm ve pisikolojik şiddet ile yıldırmak, bezdirmek, sindirmek, karamsarlık aşılamak ve hizmetten vazgeçirmeye çalışmak. Hatta fiziki şiddet ve kısıtlamalar ile hizmetten zorla alıkoymak, ağır baskı ve tahrikler ile suç işlemeye zorlamak amaçları güdülüyordu.

Yakın tarihimize bir göz atarsak; dünden bu güne iman ve Kur'an hizmetini bastırmak ve yok etmek amacıyla çok çeşitli yöntemlerle sürekli olarak psikolojik şiddet uygulandığını görürüz.

Psikolojik savaş kapsamında Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine karşı yapılan başlıca baskı ve şiddet uygulamaları şunlardır:

1. Sürgün: Bediüzzaman 'ı kendi memleketi dışında başka illerde zorunlu ikamete tabi tutulmakla akraba ve dostlarından, nüfuz alanından uzaklaştırmak; yalnızlaştırılarak insanlar ile diyalog imkanları yok edilmek, tecrit edilmek amaçlanıyordu.

2. Mahkemeler: Bediüzzaman ve Nur Talebeleri aleyhinde mahkemelerde sürekli davalar açılıyordu. Bununla, bir gerekçe uydurulup mahkum edilmeleri, hatta idam edilmeleri amaçlanıyordu. Ancak somut suç unsuru bulunmadığı için mahkemelerde her defasında beraat kararı verilmesine rağmen, sürekli yeni davalar açılıyor; mutlaka bir ceza verilmesi yönünde mahkemelere baskı yapılıyordu. Bu davaların bir amacıda Nur Talebelerini korkutmak, usandırmak ve hizmetten uzaklaştırmak idi.

3. Hapisler: Çeşitli bahanelerle Bediüzzaman ve Nur talebeleri tutuklanıyor. Hapishaneye gönderiliyor. Dava sonuçlanıncaya kadar aylarca hapiste kalmaları sağlanıyordu. Bununla, halktan koparılmaları, hapis edilerek hizmetlerinin önlenmesi, baskı ve işkence ile sindirerek, yıldırarak hizmetten vazgeçirilmesi; ve halka da Risale-i Nur ve Nur talebelerinin sakıncalı, tehlikeli kendilerinden uzak durulması, bulaşılmaması gereken unsurlarmış gibi gösterilmesi amaçlanıyordu.

4. Takip, Taciz ve Baskınlar: Bediüzzaman ve Nur talebeleri bulundukları şehirlerde emniyet ve istihbarat mensupları tarafından sürekli takip edilir, çoğu zaman kapıda polis veya bekçi bekletilir ve sık sıkta Risale-i Nur dersleri ile sohbetler, Nur dersaneleri basılarak orada bulunanlar göz altına alınır, karakollara götürülür ve bir şekilde sürekli taciz altında bulundururlar. Bununla Nur talebelerini usandırmak, hizmetteki hareket alanlarını daraltmak, ders yapmalarına ve insanlarla iletişim kurmalarına engel olmak ve Risale-i Nuru daha yeni tanımış olan zayıf kişileri korkutarak hizmetten koparmak, Risale-i Nur'dan uzaklaştırmak amaçlanıyordu.

5. Etiketleme: Nur Talebelerinin insanlarla diyalog kurmasını veya insanların onlara yaklaşmalarının önünü kesmek için; “o Nurcudur”, “o şöyledir, o böyledir, o zaten şöyle yapar”, “aman ondan uzak dur, sana zarar gelmesin”, “o takip ediliyor, görüşme sende yanarsın” … türü propagandalar ile Nur Talebeleri toplum içerisinde yalnızlaştırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılır.

6. Fişleme: Nur talebeleri, emniyet ve istihbarat birimlerince “irtica” kaydı ile fişlenerek; sürekli mağdur edilme, bazı kamusal haklardan yoksun bırakılma endişesi içerisinde, psikolojik baskı altında tutulmaya çalışılır. Bununla özellikle öğrenci ve kamu görevlisi olan Nur talebeleri korkutularak, hizmetten ve Risale-i Nur'dan uzaklaştırılmaya, işyerinde ve toplum içinde sindirilmeye çalışılır.

7. Tehdit ve Tecziye ile Gözdağı Verme: Kamu ve bazı özel sektör kuruluşlarının personeli olarak görev yapan Nur talebeleri, amirleri veya patronları tarafından, Risale-i Nur okumamaları, hizmetten uzak durmaları, derslere, dersanelere ve sohbetlere gitmemeleri, Nur talebeleri ile görüşmemeleri ve hatta ibadetlerini açıktan yapmamaları …vb. hususlarda uyarılır, dikkatleri çekilir ve aksi halde başlarına nelerin- nelerin geleceği, kendisine yazık olacağı … yönünde doğrudan veya dolaylı pek çok tehditler yapılır. Yapılan uyarı ve tehditleri fazla ciddiye almayanlar hakkında da duruma göre soruşturma açılarak ceza verilir.

Bu tür uygulamalar tam bir sindirme ve pasifize etme hareketedir. Bu çok açık bir psikolojik şiddet uygulamasıdır. Ve bu yöntem çoğunlukla sonuç verir. Zayıf kişilikli insanlar, böyle bir durumda hemen Risale-i Nur okumayı, dersaneye ve derslere gitmeyi ve diğer Nur talebeleri ile irtibatı keser. Ama gerçek ve sadık Nur talebeleri, bütün dünya üzerine gelse korkmaz ve tehdit ve baskılara hiç ehemmiyet vermez.

