Mesnevi-i Nuriye'de Geçen Kelimeler

Zeki Kabasakal Ağabeyimize ebedi sevap kazandırması duasıyla.....

  • ÂB

- su, Mc- yağmur, letâfet, güzellik, itibar, ırz, nâmus, vakar, cilâ, keskinlik, kan

Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin (1) düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder.

Meselâ, horumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur,

"âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san’atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san’atını kim öğretmiş? Ve nereden öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok mütaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim."

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/9.p s215 p588)

(1): (bk. s215 p587)

Lügatçe: âb-ı hayat: hayat suyu, kan amel etmek: davranmak asâ: baston, değnek biçare: çaresiz derc etmek: yerleştirmek düstur: kanun erkân-ı harp: savaş komutanı Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hârika üstün sanatıyla benzersiz olarak ve hikmetli yaratan Allah (c.c.) fenn-i harb: savaş sanatı hane: ev icmâl etmek: özetlemek imtisal etmek: emre uymak, boyun eğmek kerrüfer harbi: vur-kaç tekniği ile yapılan savaş Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap maharet: beceri, hüner mahlûk: yaratık, varlık mahsus: has, özel muhtasar: kısa, özet mütaddit: çok sayıda, çeşitli suret: biçim, görünüş

Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O

ab-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.

İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkit ile el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.

Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/10.Nota 2/2.p s219 p596)

(1) ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir (bk. s218 p595):

ab-ı hayat: hayat suyu basiret: kalp gözü burhan: güçlü ve sarsılmaz delil haris: aç gözlü, çok hırslı hayalât: hayaller ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek kesîf: sığ, yoğun, maddî yapısı olan külliyet: bütünlük, genellik lâkin: ancak, fakat maddî: maddeyle alâkalı mâlik: sahip marifetullah: Allah’ı bilme tanıma mekân: yer mesken: ev, mekân mizan: ölçü, tartı mukabil tutmak: bir şeyin karşısına doğru yönelmek müşahede etmek: gözlemlemek nazar: dikkat, bakış nesîm: hoş ve hafif rüzgâr rahmet: İlâhî şefkat, merhamet seyyid: efendi şahit: tanık tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tecessüs: gizlice araştırma teneffüs etmek: solumak tenkit: eleştiri tereddüt: şüphe tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek

  • ÂBÂ

- eb’in çoğulu – babalar, pederler, Mc- mürşidler, ileri gelenler

Mesnevî-i Nuriye (MN)

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâfirlerin Müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünkü, küfür imana zıttır. Maahaza, Kur’ân, kâfirleri ve

âbâ ve ecdatlarını idam-ı ebedi ile mahkûm etmiştir. Binaenaleyh, Müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan medet beklenilemez. Ancak “Hasbünal lâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (1)” diye Cenâb-ı Hakka iltica etmek lâzımdır.

(MN Hubâb Risalesi 28/18.İ’lem 1/1.p s117 p370)

(1): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

âbâ: babalar ecdat: atalar, dedeler ehl-i Kur’ân: Kur’ân’ın yolundan gidenler; Müslümanlar idam-ı ebedi: bir daha geri dönmeyecek şekilde sonsuza dek yok etme iktizâ: gerektirme iltica etmek: sığınmak kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr etme mahkûm etmek: bir kişi aleyhinde cezalandırıcı mahiyette hüküm vermek medet: yardım muhabbet: sevgi ülfet: kaynaşma, yakınlaşma

  • ÂBÂD

Mesnevî-i Nuriye (MN):

Evet, Hazret-i Ömer İbnü’l-Hattâb’ın (radıyallahü teâlâ anh) İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu meseleye (1) güzel bir misaldir. Bunun gibi, icraat-ı esasiyesinden binlerce harikalar vardır. O zâtın, o zamandaki icraatına harika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda, o

vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!

(MN Reşhalar 12/8. Reşha 2/2.p s40 p89)

(1) bu mesele: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) vahşi kavimlerden pekçok kötü âdetleri kaldırarak, yerlerine yüksek, nezih ahlâk ve âdetleri doldurması (bk. s40 p88)

cezire: yarımada feylesof: filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci hâşâ: asla ıslah: düzeltme, iyileştirme icraat-ı esasiye: temel faaliyetler muvaffak olmak: başarmak radıyallahü teâlâ anh: Allah ondan razı olsun vahşet-âbâd: vahşetlerle dolu zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: insanlara doğru yolu gösteren Hz. Muhammed (a.s.m.)

Ve keza, kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek

ebedül’âbad memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîmden medet istiyorum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/3.p s145 p434)

ebedül’âbad memleketi: sonsuzluklar ülkesi; sonsuz hayat, Cennet Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîm: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren, sonsuz rahmetiyle her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah (c.c.) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması medet istemek: yardım dilemek muhit: okyanus, geniş alan, çevre sevk eden: gönderen, yönlendiren şimendifer: tren şimşekvâri: şimşek gibi tayyare-i ömür: ömür uçağı uhdut: çukur, hendek

3474 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devam ile, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangibir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb,

ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/7.İ’lem 1/1.p s159 p474)

âmâl: emeller; arzular, istekler ebedî: sonu olmayan sonsuzluk ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı emir: iş, olay, olgu fâni: geçici olan, ölümlü fena: yok olma, ölme, fâni olma ihtimam: özen gösterme, önem verme iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak kasden: bizzat yönelerek mânâ: anlam müteveccih: yönlenmiş, yönelen nazaran: bakarak, -göre razı: hoşnut umûr-u dünyeviye: dünyaya ait işler, dünya işleri

(1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile

ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

ABD – 6s-16p - Risale-i Nur

ABD – kul, köle, mahlûk, insan, hizmetçi, hür’ün zıddı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1348 REMZ. Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam!

Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara

abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Bakara 2/156) (1)” de, o belâdan kurtul.

(MN Katrenin Zeyli 18/18.Remz 1/1.p s110 p348)

(1): Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine ona döneceğiz.” Bakara Sûresi 2/156

abd: kul ayn-ı riyâ: gösteriş ve iki yüzlülüğün tâ kendisi musibet: belâ, dert, felâket nam: ad, şan

2423 ZEYLÜ’L-HUBÂB.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Öyle bir Allah’a hamd, medih ve senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebir Onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de Onun ibdâıdır. Biri inşâsı, diğeri binâsıdır. Biri san’atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnûudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri

abdidir. Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.

(MN Zeylü’l-Hubâb 1/1.p s142 p423)

abd: kul âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat azamet: büyüklük, yücelik ecza: cüzler; kısımlar, bölümler hamd: şükür ve övgü hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratması ibdâ: benzersiz ve örneksiz yoktan var etme, yaratma icad: var etme, yaratma i’câzvâri: mu’cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan inşâ: varlıkları yine var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma kudret: Allah’ın güç ve iktidarı mahlûk: yaratılmış, varlık masnû: san’at eseri varlık medih: övgü mescid: ibadet edilen yer mülk: sahip olunan şey memlûk: sahip olunan şey; kul nakış: işleme, süsleme nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış geyelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sâbit: değişmez; ispat edilmiş, ispatlanmış, kesin senâ etmek: tekrar tekrar övmek, yüceltmek sıbga: boya sikke: damga zeylü’l-hubâb: Hubâb Risalesine bir ek ziynet: süs

3433 Ey nefs-i emmârem!

Sana tâbi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâle

abd olurum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/2.p s145 p433)

abd: kul arz: dünya Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde benzersiz yaratan Allah (c.c.) kamer: ay musahhar etme: boyun eğdirme, itaat ettirme nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı dâima kötülüğe sevk eden duygu şems: güneş tâbi: bağlı, boyun eğmiş, başkasına uyan

4438 Evet, Allah’a

abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur. Bu da herşey Allah’ın mülk ve malı olduğunu

iman ve iz’an ile olur.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/7.p s146 p438)

abd: kul iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma mülk: sahip olunan şey

5439 Evet, kudret, insanı çok daireler ile alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten Arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır. Evet, “Kul mâ yağ’beü biküm rabbi levlâ düâ’üküm (Furkan 25/77) (1)” âyet-i kerîmesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği birşeyi peder ve validesinden istediği gibi,

abd de, acz ve fakriyle Rabbine iltica eder ve Hâlıkından ister.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/8.p s146 p439)

(1): De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” Furkan Sûresi 25/77

abd: kul acz: güçsüzlük alâkadar: alâkalı, ilgili arş: göğün en yüksek katı ebed: sonu olmayan sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk fakr: fakirlik, ihtiyaç sahibi olma ferş: yer hakikat: gerçek, esas Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hakir: önemsiz, küçük ihtiyar: seçme, tercih etme iktidar: güç ve kudret iltica etmek: sığınmak kudret: güç, iktidar peder: baba Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) tenvir: aydınlatma valide: anne

6489 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah” ve “Elhamdü lillâh” cümleleri Cenâb-ı Hakkı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celâl sıfatını tazammun eden “Sübhanallah”,

abdin ve mahlûkun Allah’tan baid olduklarına nâzırdır. Cemâl sıfatını içine alan “Elhamdü lillâh”, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle

abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir. Meselâ, biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz. Kezalik –bilâ teşbih- Cenâb-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamd ediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh, rahmetiyle kurbuna bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem edebilirsin. Evet, “Sübhanallahi ve bihamdihî” her iki makamı cem eden bir cümledir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/18.İ’lem 1/1.p s165 p489)

abd: kul baid olmak: uzak olmak bilâ teşbih: benzetme olmaksızın; Allah’ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutmak için kullanılır bu’d: uzak; uzaklık cem etmek: toplamak, bir araya getirmek celâl: azamet, yücelik, haşmet cemâl: güzellik cihet: yön, taraf elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” fâil: işi yapan, fiil sahibi, özne hak: gerçek hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak hararet: ısı iltibas: karıştırma istikamet: doğruluk kabil: bir şeyin karşısında olma, karşısında durarak ondan gelen şeyleri alma, kabul etme karib: yakın; Allah’ın kula olan yakınlığı kurb: yakın; yakınlık lâkin: ama, fakat mahlûk: yaratılmış olan varlıklar, yaratık mazarrat: zararlar, ziyanlar mezc olma: karışma müessir: tesir sahibi, tesir eden, etken mültebis olmak: karışmak nazar: bakış; bakış açısı nâzır: bakan rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sâfi: temiz, arınmış sıfat: özellik, nitelik Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derece yücedir” anlamında bir tesbih Sübhanallahi ve bihamdihî: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir ve ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur şems: güneş tâhir: temiz tavsif etmek: özelliklerini anlatmak tazammun etmek: içine almak, kapsamak tebdil: değiştirme tesbih etmek: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak, şanına lâyık ifadelerle anmak zımnen: içinde bulundurmakla, dolaylı olarak ziya: ışık

7503 Şu esasata dikkat lâzımdır:

1) Allah’a

abd olana herşey musahhardır. Olmayana herşey düşmandır.

2) Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

3) Mülk Allah’ındır; sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur, gider.

4) Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

5) Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/3.p s171 p503)

abd: kul âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat esasat: esaslar, temeller fâni: geçici olan, ölümlü ibka etmek: devamlı ve kalıcı hale getirmek, bâki kılmak kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi, plânlaması kâinat: evren, yaratılmış herşey kısmet: nasip, kader, Allah tarafından takdir edilmiş olan şey meccânen: ücretsiz, bedava muhafaza etmek: korumak, saklamak musahhar: boyun eğmiş, emrine verilmiş mülk: sahip olunan şey razı olmak: hoşnut olmak şekl-i hâzır: şu andaki şekil, mevcut hâl, durum takdir edilme: belirlenme zâil: geçip gidici, yok olucu zeval: yokluk

8506 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurlarıbu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah, melce’ ve mence’dir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce’ ve mence’ odur. Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir

abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/28.İ’lem 1/1.p s172 p506)

abd: kul adem: yokluk, hiçlik âlem: dünya, evren Bâkî: Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık bu’diyet: uzaklık Ganiyy-i Muğnî: bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve her varlığın zenginliği Kendisinin tükenmez hazinesinden çıkan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.) hâlis: içten, ihlâslı kâfi: yeterli kâinat: evren, büün yaratılmışlar Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (c.c.) kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı lizatihî: bizzat kendisi, kendisinin bir özelliği olarak mahbub: sevgili, sevilen Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah melce’: sığınak mence’: kurtaracak yer Mûcid: icad eden, var eden Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey nur: aydınlık tevekkül etme: Allah’a dayanma ve güvenme Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vücut: varlık ziynet: süs zulmet: karanlık

9520 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip târif etmemesi de muhaldir. Çünkü, insan, Mâlikin kemâlatına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor. Ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zâfiyetiyle beraber harika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlûkat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan, bütün esbab içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin rusül vasıtasıyla böyle yüksek, fakat gafil

abdlerine kendisini bildirip târif etmesi zarurîdir ki, o Mâlikin evâmirine ve marziyatına vakıf olsunlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/7.İ’lem 1/1.p s182 p520)

abd: kul âlem: dünya, evren cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade, seçme gücü delâlet etme: işaret etme, gösterme esbab: sebepler eşref-i mahlûkat: yaratıkların en şereflisi evâmir: emirler gafil: habersiz, vurdumduymaz, umursamaz; Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından hebersiz halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hüsün: güzellik kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar küre-i arz: yerküre Mâlik: sahip; görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlik-i Hakikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) marziyat: Allah’ın rızasına vesile olan herşey muhal: olması imkânsız olan şey rusül: peygamberler salâhiyet: yetki semâ-i dünya: dünya semâsı, gökyüzü, uzay târif etmek: bildirmek, tanıtmak tasarrufat-ı acibe: hayret verici tasarruflar, işler tasarruf etme: irade ve seçim gücüyle dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma ünvan: isim vâkıf: bilgi sahibi, farkında olan, haberdar vasıta: aracı zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük zarurî: zorunlu

