NOKTA'NIN İKİNCİ KISMI

##0563_0001

Nokta

مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّهِ جَلَّ جَلاَلُهُ

LiBedîüzzaman

Evkaf-ı İslâmiye Matbaası

1337

Aksekili Ahmed Hamdi

##0563_0002

İFADE

Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasında zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğü, yetişmemişi görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim. Derler:

– Sözlerin iyi anlaşılmıyor?

Bilirim ki kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyliyeyim zuhurat öyle. “Şuaat” ve şu kitabda mütekellim âciz kalbimdir. Muhatab âsi nefsimdir. Müstemi’ müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayat-ül gayat olan Marifetullahın bir bürhanı olan marifet-ün Nebi “Şuaat”ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzât olan tevhidin lâyuhad berahininden

##0563_0003

yalnız dört muazzam bürhana işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine îma ederek imanın altı rüknünden dördünün birer lem’asını, fehm-i kāsırımla göstermek isterim.

آمَنْتُ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّهِ

##0563_0004

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ عَلَى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّينَ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ maksudumuzdur, matlubumuzdur.

Gayr-ı mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

Birinci Bürhan: Muhammed (A.S.M.)’dır.

##0563_0005

Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuaat’ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir’attır.

İkinci Bürhan: Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.

Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu’ciz, Kelâm-ı Akdes’tir.

Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet fıtrat vicdan akıl birer penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.

BİRİNCİ BÜRHAN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “hakikat-ı Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadeti tazammun ediyor. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün

##0563_0006

edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdikleri taşıyor. İşte bütün enbiyanın şehadeti ile ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün mu’cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sâni’i beşere gösteriyor. Demek şu davada ittihad etmiş bütün efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar büyük, derin, dûrbîn, sâfi, keskin, hakaik-aşina bir göz gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mıdır?

İKİNCİ BÜRHAN: Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün huruf ve bütün noktaları, ifraden ve terkiben Zât-ı Zülcelal’in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ tilavet ediyorlar. Cemi’ zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile hadsiz

##0563_0007

imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşa hikemi intac ettiğinden, Sâni’in vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latîfe-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni’ eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar. Evet bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfat, keyfiyetteki imkânat cihetiyle Sâni’i ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, müvazene-i cereyan-ı umumî muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikemi intac ettiklerinden Sâni’in kasd

##0563_0008

ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için Sâni’-i Zülcelal’in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur. Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلاَئِقِ hakikattır, mübalağa değil; belki nâkıstır.

S: Neden herkes aklıyla göremiyor?

C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.

تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ۞ مِنَ اْلَمَلاِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ

Yani: “Sahife-i âlemin eb’ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-ül a’lâdan gelen şu selasil-i resail, seni a’lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın.”

Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle bir parlak nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i

##0563_0009

kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i’caza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebetdar. Ve her harfi, bahusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüz, nâzır birer göz var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak tesanüd nazm vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. Sünuhat’ın dokuzuncu sahifesinde مَا خَلْقُكُمْ

##0563_0010

وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ne müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehadet o mu’cize-i kudretin lisanında akıyor. Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynat ki, bin defa büyülttürür sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu’ciz-nüma, hayret-efza bir misal-i musaggar-ı kâinattır. Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi, cezaletli, mûciz bir nokta-i câmi’dir. Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynenin sureti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatından evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden

##0563_0011

husulünü, muhal-ender muhal göreceksin.

Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu’cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâni’in sun’u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiîden olamaz. Bahusus o esbab-ı tabiiyenin üss-ül esası hükmünde olan cüz-ü lâ-yetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var.

##0563_0012

Fakat caizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def’, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikata ve âletiyetîden müessiriyete gelmemek şartıyla kabul ederiz.

S: Ezeliyet-i madde ve hareket-i zerrattan teşekkül-ü enva’ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, umûrun esas-ı fasidesini tebaî bir nazarla derketmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinden kasden ve bizzât ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni’ sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edebilir.

##0563_0013

Dalalet ne kadar acibdir. Zât-ı Zülcelal’in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan icadı aklına sıkıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor.

Evet meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: “Hilâli gördüm.” Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, Kamer nerede? Hareket-i zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva’ nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalal başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.

S: Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

##0563_0014

C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a’zâsının ef’alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile müsemmadır. Hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir. Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes’elesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören ve gösteren nüfusun istidad-ı şûresinde, fâil-i müessir tavrını takmıştır.

##0563_0015

Halbuki kör, şuursuz tabiat, kat’iyyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni’ tevehhüm ve farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bahiresini tabiattan sudûrunu tahayyül edilmiş.

Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil. Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat’iyyen

##0563_0016

hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içinde eşya-i muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavanini câmi’ bir kitab bulsa, onu ma’kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder. İşte Sâni’-i Zülcelal’den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.

Şeriat-ı İlahiye ikidir:

Birincisi: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye ile tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir

##0563_0017

ve icada mâlik değillerdir. [1](1)

Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.

Şu ehl-i dalalin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddid, birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a’ma ve ittifakiyet-i amyânın eline vermiştir. قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam ve intizam ve te’lifindeki i’caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâ-yetenaha, bir irade-i ezeliyenin eseridirler.

S: Nazm ve nizam-ı tâmme ne ile sabittir?

##0563_0018

C: Nev’-i beşerin havâs ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-i tâmme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünki; her bir nev’e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev’indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizama ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzerinde vaz’ edilmiştir. Faidesiz abes yoktur. Şu bürhanımız [2](*) değil yalnız erkânı ve a’zâsı,

##0563_0019

belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek birden “Lâ İlahe İllallah” diye zikrediyorlar.

ÜÇÜNCÜ BÜRHAN: Kur’an-ı Azîmüşşan’dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin ki; kalbinde derinden derine gayet ulvî nihayet derece ciddî, gayet samimî nihayet derece munis ve mukni’ ve bürhan ile mücehhez bir sadâ-yı semavî işiteceksin ki: “Allahü Lâ İlahe İllâ Hu” tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûm olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki cürsûmesinde

##0563_0020

olan mes’ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor. Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğundan, bizzarure âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a’zamı yine sabit hakaik ile meyvedardır.

Hem derince şu bürhan tevessüm edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes’ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüd hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona irca ediyor. Temel taşı gibi o şedid kuvvet, sun’î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i’caz her ihbarını

##0563_0021

tasdik eder. Tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır. Evet şu bürhan-ı münevver altı ciheti de şeffaftır. Üstüne i’caz; altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinad vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var girebilsin.

Marifet-i Sâni’ denilen kemalât arşına uzanan mi’racların usûlü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.

İkinci: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.

Bu iki asıl, çendan Kur’andan teşa’ub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masun kalmamışlar.