8. Terfi Ettirmeme: Özellikle, Kamu görevlisi olan Nur talebelerinin kurum içindeki yükselmeleri amirleri ve hiyerarşik üstleri tarafından engellenir. Kariyer ve Liyakat olarak bir üst göreve veya kadroya terfi etme hakkını kazandıkları halde, bu hakları kendilerine kullandırılmaz. Kararnameleri imzalanmaz. Bununla “Nurcu olan yükselemez.” havası oluşturularak; hem Nur talebesi olan personel sürekli baskı ve endişe içinde tutulur, hem de Nur talebesi ve dostlarının Risale-i Nurdan, hizmetten ve derslerden uzaklaştırılması amaçların. Bu yöntemde çokça sonuç veren bir psikolojik şiddet yöntemidir.

9. İşten Atma ve Görevine Son Verme: Nadiren de olsa Nur talebesi veya dindar olan başka bazı personel irticacı olduğu, irticai faaliyette bulunduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edilir veya zorunlu emekliye ayrılır. Bu özellikle kolluk kuvvetlerinde sık yaşanan bir durumdur.

Bununla “görevden atılırım” korkusu uyandırılarak, personelin dini yaşantısından uzaklaştırılması amaçlandırılmaktadır. Bu durum da değil dindar olan, bazen ailesinde dindar fert bulunan personeller bile sürekli korku ve endişe içerisindedir.

10. İş Yerinde Yalnızlaştırılma ve Tecrit Etme: Birçok Nur talebesi ve dindar personel amirleri veya kendisi gibi düşünmeyen başka mesai arkadaşları tarafından sürekli olarak psikolojik şiddete (mobbing) maruz bırakılır. Kendisiyle alay edilir, küçümsenir, sürekli eleştirilir, sürekli kusur aranır, başarıları göz ardı edilir, güvenilmez birisi olduğu havası yayılmaya çalışılır. Bununla, dindar personelin benimsediği hayat ve hizmet tarzını terk etmesi, bastırılması, sindirilmesi, depresyona sokulması, sözü dinlenirliğinin ve güvenirliğinin yok edilmesi … kısacası, her yönden etkisizleştirilmesi amaçlanır. Bu durum zaman zaman sert tartışmalara ve kurum içi kavgalara yol açar.

11. Tayin ve Görev Yerini Değiştirmek: Kamu personeli olan Nur talebelerinin başka yöntemlerle Risale-i Nur'dan ve hizmetten alıkonulamaması üzerine uygulanan bir yöntemdir. Bununla, Nur talebesinin aile düzeninin bozulması, mali külfet altına sokulması, iş yeri hususunda tedirgin edilerek konsantrasyonunun bozulması, dikkat ve himmetini kendi şahsi sorunlarına sarfetmesi, içinde bulunduğu dost ve hizmet çevresinden uzaklaştırılması, taşınma ve yeni bir çevreye, yeni bir iş ortamında alışma sürecinde Risale-i Nur ve hizmetten uzaklaşması amaçlanır. Beklenmedik zamanlarda yapılan tayinler, Nur talebesi memur ve tüm aile fertlerinin önemli mağduriyetlerine yol açabilmektedir. Onun için dindar personeller sürekli tayin edilme ve sürgün endişesi ve taşınma korkusu içinde tutulmakta; bununla hizmet ve hareketleri kontrol edilmeye, bastırılmaya çalışılmaktadır.

12. Fazla İş ve Görev Vererek Meşgul Etme: Bazı amir ve patronlar, mahiyetlerinde çalışan Nur talebesi personeline çok fazla iş ve ek görevler vererek, fazla mesai yaptırarak, personelin gecesini, gündüzünü, bayramını, tatilini, meşgul eder. Personel, yoğun iş temposu içerisinde ne aile fert lerine, ne kitap okumaya ve nede hizmete ve derslere gitmeye zaman ayırabilir. Uyku, yemek ve wc dışındaki zamanları iş ile geçer. Ve çoğu zaman içine düştüğü girdabın kendisi bile farkına varamaz. Başarılı görünme ve aferin almanın verdiği haz ile yetinir.

13. Psikolojik savaşta sıkça uygulanan yöntemlerden biri de maksatlı ve yanlış istihbarat raporları ve yalan haberler ile mahkemelerin, resmi makamların ve kamuoyunun yanıltılması ve yanlış yönlendirilmesidir.

14. Kur'an hizmetkarlarına karşı çok yoğun olarak kullanılan bir psikolojik savaş yöntemi de basın, yayın, internet ve diğer kitle iletişim araçları vasıtasıyla yürütülen karalama, kötüleme, suçlama ve yıpratma kampanyalarıdır. Bu tür propaganda kampanyalarında bazen bir kişi, bazen bir grup veya bazen de top yekün dini değerler hedef alınabilir. Mesela Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur aleyhinde gerek devlet görevlilerince, gerekse sivil güç odaklarınca pek çok kitap ve makale yayınlanmış ve bu yayınlarla Bediüzzaman kötülenmeye çalışılmıştır.Çok güçlü odaklar tarafından yapılan bu yayınlar unutulup gittiği halde, Risale-i Nur sürekli daha çok parlamaktadır.

15. Çok fazla kullanılan bir başka psikolojik savaş yöntemi de resim, müzik, tiyatro, sinema vb. Sanat eserleri yolu ile saygı duyulan şahsiyetlere, eserlere ve manevi değerlere saldırarak; alay etme, küçük düşürme, kötüleme ve karalama kampanyalarıdır.

Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine karşı yürütülen psikolojik savaşta ortaya atılan başlıca suçlamalar ise şunlardır:

a) İrticai faaliyette bulunmak
b) Dini siyasete alet etmek
c) Gizli cemiyet (örgüt) kurmak
d) Tarikatçılık ve gizli ayin yapmak
e) Laiklik karşıtı faaliyette bulunmak
f) Hükümete muhalefet etmek
g) Reform ve devrimleri benimsememek
h) Devletin temel nizamını dini esaslara dayandırmaya çalışmak
i) Emniyet ve asayişi ihlal etmek/veya tehdit etmek
j) Şahsi nüfuz elde etmeye çalışmak
k) Şahsi menfaat elde etmeye çalışmak
l) Devletin resmi mercilerini tanımamamak.

