RİSALE-İ NUR'UN DİLİ VE ÜSLUBU ÜZERİNE

Yirminci asrın, tesirleri çağımızda da devam eden tanınmış ilim ve fikir adamlarından Said Nursî, bir kısmı broşür, bir kısmı büyükçe kitap hacmindeki ilk eserlerini, İkinci Meşrutiyet yıllarından itibaren Türkçe ve Arapça olarak yayımladı.

Hayatının "Eski Said" diye adlandırdığı bu safhasında o, İslâm'a siyaset yoluyla hizmet etmeye çalışan, cemiyet hayatı içinde faal bir insandır: Şarktan kalkıp İstanbul'a, Osmanlı Devleti'nin merkezine gelmiş; dinî ilimlerle fen ilimlerinin birlikte okutulacağı eğitim ve öğretim kuruluşları açmaya uğraşan, gazetelerde yazı yazan, büyük camilerde vaaz eden, meydanlarda meşrutiyet ve hürriyetin manasını anlatan, hedeflerini faydalı bulduğu türlü ilmî ve kültürel cemiyetlere giren bir hoca...

Devrinin şartlarına göre mektep veya medreselerde ilim tahsilini tamamlamamış; ancak şahsî gayretleriyle kendisini yetiştirmiş bir kişidir o... Eserlerinde geçen onlarca âlim, mutasavvıf, şair ve yazar ismi ile çeşitli konulara dair kitap adları, Nursî'nin hem kendi zamanında, hem de daha önceki asırlarda yazılmış belli başlı Arapça, Türkçe, Farsça ve Kürtçe kitabı okuduğunu; 1907-23 yılları arasında yayımlanan türlü gazete ve mecmuaları takip ettiğini; ayrıca birtakım Avrupalı ilim adamı, sanatkâr ve filozofun İslâm dini aleyhindeki yayınlarından üzüntü duyduğunu, lehindeki beyanlarını ise memnuniyetle karşıladığını göstermektedir. Eserlerinin yayın yıllarına göre, mukayeseli olarak incelenmesi, onun dil ve üslûbunda meydana gelen gelişmeleri takib etmeye imkân verecektir.

Bilindiği gibi, Bitlis'in Hizan kazasına bağlı Nurs köyünde doğan ve doğum yeriyle alâkalı olarak "Nursî" nisbesini de kullanan yazarın ana dili Türkçe değildir. O, Türkçe'yi sonradan öğrenmiştir. İlk eserlerinde zaman zaman Türkçe'nin gramerini iyice bilmediğini, ("...Hem Türkçenin sarf- nahivini bilmediğimden ma'naya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor."(Münazarat) yazısının işlek olmadığını, meramını yazı yoluyla anlatma konusunda sıkıntı çektiğini ifade eder; "teşrifatçı elfâz"ı sevmediğini, bundan dolayı cümle ve paragraflar arasındaki zihnî bağı okuyucunun kurması gerektiğini söyler. Bu eserlerden bir kısmını doğrudan doğruya kendisinin yazdığı, bazılarını ise yanında bulunan yakınlarına ve talebesine dikte ettirmek suretiyle meydana getirdiği de risalelerinden yahut "şakird"lerinin hatıralarından anlaşılmaktadır.

Nursî'nin tek parti devrinde benimsenen ideoloji ve resmî politika dolayısıyla dinî konularda yayın yapması mümkün olmadığından, eserleri –belki bir ikisi hariç- matbaalarda basılıp dağıtılamamış; ancak sevenleri ve talebesi tarafından elle yazılarak yahut teksir makinesiyle gizlice çoğaltılmıştır.

Müellifin bazı eserlerini, takip ve nezaret altında, cephede, sürgün sonucu mecburî ikamete tabi tutulduğu yerlerde yahut hapishanelerde, dağda, bağda yazdığını veya dikte etmek suretiyle yazdırdığını da hatırla(t)mak gerekir.

Yani Said Nursî, eserlerini telif ederken zengin kitaplıklardan faydalanma ve istediği bilgi kaynağına kolayca ulaşma imkânlarından mahrum olduğu gibi, muhakeme, gözetim, takip, sürgün, hapis, hakaret, yalnızlık, gurbet, yaşlılık, hastalık vb. sebeplerden dolayı bedenen, fikren ve ruhen de çok rahat ve tam bir emniyet hâli içinde değildi... Bu şartların, onun anlatış tarzına ister istemez tesir edeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Yanında Kur'an'dan ve bazı dua kitaplarından başka İslâmî eserin bulunmaması, dinî meselelere dair bilgi vermeyle alâkalı konularda, o zamana kadar edindiği malûmata, başka bir ifadeyle mahfûzatına, yani hafızasında kayıtlı şeylere dayanması sonucunu doğuruyordu. Meselâ, bir soruyu cevaplandırırken şöyle diyor:

"Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor, bana Kur'an yeter diyor. Böyle teferruat mesâ'ilinde, bütün kütüb-i ehadîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsaade etmiyor."(Mektûbat, 28. Mektup Sekizinci Mes'ele Yedinci Nükte)