##0563_0022

Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükema mesleğidir.

Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur’aniyenin ulüvv-ü mertebesini ilân etmek ile beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi’rac-ı Kur’anîdir.

Hem o arşa bakmak için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikrî.

Tarîk-ı Kur’anî iki nevidir:

Birincisi: Delil-i gayet ve inayettir ki, menafi’-i eşyayı ta’dad eden bütün âyât-ı Kur’aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san’at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise Sâni’in kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira ittikan ihtiyarsız olmaz.

##0563_0023

Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevaidi göstermek ile, Sâni’in kasd ve hikmetine kat’î şehadet ediyorlar. Ezcümle:

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva’ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde’lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz bir makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd ve her bir nevi müstakillen Sâni’-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.

##0563_0024

Kur’an-ı Kerim فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ der. Kur’anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en ekmel-i vecih ile bulunuyor. Kur’an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta’dad eden âyâtın fevasıl ve havatiminde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete sevketmek için اَوَلاَ يَعْلَمُونَ، اَفَلاَ يَعْقِلُونَ، اَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ، فَاعْتَبِرُوا gibi, o bürhan-ı inayeyi ezhanda tesbit ediyor.

İkinci Delil-i Kur’anî: “Delil-i İhtira”dır. Hülâsası:

Mahlukatın her nev’ine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi’ müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılab-ı

##0563_0025

hakaikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem hareket-i mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, araziyetleri cihetiyle enva’daki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek enva’ının fasılları ve umum a’razın havass-ı mümeyyizeleri, bizzarure adem-i sırftan muhtera’dırlar. Silsilede tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

Feya acaba! Vâcib-ül Vücud’un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sıkıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyeti zihinlerine sıkıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i i’damına karşı dayanıyor.

##0563_0026

Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibda’ ve icadı, hiçbir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?

İşte Kur’an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakir olur, azîm olur… ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.

İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir.

##0563_0027

Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh, iki vechi şeffaf güzel olduğundan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyor.

DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al:

Birincisi: Fıtrat yalan söyleyemez. Meselâ, bir çekirdekteki meyelan-ı nümuv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar.

##0563_0028

İşte şu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.

İkincisi: Beşerin havâss-ül hams-ı zahire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka-i saika var. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika-i şaika var. O şevk ve sevk yalan söyleyemez, yanlış gidemez.

Üçüncüsü: Mevhum bir şey hakikat-ı hariciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbad bir mahluk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.

##0563_0029

Dördüncüsü: Akıl ta’til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sâni’i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i Zilcelal’e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyledir.

Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni’dir ki, istidadat-ı

##0563_0030

gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşa’ibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.

Kavga müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musibet ve mezahimlere karşı yegâne nokta-i istinad yine marifet-i Sâni’dir.

Evet her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni’-i Hakîm’e itikad etmezse ve ale-l amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayeti düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfta düşecektir. O ise eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insanî her şeyden daha perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor. Şu nokta-i

##0563_0031

istimdad ve istinad ile bu derecede nizam-ı âlemde hükümfermalık, hakikat-ı nefs-ül emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni’-i Zülcelal marifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni’-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcib-ül Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi bütün evsaf-ı celaliye ve cemaliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnudaki feyz-i kemal Sâni’in zıll-i tecellisinden muktebesdir. Demek, kâinatta ne kadar hüsün, cemal, kemal var ise, umumunda lâyuhad derecede yüksek tabakada

##0563_0032

evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni’-i Zülcelal muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer’i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni’-i Zülcelal’in kemal ve cemaline bir zıll-ı zalildir bürhanıdır.

Hem de Sâni’-i Zülcelal cemi’ nekaisten münezzehtir. Zira nevakıs mahiyat-ı maddiyatın istidadsızlığından neş’et eder. Zât-ı Zülcelal maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş’et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلاَلُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّهِ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِاْلاَسْبَابِ لِعِزَّتِهِ

S: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?

##0563_0033

C: Tevhide istiğraktır ve nazara sıkışmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak vahdet-i kudret yani لاَ مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلاَّ اللّهُ sonra vahdet-i irade, sonra vahdet-üş şuhud, sonra vahdet-ül vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görmeye müncer oluyor. Muhakkikîn-i Sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdet-ül vücuddan dem vursa, haddinden tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcib-ül Vücud’a o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu belki bir mevcudu görmüşler. Evet delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni’i müşahede etmek,

##0563_0034

tarîk-ı istiğrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahî ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-i mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından çok evham-ı bâtılaya menşe oldu. Maddîperver hükema ve zaîf-ül itikad ehl-i nazarın vahdet-ül vücudu ile evliyanın vahdet-ül vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:

Birincisi: Muhakkikîn-i Sofiye, Vâcib-ül Vücud’a o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Hükema ve zaîf-ül itikad olanlar, maddeye

##0563_0035

o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i uluhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, her şeyi maddede görmek hattâ uluhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına uluhiyetten istiğna etmek derecede meslek-i müteassifeye girmişlerdir.

İkincisi: Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu vahdet-üş şühudu tazammun eder. İkincilerin vahdet-ül mevcudu tazammun eder.

Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.

Dördüncüsü: Birincilerin evvelen ve bizzât Hakk’a, nazar-ı tebaî olarak halka bakarlar. İkincilerin, evvelen ve bizzât halka bakarlar.

Beşincisi: Birinciler, Hüdaperesttirler. İkinciler, hodperesttirler.

اَيْنَ الثُّرَيَّا مِنَ الثَّرَا

##0563_0036

وَ اَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ

TENVİR

Meselâ: Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka haysiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsden bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb’asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı farazâ lisana gelseler, her biri “Güneş benim gibidir.” veyahut “Güneş benim.” diyeceklerdir. آنْ خَيَالاَتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ۞ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ

##0563_0037

Fakat ehl-i vahdet-üş şühudun meşrebi, ehl-i mahv ve sekrin meşrebidir. Sâfi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.

تَفَكَّرُوا فِى آلاَءِ اللّهِ وَ لاَ تَفَكَّرُوا فِى ذَاتِهِ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْتَدِرُوا ۞

حَقِيقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ ۞

هُوَ الَّذِى اَبْدَعَ اْلاَشْيَاءَ وَ اَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ

Melaike tasdiki imanın bir rüknüdür.

Medhal

Dört nükteye dikkat:

Birinci Nükte: Madde asıl değil, tâbi’dir. Mahdum değil, hâdimdir. Hâkim değil, mahkûmdur.

##0563_0038

Lübb, esas, müstekarr değil; yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, zebeddir, surettir.