Ancak, bu suçlamaların hiçbiri ispatlanamamış; karalamaya yönelik birer propaganda malzemesi olmanın ötesine geçememiştir.

Bediüzzaman ve Nur talebeleri, bir taraftan bunlar ve benzeri suçlamalarla mahkeme mahkeme dolaştırılırken; diğer taraftan da aleyhte propagandalar ile halk yanıltmaya ve Nur talebeleri aleyhinde bir kamuoyu oluşturulmaya çalışıyordu. Türkiye genelinde Nurculuk hakkında açılan 1.500'den fazla davada mahkemeler beraat kararı vermişlerdir. Buna rağmen ithamlar, suçlamalar, aleyhte propagandalar hiç bitmedi. Bugünde bütün yoğunluğu ile devam etmektedir.

Burada merak edilmesi gereken bir husus var:

- Bütün bu baskı, zulüm, işkence, sürgün, hapis, karalama kampanyaları ve aşırı tahrikler karşısında Bediüzzaman Said Nursi ve Nur Talebelerinin tepkisi ne olmuştur?

- Böylesine yoğun bir baskı, psikolojik savaş ve psikolojik şiddet ortamında Bediüzzaman'ın Kur'an hizmetinde takip ettiği metodu ne olmuştur?

- Risale-i Nur hizmetinin metodolojik özelliği nedir?

Bediüzzaman Said Nursi'nin iman ve Kur'ân hizmetinde uyguladığı hizmet metodunun özelliklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Bediüzzaman Said Nursi'ye göre hizmet yeri Anadolu'dur. Kendisine "Türkler sizin kıymetinizi bilmiyorlar, sizi Pakistan'a götürelim." diye teklifte bulunan Pakistanlı Müslümanlara “Hayır, yara burada başladı, burada tedavi görecek. Türk milleti bin sene alem-i İslam'ın bayraktarlığını yaptı. Bundan sonrada yapacak. Ben şimdi eğer Mekke'de, Medine'de olsaydım, hizmet için buraya gelmeye kendimi mecbur bilirdim.” cevabını verir.

Bediüzzaman, onca baskı, zulüm, taciz ve provokasyonlara karşın; Risale-i Nur hizmetine ve Nur talebelerine yönelik bela, musibet, fitne, fesat ve düşmanlıklardan hizmetini ve talebelerini selametle muhafaza etmeyi, korumayı başarmıştır.

Çeşitli İslam ülkelerinde ortaya çıkan İhvan-ı Müslümin vb. İslami hizmet hareketleri,Müslümanların çok büyük mağduriyetleri ile neticelenen muamelelerle yaralar alırken; Risale-i Nur hizmeti, onca baskı ve husumete rağmen muhafaza olunmuştur. Bunun iki nedeni vardır:Birincisi, Bediüzzaman'a göre Nur talebeleri Cenab-ı Hakkın inayeti altında hizmet etmektedirler, yani Allah (c.c.) Nur talebelerini korumaktadır İkincisi ise, Risale-i nur hizmeti metodunun temel özelliği olan “Müsbet hareket” düsturudur.

Risale-i Nur hizmet metodunun özellikleri çok ayrıntılı bir çalışma konusudur. Ancak konunun ehemmiyetine binaen biz burada başlıklar halinde kısaca değineceğiz.

1. Bediüzzaman'a göre Risale-i Nur hizmeti “asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti”dir. Talebelerine, provokasyonlara karşı dikkatli ve uyanık olmalarını, tahriklere kapılmamalarını ve asayişi bozucu hareketlerden kaçınmalarını ısrarla tembihler. Nur talebelerinin memleketin emniyet ve asayişinin manevi bekçileri olduklarını, asayişi muhafaza ile görevli olduklarını söyler. Onun için, Nur talebeleri grev, boykot, miting, gösteri yürüyüşü, şiddete dayalı protesto, silahlı direniş vb. asayişi bozucu ve anarşik nitelikli mücadele yöntemlerini kesinlikle kullanmazlar.

2. Müsbet hareket tarzının bir gereği olarak Risale-i Nur hizmeti “aksiyoner” bir hizmettir.

Nur talebeleri kendi davalarının güzellikleri ile meşgul olurlar. Başkalarının meslek ve meşrebinin pislikleriyle, kötülükleriyle, yanlışlarıyla, kusurlarıyla meşgul olmazlar. Derslerinde ve sohbetlerinde iman ve Kur'ân hakikatlarından konuşur, İslam'ın güzelliklerinden söz ederler. Kendi davalarının muhabbetiyle yaşarlar. Başkalarını eleştirmek, başkalarının kötülerini konuşmakla zihinlerini meşgul etmezler, ve çok kıymetli olan vakitlerini harcamazlar. Yani agresif veya reaksiyoner değildirler. Çevrelerine hep sevgi, şefkat, merhamet, hoşgörü, diyalog gibi ulvi seciyeler ve pozitif enerji yayarlar.

3. Yine müsbet hareket tarzının bir gereği olarak; kişilerle, olaylarla meşgul olunmaz. Fikirlerle meşgul olunur. Hiç kimse muhatap alınmaz veya hasım ilan edilmez. Günahkara değil günahlara karşı olunur.

Düşman: nefis ve şeytan ile dinsizlik ve ahlaksızlık akımlarıdır. Bediüzzaman “Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alakam yok.” demektedir. Nur talebeleri sevdiklerini Allah için sevmekte ve buğz ettiklerine de Allah için buğz etmekte, şahsi polemiklere girmemektedirler.