10546 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi;

abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat,

abd; seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/6.İ’lem 1/1.p s195 p546)

abd: köle, kul Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hizmetkâr: hizmet eden kimse keza: bunun gibi Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) salâhiyet: yetki seyyid: efendi, sahip tecrübe: deneme teslimiyet: bağlılık, kendisini Allah’ın iradesine bırakma ubudiyet: kulluk

11565 (1) (2) Amma Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdi ise, bir

abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir

abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir. Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i müstağnîdir. Hem zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaif-i kavîdir ki, Kur’ân hakikî bir şakirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksat yaptırmadığı halde (3), bu zâil, fâni dünyayı ona gaye-i maksat hiç yapar mı? İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/13.p s204 p565)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): ikinci, bozuk Avrupa felsefesinin şakirdi (bk. s203 p563 - s204 p564) ile Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdinin himmetlerinin farkları

(3): (bk. Tevbe Sûresi 9/72)

abd: kul abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul âzam: en büyük âzam-ı mahlûkat: varlıkların en büyükleri Cennet-i ebediye: sonsuz Cennet hayatı fakir-i müstağnî: fakir olmakla birlikte Alllah’tan başkasına muhtaç olmayan kişi fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) gaye-i maksat: asıl hedef, ulaşılmak istenen maksat gaye-i ubudiyet: kulluğun gayesi hakikî: gerçek halim selim: yumuşak huylu ve sağlam karekterli kişi halîm-i âlihimmet: yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren hâlis: içten, karşılıksız himmet: ciddî gayret iddihar etmek: biriktirmek, depolamak istinad eden: dayanan kudret: güç, kuvvet Mâlik-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mükâfat: ödül nihayetsiz: sınırsız Seyyid: her şeyi emrinde tutan ve her şeyin efendisi olan Allah (c.c.) şakirt: talebe, öğrenci tenezzül etme: inme, alçalma tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme ubudiyet: kulluk zaif-i kavî: zayıflığında kuvvet bulunan zâil: geçip gidici, yok olucu

12566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir

abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

13592 Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki, Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm, ubudiyeti cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan “Akîmus salâh (Bakara 2/43, 83, 110) (1)” emrini, küre-i arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı arz ve Semâvâtın mahbub bir

abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/2.p s217 p592)

(1): Namazı dos doğru kılın.” Bakara Sûresi (2/43, 83, 110)

abd: kul aktâr: bölgeler Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun arz: yeryüzü azamet: büyüklük azamet-i hitap: büyük hitab cem etmek: toplamak fevkinde: üstünde hadsiz: sınırsız Hâlık-ı arz ve Semâvât: yerin ve göklerin yaratıcısı Allah (c.c.) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hayvânât: hayvanlar hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı imtisal: uyma, boyun eğme ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme iyd (îd): bayram, bayram günü izzet: değer, itibar, yücelik kâinat: evren küre-i arz: yer küre, dünya mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma mahbub: sevgili mahlûk: varlık muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar nâzil olan: inen, indirilen semâvât: gökler sırr-ı ittihad: birlik sırrı tesanüd: dayanışma ubudiyet: kulluk ulûhiyet: İlâhlık zerre: atom zikir: Allah’ı anma

14602 (1) “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve

abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şeriyke leke âhırul kelâmi fid dünya ve evvelül kelâmi fil âhıreti ve fil kabri: Eşhedü en lâilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden resûlüllâh sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem (2).

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/5.p s222 p602)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598):

(2): Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

abd: kul âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen alîl: hasta, hastalıklı âsi: isyan eden avdet etmek: geri gelmek, dönmek dergâh: Allah’ın yüce katı Erhamürrâhimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah (c.c.) evham: kuruntular, şüpheler gafil: duyarsız, umursamaz hadsiz: sınırsız hak: doğru, gerçek Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hatîat: yanlışlar, hatâlar illet: hastalık iltica etmek: sığınmak kemâl-i rahmet: mükemmel bir şefkat ve merhamet mâbud: kendisine ibadet edilen mağfiret etmek: bağışlamak mahlûk: yaratılmış, varlık masnu: sanatla yapılmış, sanat değeri yüksek münacât: Allah’a yalvarış, dua müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak müsi’: kötülük eden müsin: yaşlı, ihtiyarlamış nedamet etmek: pişman olmak niyaz: yalvarıp yakarma Rab: her bir varlığa ihtiyacını veren, onları terbiye eden, idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet seyyid: efendi şakî: eşkıya, haydut şân: yücelik, azamet tazarru ve niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma zelîl: alçak, aşağı

15603 ON ÜÇÜNCÜ NOTA. Medar-ı iltibas olmuş olan beş meseledir.

BİRİNCİSİ: Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler.

“Edebü’d-Din ve’d Dünya” risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan,

Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.” Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: “İnne lillâhi en yahtebira abdehü ve leyse lil abdi en yahtebira rabbehü (1).” Yani, “Cenâb-ı Hak

abdini tecrübe eder ve der ki: “Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?” diye tecrübe eder. Fakat

abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: “Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?” diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.”

Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/1.mesele 3/1.p s223 p603)

(1): Hadis-i Şerif: Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din s.12; Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’ 11:113; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 4:12; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs 1:344; İbni Hacer, el-İsâbe 4:764.

abd: kul Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun ecel: ölüm vakti Edebü’d-Din ve’d Dünya: İmam Maverdi’nin eseri hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması medar-ı iltibas: karıştırma sebebi mücahede: cihad etme, mücadele münâfi: aykırı, zıt nota: bildiri risale: bir konuda kaleme alınmış kitap rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi sû-i edep: edepsizlik surette: şekilde tarik-i hak: hak ve hakikat yolu tecrübe etmek: denemek, imtihan etmek tecrübevâri: imtihan edercesine ubudiyet: kulluk

16654 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere

abd ve köle olur. Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza, hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakkın icad ettiği hayylarda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı harika daha garip, daha harika ve daha mu’cize, melekûtî berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/29.İ’lem 1/1.p s248 p654)

abd: kul âlem: dünya, kâinat berzahî: kabre ait, kabir âlemiyle ilgili Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) eşya-yı harika: olağanüstü şeyler hayy: diri, canlı hikmet: amaç, gaye, hedef, sır icad: var etme, yaratma i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye imkân: ihtimal, olasılık istifade: faydalanma, yararlanma ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar melekûtî: bir şeyin aslına, iç yüzüne âit misalî: görüntüler, suretlerle ilgili; varlıkların yansıdığı görüntülerden ibaret olan misal âlemine ait mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey nefis: bir kimsenin kendisi nümune: örnek, misal semere: meyve, netice şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden

ABD –kul, köle, mahlûk, insan, hizmetçi, hür’ün zıddı

ABD-İ AZİZ – 1s-1p - Risale-i Nur

ABD-İ AZİZ – izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1565 (1) (2) Amma Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir

abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir. Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i müstağnîdir. Hem zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaif-i kavîdir ki, Kur’ân hakikî bir şakirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksat yaptırmadığı halde (3), bu zâil, fâni dünyayı ona gaye-i maksat hiç yapar mı?

İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/13.p s204 p565)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): ikinci, bozuk Avrupa felsefesinin şakirdi (bk. s203 p563 - s204 p564) ile Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdinin himmetlerinin farkları

(3): (bk. Tevbe Sûresi 9/72)

abd: kul abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul âzam: en büyük âzam-ı mahlûkat: varlıkların en büyükleri Cennet-i ebediye: sonsuz Cennet hayatı fakir-i müstağnî: fakir olmakla birlikte Alllah’tan başkasına muhtaç olmayan kişi fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) gaye-i maksat: asıl hedef, ulaşılmak istenen maksat gaye-i ubudiyet: kulluğun gayesi hakikî: gerçek halim selim: yumuşak huylu ve sağlam karekterli kişi halîm-i âlihimmet: yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren hâlis: içten, karşılıksız himmet: ciddî gayret iddihar etmek: biriktirmek, depolamak istinad eden: dayanan kudret: güç, kuvvet Mâlik-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mükâfat: ödül nihayetsiz: sınırsız Seyyid: her şeyi emrinde tutan ve her şeyin efendisi olan Allah (c.c.) şakirt: talebe, öğrenci tenezzül etme: inme, alçalma tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme ubudiyet: kulluk zaif-i kavî: zayıflığında kuvvet bulunan zâil: geçip gidici, yok olucu

ABD-İ AZİZ – 1s-1p - Risale-i Nur

ABD-İ AZİZ – izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul

ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNÎ (r.a.) - 1s-2p - Risale-i Nur

(bk. Şah-ı Geylânî)

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1108 ON İKİNCİ REŞHA: Arkadaş!

O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünkü ahvalini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak, arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr-ı Saadetin güneşinden Ebû Hânife, Şâfiî, Ebû Yezid, Cüneyd-i Bağdadî,

Abdülkadir-i Geylânî, Îmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî (radiyallâhü anhüm ecmâin) gibi binlerce nurânî ziyâdar yıldızlar ayrılıp âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.

(MN Reşhalar 12/12. Reşha 10/1.p s44 p108)

ahval: haller, durumlar âlem-i beşer: insanlık âlemi Asr-ı Saadet: mutluluk çağı, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Peygamber olarak dünyada bulunduğu devir feyiz: bereket, bolluk Ebû Hânife: İmâm-ı Âzam hatib-i mürşid: doğru yolu gösteren hatip; Hz. Peygamber (a.s.m.) ihâta etmek: kuşatmak, her şeyi içine almak nurânî: nur gibi etrafını aydınlatan radiyallâhü anhüm ecmâin: Allah onların hepsinden razı olsun tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak Ebû Yezid: Bâyezid-i Bistâmi zât: Hz. Muhammed (a.s.m.) ziyâdar: ışıklı, nurlu

2566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden

Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNÎ (r.a.) 1s-2p - Risale-i Nur

(bk. Şah-ı Geylânî)

ABDÜLMECİD NURSÎ – 2s-4p - Risale-i Nur

Risale-i Nur yazarının neseben küçük kardeşi ve on beş sene ondan ders alan Abdülmecid Nursî

Mesnevî-i Nuriye (MN):

11 Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’TİZAR.

Risale-i Nur Külliyatından el-Mesneviyyü’l-Arabî ile muan-nen büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm îmanî cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan, bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. (1)

(MN İ’tizar 2/1.p s15 p1)

(1): Mütercim Abdülmecid Nursî

Arabî: Arapça avn: yardım azîm: büyük, yüce bahtiyar addedmek: talihli, mutlu saymak Bediüzzaman: Bediüzzman Said Nursî cesîm: çok büyük cevher-baha: mücevher gibi değerli cezalet: güçlü ve akıcı ifade cihanbaha: dünyalar kıymetinde Fabrika-i dimağiye: akıl fabrikası îmanî: imanla ilgili, imana dair inayet: lütuf, yardım, bağış i’tizar: özür dileme kasır: kısa kıymettar: kıymetli, değerli kisve: örtü, kıyafet Kur’ânî: Kur’ân’a ait, Kur’ân’da bulunan lâfız: söylenen ifade, kelime lisanı: dil el-Mesneviyyü’l-Arabî: Arapça Mesnevî-i Nuriye muannen: isimli muvaffak olmak: başarmak müellif-i muhterem: hürmetli müellif, saygıdeğer yazar nâkıs: eksik tedarik etmek: elde etmek ulviyet: yücelik zarf olmak: kılıf olmak, sarmak

22 Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu (1), hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. -Pek kısa bir meâl, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş- Çok yerlerde yalnız meâlini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir ayinedir.

Risale-i Nur Müellifinin neseben küçük kardeşi ve on beş sene ondan ders alan

Abdülmecid Nursî.

(MN İ’tizar 2/2.p s15 p2)

(1): el-Mesneviyyü’l-Arabî: Arapça Mesnevî-i Nuriye

evlâd-ı vatan: vatan evlatları hakaik: gerçekler, esaslar meâl: kısa açıklamalı tercüme Müellif: telif eden, yazan neseben: soyca, sülâle bakımından tayyedilmek: atlanmak, çıkarılmak tayyetmek: çıkarmak

3296 Binaenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkep ve ene ile tâbir edilen hüceyre-i kübra!

O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu harika icadlarını gör, îmana gel! Ve, “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ Men Lehü’l-Mülkü ve’l- Hamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim, mâlik değilim” de; O bâtıl temellük dâvâsından vazgeç. Çünkü o temellük dâvâsı, insanı pek elîm elemlere mâruz bırakır. (1)

Mütercim ABDÜLMECİD

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/4.Hakikat 2/2.p s94 p296)

(1) Mütercimin bir itizârı: Mesnevî-i Nûriye’nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah, Elhamdü lillâh ve Allahu Ekber’e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesahatini muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o hakikatleri Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldar etmek endişesiyle tercüme etmedim. Karilerden özür diler, rahmet ve hayır dualarını beklerim.

Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” Arabî: Arapça bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış dâvâ: iddia elem: acı, keder Elhamdü lillâh: “ezelden ebede hertürlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” ehemmiyetli: önemli, değerli elîm: acı ve sıkıntı veren ene: ben, benlik evrad: virdler; zikirler fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması haleldar etmek: bozmak hüceyre: hücre hüceyre-i kübra: en büyük hücre, maddi yapısı çok küçük olmasına rağmen, değeri çok büyük olan insan icad: var etme itizâr: özür dileme kari: okuyucu kıymet-i asliye: asıl değer, önem makam: derece, konum mâlik: mülke sahip olan mâruz bırakmak: bir olay veya durum karşısında veya etkisinde bırakmak mülk: sahip olunan şey mürekkep: birden fazla unsurdan meydana gelen mütercim: tercüme eden nüsha: yazılı halde bulunan kitap rahmet: merhamet ve şefkat Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derece yücedir” tâbir edilen: ifade edilen, adlandırılan temellük: sahiplenme, kendine mal etme üslûb: ifade tarzı vedîa: emanet Yâ Hâlıkî!: Ey beni yaratan Halıkım! Yâ İlâhî!: Ey İlâhım! Yâ Mâlikî!: Ey benim asıl sahibim olan Mâlikm! Yâ Men Lehü’l-Mülkü ve’l-Hamd!: Ey bütün mülkün, bütün varlıkların; bütün övgü ve şükürlerin asıl sahibi olan! Yâ Musavvirî!: Ey bana harika bir şekil ve suret veren Musavvirim! Yâ Rabbî!: Ey Rabbim!

4547 ZÜHRE. (Haşiye): Bu Zühre Risalesi Mesnevî-yi Arabînin çok mühim bir risalesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalışmış isem de, müellifin vaktiyle Nur şakirtlerinin ricakârâne ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen derc etmeyi daha münasip gördüm. Risale-i Nur’un On Yedinci Lem’ası namını alan bu risale ile Arabî Zühre arasında, bir icmal-tafsil ve takdim-tehir farkı vardır.

Mütercim ABDÜLMECİD.

(MN Zühre Risalesi (Haşiye) (Onbeş Notalar) 1/1.p s196 p547)

risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri Arabî: Arapça

ABDÜLMECİD NURSÎ – 2s-4p - Risale-i Nur

Risale-i Nur yazarının neseben küçük kardeşi ve on beş sene ondan ders alan Abdülmecid Nursî

ABES – ABESİYET – 3s-8p - Risale-i Nur

ABES – oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel, lüzumsuz ve gayesiz iş - ABESİYET – abesiyât - faydasız ve boş şeyler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

181 Evet, kâinat iman nuruyla mâtem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbap ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdat, ünsiyetli birer hayattar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyatını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekkî ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Halıkına şakir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tagayyürat ve nukuşu

abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektuplar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esmâ-i İlâhiyeye ayineler suretine inkılâp ederler.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/3.p s37 p81)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ahbap: dostlar, sevgililer âyat: âyetler, deliller âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait deliller, bütün varlıklar ayine: ayna cemâdat: cansız varlıklar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri eytam: yetimler, yetim kalanlar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) harekât: hareketler, sürekli meydana gelen değişmeler hayattar: canlı inkılâp: değişim, dönüşüm lisan-ı hal: hal dili mescid-i zikir ve şükür: Allah’ın isim ve sıfatlarının sürekli anıldığı, verdiği sonsuz nimetler için şükredildiği mekân musahhar: boyun eğerek itaatte bulunan müteşekkî: şikâyet eden, şikâyetçi nâtık: konuşan Rabbânî: her şeyin Rabbi olan Allah’a ait sıfat: özellik, vasıf şâkir: Allah’a şükreden tagayyürat: başkalaşmalar, değişmeler telâkki edilen: kabul edilen, düşünülen tenevvüat: çok çeşitlilik ünsiyetli: cana yakın, dost zâkir: zikreden, Allah’ı anan

2175 Bak, o zât öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten,

abesiyetten, âlâ-yı illiyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/58.p s60 p175)

abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık âlâ-yı illiyîn: yüceler yücesi, en yüksek mertebe bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk esfel-i sâfilîn: aşağıların aşağısı fenâ-yı mutlak: sonsuz yok oluş, her şeyini kaybedip gitme gaye: amaç, hedef maksat: amaç, hedef mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine ilâhi san’atı anlatan eserler saadet: mutluluk sukut: alçalış, düşüş ulvî: yüksek, yüce zât: kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.)

3413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam,

adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak,

abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

4452 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herbir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahi gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait, ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahi olan mâlikiyeti nisbetinde, hayatı icad eden zâta âittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran

abesiyet de yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün faideleri bir zîhayata ait değildir ki,

abes olsun. Evet, sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i âmme-i İlâhiye, nev-i beşere, halife olduğu münâsebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/16.İ’lem 1/1.p s151 p452)

abes: boş ve faydasız abesiyet: faydasızlık, gayesizlik bâki kalan: geri kalan gayr-ı mütenahi: sonsuz hakikat: gerçek halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan icad etme: yapma, yaratma, meydana getirme ikram: bağış, ihsan, lütuf istifade: faydalanma mahlûk: yaratılan varlık, yaratılmış mâlikiyet: sahiplik münâsebet: ilgi, bağ nazaran: bakarak, -göre nev-i beşer: insanlar nisbet: oran sath-ı arz: yeryüzü tekebbür etmek: kibirlenmek, büyüklenmek zât: şahıs zîhayat: canlı, hayat sahibi ziyafet-i âmme-i İlâhiye: Allah’tan gelen ve herkesi kapsayan ziyafet

5724 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîm kemâl-i hikmetiyle, pek âdi şeylerden pek harika, mu’cize-i mensucat yapıyor. Ve keza,

abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifelerle tavzif ediyor. Hattâ, insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî birşeyin bulunması icab etseydi, bir başın Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezâife yer olsun.

Ve keza, lisan sair vezâifiyle beraber, erzak hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur.

İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılır ki, zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikati tenvir eder. Öyleyse, bu fani dünyada mevt, fena, devâir-i gaybiyede sâfi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki, “İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler. Ya gaflet ile muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzîe ile avdet ederler.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/26.İ’lem 1/1.p s281 p724)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âdi: basit, önemsiz âlem: dünya ashab-ı vezâif: görevli kişiler avdet etmek: dönmek bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak beka: devamlılık, kalıcı olma Cebel-i Tûr: Tûr Dağı, Mûsâ Dağı veya Harea Dağı. Mısır’da Sina Yarımadasındadır. Hz. Mûsâ’ya (a.s.) Tevrat’ın indirildiği yerdir. devâir-i gaybiye: gabya ait devirler, görünüp bilinmeyen dönemler ehl-i vukuf: bilirkişi envâen: çeşitli erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler eşya-yı seyyâle: akıp giden ve sürekli değişen şeyler faaliyet-i hakîmiye: hikmetli işler fani: ölümlü, geçici fena: gelip geçicilik ferd: birey, şahıs fihriste: özet gaflet: dalgınlık, umursamazlık hakikat: gerçek hasenat-ı muzîe: aydınlatıcı güzellikler, iyilikler icab etmek: gerekli olmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etmek: geçmek, ulaşmak kemâl-i hikmet: eksiksiz ve mükemmel hikmet keza: aynı, aynı biçimde kudret: güç ve iktidar leyl: gece lisan: dil mahal: yer mensucat: dokumalar mensucat-ı gaybiye ve uhreviye: gabya ve âhirete ait dokumalar mevt: ölüm mu’cize-i mensucat: mu’cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah’ın mu’cizesi olan varlıklar muvazzaf: görevli muzlim: zulme uğramış, karanlıklı nehar: gündüz rivâyet: nakledilen haber; Peygamber’e (a.s.m.) ait nakledilen haberler, hadiseler sâfi: arınmış, temiz sair: diğer, başka Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) seyl: akım taam: gıda, yiyecek takallüb: çevrilme, dönüşme tavzif etmek: görevlendirmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vezâif: görevler yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi

6725 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîmin, efrad ve cüz’iyatın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük fertleri vardır. Cenâb-ı Hakkın şu tefennünde takip ettiği hikmet:

1- Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır.

2- Kudret mektupları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.

3- Kudretin kemâlini izhar etmektir.

4- Celâlî ve cemâlî her iki nevi san’atı ibraz etmektir. Maahaza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya alınamaz. İşte irşadı teshil ve tâmim için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizâsı yerine getirilmiştir.

Amma şeytanın talebesi olan nefs-i emmâre, cismin küçüklüğünü san’atın küçüklüğüne atfetmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak, bir nevi

abesiyete isnat ediyor.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/27.İ’lem 1/1.p s282 p725)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âlem: dünya atfetmek: yöneltmek, çevirmek celâlî: Allah’ın azamet, haşmet, kahır ifade eden isimlerine ait cemâlî: Allah’ın rahmet, lütuf, ihsan ifade eden isimlerine ait Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cüz’iyat: fertler, bireyler ecram: gök cisimleri, yıldızlar efrad: fertler, bireyler esbab: sebepler fehmetmek: anlamak fert: birey hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ibraz etmek: göstermek iktizâ: gerektirme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irşad: doğru yol gösterme isnat etmek: dayandırmak izhar etmek: açıklamak, göstermek kemâl: kusursuzluk, mükemmellik kudret: güç ve iktidar lütuf: iyilik, bağış maahaza: bununla beraber nazar-ı ihata: her şeyi içine alan, kuşatan bakış nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu nevi: çeşit, tür sair: diğer, başka Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sudûr: olma, meydana gelme tâmim: genelleştirme, yayma tecviz etmek: uygun bulmak, izin vermek tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme tefennün: bir fen ve ilimle varlıkları yaratma teshil: kolaylaştırma teshilat: kolaylıklar

7726 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gerek vücutta, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak,

abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh, bir gayeye nazaran

abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve ayn-ı adalettir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/28.İ’lem 1/1.p s282 p726)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ayn-ı adalet: adaletin tâ kendisi ayn-ı hikmet: hikmetin tâ kendisi binaenaleyh: bundan dolayı hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ifrat: aşırılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! mebzuliyet: bolluk, çokluk mecmu: bütün, genel nazaran: bakarak, -göre rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler vücud: var olma

8814

S: Nazm ve nizam-ı tâmme neyle sabittir?

ELCEVAP: Nev-i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünun-u ekvan, istikra-i tâmme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünkü, herbir nev’e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Herbir fen, külliyet-i kaide hesabıyla, kendi nev’indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, herbir fen kavaid-i külliye desâtirinden ibarettir. Demek, şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevâsis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Herbirşey, hikmet üzere vaz edilmiştir.

Faidesiz,

abes yoktur. Şu (1) burhanımız değil yalnız erkânı ve âzâsı, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük burhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek “Lâ ilâhe illâllah” diye zikrediyorlar.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/12.p 4/4.sual s325 p814)

(1): Delâletçe siması bir “Hu” lafzına benzer ki, o “Hû”nun herbir cüz’ü küçük “Hû”lardan, herbir küçük “Hu”da küçücük “Hû”lardan teşekkül etmiştir.

abes: boş ve faydasız âzâ: uzuvlar, organlar burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cevâsis: gizli şeyleri araştıranlar cevâsis-i fünun: casus fenler; gizli şeyleri araştıran fenler delâletçe: işaret olarak desâtir: prensipler, kurallar elcevap: cevap, yanıt erkân: temel unsurlar, esaslar fen: bilim fünun-u ekvan: yaratılışa ait ilimler, pozitif ilimler havâs: hasseler, duyular, duygular hikmet: gaye, fayda Hû: O, Allah (c.c.) hüceyrat: hücreler hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan insan-ı ekber: en büyük insan, kâinat insan-ı asgar: en küçük insan, insan intizam: düzenlilik istikra-i tâmme: tümavarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyen o bütün hakkında hüküm vermek iştirak etmek: katılmak kabil: mümkün kavaid-i külliye: geniş kapsamlı kanunlar külliyet-i kaide: küllî kaideler; bir sınıf veya bir türü içine alan kapsamlı kanunlar lafz: ifade, kelime, söz Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” lisan-ı zâkir-i tevhid: Allah’ın birliğini zikreden, anan dil muntazam: düzenli nazar: bakış, görüş nazm: diziliş, ahenk ve vezin nev’: tür, cins nev-i beşer: insanlar nizam: düzen nizam-ı tâmme: tam bir düzen sadâ-yı bülen: yüksek ses sima: yüz, çehre, görünüş teşekkül etme: ortaya çıkma, şekillenme vasıtasıyla: aracılığıyla vaz edilme: konulma, yerleştirilme zerrat: zerreler zikretmek: anmak

ABES – ABESİYET – 3s-8p - Risale-i Nur

ABES – oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel, lüzumsuz ve gayesiz iş - ABESİYET – abesiyât - faydasız ve boş şeyler

ÂBİD – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂBİD – ibadet eden, zâhid, çok ibadet eden, köle, Allah’a ibadet eden kul

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1357 (1) Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zât yalnız

âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.

(MN Hubâb Risalesi 28/5.İ’lem 2/2.p s114 p357)

(1) …tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî

bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz

(bk. s113 p356).

âbid: Allah’a ibadet eden, kul beyan: açıklama, anlatım gaflet: dikkatsiz, duyarsız hariç: dış taraf kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler maahaza: bununla birlikte mâkes: yansıma yeri mal etme: yükleme, ait olduğunu gösterme mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masdar: kaynak, bir şeyin çıktığı yer mazhar: yansıma ve görünme yeri mebde-i hayatı: hayatının başlangıcı menba: kaynak Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellileri olan Allah (c.c.) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı semâ: gökyüzü şek: şüphe tabiat: doğa tâğûtî: şeytanî, şeytana ait tecellî: yansıma tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhî isim ve sıfatların varlıklar üzerindeki yansımaları terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler zan: kesin olarak bilmeksizin kuvvetli ihtimale hükmetme zât: şahsın kendisi zerre: atom

2594 İşte, bu arzı böyle kendine sâcid (1) ve

âbid ve ibâdına mescid (2) ve mahlûklarına beşik (3) ve kendine müsebbih (4) ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâle, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/4.p s218 p594)

(1): bk. Ra’d Sûresi 13:15; Nahl Sûresi 16:49; Hac Sûresi 22:18.