Müellif, Türkler hakkında hadis olup olmadığı sorusuna cevaben yazdığı bir mektubunda da yanında hadis kitapları bulunmadığından, hadisin gerçek şeklini bilemediğini şöyle ifade ediyor:

"Türkler hakkında senâ'-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadis var. Fakat bu hadîsin hakîkî sûreti ne olduğunu, yanımda kütüb-i hadîsiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat, mânası hakîkat ve Türk milletinin senâ'-i Peygamberîye mazhar olduğu hakîkattır. Bir nümûnesi Sultan Fâtih hakkındaki hadistir."(Emirdağ Lâhikası)

Bununla birlikte, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz ağır ve yıpratıcı şartlar, insan olması dolayısıyla zaman zaman büyük üzüntü, çile ve acılar çektirmişse de onu atalete, yılgınlığa, ümitsizliğe düşürmemiş; bilakis İslâmî konulardaki telif çalışmalarını azimle sürdürmeye sevk etmiştir.

Nursî'nin hayat tarihçesi incelendiğinde, dinî, ilmî eserler telifi bakımından dezavantaj sayılabilecek hâlleri, avantaja çevirebildiği görülür. Tefsir, hadis, kelâm, siyer, ahlâk, fıkıh, tasavvuf gibi ilimlerin konularına ve meselelerine dair, birçok yerli ve yabancı okuyucuların takdirine mazhar olmuş eserlerin telifi; dinî gayretten, Allah sevgisinden, Peygamber sevgisinden, İslâm esaslarının vazgeçilmezliğine imandan ileri gelen, samimî bir düşünce, duygulanış ve emeğin mahsulleridir.

Esasen müellif bütün dikkatini, kuvvetini Allah'ın varlığı, birliği başta olmak üzere, Hazret-i Muhammed'in peygamberliği ve öldükten sonra diriliş gibi İslâm inanç esaslarını aklî, kalbî, mantıkî, vicdanî… delillerle izah ve isbata sarf ediyor; sonra bu inanç esaslarıyla namaz, dua, oruç, zekât, hac, tesettür benzeri ibadetlerin gerek ferdî, ailevî ve sosyal hayatta, gerekse ahirette insana kazandıracağı faydaları anlatıyor; imanlı bir dünya görüşü ve yaşama tarzıyla inançsız, ibadetsiz olanını akla uygun mukayeselerle tasvir ve tahlil ediyor; okuyucularına Hazret-i Peygamber'in sünnetine ve ahlâkına riayeti, doğruluk, anne babaya saygı, sabır, şükür, iktisat (tutumluluk), ihlâs, şefkat, tevazu, merhamet, diğergamlık, yardımlaşma gibi ahlâkî faziletleri telkin ediyor; bu güzel huyların zıddı olan hile, yalan, anne babaya isyan, sabırsızlık, nankörlük, israf, riya, zulüm, merhametsizlik, kibir, bencillik gibi kötü duygu ve fiillerden kaçınma şuuru veriyordu.

Bundan dolayı dikkatini başka taraflara dağıtacak kitap, gazete, mecmua, radyo gibi yayın vasıtalarıyla iradî olarak meşgul olmak istemiyordu. Meselâ, bir münasebetle o zamanda "siyasetin lisanı" olan gazeteleri yıllardır okumadığını ve dinlemediğini şöyle ifade ediyor:

"Onüç sene bu zamanda siyasetin lisanı olan gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi sekiz sene oturduğum Barla halkını işhad ediyorum."(Barla Lâhikası)

Nur risaleleri müellifi, dikkatini ve mesaisini, belirttiğimiz konularda teksif ettiği, başkaları tarafından yazılan eserleri de umumiyetle okumadığı ve/ veya okuyamadığı için, tabiî, Türk dilindeki değişmeleri takip etme imkânlarına çok sahip değildi... Onun Türkçeyle teması, denebilir ki, daha ziyade eserlerini beğenerek okuyan, kopya eden, zaman zaman ziyaretine gelen Türk talebesinin konuşmaları ve bazen de kendisine fikri sorulmak üzere alınıp getirilen kitap, gazete ve mecmuaların ifade biçimleriyle sınırlıydı. Yurdun çeşitli şehirlerinde türlü iddia ve suçlamalarla çıkarıldığı mahkemelerde -önceki ismi "müddeî-i umûmî" olan- "savcı"ların iddianameleri, avukatların müdafaaları, hâkimlerin kararları, bilirkişilerin raporları da konuşma, yazı, hukuk ve ilim dilindeki değişmeler konusunda ona fikirler vermekteydi. Yani saltanat, II. Meşrutiyet, I. Cihan Harbi, Mütareke ve Millî Mücadele yıllarının kültürel, siyasî ve sosyal faaliyetleriyle meşhur hocası, bilhassa 1923-50 yılları arasında Türkçe neşriyatı muntazaman takip etmemiş, edememiş; yukarıda işaret ettiğimiz sebepten dolayı, çok defa etme arzusu da duymamıştı...

Bütün bunları, Nursî'nin eserlerinde yer yer gramer hatası sayılan anlatım pürüzlerine rastlanmasının belli başlı sebeplerini belirtmek için söylüyoruz. Eğer anlama gayretiyle ve insaflı olarak bakılırsa, bu gibi şeklî pürüzleri müsamaha ile karşılamak mümkündür.