Zira âlet-i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki; maddenin tesaguru nisbetinde âsâr-ı hayat, nur-u ruh tezayüd eder, teşeddüd eder.

Madde inceleştikçe, bizden uzaklaşınca, ruh âlemine, hayat âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddet ile tecelli ediyor.

Bak o hurdebînî hüveynenin havassına! Ne kadar keskindirler ki, a’zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir. İlh... Demek havassı ve kuvaları binler defa bizimkilerden şediddir, keskindir, hassastırlar.

Hem madde-i meşhureden başka pek çok menabiin tereşşuhatı, lemaatı, semeratı âlem-i mülkte vardır ki;

##0563_0039

kat’iyyen maddeye ve hareketine irca’ ile izah edilmez. Demek âlem-i mülk ve şehadet, âlem-i melekût ve ervah üstünde tenteneli bir perdedir.

Her şey hattâ meyvelerin içi dışından, bâtını zahirden daha muntazam, daha latîf, daha san’atkârane olduğunu gösterir ki; hüküm melekûtundur. Esbab-ı maddiye bahanedir, tâbi’dirler. Yoksa zahir daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütle, nasıl bir ruh istihdam eder. Bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinad ile âlem-i misalde müzehher bir şahıs olur. Âlem-i türabda bir çekirdek, âlem-i havada ondan bir şecer-i meyvedar gibi..

İkinci Nükte: Hayat her şeyin başında ve esasındadır. Hayat her şeyi her şeye mal eder. Onun

##0563_0040

ile bir şey der: “Her şey malımdır, dünya hanemdir, kâinat mülkümdür.”

Ziya, ecsamın keşşafı ve elvanın sebeb-i vücudu olduğu gibi; hayat dahi mevcudatın keşşafı ve cüz’ü küll gibi, belki daha büyük yapmak ve küllü cüz’e sıkıştırmak ve iştirak ve ittihad ettirmek gibi kemalât-ı vücudun sebebidir. (Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir.)

Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetimdir, münferiddir, garibdir. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa, ona nisbeten madumdur.

Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına. Hayat girdiği anda, bütün kâinatıyla öyle münasebat tesis eder, bütün taifeleri ile öyle bir ticaret akdediyor ki, diyebilir: “Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor.” Saika ve şaikayı ihtiva eden havass-ı aşeresiyle dünyanın

##0563_0041

ekser envaıyla ihtisas, ünsiyet, mübadele, tasarrufa başlar.

Bak! Hayat tabaka-i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziya-i akılla menzilindeki odaları gezer gibi avalim-i ulviye ve ruhiye ve cismaniyede gezer. O, o avalime misafir gittiği gibi; onlar dahi onun mir’at-ı ruhuna misafir oluyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir nimeti ve tecelli-i merhameti ve en hafî, dakîk, bilinmez bir nakş-ı nezihidir.

Bak enva’-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat.. ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhur, kesret, mebzuliyet ülfetle zaman-ı Âdem’den beri

##0563_0042

hikmet-i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikatı keşfedilmemiş. Hem o kadar nezihtir ki, dest-i kudret ile onun arasında sebeb-i zahirî vaz’ edilmemiş. Zira mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffaftır. Nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile perdesiz mübaşeretinden teâlî eden izzet-i kudret, esbab-ı zahiriye yalnız mülk cihetinde bulunması başka şeyde ister, bunda istemez. Hattâ denilebilir, hayat olmazsa vücud vücud değildir. Hayat, ruhun ziyasıdır.

Madem ki hayat bu derece ehemmiyetlidir. Madem âlemde bir intizam-ı kâmil var, bir ittikan-ı muhkem var. Madem bu bîçare, perişan küremiz, bu kadar zül-ervah ile dolmuştur. Öyle ise bir hads-i sadıkla hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu büruc-u samiyenin dahi kendilerine münasib

##0563_0043

sükkân vardır. Nâr, nuru yakmaz. Nuranî dahi şemste yaşar. (Balık suda gibi...)

Madem kudret-i ezeliyenin âdi ve en kesif bir maddeden zevil-ervahı halkeder. Elbette nur gibi, esîr gibi ruha yakın sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz.

Temsil: Melaikeyi, ruhaniyatı tasdik etmeyen, vahşi bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye rastgelir ki, sefil insanlarla dolu.. etrafı da zül-ervah ile memlû. Onlara mahsus şerait-i hayatiye vardır ki; bazı âkil-ün nebat, bazı âkil-üs semaktır.

Sonra uzaktan binlerce müzeyyen kusûr-u âliye görüyor ki; mabeynlerinden geniş tenezzühgâh meydanlar

##0563_0044

var. Uzaklıkta veya kasr-ı nazarından veya onların gizlenmesinden; o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerait-i hayat o kasırlarda görünmediği için itikad ediyor ki; o kasırlar sâkinînden halidir.

Hem melaikeyi tasdik eden zât, o vahşinin arkadaşı olan; nim-bedevi bir adama benzer ki; şu küçük, hakir haneyi gördü ki zîruhla dolu ve ihtiyar ve hikmete delalet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; o kusûr-u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki; onlar onlara münasib, onlar onlara muvafıktırlar. Kendilerine mahsus şerait-i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kabiliyetsizliği veya tesettürlerine binaen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delalet etmez.

Demek küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar zül-ervahın

##0563_0045

vatanı olmuş ve en hasis hattâ müteaffin cüz’leri menba’-ı hayat kesilmesi bittarîk-ıl evlâ hem intizam-ı muttaride mebni olan kıyas-ı hafî-i hadsîye müesses olan kıyas-ül evleviyle delalet eder ki, şu feza-i layetenahî bürucuyla, nücumuyla zîşuur, zül-ervah ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyalatlardan mahluk olan o zül-ervaha şeriat “melaike ve cânn” der. Melaike ise ecnas-ı muhtelifedir. Cin dahi öyle.

Üçüncü Nükte: Bütün ukalâ turuk-u tabirde ihtilaflarıyla beraber melaikenin mana ve hakikatının vücuduna icma’-ı maneviyle ittifak etmişlerdir. Hattâ Meşaiyyun, melaikeyi “Envaın mahiyat-ı mücerrede-i ruhaniye” ile tabir etmişlerdir. İşrakiyyun “Ukûl-u Aşere, Erbab-ül Enva’” diye tevsim etmişler. Ehl-i edyan “melek-ül cibal, melek-ül bihar, melek-ül emtar” namlarla

##0563_0046

tesmiye etmişler. Hattâ akılları gözlerinde olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi mana-i melaikeyi inkâra mecal bulmamışlar. Belki nevamis-i fıtratta “Kuva-i Sâriye” diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar.