4. Müsbet hareket tarzının başka bir tecellisi de devlet idarecilerinin yanlış ve kusurları ile uğraşmak yerine, doğrular anlatılmak cihetine gidilmiştir.

Bediüzzaman ve Nur talebeleri gerek CHP döneminde, gerekse 1950'den sonra ki Demokrat Parti iktidarı döneminde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlara pek çok mektuplar yazmışlar, onları suçlamak ve itham etmek yerine kendi doğrularını anlatarak ikaz etme ve uyarma cihetine gitmişlerdir.

5. Siyaset yolu ile hizmet ve mücadele yöntemi kesin bir şekilde reddedilmiş, asla siyasete bulaşılmamıştır. Hatta Bediüzzaman, “Şeytanlardan ve siyasetten Allah'a sığınırım.” diyerek siyaseti ve şeytanı birlikte zikretmiştir. Siyasetteki tarafgirlik hastalığı ve siyasetle iştigal edenin ihlası muhafaza edemeyeceği gerçeği ve hangi siyasi düşünceye mensup olursa olsun tüm insanların İman ve Kur'ân hakikatlarına muhtaç olduğu gerçeği, Risale-i Nur hizmetini siyasetten uzak tutmuştur.

6. Bediüzzaman, “Baki davalar, fani şahıslar üzerine bina edilmez.” diyerek, kendi şahsına hürmet ve iltifat istememiş, şahsi kemalat ve manevi makam peşinde olmamış; dikkatleri kendi şahsına değil, Risale-i Nur'a ve Risale-i Nur'un şahsı manevisine yöneltmiştir. Şahısların, kusurları ile çürütülebileceğini ancak Kur'ân nuru ile Arş-ı Azam'a bağlı olan Kur'an hakikatlarının asla mağlup edilemeyeceğini anlatmıştır. Onun için Nur talebeleri, benlik, gurur, enaniyet gibi nefsin desiselerinden uzak durarak, kendilerini şahsı manevinin bir ferdi kabul ederler. Başkasının hizmetteki ihmali ve füturu, onların şevkini kırmaz, onların da ihmalkar davranmasına neden olmaz. Şahs-ı manevi gerçeği Nur hizmetini kalıcı kılmaktadır.

7. Risale-i Nur'da din ve ilimin barışık olduğu, dinsiz ilim olamayacağı, bütün hakiki ilimlerin kaynağının “marifetullah” ilmi olduğu ispatlanmıştır. Onun için Nur talebeleri devamlı uzak görüşlü, geniş ufuklu, yeniliklere, değişime ve gelişmeye açık, müsbet manada çağdaş değerlere uyumlu olmuşlardır. Mübalağasız olarak söyleyebiliriz ki; ülkemizin en çok okuyan, en çok düşünen ve en çok fikir üreten kesimi Nur talebeleridir.

8. Risale-i Nur, akıl ve kalbe birlikte hitap eden, hem aklı hem de kalbi tatmin eden bir hizmet metodu ortaya koymaktadır. Onun için Risale-i Nur'u tanıyan ve okuyan bir Nur talebesi, mutmain olmakta ve artık asla Risale-i Nur'dan vazgeçmemektedir.

9. Risale-i Nur hizmetinde şeyh-mürşit ilişkisi ve benzeri bir hiyerarşik yapılanma ile astlık-üstlük ilişkisi yoktur. Herkes talebedir, herkes Kur'ân hizmetkarıdır, herkes kardeş ve ders arkadaşıdır.

Şeyh, hoca vb. şahısa endeksli bir hizmet olmadığı için, herkes kitabını okur, kendi birikimi, duygu dünyası ve kabiliyeti nisbetinde anlar hissesini, dersini alır. Bir meseleyi herkes tek tarzda anlayacak, algılayacak, herkes şu şekilde düşünecek, davranacak diye bir zorunluluk yoktur. Herkes kendince okur, anlar, dersini alır. Onun için Risale-i Nur hizmetinde akıl, idrak ve zihinler hürdür, şartlanma ve baskı altında değildir. Bu nedenle de hangi fıtratta, hangi duygu ve hislerde, hangi psikolojik yapı ve anlayışta olursa olsun herkes Risale-i Nur hizmetinin şahsı manevisi içinde bir yer bulabilir. Bediüzzaman bu durumu “Kur'ân'ın Cadde-i Kübrası” olarak tasvir eder. Yani hizmet caddesi çok geniştir. Herkes o caddede kendince yürüyecek bir yol bulabilir, dışarıda kalmasına gerek kalmaz.

10. İhlas düsturu: Risale-i Nur hizmetinin esası ihlastır. Hizmet ehli bir insan, yaptığı hizmetten dolayı hiç kimseden hiçbir ücret veya karşılık beklemez. Rıza-i İlahiden başka hiçbir maksat gözetilmez. Hatta cehennemden kurtulmak ve cenneti kazanmak bile ibadet ve hizmete maksat yapılmaz. Maksat sadece Rıza-i İlahi'yi kazanmak olduğu için, rekabet, bir birine kin ve adavet beslemek, husumet ve çelme takma olmaz. Tesanüd ve tam bir ittifak olur. Tam bir ihlas ile yapılan ittifak neticesinde bugün “sinerji” olarak isimlendirdiğimiz üstün bir kuvvet ortaya çıkar. Âdeta 3 kişi 111 kişi kuvvetine ulaşır. Bir de hizmet sırf Allah rızası için yapıldığından engeller, musibetler veya başkalarının kusuru, hizmete şevki kırmaz.