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, Nur risaleleri müellifinin eserlerinde rastlanan ve Türkçenin grameri bakımından kusur sayılan şeyler, onları şevkle yazan, zevkle okuyan öğrencilerinin gözüne batmamış; dile getirilen manaları anlamalarına da engel olmamıştır. Bir realiteyi tesbit maksadıyla belirtmek isteriz ki, konuşma dilinde de her zaman gramer kaidelerine uyulmaz. Sadece sözlü ifade değil, yazılı ifade hususunda da en dikkatli ve itinalı olan yazar ve şairlerin eserlerinde dahi, kusur ve eksiklik aranırsa, bulunabilir ve bulunmuştur...

Gerek hitabette, gerekse yazılı ifadede samimiyet ve ihlâs, insanın kalbine işleyen, iki mühim meziyettir. Meramını gayet düzgün cümlelerle, gramer kaidelerine uygun bir şekilde, pürüzsüz anlatan bir hatipte, bir avukatta, bir vaizde, bir liderde, bir pazarlamacıda riya, samimiyetsizlik, inançsızlık, dünyevî ihtiras vb. şeyler hissedilirse, selim zevk ve yaratılış sahiplerinin akıl, kalp ve vicdanları onu inandırıcı ve kabule değer bulmayıp reddedecektir...

Burada hatırlanması gereken başka bir şey de şudur ki, Nursî için dilin gramer kaidelerine uygun kullanılışından ziyade, İslâm prensiplerine uygun olarak kullanılması, daha mühim ve öncelikli bir meseledir. Bu sebeple o, eserlerinde, netice itibariyle dile dayanan radyo, kitap, gazete, mecmua gibi yayın ve haberleşme organlarının insanlığın hayrı ve faydası yolunda kullanılması gerektiğini anlatır.

Müellifin kanaatince, birer İlâhî nimet olan ve dünya nüfusunu âdeta bir meclisin ehli hâline getiren radyo ve "matbuat" (kitap, gazete, dergi gibi basılı şeyler) vasıtasıyla güzel sözler, Allah Kelâmı, Kur'an hakikatları, iman ve güzel ahlâkın dersleri, insanlık için gerekli, faydalı bilgiler yayılmalıdır:

"Elbette ve elbette beşer bu pek büyük nimete karşı, bir umumî şükür olarak o radyoları her şeyden evvel kelimât-ı tayyibe olan Kelâmullah'ın, başta Kur'ân-ı Hakîm ve hakîkatları ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatları olmalı ki o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer. Evet beşer, hakikata muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafî olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa'ye şevki kırar."(Emirdağ Lâhikası)

Nursî'nin 1908- 1909 yıllarına ait bir eserindeki şu şikâyeti, birtakım basın organlarının İslâmî, ahlâkî değerlere riayet etmemesi yüzünden, insanlarımızın ahlâkını ne kadar sarsıp zedelediğini, hatta darmadağın ettiğini belirtmesi bakımından dikkate değer bir tesbittir:

"Gazeteler... haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar. Ve efkâr-ı umûmiyeyi perîşan ettiler."(İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi)

Müellifin şu cümlesi ise, bazı simsarların para kazanmak veya müşterilerinin ulvî duygularını çöküntüye uğratmak için sistemli olarak sürdürdüğü müstehcen yayınların, insan kalbi ve ruhu üzerinde ne derece menfî tesirleri olduğunu veciz bir şekilde belirtmektedir:

"Beşerin şimdiki seyyiât-âlûd hırçın rûhunda, mütebessim, küçük cenazeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir."(Mektûbat)

Nur risalelerinde bir taraftan dilin ahlâkî ve edebî bakımdan iyi kullanılması telkin edilirken, diğer taraftan okuyucular, yazılı veya sözlü olarak dil vasıtasıyla işlenen yalan, yalancı şahitlik, gıybet, iftira, mübalâğa, cerbeze (demagoji), insan haklarına saldırı, düşmanca ve insafsızca tenkit, batıl şeyleri iyice tasvir, nefsin meşru olmayan arzularını harekete geçirme gibi fiillerden sakındırılır.

Tek parti devrinde gerek dinî yayınların önünde türlü resmî engellerin olması, gerekse manevî ihtiyacı karşılayacak din derslerinin bulunmaması, o zaman diliminde yaşayan nesillerde maddî şeylerin dolduramadığı bir boşluk, açlık, inkâr, şüphe ve arayış doğurmuştu. İşte Said Nursî'nin eserleri, halkın bu ihtiyacına cevap vermiş; samimiyetle benimsenmiş ve okuyup değerli bulanlarca yazılarak yayılmaya çalışılmıştır.