Evet madem ki hayat, mevcudatın keşşafıdır. Belki neticesi, zübdesidir. Nasıl şu feza-i vesîa sâkinînden ve şu semavat-ı latîfe mütevattınînden hali olabilir?

S- Acaba şu hilkatte cari olan nevamis ve kavanin, kâinatın irtibat ve hayeviyetine kâfi değil midir?

C- Bu nevamis-i câriye ve şu kavanin-i sâriye umûr-u itibariyedir, vehmiyedirler ki; hem mümessilâtı, hem maakisi, hem dizginlerini tutan melaikeler olmazsa, onlara bir vücud tayin etmez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat-ı hariciye olmaz.

##0563_0047

Hem de ehl-i hikmetle ehl-i din ve aklıyla nakil ittifak etmişler ki; teşekkül-ü ervaha nâmuvafık camid, zahir olan âlem-i şehadette mevcudat münhasır değildir. Ve vücud ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakat-ı vücud var. Deniz balığa münasebeti gibi, ervaha muvafık ve ervahla dolu bir âlem-ül gayb ve avalim-ül ervah dahi bulunur. Madem ki bütün bu umûr, mana-i melaikenin vücuduna şehadet eder. Onların vücudunun en ahsen sureti ve ukûl-u selime kabul edecek ve istihsan edecek keyfiyeti odur ki, şeriat şerh etmiştir. Der: “Melaike ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Enva’-ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melaike bir (ümmettir) ki sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir-i hakikî olan Kudret-i Fâtıra’nın

##0563_0048

ve İrade-i Ezeliye’nin emrine tâbi’ bir nev’ ibadullahtır.”

Dördüncü Nükte: Mes’ele-i melaike, o mesaildendir ki; cüz’ün vücuduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü’yetiyle nev’in vücudu malûm olur. Zira kim inkâr ederse, küllü inkâr eder.

Ey birader bak görmüyorsun, işitmiyorsun ki; bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ittifak ve insanın taifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma’ etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarure bir şahıs veya eşhasın vücudu kat’î bilinmezse, hem onların bilbedahe vücudlarını hissetmezse; hiç mümkün müdür, böyle müsbet ve vücudî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhaldir ki,

##0563_0049

itikad-ı umumînin mevlidi olan mebadi-i zaruriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılabat-ı beşerîde akaid-i beşerde istimrar etsin, beka bulsun. Öyle ise şu icmaın senedi bir hads-i kat’îdir ki, emarat-ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emarat çok vakıatın müşahedatından neş’et etmiştir. O vakıat kat’iyyen bazı mebadi-i zaruriyeye istinad etmiştir. Öyle ise bu itikad-ı umumînin sebebi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile müşahede ve rü’yetlerinden hasıl olan mebadi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyyedir.

Halbuki tek bir ruhanînin vücudu, tek bir zamanda tahakkuk etse; şu nev’-i muhtelif-ül esnaf tahakkuk eder. Madem şu nev’ tahakkuk ediyor. Suret-i tahakkukun en ahseni, en makulü, en makbulü; şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur’anın gösterdiği gibidir,

##0563_0050

Sahib-i Mi’racın gördüğü gibidir. İşte “Medhal” dört nüktesiyle bitti.

Eğer buraya kadar kalben çıkmışsan, maksadın hakaikini görmek istersen hazır ol, tahir ol!

İşte âlem-i Kur’an kapıları açıktır. İşte cennet-i Furkan müfettehat-ül ebvabdır gir, bak! Melaikeyi içinde iyi gör. Onlarla tanış!

Sure-i Kadir’de تَنَزَّلُ الْمَلئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ

hem عَلَيْهَا مَلئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللّهَ مَا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

hem سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهِ يَعْمَلُونَ

Eğer istersen Sure-i قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ ye gir! Cinlerle de görüş!

##0563_0051

Haşir

وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ

Medhal: Şu mes’eleye dair Kur’anın işaratından fehmettiğim bir mikdarını, Arabî olarak İşarat-ül İ’caz’da yazmıştım. Burada vazifem, hükm-ü Kur’anı güzel telakki etmek için zemini ihzar etmektir.

İşte kalbe kabiliyet-i kabul verecek ve vicdanı iz’ana ihzar edecek dört esas var ki:

Muktezi mevcuddur. Fâil muktedirdir. Mahal kabildir. Mâni’ yoktur.

Birinci Makam

Saadet-i ebediyeye muktezi vardır. O muktezinin vücuduna bürhan, on menabi’den süzülen ve tahallüb eden bir hadstir.

Birincisi: İşte kâinatta bir nizam-ı ekmel-i kasdî var. Her cihette reşehat-ı ihtiyar,

##0563_0052

lemaat-ı kasd görünür. Her şeyde bir nur-u kasd, her şe’nde bir ziya-i irade, her harekette bir lem’a-i ihtiyar, her terkibde bir şu’le-i hikmet nazar-ı dikkate çarpıyor.

Evet saadet-i ebediye olmazsa nizam, bir suret-i zaîfe-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı bir nizam olur. Nizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olur. Demek nizamın nazzamı saadet-i ebediyedir.

İkinci Menba’: Hilkatte bir hikmet-i tamme var. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye kâinattaki riayet-i mesalih ve iltizam-ı hikem lisan ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaidi mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.

Üçüncü Menba’: Akıl ve hikmet ve istikra’ın

##0563_0053

şehadetleriyle sabit olan hilkatteki adem-i abesiyet hem Sani’in fıtratta, her şeyde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihab etmesiyle sabit olan adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder. Zira adem-i sırf her şeyi abes eder.

Fıtratta, ezcümle insanda fenn-i menafi’-ül a’zâ şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösterir ki; insanda olan istidadat-ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyulat dahi israf edilmeyecektir. O meyl-i tekemmül bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat’î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikîsini teşkil eden maneviyat ve âmâl kurur, hebaen gider.

Acaba kıymetdar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki; gubarın

##0563_0054

konulmasına da müsaade etmeyen sahibi nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırıp mahveder.

Şu üç menba’daki üç şahidi tezkiye eden, her birinin mevzuunun nev’indeki nizamına şahid-i sadık olan cemi’ fünunun istikra-i tammesidir. Ki o intizam-ı kâmili ihtilâlden halâs eden ve meyl-i tekemmülü tatmin eden, yalnız saadet-i ebediyedir.

Dördüncü Menba’: Pek çok enva’da yevm ve sene gibi hattâ insanın şahıslarında birçok kıyamet-i mükerrere-i nev’iye vardır ki; bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor.

Evet maruf saatin sâniye, dakika, saat, eyyam sayan çarklarına benzeyen Allah’ın büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya birbirine mukaddeme olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kıştan

##0563_0055

sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra sabah-ı kıyamet o destgâhtan, o saat-i uzmadan çıkacağını haber veriyorlar.