(2): bk. Buhârî, Salât 56; Tirmizî, Salât 119; Ebû Dâvûd, Salât 24; İbni Mâce, Mesâcid 4.

(3): bk. Bakara Sûresi 2:22; Tâhâ Sûresi 20:53; Zuhruf Sûresi 43:10; Nebe Sûresi 78:6.

(4): bk. Fatiha Sûresi 1:2; En’am Sûresi 6:1; İsrâ Sûresi 17:44; Kehf Sûresi 18:1; Cum’a Sûresi 62:1. âbid: ibadet eden Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun arz: yeryüzü hamd: övgü ve şükür ibâd: kullar mahlûklar: varlıklar mevcudat: varlıklar mükebbir: tekbir getiren, “Allahü ekber” diyen müsebbih: tesbih eden; Allah’ı yüce şanına lâyık ifadelerle anan nevi: çeşit, tür Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sâcid: secde eden tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma ubudiyet: kulluk ümmet: Peygamberlere inanıp onların yolunda giden mü’minler Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerrât: atomlar

ÂBİD – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂBİD – ibadet eden, zâhid, çok ibadet eden, köle, Allah’a ibadet eden kul

ACABA - 8s-26p - Risale-i Nur

ACABA - merak, karasızlık veya şüphe anlatır- acaba kim geldi – gibi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

185 Evet, o zât (a.s.m.) vazifesi itibarıyla, hakkın burhanı, hakikatın ziyası, hidayetin güneşi, saadetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i Rahmâniyenin misali, rahmet-i Rabbâniyenin timsali, hakikat-i insaniyenin şerefi, şecere-i hilkatin en kıymettar ve kıymetli bahâdar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de harika bir sür’atle şark ve garbı ihata etmiş, nev-i beşerin beşte biri kabul etmiştir

. Acaba böyle bir zâtın dâvâlarında nefis ve şeytanın münakaşa ve itirazlarına bir imkân var mıdır? (MN Reşhalar 12/6.Reşha 2/2.p s39 p85)

bahâdar: kıymetli burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt dâvâ: iddia din: İslâmiyet hakikat: bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti hakikat-i insaniye: insanın gerçek mahiyeti hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet hüviyet: şahsiyet, kişilik ihata etmek: kuşatmak itibarıyla: özelliğiyle misal: örnek, benzer muhabbet-i Rahmâniye: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah’a duyulan sevgi nefis: bir insanın kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu nev-i beşer: insanlık türü, insanlar rahmet-i Rabbâniye: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın merhamet ve şefkati semere: meyve sür’at: hız şark ve garb: doğu ve batı şecere-i hilkat: yaratılış ağacı tebliğ etmek: bildirmek, sunmak timsal: görüntü, yansıma vesile: aracı zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) ziya: ışık

289 Evet, Hazret-i Ömer İbnü’l-Hattâb’ın (radıyallahü teâlâ anh) İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu meseleye (1) güzel bir misaldir. Bunun gibi, icraat-ı esasiyesinden binlerce harikalar vardır. O zâtın, o zamandaki icraatına harika diyoruz.

Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda, o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!

(MN Reşhalar 12/8. Reşha 2/2.p s40 p89)

(1) Hz. Muhammed’in (a.s.m.) vahşi kavimlerden pekçok kötü âdetleri kaldırarak, yerlerine yüksek, nezih ahlâk ve âdetleri doldurması (bk. s40 p88)

cezire: yarımada feylesof: filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci hâşâ: asla ıslah: düzeltme, iyileştirme icraat-ı esasiye: temel faaliyetler muvaffak olmak: başarmak radıyallahü teâlâ anh: Allah ondan razı olsun vahşet-âbâd: vahşetlerle dolu zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: insanlara doğru yolu gösteren Hz. Muhammed (a.s.m.)

390 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş!

Aklı başında olan bir adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.

Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

491 İşte, o zât-ı nurânî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarzda okuyor; ne tereddüdü var, ne hicabı, ne korkusu var, ne teessürü… Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere, akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip izzetlerini kırıyor.

Acaba böyle bir dâvâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu meseleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ!

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/2.p s40 p91)

dâvâ: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tebliğ ettiği İslâm dini hâlis: içten, katıksız, samimî hâşâ: asla öyle değil hicab: utanma, çekinme hile: aldatma, yalan hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân izzet: değer, itibar miskal: yaklaşık 4.5 grama denk bir ağırlık ölçüsü safa-i kalp: bütün kirlerden arınmış bir kalp şahıs: Hz. Peygamber (a.s.m.) tahkir etmek: aşağılamak teessür: bir başkasının tesirinde kalma, etkilenme tereddüd: kararsızlık, şüphe tezyif: hakaret, küçük düşürme zât-ı nurânî: etrafını nuruyla aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zerre: atom

597 Ve keza, o zât, Hâlıkımızın bizden talep ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, meselelerden haber veriyor ki, onlardan kurtuluş yoktur.

Feyâ acaba! Ekser-i nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?

(MN Reşhalar 12/10.Reşha 5/5.p s42 p97)

ekser-i nâs: çoğu insanlar feyâ acaba: “Yahu” gibi bir mânâya gelir, hayret ifade eder hak: doğru, gerçek Hâlık: her şeyi var eden yaratıcı Allah (c.c.) keza: aynı şekilde talep etmek: istemek zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

6103 Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet, öyle bir Zâttan talep eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir. Ve keza, en ednâ bir emeli, en ednâ bir gaye için, en ednâ bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duaların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semî’ ve Basîr, bir Alîm ve Hakîmden olduğuna şüphe bırakmaz.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/6.ps43 p103)

Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Basîr: herşeyi gören Allah (c.c.) cereyan etmek: meydana gelmek cüz’î: ferdî, küçük ednâ: basit, küçük emel: arzu, istek Hakîm: her işini hikmetle yapan Allah (c.c.) ikram: bağış, ihsan intizam: disiplin, düzen lisan-ı hal: hal dili matlub: istek, arzu Semî’: herşeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) talep etmek: istemek tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, yetiştirme zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

7104 Acaba o zât, o minberde Arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı dua ile ne istiyor ki bütün mahlûkat “Âmin” söylüyor?

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/7.p s43 p104)

Arş: Allah’ın hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer mahlûkat: yaratılmış varlıklar minber: câmide hutbe okunan yer (Medine-i Münevvere) müteveccihen: yönelmiş olarak zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

8121 Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır.

Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/4.p s49 p121)

âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak ahmaklık: akılsızlık arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük bina etmek: yapmak, inşa etmek cesamet: büyüklük defter-i a’mâl: amellerinin kaydedildiği defter haml: yüklenme, üstlenme hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak itibarıyla: bakımdan, özelliğiyle küfür: inkâr ve inançsızlık küre-i arz: yer küre, dünya maahaza: bununla beraber, bununla birlikte misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek münkir: inkâr eden nâzır: bakar, yönelik nev’i: çeşit, tür nisbet: oran, ölçü san’atça: san’at itibariyle semere: meyve şecere: ağaç tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşadığı hadiseler, özgeçmiş zerre: atom, maddenin çok küçük parçası

9177 Acaba bütün beni Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyine-lerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyle beraber istiyor, o esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/60.p s60 p177)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya âyine: ayna bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar câmi: kapsayan, içine alan cemâl: güzellik esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan isimleri Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) ferîd-i kevn ü zaman: bütün varlıkların en değerlisi ve bütün zamanlarda biricik ve tek olan hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.): Peygamberimizin (a.s.m.) kulluğunun aslı ve esası hülâsa-i ubudiyet: kulluğun özü, özeti müteveccihen: yönelerek nev-i beşer: insanlar, insanlık türü şefaat: af için aracılık şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi talep etmek: istemek ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

10355 (1) Binaenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet şeceresi bütün semeratıyla, çiçek-leriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi, seyyar yıldızları ismar eden şems gibi, İslâmiyetin on bir rüknünü intaç etmiştir.

Acaba, bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şüphe ve tereddüt yeri kalır mı? Hâşâ!

(MN Hubâb 28/4.İ’lem 2/2.p s113 p355)

(1): …bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir, Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehadet ederler (bk. s113 p354).

binaenaleyh: bundan dolayı cihan-bahâ: dünya kadar kıymetli hâşâ: asla öyle değil intaç etmek: sonuç vermek ismar eden: meyve veren nübüvvet: peygamberlik rükün: esas, şart semerat: meyveler semere: meyve seyyar: yerinde sâbit olmayan, gezen, dolaşan şecere: ağaç şems: güneş tereddüt: şüphe

11361 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılâp eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır.

Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyleyse, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesüb-hânallah! Cenab-ı Hak hardaleyi akıl için dünya; ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

(MN Hubâb 28/9.İ’lem 1/1.p s115 p361)

fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında bir hayret ifedesi habbe: dane, tohum hardale: hardal tanesi ihata etmek: içine almak, kapsamak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek nazar: bakış açısı sahra: geniş çöl; ova tabir edilen: adlandırılan vaziyet: durum, hâl

12398 (1) RABİAN: (2)

Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş:

Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkiyâ idiler.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/4.söz Rabian s131 p398)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Dördüncsü (bk. s130 p395)

aşâir: aşîretler Beytüşşebab: Şırnak iline bağlı bir ilçe cemaat: topluluk çendan: gerçi, her ne kadar emniyet etmek: güvenmek fâsık: günahkâr millet-i İslâm: İslâm milleti muktedir: güçlü, otoriter mutlak: kayıtsız, şartsız, kesin mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar müttehem: suçlu; itham altında olan nazar: bakış, bakış açısı rabian: dördüncüsü sual: soru şark: doğu, doğu bölgeleri umum: bütün

13404 (1) ÂŞİREN: (2)

Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tembellik hasiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir.

Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/10.söz 4/1.p Âşiren s133 p404)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Onuncusu 4/1.p (bk. s130 p395)

âşiren: onuncusu dalâlet: doğru yoldan ayrılma, sapkınlık farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey ferâiz: farzlar; Allah’ın yapılmasını kesin olarak emrettiği şeyler gaflet: duyarsızlık, umursamazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti hasiyet: özellik ihtimal-i helâket: yok olma, mahvolma ihtimali ihtimal-i necat: kurtuluş ihtimali ihtimal-i zarar: zarara uğrama ihtimali istinad: dayanma, güvenme mecnun: cinnet geçirmiş, deli sülûk etmek: bir yola girmek, yönelmek, gitmek zarar-ı dünyevî: dünyaya ait zarar zaruriyat-ı diniye: hükümleri açık olan ve dinen yapılması zorunlu olan şeyler

14427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar?

Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

15428 Eğer onlar (1) şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler.

Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir.

Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/2.p s143 p428)

(1): Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar (bk. s143 p427)

ayniyet: aynı oluş gayr: başka haşir: ölüm sonrası âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması istib’ad etmek: akıldan uzak görmek keyfiyet: özellik, nitelik kudret: Allah’ın güç ve iktidarı küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş mahlûkat-ı lâtife: hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar misil: benzer misliyet: birbirinin misli, benzeri mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey nazif: temiz semerat: meyveler şuhudî: açıkça, gözle görür derecede vahdet-i ruhiye: ruh birliği; bir ve tek ruhun olması yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik

16442 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Küre-i arz mağazasından me’kûlât ve meşrûbat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız,

acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam, san’at, râyiha, tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâniin masnûudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/1.p s148 p442)

esbab: sebepler husule gelme: meydana gelme icad: var etme, yaratma İlâhî: Allah tarafından olan imkân harici: imkânsız, imkân dışı intizam: disiplin, düzen külfet: güçlük, zorluk küre-i arz: yeryüzü, yerküre lâtif: şirin, güzel, hoş libas: elbise masnû: san’atlı şekilde yaratılmış varlık me’kûlât: yiyecekler meşrûbat: içecekler mübaşeret: doğrudan temas râyiha: güzel koku Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde san’atla yaratan Allah (c.c.) temin etmek: sağlamak ziynet: süs

17554 (1) O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîyesine karşı demiştim: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh!

Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/2.p s199 p554)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (bk. s199 p553)

bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan cismiyle: bedeniyle dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık fünun-u nâfia: faydalı ilimler küfran: nankörlük küfür: ihkâr ve inançsızlık mâlâyâni: anlamsız, faydasız mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikler mesut: mutlu musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse muzır: zararlı neşreden: yayan saadet: mutluluk sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk suret: biçim, şekil şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik zâhirî: açık ziynet: süs

18555 (1) Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun?

Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/3.p s200 p555)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabın devamıdır) (bk. s199 p553)

âyâ: acaba beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön cismi: bedeni cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz elem: acı, keder emel: umut, istek inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı mesut: mutlu meyus: ümitsiz neş’et eden: doğan, meydana gelen saadet: mutluluk şeâmet: kötülük, uğursuzluk tazip etme: azaplandırma, eziyet verme vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen zâil: geçici, yok olucu

19560 (1) Ey ikinci, bozuk Avrupa!

Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zihayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekâsını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvanâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hümetmişsin.

Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevk ile beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/8.p s202 p560)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553) ahmakane: ahmakça bekâ: devamlılık, kalıcılık cidal: mücadele cilve: görüntü, yansıma düstur: kural düstur-u teavün: yardımlaşma kanunu erkân-ı kâinat: kâinatı oluşturan temel unsurlar esas: temel gaye-i himmet: gayret ve çabanın dayandığı gaye hakk-ı hayat: yaşama hakkı Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanât: hayvanlar hedef-i maksad: varılmak istenen maksat imtisal edilen: uyulan, boyun eğilen kemâl-i itaat: tam ve eksiksiz itaat kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek kerem: cömertlik, ikram Kerîm: sonsuz cömert ve ikram sahibi olan Allah (c.c.) kerîmâne: çok cömert bir şekilde mâlik: sahip melek: nurdan yaratılmış varlık nebâtat: bitkiler nefs: kendisi Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde semek: balık teavün: yardımlaşma tezahür eden: ortaya çıkan, görünen zât: kendisi zerrât-ı taâmiye: yiyecekleri oluşturan atomlar zihayat: canlı

20578 Âyâ, zanneder misin ki, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun.

Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/4.p s210 p578)

âyâ: acaba Berâhime: Dinler Tarihinde Hinduizm’le aynı anlamda kullanılmaktadır desise: hile, aldatma fakr-ı hal: fakir bir halde olma, fakirlik gasp etmek: zorla almak Hint: Hindistan kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse kut: rızık, gıda maddesi Mecusîler: ateşe tapan müşrik topluluktur münafık: ikiyüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen neş’et etmek: kaynaklanmak tasallut: musallat olma, sataşma terk-i dünya: dünyayı terk etme zalim: haksızlık eden zarurî: zorunlu ziyade: çok, fazla zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme

21588 Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin (1) düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder.

Meselâ, horumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir.

Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san’atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san’atını kim öğretmiş? Ve nereden öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok mütaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/9.p s215 p588)

(1): (bk. s215 p587)

âb-ı hayat: hayat suyu, kan amel etmek: davranmak asâ: baston, değnek biçare: çaresiz derc etmek: yerleştirmek düstur: kanun erkân-ı harp: savaş komutanı Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hârika üstün sanatıyla benzersiz olarak ve hikmetli yaratan Allah (c.c.) fenn-i harb: savaş sanatı hane: ev icmâl etmek: özetlemek imtisal etmek: emre uymak, boyun eğmek kerrüfer harbi: vur-kaç tekniği ile yapılan savaş Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap maharet: beceri, hüner mahlûk: yaratık, varlık mahsus: has, özel muhtasar: kısa, özet mütaddit: çok sayıda, çeşitli suret: biçim, görünüş

22617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan!

Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.

İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

23654 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza, hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakkın icad ettiği hayylarda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok.

Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı harika daha garip, daha harika ve daha mu’cize, melekûtî berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/29.İ’lem 1/1.p s248 p654)

abd: kul âlem: dünya, kâinat berzahî: kabre ait, kabir âlemiyle ilgili Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) eşya-yı harika: olağanüstü şeyler hayy: diri, canlı hikmet: amaç, gaye, hedef, sır icad: var etme, yaratma i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye imkân: ihtimal, olasılık istifade: faydalanma, yararlanma ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar melekûtî: bir şeyin aslına, iç yüzüne âit misalî: görüntüler, suretlerle ilgili; varlıkların yansıdığı görüntülerden ibaret olan misal âlemine ait mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey nefis: bir kimsenin kendisi nümune: örnek, misal semere: meyve, netice şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden

24743 “Vemâ hâzihil hayâtüd dünya illâ lehvün ve leıbün ve inned dârel âhırete lehiyel hayevân. (Ankebut 29/64) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerekir.

Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki, dünyada paşa, âhirette gedâ olmasın!

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/39.İ’lem 1/1.p s290 p743)

(1): Ankebut Sûresi 29/64: “Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur.”

bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz binaenaleyh: bundan dolayı cehl: cahillik, bilgisizlik Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dünyevî: dünya ile ilgili ebed: sonsuzluk fâni: geçici olan, ölümlü gedâ: köle harcırah: yol masrafı için verilen para haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı bakiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! lâakal: en az levazımat: ihtiyaçlar, gereçler Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (c.c.) sabâvet: çocukluk sarf etmek: harcamak suret: yol, tarz uhrevî: âhirete dair, âhirete yönelik

25802 BİRİNCİ BURHAN:

Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan hakikat-ı Muhammediyedir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmû-u enbiyânın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte, bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu’cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek şu dâvada ittihad etmiş bütün efâzıl-ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.

Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dürbîn, sâfi, keskin, hakaik-âşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 4/1.Burhan s318 p802)

akval: sözler beşer: insan burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt cihet: yön, taraf dürbîn: uzağı gösteren âlet; dürbün edyân: dinler edyân-ı semâviye: İlâhî dinler efâzıl-ı beşer: insanlığın en faziletlileri enbiya: nebiler, peygamberler hakaik-âşina: gerçeklere âşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan hakikat: gerçek, doğru hakikat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikati, mânevî şahsiyeti icmâ: görüş birliği, aynı gerçek üzerinde birleşme ihtiva etmek: içermek istinad: dayanma ittihad etmek: birleşmek mazhar: ermiş, nail olmuş mecmû-u enbiyâ: peygamberlerin hepsi muazzam: azametli, çok büyük mu’cizat: mu’cizeler; Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri olağanüstü şeyler musaddak: doğrulanan, onaylanan mücehhez: cihazlanmış, donanmış nâm: ad risalet: elçilik, peygamberlik sâfi: arı, temiz şehadet: şahitlik, tanıklık tasdik: doğrulama, onay tazammun etmek: içine almak, içermek tevatür: doğru kanallardan ve yalan söyleme ihtimali olmayan topluluklardan gelen doğru haber teyid: destek, muvafakat vahdet-i Sâni: her şeyi san’atla yaratanın birliği; kâinatın san’atkârı olan Allah’ın birliği vâsi: geniş vücud: varlık

26822 (1) Feyâ acaba! Vâcibü’l-Vücudun lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfi olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerratların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i îdamına karşı dayanıyor? Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibdâ ve icadı, hiçbir münasebet-i mâkule olmadan en âciz ve en bîçâre esbaba isnad ediliyor? İşte Kur’ân-ı Kerim, şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir-tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umur-u hasîse ile mübaşir görünmesin.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/8.p s329 p822)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

âciz: güçsüz âyât: âyetler azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü bîçâre: çaresiz, zavallı cihet: taraf, yön dehşetli: korkunç, ürkütücü delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil dest-i kudret: Allah’ın kudret eli dest-i tasarruf-u kudret: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten kudret eli esbab: sebepler ezeliyet: başlangıcı olmayan sonsuzluk ezhan: zihinler feyâ acaba: hayret ve taaccüb ifadesi için söylenir; hayret verici gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece halk: yaratma hassa: özellik ibdâ: benzersiz güzellikte yaratma icad: var edilme isnad etmek: dayandırmak izzet: büyüklük, yücelik kâinat: evren kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz kudreti lâzime-i zaruriye-i beyine: apaçık zorunlu bir gereklilik; bir şeyin apaçık zorunlu niteliği mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak mübaşir: temas, dokunma müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) münâfi: aykırı, zıt münasebet-i mâkule: akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki nazar-ı zahirî: yüzeysel bakış nâzik: zarif, ince, narin salâbet: sağlamlık, sertlik tanzim etmek: düzenlemek tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tesir-i hakikî: gerçek tesir umur-u hasîse: alçak ve değersiz işler Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) yed-i îdam: her şeyi yok edebilen el zerrat: zerreler

ACABA – 8s-26p - Risale-i Nur

ACABA - merak, karasızlık veya şüphe anlatır- acaba kim geldi – gibi

ACELE - 1s-1p - Risale-i Nur

ACELE - çabuk, çabukluk, bk- isti’câl

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1502 Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de “Ahmed,” Tevrat’ta “Ahyed,” Kur’ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye

acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25. İ’lem 3/2.p s171 p502)

Ahyed: Resûl-ü Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen ismi binaenaleyh: bundan dolayı cihan: dünya, âlem Farukî Ahmed: İmâm-ı Rabbânî muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış müsemmâ: isimlendirilen sâkin: ikâmet eden, oturan, oturmuş vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek

ACELE – 1s-1p - Risale-i Nur

ACELE - çabuk, çabukluk, bk- isti’câl

ACEMÎ 1s-1p - Risale-i Nur

ACEMÎ - a’cemi – Aceme mensub, Arapçayı iyi konuşmayan, dilsiz, beceriksiz, tecrübesiz, toy

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1558 (1) İkinci yol ki (2), Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:

Görüyoruz ki: o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultan-ı âdilin müstakim askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve padişahın pâyitahtına dönmesi ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazan terhis memurları

acemî bir nefere rast geliyorlar… Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslim et” diyorlar. Nefer diyor:

“Ben padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızasıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz. Yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş eğmeyeceğim!”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/6.p s201 p558)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): birinci yol için (bk. s200 p556-557)

beşer: insanlık cihet: yön, taraf çendan: gerçi hakikat: gerçek, bir şeyin gerçek yönü haysiyet: itibar, şeref hidayet: doğru ve hak yol himaye: koruma izzet: değer, itibar, yücelik Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân levazımat: ihtiyaç duyulan araç ve gereçler mahzun olmak: hüzünlenmek mâlik: sahip mekân: yer menzil: konaklama yeri mîrî: devlete ait muhafaza: koruma, saklama müferrah olmak: ferahlamak, rahatlamak müstakim: dosdoğru olan nefer: asker, er nefs: kişinin kendisi pâyitaht: başkent sultan-ı âdil: adaletle hükmeden sultan terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak tezkere: belge ünsiyet: cana yakın olma, alışma vikaye: koruma zâhiren: dış görünüş itibariyle

ACEMÎ 1s-1p - Risale-i Nur

ACEMÎ - a’cemi – Aceme mensub, Arapçayı iyi konuşmayan, dilsiz, beceriksiz, tecrübesiz, toy

ACI – ACIMA – ACIMASIZ – ACIMAK - 3s-7p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1446 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın

acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/11.İ’lem 1/1.p s149 p446)

adem: yokluk, hiçlik bilhassa: özellikle elem: acı, keder, üzüntü emin olma: güvende, güvenli olma emsal: benzerler firak: ayrılık hasıl olmak: meydana gelmek hayvanî: hayvansal idam: ölüp gitme, yok olma, yokluk kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi müşahede: gözleme, gözlemleme nebatî: bitkisel selâmet: tehlike ve sıkıntılardan uzak olma teceddüd-ü emsal: benzerleriyle yenilenme tebeddül(-ü emsal): bir benzerinin yerini alması visal: kavuşma zeval: yokluk

2545 Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen biçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra Cehennemî bir azaba inkılâp edecektir. Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkât-ı hamsede rükû ve sücud kancası ile gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile tâata devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlet

acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/3.p s194 p545)

âlâm: elemler, acılar âyât: âyetler, deliller biçare: çaresiz Cehennemî: Cehennem gibi, Cehenneme benzer cephe: yüz dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık evkât-ı hamse: beş vakit, namaz vakitleri gaflet: vurdumduymazlık, sorumsuzluk; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma halâvet: tatlılık, hoşluk inkılâp etmek: dönüşmek istirahate çekilmek: dinlenmeye çekilmek lezâiz: lezzetler münacat: dua, Allah’a yakarış nâr: ateş necat: kurtuluş nur: aydınlık rükû: namazda eğilme sücud: namazda yere kapanma, secde etme şek: şüphe, zan tâat: itâat etme, boyun eğme, emre uyma tavazzuh: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme

3555 (1) Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî

bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle,

tatlı hayaller ona

acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/3.p s200 p555)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabın devamıdır) (bk. s199 p553)

âyâ: acaba beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön cismi: bedeni cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz elem: acı, keder emel: umut, istek inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı mesut: mutlu meyus: ümitsiz neş’et eden: doğan, meydana gelen saadet: mutluluk şeâmet: kötülük, uğursuzluk tazip etme: azaplandırma, eziyet verme vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen zâil: geçici, yok olucu

4556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi!

Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki,

acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

5563 (1) Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürur ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki beşerin ağlanacak

acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat, senin şakirtlerin nazarında, zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/11.p s203 p563)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

beşer: insanlık dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl eblehâne: ahmakçasına elem: acı, keder firavun-u zelil: alçak bir firavun kalb etmek: dönüştürmek mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme matemhane-i umumiye: genel yas evi miskin: zavallı musibetzede: musibete uğrayan muvakkat: geçici müstehziyâne: alay edercesine nazar: bakış, düşünce nev-i beşer: insanlar Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sadâ: ses sürur: mutluluk, sevinç şakirt: talebe, öğrenci telâkki eden: kabul eden tenvir etmek: aydınlatmak vâveylâ: çığlık, feryad zalim: haksızlık eden zîhayat: canlı zulmetli: karanlık zulüm: haksızlık

6570 (1) İşte, binden bir nümune olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüdâ-yı Kur’ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat-ı hali, sabıkan beyan edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefavittir, gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin

acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrin ve teessüfler (2)!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/18.p s206 p570)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. Âl-i İmran Sûresi 3/100.

beyan edilen: açıklanan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dehâ-yı felsefî: felsefeden güç alan yüksek akıl ecnebî: yabancı ehl-i medeniyet: dünyaya yalnız maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren fünun-u tabiiye: tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hakikat: gerçek hakikat-ı hâl: bir durumun ardında gizlenen gerçek hassasiyet-i ilmiye: ilmî duyarlılık hidayet: Allah’ın gösterdiği doğru ve hak yol, İslâmiyet hüdâ-yı Kur’ânî: Kur’ân’ın gösterdiği hak ve hidayet yolu ikazat: uyarılar iptal-i his: duyguyu etkisizleştirme, uyuşturma ittibâ etmek: tabi olmak, uymak mevt: ölüm mütefavit: çeşitli, farklı nefrin: beddua nümune: örnek sabıkan: bundan önce tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put teessüf etme: üzülme, esef duyma tezayüd: ziyadeleşme, artma

7582 Vazifede lezzet bulunduğuna (1) en zâhir bir delil: Sen kendi âzâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekâ-i şahsî ve bekâ-i nev’î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek, o uzvun bir nevi azabıdır.

Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvânâtın vazifelerinde gösterdikleri fedakârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu halde tavukları nefsine tercih edip, bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.

Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık

acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/3.p s212 p582)

(1): (bk. s212 p581)

âzâ: organlar bekâ-i nev’î: türün devamlılığı bekâ-i şahsî: ferdin devamlılığı elem: acı, sıkıntı fedakârâne: fedakârca hayvânât: hayvanlar iftihar: övünme merdâne: mertçe nefs: bir varlığın kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi şevk: büyük istek ve arzu telezzüz: lezzetlenme tereccuh etmek: üstün gelmek uzuv: organ vaziyet: durum zâhir: açık, gözle görünür ziyade: çok, fazla

ACI – ACIMA – ACIMASIZ – ACIMAK – 3s-7p - Risale-i Nur

ACIKMAK - 1s-1p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1777 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dualar üç kısımdır.

BİRİSİ: İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadalı hayvanatın, meselâ

acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır.

İKİNCİ KISIM: Nebatat, eşcarın, bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaç ile yaptıkları ihtiyacî dualardır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin, lisan-ı istidat ile hissedilen istidadî dualarıdır. Evet, herşey Cenâb-ı Hakkı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a dua eder.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/3.İ’lem 1/1.p s307 p777)

bilhassa: özellikle eşcar: ağaçlar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istidad: kabiliyet, yetenek istidadî: kabiliyetten kaynaklanan kavlî: sözlü olarak lisan: dil lisan-ı ihtiyaç: ihtiyaç dili lisan-ı istidat: kabiliyet dili nebatat: bitkiler sadâ: ses savt: ses şe’n: hal, durum, keyfiyet tahavvül: değişim, başkalaşma tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma tesbih etmek: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma

ACIKMAK – 1s-1p - Risale-i Nur

ACÎNÎ – ACÎNİYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ACÎNÎ – hamur gibi yoğurulmuş, mâcun kıvamında – ACÎNİYET – mâcun halinde olma, hamur gibi yoğurulmuş olma

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1476 (1) Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan

madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden “Evvelü mâ hâlekallâhü nûrî (2)” hadis-i şerifidir. İkinci misal: “Efeayînâ bil’halkıl evveli bel hüm fî lebsin min halkın cediyd (Kaf 50/15) (3)” olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır: “Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/2.p s160 p476)

(1): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi 21/30: “Her canlı şeyi sudan yarattık.”

(2): hadis-i şerif: Cenab-ı Hak her şeyden evvel benim nurumu yarattı.”

(3): Kaf Sûresi 50/15: “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz olalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.”

acip: hayret verici âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil delâlet: işaret etme, gösterme ehven: daha kolay hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak infisal: ayrılma mâcun: karıştırılmış; karışım madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, mâcun mânâ: anlam mezkûr: zikredilen, anılan misal: örnek nur: aydınlık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden herbiri, herbir aşama seyyarat: gezegenler şehadet: şahitlik, tanıklık şems: güneş tabaka-i avâm: halk tabakası tenvir etme: aydınlatma teyid etmek: doğrulamak

ACÎNÎ – ACÎNİYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ACÎNÎ – hamur gibi yoğurulmuş, mâcun kıvamında – ACÎNİYET – mâcun halinde olma, hamur gibi yoğurulmuş olma

ACİP - ACÂİB – 11s-30p - Risale-i Nur

ACİP – acîb - hayret veren, şaşılacak şey - ACÂİB – acîb ‘in çoğulu - hayret verici, şaşırtıcı şeyler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

128 Maahaza, tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garip,

acip, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebettar olduğu gibi, nev’iyle, yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcudatla da münasebetleri vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlaktan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, herbir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım gelir. Bu ise, sabık temsilde, herbir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu iddia etmek gibi gülünç bir hamakattir.

(MN Lem’alar 14/3.Lem’a 4/4.p s23 p28)

acip: hayret verici, şaşırtıcı ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar ecza: bütünü oluşturan parçalar garip: tuhaf habbe: dane, tohum hakikî: gerçek hamakat: ahmaklık itikad etmek: inanmak Kadir-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah Maahaza: bununla beraber mevcudat: varlıklar muhit: her tarafı kuşatan muntazam: düzenli münasebet: ilişki, bağ münasebettar: alâkalı, ilgili nefs: kendisi nev’: çeşit, tür nisbet: bağlantı, oran sabık: geçen, önceki şems: güneş temsil: kıyaslama tarzında benzetme vazife: görev vaziyet: durum, hal vücud: varlık zerre: atom

233 ALTINCI LEM’A:

Cenab-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ ettiği gibi, aktar-ı semâvat ve arzı, hâtem-i vahidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ, (Rum Suresi 30/50) (1) âyetinin işaret ettiği ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhiye bakınız ki, pekçok garip garip haşirleri,

acip acip neşirleri göresiniz!

(MN Lem’alar 14/6.Lem’a 6/1.p s25 p33)

(1): (Rum Suresi 30/50: Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir.)

acip: hayret verici aktar-ı semâvat ve arz: gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı cüz: bir bütünü oluşturan bölümlerden herbiri, parça cüz’î: tikel, bir sınıfın bireyi has: özel haşir: toplanma; diriliş; mevsimlerle birlikte yaşanan ve haşri andıran gelişmeler hâtem: mühür hâtem-i İlâhî: İlâhî mühür, damga hâtem-i vahidiyet: herşeyi kaplayan birlik mührü keyfiyet: hal, özellik küll: bütün, birşeyin tamamı küllî: belli bir sınıfın fertleri içine alan; tür, cins; tümel mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı mezkûr: anılan, ifade edilen nefh-i ruh: ruhun üflenmesi neşir: yayılma; bahar mevsiminde sayısız canlı varlıkların hayat bulup ortaya çıkmaları sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür sikke-i mahsusa: özel mühür vaz’ etmek: koymak, yerleştirmek

360 Ve keza, (zerreler, seyyareler, nakışlar, şemsler her şey (1), acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu

acip ve mühim vazifeler cihetiyle Sâniin vahdetine delâlet eder. Binaenaleyh, Sâniin vâcip ve vâhid olduğuna herşeyde iki şahit olduğu gibi, Hâlıkın ehad ve samed olduğuna da herbir zîhayatta iki âyet vardır. İHTAR:

(MN Lem’alar 14/13. Lem’a 2/2.p s31 p60)

(1): (bk. s31 p59)

İHTAR: Kâinatın eczasından herbir cüz’ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcibü’l-Vücudu ilân etmekte olduğunu, Kur’anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre” namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.

acip: hayret verici, şaşırtıcı acziyle beraber: (zerreler, seyyareler, şemsler her şey) acziyle beraber… beyan etmek: açıklamak cihet: yön cüz’: bütünün parçası, bölümü ecza: bütünü oluşturan parçalar, bölümler ehad: bir, her bir şeye ayrı ayrı hükmetmesi fehmetmek: anlamak feyz: ihsan, bereket Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâmil bulunmak: taşımak icmâlen: kısaca ihtar: hatırlatma, ikaz lisan: dil nam: ad nizam-ı umumî: genel düzen samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey Kendisine muhtaç olan Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) vâcip: zorunlu, gerekli Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) vahdet: birlik, teklik vâhid: bir, herşeye Kendisinin hükmetmesi Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her şeyde görülen Allah (c.c.) zîhayat: canlı

478 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin

acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

583 Binaenaleyh, bu kadar garip,

acip, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir mürşid-i harika lâzımdır. “Eğer bu zât (a.s.m.) olmasaydı kâinat da olmazdı” meâlinde “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” olan hadis-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.

(MN Reşhalar 12/5. Reşha 5/5.p s38 p83)

(1): Hadis-i kudsî: Ali el-Kâri Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164)

meâlinde: mânâsında mürşid-i harika: en harika bir şekilde insanlara yol gösteren ve rehberlik yapan zât; Hz. Peygamber (a.s.m.) tarifat ve teşrifatçı::tarif eden ve yönlendiren rehber zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

695 Bu zât (a.s.m.), öyle bir Sultanın şuûnundan bahsediyor ki,

kamer Onun mülkünde bir sinek gibidir.

Acip harikalardan bahsettiği gibi, pek müthiş infilâk ve inkılâplardan da haber veriyor. Bakınız: O hutbe-i ezeliyede, “İzeşşemsü küvvirat.” Tekvir 81/1) (1) “İzessemâün fetarat.” İnfitar 82/1) (2) “İzâ zülziletil erdu zilzâlehâ.” Zilzâl 99/1) (3) gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz.

(MN Reşhalar 12/10. Reşha 5/3.p s41 p95)

(1): “Güneş dürülüp toplandığında. Tekvir Sûresi 81/1”

(2): “Gök yarıldığı zaman. İnfitar Sûresi 82/1”

(3): “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Zilzâl Sûresi 99/1”

hutbe-i ezeliye: Kur’ân infilâk: patlama inkılâp: değişim, dönüşüm kamer: ay Sultan: otorite, kudret ve egemenlik sahibi olan Allah (a.s.m.) şuûn: hâller, işler; Allah’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tilâvet etmek: okumak zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

796 Ve (1) beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri ona nazaran rüyalar gibi olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok

acaip şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binaenaleyh, o

acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan lâzımdır ki, o harika garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.

(MN Reşhalar 12/10.Reşha 5/4.p s42 p96)

(1): (Hz. Muhammed (a.s.m.)

acaip: hayret verici, şaşırtıcı dünyevî: dünya ile ilgili garaib: tuhaf, hayret verici şeyler hükmünde: benzer bir şeyle aynı hükmü taşıyan, durumunda olan insan: Hz. Muhammed (a.s.m.) intizar etmek: beklemek istikbalden: gelecekten katre: damla keyfiyet: nitelik, özellik nazaran: bakarak, ona göre nisbeten: ona kıyasla, oranla saadet: mutluluk

8179 Ve keza, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâniin azîm rububiyetinde harika bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni-i Âlemin garip ve

acip san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâli kalmayan bir meşherdir.

Bu itibarla o handa ve o meşherde içtimâ eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünkü meskenleri

sâbit değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/62.p s61 p179)

acip: hayret verici, şaşırtıcı azîm: büyük ecram: gök cisimleri, yıldızlar eser: belirti garip: hayrette bırakıcı hâli kalma: boş kalma, onsuz olma içtimâ eden: toplanan karar: istikrar, değişmeyen istikrarlı durum kudret: güç, iktidar maruz: hedef olma, yüz yüze gelme menzil: mesken, yurt, ev mesken: oturulan yer, mekân meşher: sergi musahhar olma: boyun eğme, itaat etme sabit: değişmeyen saltanat: hâkimiyet, egemenlik Sâni-i Âlem: bütün evreni san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvî: gökle ilgili sevk: yönelme süflî: aşağı tahavvülât: değişimler, başkalaşmalar tasarruf etmek: hâkimiyeti altında tutmak teşhir: sergileme zeval: sona erme, geçip gitme

9180 İşte bu hal ve şu vaziyet (1), bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sabit, bâkî, ebedî, sermedî saadetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat’î bir delâletle şehadet eder. Çünkü fâni, bâkiye makam ve medar olamaz. Evet, bir melikin gelip giden misafirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misafirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lirayla yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki ziynetler, kıymetli şeyler, hep suret ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve herbir misafir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef’âl ve muamelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o ziynetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misafirler için tahrip ve tecdit ediyor. Ve hakeza, pekçok garip ve

acip şeyler görünüyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/63.p s62 p180)

(1): (bk. s61 p179)

bâkî: ölümsüz, devamlı, kalıcı delâlet: delil olma ebedî: sonsuz ef’âl: fiiller, işler fâni: geçici hakeza: böylece, bunun gibi harekât: hareketler hususî: özel karargâh: karar yeri, yolculuğun sonundaki ebedî hayat yurdu kat’î: kesin, şüphesiz makam: konum, yer medar: dayanak, sebep, vesile melik: hükümdar menzil: mesken, yurt, ev muamele: iş, davranış sabit: değişmeyen saltanat: egemenlik, hâkimiyet, sultanlık sermedî: dâimî, sürekli suret: şekil, görüntü şehadet etme: şahitlik yapma taam: yemek, yiyecek tahrip ve tecdit etmek: yıkıp sonra yeniden yapmak zînet: süs ziynet: süs

10208 KATRE. Tevhid Denizinden.

İFADE-İ MERAM. Malûmdur ki, insan, hasbelkader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da, bazen da boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle pek

acip bir yola girmiştim. Ve pekçok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye, beni Kur’ân’a teslim edip, Kur’ân’ı bana muallim yaptı. İşte, Kur’ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytanla yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe, “Süb-hânellâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekberu lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)” kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işarettir.