Ancak Nursî'nin eserlerinin gördüğü rağbeti, sadece halkın dinî bilgiler konusunda duyduğu manevî ihtiyaçla açıklamaya çalışmak, bizce, eksik bir izah tarzı olur... Çünkü onun eserlerinin mazhar olduğu alâkanın daha başka sebepleri vardır. Nursî'nin yaşadığı yıllarda Ferid Kam, Babanzâde Ahmed Naim, Mehmed Ali Aynî, İsmail Hakkı İzmirli, Elmalılı Hamdi Yazır, İsmail Fennî Ertuğrul, Ahmed Hamdi Akseki, Hasan Basri Çantay, Mustafa Sabri Efendi, Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt, Ömer Nasûhî Bilmen gibi din âlimlerinin de tefsir, hadis, kelâm, ahlâk, siyer, tasavvuf gibi dinî ilimlere dair eserler telif ederek yayımladıkları malûmdur. Fakat Nursî'ye nazaran daha çok ve muntazam bir mektep, medrese öğrenimi görmüş o kişilerin eserleri, bu ölçüde rağbete mazhar olmamıştır.

Şüphesiz ki, o ilim adamları Nursî'nin rakibi değil; aralarında bazı konularda görüş ayrılıkları, üslûp ve metod farkları olsa da geniş ölçüde düşünüldüğünde, denebilir ki, aynı istikamette faaliyet gösteren yol arkadaşlarıydı. Bu mukayeseyi, Nur risaleleri yazarının gördüğü rağbetin sebepleri üzerinde düşünülmesi için yaptık. Bizce yazarın şahsiyeti, devlet memuru olmaması, ahlâkı, lüks ve israftan uzak yaşama biçimi, davası uğrunda her türlü fedakârlığı göze alması, eserlerinin telif tarzı, dili, üslûbu, konuları kavrayış ve anlatış usûlü… gibi birçok faktörün de bu rağbette payı vardır...

  • Nursî'nin dil değişikliği, başka bir ifadeyle Türkçeden -Arapça ve Farsça kelimeler başta olmak üzere- yabancı unsurların "temizlenmesi" konusundaki tavrı

Türk dili tarihiyle meşgul ilim adamlarınca bilindiği gibi, Türkçeye Türklerin İslâm'ı kabulünden sonra çok sayıda Arapça kelime girmiş; sadece Arapça'dan değil; Farslar gibi siyasî, iktisadî ve kültürel münasebetlerde bulunduğumuz başka milletlerin dillerinden de kelimeler geçmiştir. Ancak bu münasebetin tek yönlü olduğu sanılmamalıdır: Türkçe de başka milletlerin, bilhassa asırlar boyunca hâkimiyeti altında bulunan ulusların dillerine kelimeler vermiştir.

Nasıl diğerleriyle münasebet hâlinde olan ırklar saflığını koruyamıyor ve karışıyorsa, başka lisanlarla teması olan diller de saf hâlde kal(a)mıyor. Said Nursî, yeryüzünde ve bilhassa ülkemizde göçler ve mübadeleler dolayısıyla ırkların saf hâlde kalmadığını, İslâm hükümetinin merkezi bu vatanda kurulduktan sonra, diğer kavimlerin birçok mensuplarının Anadolu'yu yurt edindiğini anlatır ki, aynı karışmanın Türkçe ve diğer dillerde de vuku bulduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü ırkların birbirine karışması, dillerin de karışması sonucunu doğurmaktadır:

"Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki: Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve cemiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: 'Dil, din bir ise; millet birdir.' Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir."(Mektûbat)

Görüldüğü gibi, Nursî, millet fertlerini birbirine bağlayacak üç önemli unsur sayıyor: "Dil, din, vatan." Sonra bu unsurların üçünün ortak olması hâlinde kuvvetli bir millet meydana geleceğini, onlardan biri eksik olduğu takdirde, bahis konusu unsur bakımından ortaklığı bulunmayan fertleri yine milliyet dairesi içinde saydığını ifade ediyor. İslâm'ın "Müminler ancak kardeştir"(Kur'an, Hucurat, 49/10) hükmü gereğince, aslında bütün müminleri kardeş kabul eden, onların tamamını –aynı yurtta yaşamasalar ve siyasî bakımdan birlik hâlinde olmasalar dahi- manen bir millet sayan Nursî'nin, burada Anadolu gibi bir vatanda yaşayan insanlar arasındaki bazı maddî ve manevî bağları bahis konusu ettiği görülmektedir. Nitekim inananlar arasında ayrılık, kin ve düşmanlığın ne kadar zararlı sonuçlar doğuracağını anlatırken, onları birbirine yaklaştıran çeşitli ortak dinî değerler yanında, aynı köyde, ülkede, devlette yaşamak gibi birlik yönlerini de sayar:

"Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ: Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir, bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!"(Mektûbat)

İslâm dini konusunda menfî düşüncelere sahip olan bazı okur- yazarlarımız, Türk dilinin geçirdiği safhalar konusunda şöyle bir resim çizerler: Türklerin İslâm dinini kabulünden önceki dilleri "arı"ydı. Fakat "ulus"umuzun İslâm dinini benimsemesinden sonra, dilimize çok sayıda Arapça kökenli "sözcük" girdi. Halkın konuştuğu dille medreselerde okuyan zümrenin konuşup yazdığı dil arasında büyük fark meydana geldi. Halk çoğunluğu, bu yüksek tabakanın söylediklerini, yazdıklarını anlayamazdı. 19. yüzyılda batı uygarlığını tanıyan Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınlarımızın şiir ve nesir dilimize, edebiyatımıza yönelik tenkitleri sonucunda yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark kapanmaya başladı... vs.