Bir şahsın müddet-i ömründe başına geçen birçok kıyamet çeşitleri geçmiştir. Beş altı senede bil’ittifak bütün zerratını değiştirmiş. Belki bir senede iki defa tedricî bir kıyamet görmüş. Hem bazı enva’-ı hayvanatta bazı vakitte bir kıyamet-i nev’iye müşahede ediyoruz.

İnsanın bir şahsı, başkasının nev’i hükmündedir. Zira nur-u fikir, onun âmâline öyle bir vüs’at vermiş ki, ezmine-i selâseyi yutsa tok olmaz. Sair nev’lerdeki ferdlerin mahiyeti cüz’î, kıymeti şahsî, nazarı mahdud, kemali mahsur, lezzet ve elemi ânîdir. Beşerin ise mahiyeti ulvî, kıymeti galî, nazarı âmm, kemali hadsiz, lezzeti, elemi kısmen daimîdir.

##0563_0056

Öyle ise, çok nev’lerde olan birer çeşit kıyamet-i mükerrere-i nev’iyede, insan için bir kıyamet-i şahsiye-i umumiyeye remz vardır.

Beşinci Menba’: Beşerin cevher-i ruhundaki gayr-ı mahsur istidadat ve o istidadatta mündemic olan gayr-ı mahdud kabiliyat ve o kabiliyatta neş’et eden hadsiz müyulat ve o müyulattan hasıl olan lâ-yetenahî âmâl ve o âmâlden tevellüd eden gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat; şu âlem-i şehadetin maverasında olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. Hattâ ruhun bir şâir-i san’atkârı olan hâsse-i hayale denilse: “Sana dünya bir milyon (ömür) ile verilecektir. Fakat sonun adem-i sırf, hiçlik olacaktır.”

Hayal derinden derine -bunu alkışlamak

##0563_0057

yerine- teessüf edecektir. Bir hizmetkârı tatmin etmeyen şu dünya, sultan-ı ruhu nasıl tatmin edebilir? İşte hiç yalan söylemeyen fıtrattaki şu kat’î, şedid, sarsılmaz, meyl-i saadet-i ebediye, saadet-i ebediyenin tahakkukuna bir hads-i kat’î veriyor.

Altıncı Menba’: Errahmanurrahîm olan Sâni’-i Zülcelal’in rahmetidir. Evet nimeti nimet eden, nimeti nıkmetlikten halâs eden ve kâinatı firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan kurtaran saadet-i ebediye; o rahmetin şe’nindendir ki, beşerden esirgemesin. Zira bütün nimetlerin reisi, re’si, neticesi olan saadet-i ebediyeye verilmezse; bütün nimetler, nıkmetlere tahavvül eder. O tahavvül ise bilbedahe ve bizzarure ve umum kâinatın şehadetiyle muhakkak olan rahmet-i İlahî inkâr etmek lâzım

##0563_0058

gelir. Halbuki rahmet, en vâzıh ve güneşten daha parlak bir hakikattır.

Bak rahmetin cilvelerinden olan muhabbet ve aşk ve şefkat nimetlerine dikkat et!

Eğer firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalîye incirar etse, görürsün ki; o muhabbet en büyük musibet olur, şefkat en büyük maraz olur, akıl en büyük bela olur. Demek rahmet, rahmet olduğu için; hicran-ı ebedîyi muhabbet-i hakikiyeye karşı çıkarmaz.

Yedinci Menba’: Kâinattaki bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât, bütün incizabat ve iştiyakat ve terahhumat birer mazmundur ki, Sâni’in lütuf ve merhametinin, ihsan ve kereminin cilvelerini bizzarure ve bilbedahe kalbe gösteriyor. Madem bir hakikat var, bilbedahe hakikî rahmet var. Madem hakikî rahmet var, saadet-i ebediye olacaktır.

##0563_0059

Sekizinci Menba’: Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandır. Kim kendi uyanık vicdanını dinlese; ebed, ebed sesi işitecektir. Demek o, onun için mahluktur. Demek bu incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikî ve hakikat-ı cazibedarın yalnız cezbiyle olabilir.

Dokuzuncu Menba’: Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarıdır. Evet onun sözleriyle saadet-i ebediyenin kapıları açılmış ve ona karşı kelâmları birer penceredir. Zâten bütün kuvvetiyle bütün davaları, tevhidden sonra o noktada temerküz ediyor.

Onuncu Menba’: Onüç asırda yedi vecih ile i’cazını muhafaza eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ihbarat-ı kat’iyyesidir. Evet nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafı ve şu remz-i

##0563_0060

hikmetin miftahıdır. Hem tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emrederek nazara vaz’ ettiği berahin binlerdir.

Ezcümle bir kıyas-ı temsiliyeyi tazammun eden وَ قَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ hem bir delil-i adlîye işaret eden وَ مَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ gibi pek çok âyât-ı kesire ile haşr-i cismaniyedeki saadet-i ebediyeye nâzır pek çok dûrbînler nazar-ı beşere vaz’ etmiştir.

Birinci kıyasın hülâsası: Bak vücud-u insan tavırdan tavıra geçtikçe acib, muntazam inkılabatı geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedide intikal, gayet dakîk desatire tâbi’dir. Her bir tavrın öyle kavanin-i mahsusa ve öyle nizamat-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttaride vardır ki;

##0563_0061

cam gibi, altında kasd, irade, ihtiyar, hikmetin cilvelerini gösterir. İşte vücud itibariyle böyle her sene libasını değiştiren o vücudun bekası; inhilalin yerini dolduran bir terkibe muhtaçtır.

İşte o hüceyratın yıkılmasıyla tamir etmek zarureti, bir madde-i latîfe ister ki; a’zânın hacatı nisbetinde, Rezzak-ı Hakikî bir kanun-u mahsus ile taksim ediyor. İşte o madde-i latîfenin etvarına bak! Göreceksin ki; o kafile-i zerrat, küre-i havada, toprakta münteşir iken bir hareket-i kasdîyi işmam eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güya her bir zerre bir vazife ile muvazzaf, bir mekân-ı muayyeneye gitmek için memurdur gibi toplanır. Bir saik-i muhtarın kanun-u mahsusuyla âlem-i mevalide girer. Nizamat-ı muayyene ile, harekât-ı muttaride ile, desatir-i mahsusa ile bedende dört matbahtan pişirdikten sonra,

##0563_0062

dört inkılab-ı acibeyi geçirdikten sonra, dört süzgeçten süzüldükten sonra, aktar-ı bedende intişar ederek, bütün muhtaç olan a’zâların derece-i ihtiyaçlarına göre Rezzak-ı Hakikî’nin inayetiyle inkısam eder.