11. Uhuvvet: Risale-i Nur hizmetinde uhuvvete, İslam kardeşliğine çok fazla önem verilir. Bütün Müslümanlar kardeş kabul edilir. Çoğu zaman hizmet kardeşliğindeki bağlar ırsi kardeşlik bağlarından daha kuvvetlidir. Bu durum insana “bütün dünyaya yayılmış muazzam, büyük bir ailenin ferdi olma” duygusu verir. Gerçekten de “ Muhammed ümmetinin bir ferdi olma” çok muhteşem bir duygu. Uhuvvet düsturu, Kur'ân hizmetkarları arasında muazzam bir bağ vücuda getirir.

12. Risale-i Nur, kendi talebelerine sadakat, sebat, metanet, şecaat, muhabbet, şefkat, merhamet, tesanüd, gayret, fedakarlık, şevk ve şükr-ü mutlak gibi ulvi seciyeler kazandırır.

13. İstiğna Düsturu: Bediüzzaman, hayatı boyunca başkalarından hediye, bağış, zekat, yardım vb. almamış; dost düşman hiç kimsenin minneti altına girmemiştir. Risale-i Nur hizmetini tanımayan şuursuz insanlardan hediye, bağış ve yardım almaktan talebelerini de menetmiştir.
Onun için Nur talebeleri, hizmetin finansmanı için olur olmaz şekilde bağış ve yardım toplamazlar.

14. Nur talebeleri, iman ve Kur'an hizmetini ister dünyevi olsun, ister uhrevi olsun hiçbir şeye alet etmezler. Sırf Rıza-i İlahi'yi gözeterek hizmet ederler. Hizmette başka maksatlar taşıyanlar ise, bir şekilde bunun manevi tokadını yerler.

Risale-i Nur hizmet metodunun özelliklerini daha uzunu uzadıya saymak mümkün. Bu konuyu başka bir çalışmada daha ayrıntılı değerlendirebiliriz inşallah.

Müsbet hareket tarzına sahip hizmet metodu nedeniyle her türlü psikolojik savaşa, baskı ve şiddete rağmen Risale-i Nur hizmeti bastırılamamış, sindirilememiş ve yok edilememiştir.

Risale-i Nur hizmeti her geçen gün daha fazla inkişaf etmekte; bütün dünya genelinde çığ gibi yayılmaktadır. Bugün Risale-i Nur, kırktan fazla dünya diline tercüme edilmiş olup, dünyanın her yerinde, her köşesinde yoğun olarak okunmaktadır. Kur'an ve hadisten sonra, insanlık tarihinde en çok okunan kitaplardır Risale-i Nurlar.

Günümüzde de bir taraftan iman ve Kur'ân hizmeti hızla inkişaf ederken, diğer taraftan dinsizlik komitelerinin yapmış olduğu psikolojik savaş bütün şiddet ve dehşeti ile devam etmektedir.

Dinsizlik cephesi, yapmış oldukları psikolojik savaş ve propaganda faaliyetlerinde, en fazla dindar insanların korku duygularını hedef almaktadırlar. İnanan insanların korku damarını tahrik ederek onları endişe ve korku içerisine sokup, tedirgin ederek, sindirme, bastırma, itaat ettirme, kontrol altına alma ve pasifize etme yoluna gidilmektedirler.

Yaşadığımız hayatın gerçekleri de göstermiştir ki dindar insanların en zayıf, en hassas noktası korku damarıdır. Dinsizlik cephesi de dindarların bu zayıf noktasını, korku damarını istismar ederek onları sindirmekte, bastırmakta, İslami yaşantı ve hizmetten alıkoymakta ve nemelazımcılığa sürüklemektedir.

Mesela; şiddetli bir irtica kampanyası başlasa; pek çok dindar insan, hemen karısının başını açtırır, camiyi ve cemaati terk eder, dini ders ve sohbetlere katılmaz, mürteci olmadığını - çağdaş olduğunu vurgulama ihtiyacı duyar, bıyıklarını keser, okuduğu gazete ve dergiyi saklar…vs. Utandığım için bunları fazla saymak istemiyorum. Ancak daha yakın geçmişte yaşadığımız 28 Şubat sürecinde, aslan gibi ortalıkta dolaşan bazı kimselerin, baskı döneminde bir anda süt dökmüş kedi gibi oluverdiklerini çok gördük. Daha neler, neler ….

Demek ki, bu korku damarı çok tehlikeli bir damardır. Korku duygusu çok dikkatli kullanılması gereken bir duygudur.

KORKU DAMARI

Laikleştirme-Batılılaştırma sürecinde, kültürel değişim projesi kapsamında, Anadolu insanına karşı sürdürülen psikolojik savaşta; “ikna yöntemleri”nden daha ziyade; korku duygusuna yönelik propagandalara başvurulmuştur.

İman ve Kur'an cephesinde, 1925'lerden sonra ilk ve 1950'lere kadar tek ve sonraki yıllarda ise en etkin hizmet ekolü olan Risale-i Nur talebelerini; Bediüzzamandan ve Risale-i Nur'dan soğutmak, uzaklaştırmak ve hizmetten alıkoymak amacıyla, önceki bölümlerde izah edildiği gibi, hapis, işkence, mahkemelerde dolaştırma, fişleme, tecziye vs. çok değişik psikolojik şiddet uygulamaları yapılarak; Risale-i Nur hizmeti bastırılmaya ve yok edilmeye çalışılmıştır.

Kendisi ile görüşmekten çekinen ve kendisinden uzaklaşan bazı kimseler hakkında Bediüzzaman şöyle demektedir:

“Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zahiren teberi ediyorlar (çekiniyorlar); belki tenkid ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı ictinablarını (kaçınmalarını), o ehl-i dünyaya sadakate değil, belki bir nevi riyaya, vicdansızlığına hamledip, o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar."