Maksadımız elbet, Türk dilinde sadeleşmenin bütün safhalarını anlatmak değildir burada. Fakat bahsimizle alâkası dolayısıyla şunu belirtmek isteriz ki, gerek başka Müslüman devletler zamanında, gerekse Osmanlı devleti asırlarında Arapça, Kur'ân'ın ve Hz. Muhammed'in dili olmak dolayısıyla yabancı sayılmayan, " 'âlî"(yüksek) ve "âlî" (aletle ilgili) adı verilmiş ilimlerin tahsili için gerekli görülen bir lisandır. Bu sebeple ana dili Arapça olmayan Müslümanlar da bu lisanı öğrenmeyi, diğer ilimleri tahsil edebilmek için pek lüzumlu buluyorlardı.

Arap asıllı olmayan nice ilim adamının da sayılamayacak kadar çok eser telif ettiği Arapça, Müslüman milletlerin ortak ilim diliydi. Yine aynı inanca mensup olduğumuz Farsların konuştuğu lisan da ilim, irfan sahibi bir insan için gerekli sayılan, uzun bir mazisi ve zengin edebiyatı olan, kardeş bir dildi. Türk asıllı bazı âlim, hükümdar, şair ve yazarların da Farsça eser telif etmeyi bir maharet yahut dinî, tasavvufî, siyasî kanaatlerini ifade için gerekli âlet saydığı malûmdur. Kısacası, "elsine-i selâse" adı verilen Arapça, Farsça ve Türkçe, İslâm medeniyetinin üç büyük dilidir. Bundan dolayı bir Müslüman'ın Arapça ve Farsçaya karşı antipati duyması, düşmanca duygular beslemesi için bir sebep yoktu(r)...

Bir İslâm âlimi olan Said Nursî'nin anılan dillere bakışı da bu istikamettedir. O, bilhassa 1908-23 yılları arasında telif ettiği eserlerinden bir kısmını bütünüyle Arapça, bir kısmını da Türkçe yazmıştır. Hayatının "Risale-i Nur Külliyatı" umumî adı altında eserler telif etmeye başladığı ve "Yeni Said" diye adlandırdığı 1926 sonrası devrinde ise, kitaplarında münasebet düştükçe Celâleddîn-i Rûmî, Sa'dî, Hâfız-ı Şîrâzî benzeri şairlerin Farsça şiirlerine yer verdiği gibi, bizatihi kendisi de zaman zaman "Fârisî" manzumeler yazmıştır.

Nursî'nin kanaatince, Arapça dünyanın en zengin dillerinden biridir. Onu bu hükme sevk eden en mühim delil, Kur'ân'ın Arapça indirilmiş olmasıdır. Ancak müellif, bir tefsir başlangıcı olarak yazdığı Muhâkemât'ta mananın elbisesi olan Arapça ibarenin çözülmesinin zihinleri tutup kaplamasını ve asıl istenilen ilmin ikinci plânda kalmasını da tenkid eder. Yani o alet ilimleriyle uzun zaman meşgul olup sadede, asıl konuya geç gelinmesini doğru bulmaz...

Şimdi gelelim dilimize girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçeden mümkün olduğu kadar "temizlenmesi" vakıasına… Bu faaliyet, resmen ne zaman ve niçin başladı? M.Kemal, 1932 yılında Türk Dilini Tetkik Cemiyeti'ni kurdurmuş ve bu kuruluşun faaliyetleriyle şahsen alâkadar olarak bir müddet Arapça, Farsça unsurları Türkçeden tamamen temizlemeyi denemiştir. Hatta onun yalnız Türkçe kelimelerden meydana gelen bir nutuk söylediği de bilinmektedir. Ancak daha sonra insanların birbiriyle anlaşamaz hâle geldiğini ve "öztürkçe" konuşma tecrübesinin çıkmaz bir yol olduğunu görmüş; Güneş- Dil Teorisi adı verilen, ilmî görünüşlü bir izahla meseleyi halletme yoluna gitmiştir: Buna göre, yeryüzünde konuşulan bütün diller Türkçeden doğmuştur. Başka dillerden aldığımız kelimeler de aslında Türkçe olduğu için, onları kullanmakta bir mahzur yoktur!..

M.Kemal, eski metinlerden veya halk ağızlarından derlenen yahut yeni türetilen kelimelerle konuşma ve yazma denemesini bırakmış; fakat daha sonra gelen, fikren sosyalist, materyalist olan bir okur-yazar grubu, bu konuda katı davranmış; bilhassa Arapça, Farsça asıllı kelimelere karşılıklar türetmiş yahut eski, terk edilmiş kelimeleri tarihî eserlerden bulup onların yerine geçirmeye çalışmıştır. O yılların gazete ve dergilerini gözden geçirenler, sistemli bir şekilde Arapça ve Farsça asıllı kelimelere karşılıklar teklif edilerek yeni, yapma bir dil meydana getirilmeye çalışıldığını göreceklerdir.