İşte o zerrattan her bir zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki; kör ittifak, kör tesadüf hiç ona karışamaz. Her biri hangi tavra girmiş ise, kavanin-i muayyenesiyle güya ihtiyaren amel ediyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam ayak atıyor ki bilbedahe bir saikin emriyle gidiyor.

İşte böyle tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya git gide, hedef-i maksadından ayrılmayarak; makam-ı lâyıkına girer oturur. İşte bu hal gösteriyor ki; evvelen o zerreler muayyendiler, muvazzaftılar,

##0563_0063

o makamlar için namzed idiler. İşte şu neş’e-i ûlâyı gören, neş’e-i uhrayı istib’ad ile istinkâr etmemek gerektir.

Meselâ: Bir taburun askerleri istirahat izniyle dağılıp boru ile çağrılsa, birden tabur bayrağı altında toplanmaları; yeniden bir taburu teşkil etmekten çok ve çok esheldir. Bir vücudda imtizac ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrat, sûr-u İsrafil ile Hâlıkının emrine lebbeykzen olmaları; aklen birinci icaddan daha sehil, daha mümkündür. Hem nüveler hükmünde olan ecza-i asliye, ikinci neş’e için bir esas-ı kâfidir.

İkinci kıyasın hülâsası: Şu âlemde çok görüyoruz ki; zalim, facir, gaddar gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Halbuki görüyoruz ki;

##0563_0064

mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn-ü hulk sahibi, zahmet ve zillet mazlumiyette hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise, zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bir mecma’-i âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfatını görsün.

Hem şu perişan beşeri sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim edecek ve istidadıyla münasib tecziye ve mükâfat edecek bir mahkeme-i kübra ister. Tâ adalet-i mahza tecelli etsin. Şu dar dünya, beşerin ruhunda mündemic olan istidadat-ı gayr-ı mahdudenin sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.

İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir.

##0563_0065

Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi ağuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.

Şu âyetler gibi çok berahin-i latîfeyi tazammun eden âyât-ı saireyi kıyas ile tetebbu’ et. İşte bu menabi’-i aşere, muktezinin vücuduna kat’iyyen delalet eder.

İkinci Makam

Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. A’zam ve asgar ona nisbeten birdirler.

Evet bir Kadîr ki; âlem bütün güneşleri, yıldızları, avalimi, zerratı, cevahiri gayr-ı mütenahî lisanlar ile azametine, kudretine şehadet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki; haşr-i cismanîyi o kudretten istib’ad etsin?

Şurada yalnız

##0563_0066

deriz: En çok ve en büyük şey, en basit ve en küçük şeye nisbeten kudrete daha ağır gelemez. مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

İşte şu sırrı Sünuhat’ta yazmıştım. Makam münasebetiyle naklediyorum:

İşte kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani’ tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz’ külle müsavi, cüz’î küllî hükmüne geçer.

Birinci Nokta: Kudret-i ezeliye Zât-ı Akdes’in lâzıme-i zaruriye-i nâşie-i zâtiyedir. Öyle ise zıddı olan acz, onun melzumu olan zâta bilbedahe ârız olamaz. Madem acz zâta ârız olamaz. Bilbedahe kudrete tahallül edemez. Madem tahallül edemez. Bilbedahe kudrette meratib olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir.

##0563_0067

Meselâ: Hararette meratib, bürudetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecat, kubhun tedahülüyledir. İlh… Mümkinatta hakikî, tabiî lüzum-u zâtî olmadığından, kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd ederek, ihtilafat ile tegayyürat neş’et etmiştir.

Madem ki kudrette meratib olamaz. Makdurat dahi, bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsavi ve zerrat yıldızlara emsal olur.

İkinci Nokta: Sâbıkan geçtiği gibi, kâinatın âyine gibi iki ciheti var: Biri mülk, biri melekûtiyet.

Mülk ciheti, ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kibr, sa’b sehl gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz’ edilmiş, tâ dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakikî

##0563_0068

tesir vermemiş, vahdet öyle ister.[3] (1) Melekûtiyet ciheti ise her şeyde şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlıkına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, ma’luliyet giremez.

##0563_0069

İ’vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre, şemse kardeş olur.

Evet kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî, mahall-i taalluk-u kudret hem vasıtasız, hem lekesiz hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok. Cemaat ferde rüchanı yok. Küll cüz’e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

Üçüncü Nokta: لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ … وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى temsil, tasvir ve tasavvuru teshil ettiğinden, şu gamız noktayı altı temsil ile işaret edeceğiz.

İşte şeffafiyet, mukabele, müvazene, intizam, tecerrüd, itaatın sırlarını birden zihninde mezc edebilsen, vesvesesiz bu noktayı anlayacaksın.

Sakın mikyas yapma! Âciz mümkinatın zaîf, küçücük mikyasları, Kadîr-i Ezelî’nin tasarrufatına şebih olamaz. Tanzir

##0563_0070

edemez. Yalnız şu emrin imkânının fehmini teshil eder.

Birinci Temsil: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin mecmu-u sathında, denizin her bir katresinde ayn-ı hüviyeti gösteriyor. Küre-i Arz perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından olsa; timsal-i şems her bir parçada ve umum sath-ı arzda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte şeffafiyet sırrı.

Farazâ şems muhtar olsa idi, o feyizde biri daha rahat, diğeri daha zahmet olamazdı.

İkinci Temsil: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin nokta-i merkeziyenin elinde bir mum ve muhitteki noktaların ellerinde birer âyine farz edilse; nokta-i merkeziyenin muhit âyinelerine verdiği feyz, müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte mukabele sırrı.

##0563_0071

Üçüncü Temsil: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki cevher-i ferd herhangisi bulunsa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle o hassas, azîm terazinin bir kefesi Süreyya’ya, bir kefesi seraya inebilir. İşte müvazenet sırrı.

Dördüncü Temsil: En azîm bir gemi, en küçük bir oyuncak çevirmesi gibi çevrilebilir. İşte intizamın sırrı.

Beşinci Temsil: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz’iyatına, en asgarından en ekberine, yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzi etmeden bir bakar, girer. Teşahhusat-ı mülkiye cihetindeki hususiyat, müdahale edip şaşırtmaz, nazarını tağyir etmez. İşte tecerrüdün sırrı.

##0563_0072

Altıncı Temsil: Bir kumandan arş emriyle bir neferi tahrik ettiği gibi, bir orduyu dahi tahrik eder.