"Bende derim: Ey ahiret dostlarım! Benim Kur'an 'a hizmetkarlığımdan teberi edip kaçmayınız. Çünkü, inşallah benden size zarar gelmez. Eğer, faraza musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberi ile kurtulamazsınız. O hal ile müsibete ve tokada daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?” (Mektubat, On Altıncı Mektub)

İnsi(insan) ve cini(cin) şeytanların bazı desise ve vesveseleri ile iman ve Kur'an hizmetkarlarını hizmetten alıkoymaya, hizmetten uzaklaştırmaya çalışacaklarına dikkat çeken Bediüzzaman, din düşmanlarının kullanacağı en etkin yöntemlerden birisininde “Korku damarının kullanılması.” olduğunu belirtmektedir.

“İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havf (korku hissi) dir. Dessa zalimler bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafifiyeleri ve ehl-i dalaletin propagandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu damarlarından çok istifade ediyorlar; korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar…çok ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer…” (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Bediüzzaman'a göre korku duygusu, insanın yaratılışından, fitratında vardır. Korku duygusunu insanın fıtratından çıkarıp atmak, korku duygusunu yok etmek mümkün değildir. Ancak, önemli olan korkusuz olmak değil; fıtratımızda var olan, yaratıcımızın kalbimize dercetmiş, yerleştirmiş olduğu korku duygunun nasıl kullanıldığı ve nereye yonlendirildiğidir. Bu konuda Bediüzzaman şöyle der:

“ İnsanın havfa (korkuya) ve muhabbete (sevgiye) alet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alaküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka (insanlara) veya halıka (yaratıcıya) müteviccih olacak (yönelecek). Halbuki halktan havf ise elim bir beliyyedir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf elim bir beladır.”(Sözler, Yirmi Dördüncü Söz)

Korkunun lügat anlamı: tehlike anında duyulan endişe, kaygı, ürküntü ve dehşet alma hali veya insanın başına gelmesini istemediği bir şeye karşı duyduğu endişe ve tedirginlik hali olarak tanımlanmaktadır.

Allah (c.c) insandaki korku duygusunu, hayatı korumak amacıyla yaratmıştır. İnsanın kendi hayatını zorlaştırması, kendi hayatını ızdıraplı ve çekilmez bir hale getirmesi için verilmemiştir korku duygusu. Bu gerçeği Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:

“Cenab-ı Hak, havf damarını hıfz-ı hayat (hayatı korumak) için vermiş; hayatı tahrip için değil! Ve hayatı, ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf, iki, üç, dört ihtimalden bir olsa… hatta beş, altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf, meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek; evhamdır, hayatı azaba çevirir!” (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektub)

Bediüzzaman Hazretlerine göre, diğer bütün, duygu, his ve latifelerde olduğu gibi korku duygusunun kullanılmasında ve yönlendirilmesinde de Peygamber Efendimizin (s.a.v) güzel ahlakı esas ve örnek alınmalıdır. Risale-i Nur'un değişik bölümlerinde izah edildiği üzere; Resulullah (s.a.v) Efendimizin ahlakı Kur'an ahlakı olup, Kur'an'da “sırat-ı müstakim” yani itidal ve “orta yol” olarak tarif edilmiştir. İnsan fıtratında mevcut olan tüm kuvve lerin, duygu,his ve latifelerinin ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi bulunmaktadır. Peygamber Efendimizin (s.a.v) güzel ahlakı, fıtrattaki kuvve ve duyguların “vasat” mertebesinde kullanılmasıdır.Bu Kur'an'ın “sırat-ı mustakim” olarak tarif ettiği; yaradılış gayesine uygun olan ve Efendimizin (sav) güzel ahlakıdır. Bediüzzaman Said Nursi, İşaret-ül İ'caz isimli eserinde bu hakikati şu şekilde izah etmektedir:

"Tagayyür, inkılâp ve felâketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, Birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, Üçüncüsü, nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir."

"Lâkin, insandaki bu kuvvetlere, şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar."

"Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur."

"İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur."

"Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz."

Burada ifade edildiği gibi; korku duygusunun cebanet (aşırı korkaklık), tehevvür (hiçbir şeyden korkmamak) ve şecaat olmak üzere üç mertebesi bulunmaktadır. Müslüman şecaat sahibi olmalıdır. Peygamber Efendimizin (s.a.v) güzel ahlakı ve sırat-ı müstakim, korkunun “şecaat” mertebesidir.

Şecaat, Allah'ın insana dışardan gelecek saldırı ve tacizlere karşı kendisini koruması için vermiş olduğu gücü, yerinde kullanması, dini ve dünyevi hukukunu korumak için gerektiğinde ölümü göze alarak, canını bile feda ederek, haklarını koruması ancak meşru olmayan şeylere karışmamasıdır.

Cebanet ise, secaatten mahrum bir aşırı korkaklık halidir. Peygamber Efendimiz (sav) böyle bir "korkaklıktan Allah'a sığınırım” buyurmuştur. Korkak insan, hayatında vehim,vesvese ve zanlarının tesiriyle her şeyden korkar; hem dini hemde dünyevi haklarını savunacak cesareti gösteremez. Canı, malı ve namusu tehlike altındadır. Haklarını koruyamaz. Karşısına çıkan engellere, zorluklara ve güçlüklere karşı koyamaz ve hayatta başarılı olamaz.

Tehevvür, yani maddi veya manevi hiçbir şeyden korkmamak, kendini hiçbir kayıt ile sınırlı görmemek, hiçbir otoriteye karşı itaat ve saygı duymamak, halk arasında kullanılan deyim ile kendini sorumsuz, yularsız arslan sanmak da korku duygusunun yanlış anlaşılmasıdır ve fert ve toplum hayatı için en büyük tehlikedir. Çünkü, bütün anarşi, terör, zulüm ve istibdatların temelinde tehevvür vardır.