Burada bizce mühim olan, söz konusu kelimelerin Türkçe asıllı olup olmadığı veya Türkçenin gramerine uygun olarak türetilip türetilmediği meselesi değil, Arapça- Farsça asıllı kelimelere duyulan nefretin sebebi ve onları dilden "temizlemek"le ulaşılmak istenen hedefti(r): Evet, asırlardır kullanıla kullanıla dilimize mâl olmuş Arapça ve Farsça kelimeler, neden sevilmiyor; unutturulmak, yok edilmek isteniyordu? Bunun sebebini öz olarak söyleyelim: Bir kısmı tutan, bir kısmı unutulan bu yeni kelimeler, maziden kaçışın işaretleri, İslâm dinini, kültürünü ve tarihini hatırlatabilecek her şeyden uzaklaşarak yeni bir ulus inşa etme, medenî sayılmayan bir milletler topluluğundan "medenî" kabul edilen milletler dairesine geçme gayretinin yapı taşlarıydı. Böylece bin yıllık İslâmî Türk ilim ve kültür mirası, yeni nesillerce okun(a)maz, anlaşıl(a)maz hâle getirilecekti. Hâkim mevkide bulunan "aydın"lar, bu yeni "sözcük"leri her türlü vasıtayı kullanarak yaymaya uğraştı: Ders kitaplarında, radyo programlarında, gazete ve dergilerinde, tiyatro oyunlarında, sinema filmlerinde kullana kullana onları yaygınlaştırmaya muvaffak da oldular.

Bu yeni, sun'î bir dil meydana getirme hareketi, itiraz, muhalefet ve direnişle karşılaşmadı mı hiç? O zamandan beri mezkûr hareket, Halil Nihat Boztepe, İsmail Habib Sevük, Ali Fuad Başgil, Nihad Sami Banarlı gibi bazı şair ve yazarların tenkitlerine uğramışsa da anılan itirazlar, gidişi önlemeye yetmemiştir. Bilgisi kıt kimseler de bu gibi "yeni" kelimeleri kullanmayı bir modernlik, ilerilik, aydınlık alâmeti saymış; söz konusu özenti de onların yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Neticede 70- 80 sene önce yazılmış Türkçe edebî ve ilmî eserler, yeni dilin öğretildiği nesiller tarafından okunmaz ve anlaşılmaz hâle geldi...

Türkçedeki Arapça, Farsça kelimeleri mümkün olduğu kadar kullanmamaya gayret eden ve unutturmaya çalışan kimselerin dünya görüşüne ve yaşama tarzına dikkat edilirse, bunların umumiyetle şüpheci, inkârcı, İslâm'a yabancı yahut düşman oldukları görülecektir. Türk milliyetçileri ilk zamanlarda bahis konusu uydurma veya yeniden diriltilen eski kelimeleri kullanmamaya çalıştılarsa da son yıllarda o hususta farklı düşünceler serd etmeye başladılar.

Yukarıda temas ettiğimiz gibi, bütün dikkat nazarını, kuvvetini kendi telif ve neşir çalışmalarına veren Said Nursî, esasen Türkçenin maruz kaldığı bu değiştirme, dönüştürme teşebbüslerinin dışındaydı. O, bahis konusu Arapça, Farsça unsurlardan mümkün olduğu kadar "arındırılmış" yeni Türkçeyi iradî veya gayr-ı iradî olarak takip etmemekle -denebilir ki- dilimize mâl olmuş yüzlerce eski kelimeyi eserlerinde yaşatmıştır.

Bilindiği gibi, dil, sadece bugün birbirimizle anlaşmamızı sağlayan bir vasıta değil, aynı zamanda tarihimizle bağımızı kuran bir köprüdür. İnsan için hafıza ne kadar önemli bir nimetse, milletler için de tarih o kadar mühim bir ilimdir. Canlı bir varlık olan dili, dışarıdan, siyasî müdahalelerle değiştirmek, lisandaki yüzlerce, binlerce kelimeyi yok etmeye çalışmak, onların manalarını başkalaştırmak, ne demektir? Geçmişle şimdiki ve gelecek zamanı birbirine bağlayan bir köprüyü yıkmak, mefhum kargaşasına sebep olmak demektir. Bu, körü körüne bir mazi hayranlığı değil; geçmişin yaşatılması gereken dinî ve ahlâkî değerlerini koruma, çağımıza taşıma gayreti olarak anlaşılmalıdır.

"Eski hâl muhâl; ya yeni hâl, ya izmihlâl..."(Münâzarât) diyen Nursî, siyasî ve sosyal şartların değiştiğinin farkındadır. Ancak başka pek çok ifadesinden anlaşıldığına göre, bu söz, çağımızın dünyasında milletçe yaşayabilmek ve var olabilmek için, millî hüviyetini redd ve inkâr ederek yenileşmek, modernleşmek, Batılılaşmak gerektiğini belirtmez elbette; bilakis yeni şartları kavrayarak ve kendi dinî, ahlâkî ve millî değerlerimize bağlı kalarak hayatımızı sürdürmemiz lâzım geldiğini ifade eder.