Her şeyin bir nokta-i kemali var. Ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil ihtiyaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak incizabdır. Bunlar emr-i tekvinînin, mahiyat tarafından birer habb ve nüve-i imtisalidir. Mahiyat-ı mümkinatın mutlak kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran ona mahsus vücuddur. Bütün kâinatın “Kün” emrine itaatı, bir nefer hükmünde olan bir zerrenin itaatı gibidir. İrade-i ezeliyeden gelen “Kün” emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, yine iradenin tecellisi olan meyl ve ihtiyaç ve şevk ve incizab birden mümtezic, mündemicdirler. İşte itaat sırrı.

Şu temsilat-ı sitte nakıs, mütenahî, zaîf, hakikî tesiri yok olan kuvvet-i

##0563_0073

mümkinatta müşahede ile görünüyor. Öyle ise gayr-ı mütenahî, ezelî, ebedî, bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan âsâr-ı azamet ile tecelli eden kudret-i ezeliyeye nisbeten her şey müsavidir. Hiçbir şey ağır gelemez. Gaflet olunmaya. Şu esrar-ı sitte olan küçücük mizanlarla o kudret-i ezeliye tartılmaz. Belki hiç münasebete giremez. Yalnız istib’adı def’ için zikredilir.

İşte şu üç noktayı ve üçüncü noktadaki altı sırrıyla mülk ve mümkin canibinde değil, belki melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse; istinkâra incirar eden istib’ad zâil ve nefis mutmain olur.

Netice

Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir. Hem

##0563_0074

lâzıme-i zaruriyedir. Hem her şey lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir. Hem ona mukabildir. Hem tesavî-i tarafeyn olan imkân itibariyle mütevazin-üt tarafeyndir. Hem şeriat-ı fıtriye-i kübra olan nizama muti’dir. Hem avaik ve hususiyat-ı münevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Öyle ise küll-ü a’zam, cüz’-ü asgara nisbeten kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Öyle ise haşirde bütün zevil-ervahın ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği baharda ihya ve in’aşından kudrete daha ağır olamaz. Öyle ise مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ mübalağasızdır, mücazefesizdir, doğrudur, haktır, hakikattır.

İşte müddeamız ki, “Fâil muktedirdir. O cihette hiçbir mâni’ yoktur.” Tahakkuk etti.

Üçüncü Makam

Mahal kabildir. Şurada

##0563_0075

dört nokta var:

Âlemin imkân-ı mevti ve vukuu, tamir ve ihyasının imkânı ve vukuu.

Birinci Nokta: Kâinatın imkân-ı mevtine delil: Bir şey kanun-u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşv ü nema var. Neşv ü nema varsa, ona bir ömr-ü tabiî var. Ömr-ü tabiî varsa, ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi’ bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasılki insan küçük bir âlemdir. Yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır; o da ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra subh-u haşir ile gözünü açacaktır.

Hem nasılki kâinatın bir nüsha-i musaggarası olan bir şecere tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat, tamir ve tecdid için tahribden

##0563_0076

kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hâdise-i muharrib olmazsa ve Sani’i daha evvel onu bozmazsa; her halde hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki;

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ۞ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ۞ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ ۞ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ۞ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ۞ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ

sırları Kadîr-i Ezelî’nin izniyle tezahür edip o büyük insanın sekeratı da acib bir hırhıra ve müdhiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek, sonra dirilecek.

Dakîk bir nükte: Nasılki su, kendi zararına incimad eder. Buz, buzun zararına temeyyu’ eder. Lübb kışr zararına kuvvetleşir. Lafız mana zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına

##0563_0077

inceleşir.

Öyle de âlem-i kesif, âlem-i latîf hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fâtıra -tabir caiz ise- hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hamide-i camide-i kesifede her tarafta iş’al-i nur-u hayat ettiğini bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına âlem-i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zaîf ise de, ölmez. Belki teşahhusatta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışr ve suret eskilenir, incelenir, parçalanır, daha güzel olarak tazelenir.

Ziyade noksan noktasında makusen mütenasibdirler. Şu kanun, bütün kanun-u tekâmüle dâhil olan eşyaya şamildir. Demek bir zaman gelecektir ki, hakikat-ı uzma-i kâinatın kışr ve sureti olan âlem-i şehadet, Allah’ın izniyle parçalanacak. Daha güzel,

##0563_0078

daha latîf bir surette tazelenecektir. يَوْمَ تُبَدَّلُ اْلاَرْضُ غَيْرَ اْلاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir.

İkinci Nokta: Şu mevtin vukuudur. Buna delil, cemi’ edyan-ı semavînin icmaıdır. Bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir. Ve kâinatın tahavvül ve tebeddül ve tegayyürün işaretidir.

Şu sekeratı zihninde temessül etmek istersen, bak şu kâinat, dakîk, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış.. hafî, nazik, latîf birbiriyle tutunmuş. Ve ecram-ı ulviyeden bir cirm “Kün” veya mihverinden “Çık” hitabına mazhar olunca sekerata başlar. Nücum tesadüme, ecram telatuma, feza-i gayr-ı mütenahî gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vaveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçacak.

İşte şu mevt ile dest-i kudret, kâinatı çalkalar.

##0563_0079

Kâinat tasaffi ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşireti ve maddesiyle bir tarafa çekilir. Cennet anasırı ve letaifiyle başka yerde tecelli eder.

Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zira birinci makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktezi var, mes’ele ise mümkinattandır.

Evet kâinatta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur-u esasî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz ile ebedîleşse, Cennet-Cehennem olacaktırlar. Cennet-Cehennem ise; şecere-i hilkatten ebed tarafına tedelli eden dalının iki meyvesidir, silsile-i kâinatın iki neticesidir ve seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden temevvüc-ü mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligahıdır. Ki dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı

##0563_0080

vakit, o iki havuz mevadd-ı münasibiyle dolacaktır.

Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemaya sebebdir. O neşv ü nema, istidadatın inkişafına sebebdir. O inkişaf, kabiliyatın tezahürüne sebebdir. O tezahür, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebebdir. O hakaik-ı nisbiye âhirette hakaik-ı hakikiyeye inkılab ettiği gibi, dünyada da bütün kâinatın revabıt ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebebdir.

İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; cevahir-i âliye, hazefat-ı safileden tasaffi eder. Vakta ki bunun gibi pek çok hikem-i dakîka için âlemi bu surette irade etti. Şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahavvül ve tegayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafi’a

##0563_0081

mezc, darrı nef’a derc, şüruru hayrata mütedâhil, mekabihi mehasinle müçtemi’ halkederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tegayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tâbi’ kıldı.

