YÜKSELİŞ YOLU

“ … 'Bismillahirrahmanirrahîm' yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.”(1)

“Lafza-i Celâl, Allah’ın zatına isim ve unvan” olduğu için, bütün âlemlerdeki her çeşit isim ve sıfat tecellilerini içine almaktadır.

Rahmân, Üstad’ımızın ifadesiyle, Rezzâk mânasınadır ve bu isim sadece yeryüzündeki canlılarda tecelli eder. Rahîm ismi ise, daha çok, âhiret yolcusu olan insana bakar.

Buna göre, besmelede “kâinat, yeryüzü ve insan” şeklinde harika bir sıralama söz konusudur. Allah ismi, bütün kâinattaki her tür tecelliyi, Rahmân ismi yeryüzünde rızka muhtaç bütün canlılardaki rahmet tecellilerini, Rahîm ismi ise insanın ebede namzet bir fıtratta yaratılmasındaki rahmet tecellisini nazara vermektedir.

Üstad’ımız “yukarıdan nüzul ile…” ifadesiyle tüm kâinatta tecelli eden rahmetin daha sonraki safhada yeryüzüne indiğini ve en sonunda insana dayandığını nazara verir.

Yani, bu kâinat sanki bir rahmet ağacıdır ve ondaki rahmet tecellileri bütün kâinatı kaplamıştır ve sonunda kâinatın meyvesi olan insana teveccüh etmiştir.

İnsanın “mahiyet-i câmiasının sîmâsı” denilince, onun ruh dünyasının tümü anlaşılır. İnsanın madddî siması; göz, kulak, ağız gibi birimlerden meydana geldiği gibi, manevî siması da kalp, akıl, hafıza, vicdan, sevgi, korku gibi latifelerin tümünden ortaya çıkar. Bu sima için Üçüncü Sır’da; “insanın mahiyet-i mâneviyesinin siması” ifadesi kullanılmıştır.

Ruha takılan bu cihazların harika bir şekilde bir araya gelmeleriyle manevî bir sima ortaya çıkar. Bu sima için, bir başka risalede, “terkib içinde besatet”ten söz edilir. Besatet, terkip olmamak demektir. Yani, insan ruhu nice duygu ve latifelerden meydana gelmekle birlikte, hepsi bir tek şeydir. İnsanın organları ameliyatla yahut bir kaza sonucu birbirinden ayrılabilir, ama ruhtaki görme sıfatını, işitme sıfatından, hafızayı hayalden ayıramazsınız. Bu hakikat bütün sıfatlar ve duygular için de aynen geçerlidir.

Maddî simaların birbirinden farklı olması gibi, manevî simalar da birbirinin tıpatıp aynı değillerdir; her ruhun kendine has bir siması vardır.

Bunun en güzel örneği melekler âlemidir. Bu nurdan varlıkları görebilsek Cebrail ile Azrail’i yahut Mikail’i (as.) birbirinden ayırt edebiliriz. Her birinin ayrı bir manevî siması vardır. Her bir ruhun da cesetten çıktıktan sonraki hali bunun gibidir; her ruh kendisini diğer ruhlardan ayırt eden manevî ve müstakil bir simaya sahiptir.

Üstadımızın burada nazara verdiği temel mesaj, insanın manevî yapısının cennet ve cehenneme aday olacak şekilde takdir ve tanzim edildiği ve bu yapının Rahîm ismine baktığıdır. Cennet ve cehennem; bu manevî simada yer alan “latifelerin, duyguların, hislerin”, doğru veya yanlış kullanılmalarından doğacaktır.

Söz konusu simaların her birinde bir “sikke-i ehadiyet” vardır. Yani, her üç sima da Allah’ın birliğini göstermektedir. Ne ruhtaki latifeleri, ne duyu organlarını, ne de kâinattaki yıldızları birbirinden ayrı düşünmek ve ayrı İlahlara isnat etmek mümkün değildir.

Bunların her biri, büyüklükleri farklı da olsa bir şeydir. İnsan simasındaki kulağı yapan başka, ağzı yapan başka olamaz. Yeryüzü ayrı bir simadır; denizleri yaratan başka, karaları yaratan başka olamaz. Keza, gökyüzü ve tüm kâinat da yine bir tek simadır, ondaki galaksileri de ayrı İlahlara isnat etmek aklen mümkün değildir.

Vahid ve Ehad isimlerinin her ikisi de Allah’ın birliğini ifade ederler. Vahid ismi, Allah’ın “sonsuz ve mutlak olan sıfatlarında şeriki olmadığını”, yani sonsuz ilim, kudret, irade gibi İlâhî sıfatların ancak Allah’a ait olacağını ifade eder. Ehad ismi ise Allah’ın zatının birliğini, zâtında şeriki olmadığını ifade eder; yani Kadîm, Bâki, Vacibü’l-Vücud,.., ancak Allah’tır.

Allah’ın sonsuz sıfatlarının bütün varlık âleminin her köşesindeki tüm tecellilerini seyredemediğimiz gibi, hikmetini ve rahmetini de kâinattaki her şeyde görmemiz ve bilmemiz mümkün olmayabilir.

Gökyüzündeki herhangi bir yıldıza baktığımızda, “Acaba şu yıldızda benim için nasıl bir rahmet vardır?” sorusuna cevap bulamayız.

Yeryüzüne indiğimizde, havasından suyuna, meyvesinden sebzesine, arısından koyununa kadar birçok varlıktaki rahmet tecellilerini rahatlıkla okuruz. Ancak, sivrisinekten, yılana, kaplandan timsaha kadar nice canlılarda bizim için nasıl bir rahmet olduğunu tam kavrayamayabiliriz.

Kendi varlığımıza baktığımızda ise bedenimizdeki her organın ve ruhumdaki her latifenin ve her duygunun bizim için büyük bir rahmet ve ihsan olduğunu çok rahat bir şekilde okuruz.

Bizdeki her şeyin sonsuz bir ilim ve hikmetle yaratıldığını çok iyi kavradıktan sonra, Üstadımızın tavsiyesine uyarak; “merkezden muhite, dâhilden harice” bakmaya başlar ve şöyle düşünürüz:

“Bendeki her şey hikmetli olduğu gibi, aklım kavramasa da içinde yaşadığım yerküresindeki her şey de mutlaka hikmetlidir, keza kâinatta da abes hiçbir şey yoktur.”

Allah’ın sonsuz sıfatlarının bütün varlık âleminin her köşesindeki tüm tecellilerini seyredemediğimiz gibi, hikmetini ve rahmetini de kâinattaki her şeyde görmemiz ve bilmemiz mümkün olmayabilir.

(1) bk. Sözler (Lem'alar), On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamı.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...