  • Risale-i Nur külliyatının diline yöneltilen tenkitlerin mahiyeti ve değerlendirilmesi

Nur risalelerinin yazılış ve yayımlanışından sonra, her seviyede pek çok okuyucusunun büyük bir saygı ve sevgiyle kabulüne mazhar olduğu nasıl inkâr edilemez bir vakıa ise, zaman zaman bazı tenkitlere uğradığı da bir gerçektir. Biz, burada konumuz dolayısıyla anılan tenkitlerin dille ilgili olanlarına temas edeceğiz.

Said Nursî'nin hayatında, Nur risalelerinin müellifi, yazıcı, okuyucu ve yayıncıları hakkında çeşitli suçlamalarla davalar açıldığı bilinmektedir. Yazarın vefatından sonraki yıllarda da devam eden bu davalara bakan hâkimler, zaman zaman bahis konusu eserlerin dinî ve ilmî mahiyeti ile değeri konusunda bilirkişilere müracaat etmiş; üniversite hocaları veya diyanet işleri reisliğinde vazifeli kişiler umumiyetle kitapların muhtevasını özetleyerek lehte görüş bildirmişler; arada bir kısım parçalarına tenkitler de yöneltmişlerdir. O tenkitler, kitapların yazarı, Nursî'nin talebeleri veya avukatları tarafından cevaplandırılmıştır.

Said Nursî'nin eserleri hakkında zaman zaman görüşlerini açıklayan N.Armaner, N.Atsız, A.Gölpınarlı, T.Dursun, İ.Kara gibi bazı yazarlar, Nur risalelerinde Türkçe'nin grameri bakımından anlatım bozuklukları bulunduğunu ve/veya kullanılan dilin de hayli eski olduğunu belirtmişlerdir.

Nur risalelerindeki bu gibi şeklî pürüzleri dostça veya düşmanca bir üslûpla tenkit edenlerin hepsini aynı kategori içinde mütalâa etmek, doğru olmaz. Söz konusu tenkitlerin arkasında objektif davranma gayreti, rekabet, kıskançlık, ırkçılık, meşrep ve mezhep taassubu, şüphecilik, inkâr gibi çeşitli faktörlerin olduğu söylenebilir.

Biz, Nur risalelerinde yer yer görülen gramer hatalarının başlıca sebeplerini yukarıda ifade ettik. O sözlerimize ilâveten şunu da ifade edelim ki, bu eserlerin dilinin bütünüyle kusurlu ve bozuk olduğunu söylemek, abartılı, hakikate ve insafa aykırı bir iddiadır.

Ayrıca, iyi niyetle, samimiyetle anlamaya çalışmak yerine, şüphe, inkâr, peşin hüküm, kin, kıskançlık gibi duygularla ele alındığı takdirde, bir beşer eserinin değil, bir İlâhî hidayet kitabı, nur ve şifa olan Kur'ân'ın dahi kalplerdeki hastalıkları artıracağı, bilinen şeylerdendir... Meselâ, bazı müsteşriklerin Kur'an'da Arap gramer kaidelerine uymayan ayetlerin bulunduğunu iddia etmesi, ona peşin hükümle yaklaşmanın sonuçlarından biridir.

Said Nursî'nin eserlerini okuyanlar, onun dinî ilimleri ve ayrıca ona vasıta sayıldığı için "âlet ilmi" diye adlandırılabilecek çeşitli bilgileri edinmiş bir âlim olduğunu görürler. Ele aldığı bütün İslâmî, ahlâkî bahislerde en çok Kur'an ayetlerinden ve Hz. Peygamber'in hadislerinden faydalanan Nursî, iktibas ve atıflarından anlaşıldığına göre, İslâm âlim, mutasavvıf, şair ve yazarlarının eserlerinden de istifade etmiştir.

Nur risalelerinin bu derece rağbet görmesinin arkasında yazarının samimiyeti, ihlâsı, makam, şöhret gibi dünyevî menfaatler gözetmemesi, sadece akla, kalbe, hayale değil, hem akla, hem kalbe, hem de diğer insanî duyulara hitap etmesi, yerine göre maksadını delil ve isbat, temsil, sembolik hikâye, mukayese, tahlil vb. yollarla anlatması gibi sebepler sayılabilir.

O, İslâm inanç, ibadet, ahlâk ve muamelât esaslarıyla ilgili konuları, aklı ikna edecek delillerden başka, kalb ve vicdanın ihtiyaçlarını da karşılayacak tarzda anlatmada büyük bir maharet göstermiştir. İmanlı ve inkârcı dünya görüşleri ile yaşama biçimlerinin mukayesesi, ibadet eden ve etmeyen kişinin ruh hâllerini tasvir, bazı hakikatleri sembolik olarak anlatış gibi hususlarda ne kadar başarılı olduğunu, okuyucuları iyi bilir...

  • Sadeleştirmeye dair

Nursî'nin sağlığında Eşref Edip, Necip Fazıl, Raif Ogan gibi yazarlar, bu eserlerden seçtikleri bazı parçaları, kendi anlayış ve üslûplarına göre düzeltip, sadeleştirmek suretiyle yayımlamışlar… Müellif, başlangıçta bu tasarruflara itiraz etmemiş; fakat bir müddet sonra bazı cümlelerinin hatalı anlaşıldığını görerek mani olmuştur. Nursî'ye ait bazı eserlerin onun vefatından sonra da zaman zaman bütünüyle yahut kısmen sadeleştirilmesine teşebbüs edildiği de bilinmektedir.