Vakta ki meclis-i imtihan kapandı. Vakt-i tecrübe bitti. İnayet-i ezeliye te’bid için ezdadın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbab-ı tegayyürü ve mevadd-ı ihtilafı tefrik etmek istedi. İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism-i muhkem ile aşiretiyle meşhun olarak hitab-ı وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ a mazhar oldu. Hem cennet bir cism-i müebbed-i müşeyyediyle kendi esasatıyla tecelli ederek taifesi فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ hitab-ı teşrifiyeye mazhar oldu. Münasebet şart-ı intizamdır. İntizam, sebeb-i devamdır. Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle

##0563_0082

bir vücud-u müstekarr verir ki; hiç inhilal ve tegayyüre maruz kalamaz. Zira inkıraza müncer olan tegayyürün esbabı bulunmaz. Esbab-ı tegayyür bulunsa da vâridat ve masarıf mabeynindeki nisbet, müstekardır. Halbuki şu dünyada inkıraza müncer olan tegayyürün sebebi, bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.

Dördüncü Nokta: Şu mümkin vaki’ olacaktır. Başta Kur’an-ı Kerim bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefiktir. Zât-ı Zülcelal’in evsaf-ı celaliye ve cemaliyesi, bunun vukuuna tecelliyatıyla delalet ederler.

Dördüncü Makam

Ruh kat’iyyen bâkidir. Bence şu mes’ele o kadar kat’îdir ki; fazla beyan abes olur. Âlem-i berzah ve âlem-i ervahtaki, âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervah-ı bâkiye kafileleriyle ve bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince, dakîkadır ki;

##0563_0083

bürhan ile göstermeğe lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izale için hads-i kalbînin menabiine işaret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört madeni var:

Birinci Maden: Enfüsîdir ki; her ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği halde, yine bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise mevt ile çıplak olmak dahi bekasına tesir etmez. Yalnız burada tedricî libas değiştiriyor, mevtte birden soyunuyor.

Gayet kat’î bir hads ile sabittir ki; cesed ruhla kaimdir. Ruh binefsihi kaim ve hâkim olduğundan cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklaliyetine sebeb vermez. Belki cesed, hanesi ve yuvasıdır. Libas ise bir derece sabit ve letafetçe ona münasib bir gılaf-ı latîfi

##0563_0084

var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.

İkinci Maden: Âfâkîdir ki; müşahedat-ı mükerrereye incirar eden bir nev’ hükm-ü tecrübîdir.

Evet tek bir ruhun ba’delmevt bekası bilbedahe anlaşılsa, şu nev’in külliyetiyle bekasını istilzam eder. Zira mantıkça zâtî bir hâssa bir ferdde görünse, bütün efradda dahi vücuduna hükmedilir. Çünki zâtîdir. İşte şu mes’elede mûcibe-i cüz’iye, mûcibe-i külliyeyi istilzam eder denilir. Halbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasra gelmez müşahedata istinad eden âsâr, o derece kat’îdir ki, bizde nasıl Yeni Dünya var, orada insanlar var. Vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de vesvese kabul etmez ki; şimdi âlem-i melekût

##0563_0085

ve ervahta, ölmüş insanların ervahları vardır. Hem hads-i kat’îyle insanda ba’delmevt esaslı bir cihet bâkidir. O esas ise ruhtur. Zâten tahrib ve inhilal, kesret ve terkibin şe’nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.

Sâbıkan beyan ettik ki: Hayat kesrette vahdeti temin eder. Ve şuur, ruhun ziyasıdır. Öyle ise ruhun fenası, ya tahrib ve inhilal iledir. O ise vahdet ve besatet bırakmaz. Veya i’dam iledir. O ise Cevvad-ı Mutlak Celle Celalühü’nün merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu geri alsın.

Üçüncü Maden: Dikkat edilse ma’rez-i tegayyür olan bütün enva’da bir hakikat-ı sabite bütün tegayyürat ve etvar içinde yuvarlanarak, suretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor. Bâki

##0563_0086

kalıyor.

İşte şahs-ı insanî sâbıkan geçtiği gibi, tasavvurat ve şuur-u küllî ile şahıs iken, bir nev’ hükmüne geçiyor. Öyle ise onun hakikat-ı zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi, Allah’ın izniyle daima bâkidir.

Dördüncü Maden: Ruha masdar itibariyle bir derece müşabih ve yalnız vücud-u hissî olmayan enva’da hükümran olan kavanine dikkat edilse, görünür ki; şayet o kanun vücud-u haricî giyse idi, o envaın birer ruhu olurdu. Halbuki daima bâki, daima müstemir, hiçbir tegayyürat onların vahdetine tesir etmez. Ruh ise, âlem-i emirden gelen bir kanun-u zîşuur, bir namus-u zîhayattır ki, kudret-i ezeliye ona vücud-u haricîyi giydirmiş. Demek nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima bâki kalıyor.

##0563_0087

Aynen onların kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi olan, âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade lâyıktır. Çünki zîvücud ve zîhakikat-ı hariciyedir. Daha kavîdir. Çünki zîşuurdur. Daha daimîdir, çünki hayydır, zîhayattır.

Ey birader! Zihni iz’ana, kalbi kabule ihzar etmek için şu dört makamdaki nikatını fehmetmiş isen, işte bak maksada giriyoruz.

İşte Kur’an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm’in cennetine gir. Bak haşr-i cismanî kemal-i vuzuh ile ve Cennet ve Cehennem’in ahvalini beyan-ı mu’ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur, o beyandan sonra beyana kalkışsın!

ليس بعد بيان القرآن بيان … نعم ، اذا طلعت الشمس اختفت النجوم و انطفت السرج

Bak menzilgah-ı dünyada

##0563_0088

a’sarnişîn olan ecyalin sufufuna hitaben, kâinatı zelzeleye getiren şu hutbe-i ezeliyeyi dinle:

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَ لَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

[1] (1): Dikkat ve dikkat.

[2] (*): Delaletçe sîması bir “هو” lafzına benzer ki, o “هو”nin her bir cüz’ü küçük “هو”lerden, her bir küçük “هو” de küçücük “هو”lerden teşekkül etmiştir.

[3] (1) Eğer vasıta hakikî olsa idi ve hakikî tesir verilse idi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi. Hem bizzarure eser-i itkan, kemal-i san’at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en âliye, en küçükten en büyüğe itkan derece-i kemalde, mahiyetin kameti nisbetindedir.

Demek Müessir-i Hakikî’den bazı karib, bazı baîd, kısmen vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesait ile değildir.

Cây-ı dikkattir ki: Cüz’î bir ihtiyarın tavassutuyla eser-i akıl bir insan şehri, intizamca semere-i vahy bir arı kovanındanki cemaate yetişmez. Ve arılar meşher-i san’atı bir petek hüceyrat şehri; bir nar ve cülnardan intizamca geridir. Demek kâinattaki cazibe-i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz’-i lâ-yetecezzadaki küçücük cazibe aynen o kalemin noktalarıdır.

Kategorileri:
Okunma sayısı : 655
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...