Ferdi ve ictimai hayatta insanın en önemli sorunlarından birisidir korku duygusunu nasıl kullanacağı ve nereye yönelteceği hususu. Bediüzzaman Hazretleri, korku duygusunun Cenab-ı Hakka yöneltilmesi gerektiğini söyler:

"Bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun."

"Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem'asıdır. Demek havfullahta azîm bir lezzet vardır."(Sözler, Yirmi Dördüncü Söz).

Burada; korkunun adeta bir kamçı gibi, insanı Allah'ın sonsuz rahmetine kavuşturacak bir vasıta olduğu; insanı, geleceğe yönelik endişe, kaygı ve tedirginliği nedeniyle Allah'a sığınmaya, Allah'a iltica etmeye, Allah'a dayanmaya ve ondan himaye talep ederek Allah'ın tevfik ve inayetini kazanmaya vesile olabileceği anlatılmaktadır.

“Korku kavramı Kur'an'da havf, haşyet, rahbe, ittika gibi kelimelerle dile getirilir. Kavramı içeren ayetler korkunun nedenini ve amacını da açıklayıcı bir nitelik taşır. Buna göre müminler yalnız Allah'tan, kıyamet gününün dehşetinden, cehennem azabından korkmalıdır. (Bakara 2/212; Ali İmran 3/175; Mide 5/57). Buna karşılık söz gelimi, insanlardan (Azhab 33/37) düşman eline geçmekten (Taha 20/77), kafirlerin hile ve düzenlerinden (Taha 20/ 65-68), özetle Allah'tan başka hiçbir kimse ve nesneden korkulmamalıdır (Nahl 16/51-52). Kuranın öngördüğü bu korku, insanı pasifliğe, hareketsizliğe itme amacı gütmez. Tam tersine insanı korkunun nedenlerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmek amacı taşır. Örneğin Allah'ın gazabına, cehennem azabına neden olacak davranış ve eylemlerden sakındırır, Allah'ın emirlerine uymaya yönlendirir. Bu yöneliş kişiyi yalnızca korkuya neden olacak eylemlerden uzaklaştırmakta kalmayacak, ona gerçek anlamda olgun ve iyi bir mü'min olmanın yollarını açacaktır. Korku ile başlayan bu yöneliş, ittika ile sürerek takva ile sonuçlanacaktır.” (Ahmet Özalp / www.sorularlaislamiyet.com)

Bediüzzaman Hazretleri, insandaki duygu, his ve latifelerin sonsuz ahiret hayatına ait işlere müteveccihen verildiğine dikkat çekmektedir:

"İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir."

"O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir…"

"İnsanlar, insana verilen cihazat-ı mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve mâneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur."(Mektubat, Dokuzuncu Mektup)

Korku duygusu, müspet anlamda kullanıldığı takdirde; bir taraftan, Cenab-ı Hakkın Celal sıfatlarından Cemal sıfatlarına iltica edecek, kabir azabından, kıyametin dehşetinden, haşir ve mahkem-i kübranın sıkıntı ve şiddetinden, sonsuz cehennem azabından korkarak Rabbine iltica edecek, Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, cennet hayatına layık bir hal almış olacaktır. Diğer taraftan da, dünya hayatına dair dünyevi işlerinde de korku duygusunu itidalli bir şekilde kullanarak, pozitif veya negatif aşırılıklara gitmeksizin canını, malını, namusunu, dini ve dünyevi haklarını koruyacaktır. Bu şekilde hem dünya hayatında hem de sonsuz ahiret hayatında mesut ve bahtiyar olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri saadet-i dareyne giden yolu şöyle tasvir etmektedir:

"Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedirBâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir."(Mektubat, Dokuzuncu, Mektup)

İman ve Kur'an hizmetinde istihdam olunan Kur'an hizmetkarları için korku duygusunun nereye ve ne şekilde yöneltileceği hususu, daha da fazla önem taşımaktadır. Çünkü; Kur'anın iman esaslarının ve Resulü (sav)nün Sünnet-i Seniyyesinin yok edilmek istendiği Ahir zamanda; Kur'ana talebe, hizmetkar ve fedai olmaya talip olmak, Kur'an hakikatlerini ve Peygamberimizin güzel ahlakını yaşamak, yaymak ve başka insanların yaşamasına da yardımcı olmak davası, çok büyük bir sorumluluk gerektirmektedir.

İslamın avuç içindeki kora benzetildiği, atarsan dininden olursun, tutarsan yanarsın, acı çekersin denildiği ahir zamanda, Kur'ana talebe ve hizmetkar olanlar; sadık, sebatkar, metin, gayretli, fedakar, cesur, şecaat sahibi, hamiyetli, basiretli, ferasetli, şefkatli, merhametli ve muhabbet sahibi olmalıdır. Ruhunda, yüce ulvi seciyeler taşımalıdır. İhlas sahibi olmalı ve Rıza-i ilahiden başka maksadı bulunmamalıdır. Hizmetinden dolayı başka kişi, kurum veya mercilerden aferin beklememelidir.