Burada şunu da belirtelim ki, her büyük yazarın kendisine has bir üslûbu, hatta bazı edebî şahsiyetlerin üslûpları, yani dil malzemesini çeşitli şekillerde kullanış tarzları vardır. Bu, onların ele aldıkları konular, ilim ve sanata dair kabulleri, telif şartları, ruh hâlleri, yaşları gibi faktörlere göre değişiklik gösterir.

Hikâye, roman, şiir, makale, fıkra, tenkit, deneme, biyografi gibi edebî türlerdeki eserleriyle meşhur yazarlarımızın üslûplarının birbirinden farklı oluşu, ayrı renk, koku ve tattaki çiçek yahut meyveler misali çeşitliliği, edebî bir zenginliktir.

Türk dilini sonradan öğrenen Said Nursî'nin de kendisine has bir değil, ele aldığı konulara göre çeşitlilik gösteren birden çok üslûbu vardır. Yazarın üslûbunu, hitap ettiği kişinin yaşına, işine, yaşama biçimine, anlayış derecesine göre ayarladığı da bilinmektedir.

Makale, sohbet, temsilî hikâye, hatıra, münacat, mektup gibi çeşitli edebî türler yahut dinî hitabet, hukukî hitabet, askerî hitabet gibi hitabet çeşitleri içinde mütalâa edilebilecek yazıları, tasvir ve tahlilleri, okuyucunun aklı, kalbi, vicdanı, hayal gücü üzerinde son derece tesirli olan metinlerdir.

O, "tokat" misali bazı bilinen kelimelere yeni manalar yüklemiş; fertlerin günah ve kötülükler işlemesini engelleyen dinî, manevî bağları "nurânî zincir" tamlamasıyla anlatmak gibi, yeni terkipler yapmış, orijinal buluşları olan, eserlerini veya kitap bölümlerini adlandırma konusunda da zenginlik gösteren bir yazardır.

Nesiller, onun eserlerini okuyarak inkâr ve ahlâksızlık bunalımlarından kurtuldu; manevî huzura, sevinçlere, feyiz, ferahlık ve saadetlere mazhar oldu. Gençler, yaşlılar, hanımlar, erkekler, hastalar, mahpuslar, felâketzedeler; şüphe ve vesvese içinde bunalanlar, onun derslerinin telkin ettiği imanlı, ibadetli ve faziletli bir yaşayış sayesinde huzura erdiler...

Bu risaleleri sadeleştirmek veya onların dilini kendi anlayışlarına göre değiştirmek isteyenlere şunları ifade etmek isteriz: Bilinmelidir ki, her şeyden önce yazarın bu tür tasarruflara rızası ve müsaadesi yoktur. Nur risalelerinden günümüz insanının faydalanmasını kolaylaştırmayı hedefleyen bir niyete karşı, taassuptan ileri gelen bir reaksiyon olarak görülmemelidir bu...

Söz konusu eserler, manevî ihtiyaca cevap olmak üzere ilham edilmiştir. "Biz, müellifin rızası olmasa da bu değerli eserler yeni nesiller ve geniş kitleler tarafından anlaşılsın diye onları sadeleştireceğiz" denirse, buna cevaben, belirtilen niyetle yapılan denemelerin eksikleri ve yanlışlarının olduğunu, ayrıca umulduğu gibi büyük bir alâka ve rağbetle de karşılanmadığını söylemek zorundayız...

Son zamanlarda risaleler, sayfa altlarında bilinmeyen kelimelerin karşılıkları verilerek de yayımlanmaktadır. Anlamak isteyen okuyucular, bu tür baskılardan faydalanabilir ve zaten faydalanmaktadır da...

Nur risaleleri, Arapça, Farsça unsurlarla zenginleşmiş Türkçenin çağımızda yaşamasını sağlayan en mühim İslâmî kaynaklardandır ve okuyucularını dinî ilimlerde belirli bir bilgi seviyesine eriştirmekte; sadece bilgi seviyesine ulaştırmakla kalmamakta; ona uygun davranış ve yaşayışa da özendirmektedir.

Kısaca temas ettiğimiz ağır şartlar altında ve mahrumiyetler içinde yazılan bu eserlerin dili ve üslûbu üzerinde değişiklikler yapılmasına ise müellifinin razı olmadığı ve izin vermediği bilinmektedir. Yapılan bazı sadeleştirme çalışmalarında müellifin orijinal üslûbunun kaybolduğu, ayrıca bazı yanlış anlama ve aktarmalara rastlandığı, belki iyi niyetle ortaya konan yeni metinlerin umulduğu kadar rağbet görmediği ve aslının yerini tutamadığı da mâlûmdur.(Geniş bilgi için: Abdülkadir Badıllı, Sadeleştirme, Asrî Bir Tahriftir)

Okuyucular, Nur risalelerinin sadeleştirilmiş; bu sırada bilerek-bilmeyerek az veya çok mana değişikliklerine uğratılmış şekillerini değil; aslını okumalı ve anlamak için gayret sarf etmelidir.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...