Bediüzzaman Hazretleri, iman ve Kur'an hizmetinin Cenab-ı Hakkın bir ihsanı olarak Nur talebelerinin omzuna konulduğunu belirterek, Kur'an hizmetkarlarının tam ihlas içerisinde hizmet etmelerini söylemektedir:

“ Madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid'alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumi ve kutsi bir vazife-i imaniye ve Hizmet-i Kur'aniye omzumuza İhsan-ı İlahi tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz… Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerekir… Amelinizde Rıza-yı ilahi olmalı. Eğer O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok…” (Lemalar / Yirmibirinci Lema)

Bediüzzaman Hazretleri, gizli din düşmanlarının, dindar insanlardaki korku damarını tahrik ederek onları sindirmeye, bastırmaya, dini yaşantıdan ve hizmetten uzaklaştırmaya yönelik psikolojik şiddet ve propaganda faaliyetlerine karşı: insanın, ancak imanını kuvvetlendirmek suretiyle bu manevi tacizin tesirinden kurtulabileceğine dikkat çekmektedir:

“Her hakiki hasenat gibi, cesaretin dahi menbai imandır, ububiyettir. Her seyyiat gibi cenabetin dahi menbai delalettir. Evet, tam münevverül kalb bir abidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki onu korkutmaz…” (Sözler, Üçüncü Söz)

“Hem Allah'tan havf eden, başkalarının kasavetli, belalı havfından kurtulur.” (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz)

Bediüzzaman Hazretleri, Tevhid inancının insana en büyük nokta-i istinad ve güç kaynağı olarak büyük bir manevi kuvvet kazandıracağını; kainata ve hadiselere müsbet bir bakış açısı kazandıracağını şu vecizeleri ile ifade etmektedir :

"LA İLAHE İLLALLAH da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder."

"VAHDEHU; Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan,vahdehu kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani VAHDEHU mânen der:

"Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun." (Mektubat, Yirminci Mektup)

Bediüzzaman, Risale-i Nur talebelerinin Cenab-ı Hakkın inayeti ile hizmet ettiklerini; onun için dinsizlik komitelerinin menfi propagandalarına itibar etmemelerini ve hizmette fütur göstermemelerini söylemektedir:

“Risale-i Nur'un şakirtlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler.” (Kastamonu Lahikası)

“Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz. Kat'i kanaatim geldi. Bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir testi gaybi tarafından istihdam ediliyoruz…” (Emirdağ Lahikası)

Ehl-i dalaletin Kur'an hizmetkarlarının korku damarını tahrik ederek onları sindirmeye ve pasifize etmeye çalışmalarına karşı, Bediüzzaman Hazretleri Nur talebelerine şu dersi verir:

"İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: Biz hizbü'l-Kur'ân'ız İNNA NAHNÜ NEZZELNEZZİKRA VE İNNE LEHU LE HAFİZUNE sırrıyla, Kur'ân'ın kalesindeyiz HASBUNALLAHU VE Nİ'MEL VEKİL etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz. (...)"

"…Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adameğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür."

"Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine…"

"Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu mektup)

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Sadık talebelerinden ve hizmetkarlarından merhum Zübeyir GÜNDÜZALP Ağabey, Risale-i Nur talebelerinin taşımaları gereken mücadele azmini ve cihad ruhunu şöyle dile getirmektedir:

Denizler donanma, bulutlar ordu yağdırsa, kara çıldırsa bize saldırsa, bizi nurlardan, bizi bizden yine ayıramayacak, bu hizmet-i imaniye ebede kadar payidar olacaktır inşallah… Bütün zulüm ve işkencelere rağmen azim ve iradesinden, sebat ve sadakatinden zerre kadar bir şey kaybetmeyen Bediüzzaman, din düşmanlarıyla mücadelesinde bütün ömrü boyunca devam etmiş ve muzaffer olmuştur.

Biz bu beden ve bu canları ancak ve ancak Allah yolunda cihat için besleyeceğiz. İslam dini, şehamet ve hasamet ve gayret dinidir. Korkaklık ve meskenet islamiyette kabil-i te'lif değildir.
Gerek şahsi derk ve mes'elelerimiz, gerekse din düşmanlarının taarruzlarıyla griftar olduğumuz sıkıntılarımız biz Nur şakirdlerinin canlılık ve cevvaliyetini arttırır; mücadele-i diniye yolunda ihlas ve cesaret verir. Metanet ve selabetimizi ziyadeleştirir.

Binaenaleyh, şahsımıza olan gaddar hücumları affederiz. Fakat iman ve islamiyete taarruz edenleri asla affetmeyiz.

Başlıca ve en büyük hedefimiz; Risale-i Nur'daki Kur'ani hakikatlerle, bu vatan ve millete hizmet etmektir. İslami mücadelede ve mücadelemizde imani hakikatlerle hem kendimizi, hem dindaşlarımızı teçhiz etmektir.

Cihad-ı diniye uğrunda şahsi rahatlıklarımızdan feragat ederek mutlak bir fedakarlığa çalışmaya devam edeceğiz. Evet, izzetle ölmeyi, esaret altında zilletle yaşamaya tercih edenleriz. İman ve İslamiyet yolunda, lüzumunda can ve cananımızı feda edeceğiz. Fakat canımızın canı olan hizmet-i nuriyeden ayrılmayacağız. Kolaylıkla da canımızı, o dinsizlere vermeyeceğiz. Din düşmanlarını manen öldürünceye kadar, dinsizlik cereyanlarını dağıtıncaya kadar, onların manevi vücutlarını ortadan kaldırıncaya kadar, onların manevi vücutlarını ortadan kaldırıncaya kadar çalışacağız.

Ekmeksiz yaşayabiliriz, fakat hürriyetsiz yaşayamayız. Tahkiki iman kuvvetinin kazandırdığı cesaret-i diniye ile, dinimize, milletimize reva görülen istibdat zincirlerini parçalayacağız. Bu bizim en mukaddes bir vazife-i hayatımızdır. Mukaddesatımıza alçakça taarruz eden dinsiz teşekküllerin dayandığı temelleri elmas gibi Kur'ani hakikatlarla tarumar edeceğiz. Onların gizli ve aşikar faaliyetlerini Nur-u Kur'an'ı okumak ve okutmakla akamete uğratacağız. Zira ahirzamanda cihad-ı diniye, topla tüfekle değil, ilm-i imanla olacak ve olmaktadır.

(www.tefekkurdergisi.com sitesinden alınmıştır. Erişim tarihi: 24.01.2007)

Yükleniyor...