(MN Katre ifade-i meram 2/1.p s71 p208)

(1): “Allah her noksandan münezzehtir. Ve hamd Allah’a mahsustur. Ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve Allah herşeyden büyüktür. Ve havl ve kuvvet ancak Allah’a aittir.”

acip: acayip, tuhaf acz: acizlik, güçsüzlük ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inkârcılar fakr: fakirlik, muhtaçlık halâs olmak: kurtulmak hasbelkader: kaderin sevkiyle, kaderin bir cilvesi olarak ifade-i meram: maksadı ifade etme iltica etmek: sığınmak inayet-i ezeliye: varlığı ezelî olan Allah’ın inayeti, yardımı kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması katre: damla malûm: bilinen, belli muallim: öğretmen, öğretici muharebe: mücadele; savaş musibet: belâ, sıkıntı muzafferen: zafer kazanmış olarak muzafferiyet: zafer kazanma münakaşa: tartışma müsademe: çarpışma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) risale: küçük çaplı kitap; Katre Risalesi sülûk etmek: yönelmek, belli bir yolda ilerlemek tahassun etmek: sığınmak tesadüf etmek: rast gelmek tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma ve herşeyi bir olan Allah’a verme vesile: aracı vuku bulmak: meydana gelmek

11251 Ve keza, esbab-ı zahiriye pek basit, mahdut, fakir, câmid, şuursuz, iradesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhum şeylerdir. Müsebbebatta bulunan harika nakışlar, ziynetler, garip ve

acip san’atların o gibi kıymetsiz esbabla kat’iyyen münasebetleri yoktur. Binaenaleyh, meselâ bedenin hüceyratındaki nizamlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdud muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husulüne, lisan ve zihnin hareketleri gibi esbaba isnadları, ahmakçasına bir hükümdür. Ancak, o gibi müsebbebat, gayr-ı mütenahî bir kudretle bir ilim ve bir iradeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binaen sabittir ki, kevn ve vücutta müessir-i hakikî ancak kudreti gayr-ı mütenahî bir Hâlik-ı Kadîrdir; esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir. Havas ve hasiyetler dahi, kudretin tecellîyatına ve lem’alarına isim ve ünvanlardır. Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilimle irade ve emrin envâa olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus iradedendir. İşte, kâinat müsebbebatın lisanıyla, “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (1)” ile Hâlık-ı Hakikîyi ilân ediyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/33.p s81 p251)

(1): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

acip: hayret verici, şaşırtıcı beden: vücut câmid: cansız) emir: Allah tarafından konulan, maddî yaratıkların fiillerini ve hareketlerini düzen altına alan hacimsiz, miktarsız kanunun envâ: çeşitler, türler esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünen sebepler gayr-ı mahdud: sınırsız gayr-ı mütenahî: sonu olmayan, nihayetsiz Hâlik-ı Kadîr: bütün varlıkların yaratıcısı olan ve her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (c.c.) hasiyet: özellik havas: duyular, hisler husul: meydana gelme, oluşma hüceyrat: hücrecikler iktiza etmek: gerektirmek intizam: düzenli bir şekilde yapma irade: dileme, istek, tercih isnad: dayandırma itibarî: gerçekte öyle olmadığı halde öyle sanılan (meridyenler gibi) kanun: kudret sıfatının tecellîsi, varlıkların ve tabiat olaylarının fiil, hareket ve hallerini düzen altında tutmasına vesile olan kural kat’iyyen: kesinlikle kevn: varlık, kâinat kuvve-i hâfıza: hâfıza gücü, bellek lem’a: parıltı lisan: dil mahdut: sınırlı mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan muntazam: düzenli müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) münasebet: ilgi, alâka müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları nâmus: irade sıfatının tecellîsi; irade sıfatından gelen ve ihtimalleri seçen, keyfiyetleri belirleyen, manevî ölçü, tartı, sınır ve kalıp nevâmis: temel kanunlar nizam: düzen suver-i zihniye: zihindeki şekiller, sûretler şuur: bilinç tecellî: yansıma, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi tecellîyat: tecelliler, yansımalar tefekkür: düşünme telâfif: büklümler, kıvrımlar teşekkülât: belli şekillerde meydana gelmeler vesait: vasıtalar vücut: beden, varlık ziynet: süs

12282 (1) Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücut, hâvi olduğu garib san’at,

acip nakışların şehadetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir. (MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/2.p s90 p282)

(1): insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir, onlara güvenemez.

(bk. s90 p281)

acip: acayip, hayret verici dest-i kudret: Allah’ın kudret eli eser-i san’at: san’at eseri garib: hayret verici ve şaşırtıcı şey hane: ev hâvi olma: içinde bulundurma lakîta: buluntu onun: insanın Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) şehadet: şahitlik, tanıklık tasarruf: dilediği gibi kullanma ve idare etme işlemleri temellük: sahiplenme, kendisine mal etme

13290 Arkadaş!

Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de Ona teslim eder. Çünkü nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak

acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/1.Hakikat 3/3.p s92 p290) acip: hayret verici benlik: enâniyet, gurur, kibir cilve: görüntü, yansıma cisim: beden esbab-ı câmide: cansız ve ruhsuz sebepler fehmetmek: anlamak gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti Hâlık: herşeyi yaratan Allah (c.c.) hat: çizgi, sınır hıyanet: hainlik, ihanet isnad etmek: dayandırmak kaza ve kader kalemi: Cenâb-ı Hakkın plân ve takdirlerini ve zamanı gelen takdirlerin yaratılma kaidelerini yazan kalem kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti makine-i İlâhiye: ilâhî makine; Allah’ın yarattığı ve bir makineyi andıran insan bedeni mâlik: sahip mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mülk: sahip olunan şey nefis: bir kimsenin kendisi taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenebbüt eden: yeşeren, büyüyen vahid-i kyasî: ölçü birmi vehmî: olmadığı halde var sayılan vuzuh: açıklık zerre: atom zuhur: belirme, görünme

14304 NÜKTE.

Mukaddemede zikredilen dört kelimeden (1), “niyet” hakkındadır.

Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür.

Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek

acip bir iksir ve bir mayedir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nükte: “niyet” hakkındadır 5/1.p s96 p304)

(1): dört kelime: mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır

acip: hayret verici, şaşırtıcı âdet: alışkanlık haline gelmiş sıradan davranışlar hâsiyet: özellik iksir: dertlere devâ olan ilâç mahsul: ürün mâlik: sahip olan maye: esas, temel; maya mukaddeme: başlangıç; giriş bölümü zikretmek: anmak, belirtmek

15313 NOKTA.

Gafletten neş’et eden dalâlet, pek garip ve

aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe’nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/3.Nokta 1/1.p s99 p313)

acip: acayip, hayret verici, şaşırtıcı dalâlet: doğru yoldan sapkınlık gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli illet: esas sebep illiyet: ana sebep ve illet olma özelliği kalb etmek: dönüştürmek mukarenet: yakınlık, yan yana olma neş’et eden: kaynaklanan şe’n: hâl, özellik, nitelik vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek

16364 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenab-ı Hak, insanı pek

acip bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği âzâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür’at, teâvün ve imdattan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse, bütün lezzet, nimet, kemâlât nevilerine, kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse, çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstehaktır.

(MN Hubâb Risalesi 28/12.İ’lem 1/1.p s115 p364)

acip: hayret verici, tuhaf âzâ: uzuvlar, organlar besâtet: tek unsurdan meydana gelen eser cemaat: topluluk elem: acı, keder enaniyet: benlik, gurur ferdiyet: teklik, birlik halk etmek: yaratmak havâs: hisler, duygular hilkat: yaratılış hisse: pay imdat: yardım kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kesret: çokluk letâif: lâtifeler, ince duygular mahal: yer mazhar olmak: erişmek, nâil olmak müstakil: bağımsız, başlı başına müstehak: hak etmiş, lâyık nevi: çeşit nimet: iyilik, lütuf, ihsan sür’at: hız şâyan: lâyık, uygun teâvün: yardımlaşma teessürat: teessürler, üzüntüler terkip: çok sayıdaki unsurların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan eser ubudiyet: kulluk vahdet: birlik

17413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün

cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

18429 Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı didar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı

acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbirşey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/3.p s143 p429)

acip: tuhaf, şaşkınlık veren antika: eski ve kıymetli san’at eseri arz-ı didar etmek: kendini arz etmek, göstermek bedihî: açık, aşikâr câmid: cansız erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler hâşâ: asla haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması icad etmek: yaratmak, var etmek ihraç etmek: çıkarmak kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti lâtif: güzel, hoş mânevî: maddî olmayan; nurânî masnûat: san’atla yaratılmış varlıklar nâzik: zarif, ince, narin

19476 (1) Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden “Evvelü mâ hâlekallâhü nûrî (2)” hadis-i şerifidir.

İkinci misal: “Efeayînâ bil’halkıl evveli bel hüm fî lebsin min halkın cediyd (Kaf 50/15) (3)” olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:

“Onlar, daha

acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/2.p s160 p476)

(1): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi 21/30: “Her canlı şeyi sudan yarattık.”

(2): hadis-i şerif: Cenab-ı Hak her şeyden evvel benim nurumu yarattı.”

(3): Kaf Sûresi 50/15: “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz olalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.”

acip: hayret verici âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil delâlet: işaret etme, gösterme ehven: daha kolay hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak infisal: ayrılma mâcun: karıştırılmış; karışım madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, mâcun mânâ: anlam mezkûr: zikredilen, anılan misal: örnek nur: aydınlık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden herbiri, herbir aşama seyyarat: gezegenler şehadet: şahitlik, tanıklık şems: güneş tabaka-i avâm: halk tabakası tenvir etme: aydınlatma teyid etmek: doğrulamak

20486 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile, yani in’ikâs itibarıyla istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binaenaleyh, yağmurun şemsin timsaline mâkes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenit kudret-i nurâniye-i ezeliyenin, tecellî ve in’ikâs itibarıyla lem’alarına mazhar olabilirler. Fakat, gözün içindeki bir hüceyre zerresi, âsab, evride, şerâyinde tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu

acip san’at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre, kâinatın herbir zerresi, herbir mürekkebatı, ulûhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menbâ ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlarla muttasıf Şems-i Ezelînin tecelliyat lem’alarına mâkes olmaları lâzımdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/16.İ’lem 2/1.p s164 p486)

acip: hayret verici âsab: sinirler bizzat: doğrudan evride: toplardamarlar hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması iktiza: bir şeyin gereği in’ikâs: yansıma irade: dileme, tercih etme ve seçme gücü istiâb etmek: içine almak, kaplamak katre: damla kudret: güç, iktidar kudret-i nurâniye-i ezeliye: ezelî olan Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının nuru, ışığı lem’a: parıltı mahsus: has, özgü mâkes: yansıma yeri, görüntü alanı masdar: kaynak; bir şeyin asıl çıkış yeri mazhar olmak: ayna olmak menba: kaynak muhit: kapsamlı, her şeyi içine alan, kuşatan muntazam: düzenli mutlak: kayıtsız, sınırsız muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar müstenit: istinad eden, dayanan nakış: işleme, süsleme sıfat: özellik, nitelik Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; başlangıcı olmayan ve bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran Allah (c.c.) şerâyin: atardamarlar şuur: bilinç tecelli: akis, yansıma tecelliyat: tecelliler; yansımalar, görüntüler timsal: görüntü ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık

21499 Yine insanın fıtratında

acip bir hal: İnsanın efradı arasında cismen ve sureten ayrılık varsa da pek azdır. Amma mânen ve ruhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sair hayvanat öyle değildir. Meselâ, balık ile kuş, kıymet-i ruhiyece birbirine pek yakındır. En küçüğü, en büyüğü gibidir. Çünkü insanın kuvve-i ruhiyesi tahdit edilmemiştir. Enaniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsavi olur. Ubudiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/23.İ’lem 2/2.p s170 p499)

acip: ilginç, tuhaf, acayip Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun cihan: dünya, âlem cismen: cisim ve madde açısından efrad: fertler, bireyler enaniyet: benlik, gurur fıtrat: yaratılış, mizaç hal: durum hayvanat: hayvanlar kıymet-i ruhiyece: ruhsal özelliklerin değeri, zenginliği açısından kuvve-i ruhiye: ruhî güç, ruhsal güç mânen: mânevî olarak müsavi olmak: denk olmak ruhen: ruha ait olarak, ruhsal açıdan sair: başka sureten: görünüşte şems: güneş tahdit edilmek: sınırlanmak ubudiyet: kulluk zerre: en küçük madde parçası

22504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber” – bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan,

mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

23520 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip târif etmemesi de muhaldir. Çünkü, insan, Mâlikin kemâlatına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor. Ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zâfiyetiyle beraber harika

tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlûkat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan, bütün esbab içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin rusül vasıtasıyla böyle yüksek, fakat gafil abdlerine kendisini bildirip târif etmesi zarurîdir ki, o Mâlikin evâmirine ve marziyatına vakıf olsunlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/7.İ’lem 1/1.p s182 p520)

abd: kul âlem: dünya, evren cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade, seçme gücü delâlet etme: işaret etme, gösterme esbab: sebepler eşref-i mahlûkat: yaratıkların en şereflisi evâmir: emirler gafil: habersiz, vurdumduymaz, umursamaz; Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından hebersiz halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hüsün: güzellik kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar küre-i arz: yerküre Mâlik: sahip; görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlik-i Hakikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) marziyat: Allah’ın rızasına vesile olan herşey muhal: olması imkânsız olan şey rusül: peygamberler salâhiyet: yetki semâ-i dünya: dünya semâsı, gökyüzü, uzay târif etmek: bildirmek, tanıtmak tasarrufat-ı acibe: hayret verici tasarruflar, işler tasarruf etme: irade ve seçim gücüyle dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma ünvan: isim vâkıf: bilgi sahibi, farkında olan, haberdar vasıta: aracı zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük zarurî: zorunlu

24617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir

acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir.

Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en

acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir

saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.

İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

25626 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vahid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin iradesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en

acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahi nişanlar derc edilmiştir ki, gözle okunur da nazarla, yani akılla görünmez. İnsan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Madem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semî, Basîr bir Mürîdin iradesinin dâire-i tasarrufundadır. Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/3.İ’lem 1/1.p s236 p626)

acib: hayret verici ahval: haller, davranışlar alâmet: belirti, işaret âlem-i İslâm: İslâm dünyası Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âşikâr: ap açık Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) cihet: yön, taraf dâire-i tasarruf: dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek derc etmek: içine yerleştirmek erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan esaslar, temel unsurlar esas: temel etvar: tavırlar, haller fesat şebekesi: bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı Fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten tenzih ederim” mânâsında kullanılıp heyret ve şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır gayr-ı mütenahi: sonu olmayan Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâvi: ihtiva eden, içine alan ihrac: çıkarma ihtiyar: irade imkân: olabilirlik, olasılık, ihtimal infaz edilme: yerine getirilme, uygulanma irade: dileme, istek, kast etme ittifak: birleşme, birlik Kasıd: sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah (c.c.) kesret: çokluk muhâlât: olması imkânsız, akla uzak şeyler Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah (c.c.) Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nazar: akıl; akıl gözüyle bakmak, görmek nefiy: sürgün etme, uzaklaştırma nev: çeşit, tür nişan: işaret Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Semî: her şeyi işiten ve her bir varlığa kabiliyetine göre işitme duyguları veren Allah (c.c.) şirk: Allah’a ortak koşma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tehalüf: birbirine zıt olma, aykırılık teşekkül etme: oluşma, ortaya çıkma teşkil etmek: oluşturmak tevafuk: denk gelme, uygunluk tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) veçh: yüz

26704 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin

acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnâsının gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me’kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir. Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir lâtife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o lâtife daimî seyir ve cevelân etmekte ise de, sahiline vâsıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük âlem o lâtifeye o kadar darlaşır ki, âlem o lâtifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o lâtifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalâa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/1.p s273 p704)

acâib: şaşırtıcı, garip şeyler âlât: âletler, organlar âlem: dünya câmiiyet: kapsamlılık cevelân etmek: dolaşmak cihâzat: cihazlar, duyular ve organlar cisim: beden daimî: devamlı, sürekli envâ-ı rahmet: rahmet çeşitleri Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri fehmetmek: anlamak fıtraten: yaratılış gereği gayr-ı mâdut: sınırsız gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sayısız gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hardale: çok küçük tohumları olan bir bitki ihata eden: kuşatan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: aynı, aynı biçimde kuvve-i hâfıza: hafıza gücü, bellek lâtife: duygu; burada hafıza merkezindeki idrak duygusu kastediliyor lâtife-i müdrike: idrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi maahaza: bunula beraber mahfî: gizli mâlik: sahip me’kûlât âlemi: yenilen şeyler, yiyecekler dünyası mertebe: derece, makam mesmûat âlemi: işitilen ve duyulan varlıklar dünyası mizan: ölçü mubsırat âlemi: görülen varlıklar dünyası mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek mütefâvit: çeşitli, farklı Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) seyir: yolculuk, gezinti sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tazammun etmek: içermek, içine almak vâsıl olmak: ulaşmak vaz etmek: koymak, yerleştirmek zerre: maddenin en küçük parçası

27749 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnkılâplar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin, isimleri mütenevvi olur. Meselâ, uyku, âlem-i yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismaniyle âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâp bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâplar olacağından, köprüsü de pek garip,

acip olması lâzım gelir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/42.İ’lem s292 1/1.p p749)

acip: acayip, tuhaf, şaşırtıcı âlem: dünya âlem-i cismani: maddî âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi âlem-i yakaza: uyanıklık âlemi berzah: kabir âlemi husul: meydana gelme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkılâbat: büyük değişimler inkılâp: değişim kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâkin: ama, fakat mahiyet: asıl, esas, nitelik misal: aynadaki görüntü; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem münasebettar: alâkalı, ilgili mütebayin: ayrı ayrı mütenevvi: çeşit çeşit nevi: çeşit, tür

28808

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü envâ gibi umur-u bâtılaya

neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umurun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde, kasten ve bizzat ona müteveccih olursa, muhaliyetine ve mâkul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü ani’s-Sâni sebebiyle hasıl olan ıztırar ile kabul edebilir. Dalâlet ne kadar

aciptir. Zât-ı Zülcelâlin lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenâhî zerrâta ve aciz şeylere veriyor?

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/6.p 4/2.sual s322 p808)

acip: acayip, şaşırtıcı, tuhaf aciz: güçsüz bizzat: doğrudan dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık derk etmek: anlamak, algılamak ezeliyet: sonradan var olmama, varlığının başlangıcı olmaması ezeliyet-i madde: sonradan meydana gelmemiş ve varlığının başlangıcı olmayan madde faraza: varsayalım ki gayr-ı mütenâhî: sonsuz harekât-ı zerrat: zerrelerin, atomların hareketleri hasıl olan: ortaya çıkan hassa: özellik hükmetmek: kesin bir yargıya varmak ıztırar: çaresizlik icad: var etme, meydana getirme lâzım-ı zarurî: olması gerekli, şart olan mâkul: akla uygun muhaliyet: imkânsızlık; yani fâil olması, bizzat işi yapması mümkün değil müteveccih: yönelmiş, dönmüş nazar: bakış nefis: bir kimsenin kendisi neş’et etmek: doğmak, kaynaklanmak saded: niyet, maksat suret: görünüm, şekil tebeî: başka bir şeye tabi olan, dolaylı tegafül-ü ani’s-Sâni: her şeyin san’atkârı olan Allah’ı unutma veya unutur gibi yapma teşekkül-ü envâ: türlerin oluşumu, meydana gelmeleri umur: işler umur-u bâtıla: doğru olmayan hususlar Zât-ı Zülcelâl: haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (c.c.) zerrât: zerreler, atomlar

29819 (1) Ezcümle (2): Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer

makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Mülk Sûresi 67/3: “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

30832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana açılsın. Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu.

Hem o

seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

ACİP - ACÂİB – 11s-30p - Risale-i Nur

ACİP – acîb - hayret veren, şaşılacak şey - ACÂİB – acîb ‘in çoğulu - hayret verici, şaşırtıcı şeyler

ACLÛNÎ – el-ACLÛNÎ – 1s-3p - Risale-i Nur

ACLÛNÎ – el-ACLÛNÎ – Hadisler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

183 Binaenaleyh, bu kadar garip, acip, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir mürşid-i harika lâzımdır. “Eğer bu zât (a.s.m.) olmasaydı kâinat da olmazdı” meâlinde “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” olan hadis-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.

(MN Reşhalar 12/5. Reşha 5/5.p s38 p83)

(1): Hadis-i kudsî: Ali el-Kâri Şerhü’ş-Şifâ, 1:6;

Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164)

meâlinde: mânâsında mürşid-i harika: en harika bir şekilde insanlara yol gösteren ve rehberlik yapan zât; Hz. Peygamber (a.s.m.) tarifat ve teşrifatçı::tarif eden ve yönlendiren rehber zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

2178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6;

el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): “Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3609 İşte, ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahr suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için, tasannuâta, tekellüfâta, mânâsız hofuruşluğa ve birçok müşkilâta düşer. Elhasıl, hadiste vardır ki: “Helekennâsü illel âlimûne ve helekel âlimûne illel âmilûne ve helekel âmilûne illel muhlisûne vel muhlisûne alâ hatarin azîm (1)” Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır (2).” İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/2.p s225 p609)

(1): Hadis-i şerif: “İnsanlar helâk oldu – âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu – ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu – ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”

Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2: 415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 3:414, 4:179, 362.

(2): Hadis-i şerif: el-Hâkim,el-Müstedrek 4:341; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1:244.

acz: güçsüzlük amel: iş, davranış Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecelli ettiği yer batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü bedel: karşılık dergâh-ı Ulûhiyet: Allah’ın huzuru elhasıl: kısaca, özetle emr-i İlâhî: Allah’ın emri esas: temel evliya: Allah dostları fahr: övünme fakr: fakirlik hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış halâs: kurtulma hâlis: içten harekât: hareketler hodfuruşluk: kendini beğendirmeye çalışma ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme iltibas etmek: karıştırmak katre: damla makamât: dereceler, makamlar medar-ı necat: kurtuluş sebebi müreccah: tercih edilen müsavi: eşit, denk müşkilât: zorluk nakıs: eksik, noksan netice: sonuç, son niyaz etmek: yalvarıp yakarmak rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası secde etmek: alın üzeri yere kapanmak suret: biçim, görünüş tasannuât: yapmacık hareketler tekellüfât: zorlama tavırlar ubudiyet: kulluk vazife-i İlâhiye: İlâhi görev zerre: atom zerrecik: atom

ACLÛNÎ – el-ACLÛNÎ – 1s-3p - Risale-i Nur

ACZ - ÂCİZ - 18s-53p - Risale-i Nur

ACZ – acizlik, beceriksizlik, iktidarsızlık, kuvvetsizlik, güçsüzlük, yapamamak - ÂCİZ – beceriksiz, eli ermez, kabiliyetsiz, gücü yetmez olan

Mesnevî-i Nuriye (MN):

115 Evet, Sultan-ı ezelînin memurları vardır, ama icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz edilmiş birtakım vasıtalardır. Yoksa, kudretin

acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise, sultanların ihtiyaç ve

aczlerini def için tayinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh, Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:

(MN Lem’alar s19 p15)

acz: acizlik, güçsüzlük Beşer: insanlık Binaenaleyh: bundan dolayı def: uzaklaştırma dellâl: ilân edici, duyurucu esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Cenab-ı Hakkın yaratmaya yönelik emirleri ve kanunları haşmet: büyüklük, görke hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma icraat: faaliyet, uygulama icraatçı: uygulayıcı inkıyad: boyun eğme istidat: yetenek; temel özellikler izhar: gösterme izzet: değer, itibar, şeref, yücelik, üstünlük memur: vazifeli memurlarıyla: esbab ile misal-i lâtif: güzel ve hoş bir örnek muavenet: yardım müna- sebet: ilgi, alâka müşahit: şahit olan nâzır: bakan, gözlemci rivayet: bir sözü nakletme rivayet ediliyor ki: Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması saltanat: egemenlik, hâkimiyet sultan: hükümdâr, yönetici Sultan-ı ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan ve bütün zamanlara hükmeden Allah sûretinde: şeklinde, biçiminde şekva: şikâyet, sızlanma temsil-i mânevî: mânevi örnek, benzetme vaz edilmek: konulmak, yerleştirilmek vukuat: olaylar

226 Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi herşeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik, Şems-i Ezelînin de bütün canlı mahlûkatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecellî-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan

acizdirler. Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde, herbirisinde hakikî bir şemsin maddesiyle mevcut bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.

(MN Lem’alar 14/3.Lem’a 4/2.p s22 p26)

cilve: görüntü, yansıma esbab: sebepler hüküm: yargı, karar ihtiyar: seçenek, irade ihya: hayat verme, diriltme iktidar: güç, kuvvet in’ikâs etmek: yansımak katre: damla Kezalik: bunun gibi misil: benzer, eş değer müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak nefh-i hayat: hayat üfleme; cansızlara can verme seyyar: hareketli, yerinde sabit durmayan sikke: damga, işaret şeffaf: saydam, parlak şems: güneş Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir unvan olarak kullanılır tecellî-i ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta görünmesi timsal: görüntü turra: padişaha özel mühür, nişan zerre: atom, maddenin en küçük parçası

358 Ve keza senevî inkılâplarda, müsebbebatla esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iâdeleri, esbabın da müsebbebat gibi

âciz masnu ve mahlûklardan olduğuna delâlet ettiği gibi, bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhidin müteceddid bir san’atı olduğuna da şehadet eder.

(MN Lem’alar 14/12.Lem’a 5/5.p s30 p58)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen esbab: sebebler iâde: birinin yerine tekrar getirilme inkılâp: değişim masnu: san’at eseri varlık mevcudat: varlıklar müsebbebat: sebeplerle meydana getirilenler müteceddid: yenilenen, tazelenen senevî: yıllık Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah (c.c.) zeval: geçip gitme, sona erme

459 ONÜÇÜNCÜ LEM’A: Arkadaş!

Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar herşey, zâtında, hakikatinde sabit olan

acz ve fakrın lisan-ı haliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder.

(MN Lem’alar 14/13.Lem’a 2/1.p s31 p59)

acz: acizlik, güçsüzlük fakr fakirlik, ihtiyaç hâli hakikat: bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti lisan-ı hal: hâl dili nakış: işleme, süsleme Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) seyyare: gezegen şems: güneş vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zâtında: şahsında, kendisinde zerre: atom, çok küçük parça

560 Ve keza, (zerreler, seyyareler, nakışlar, şemsler her şey (1)

acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acip ve mühim vazifeler cihetiyle Sâniin vahdetine delâlet eder. Binaenaleyh, Sâniin vâcip ve vâhid olduğuna herşeyde iki şahit olduğu gibi, Hâlıkın ehad ve samed olduğuna da herbir zîhayatta iki âyet vardır. İHTAR:

(MN Lem’alar 14/13.Lem’a 2/2.p s31 p60)

(1): (bk. s31 p59)

İHTAR: Kâinatın eczasından herbir cüz’ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcibü’l-Vücudu ilân etmekte olduğunu, Kur’anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre” namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.

acip: hayret verici, şaşırtıcı acziyle beraber: (zerreler, seyyareler, şemsler her şey) acziyle beraber… beyan etmek: açıklamak cihet: yön cüz’: bütünün parçası, bölümü ecza: bütünü oluşturan parçalar, bölümler ehad: bir, her bir şeye ayrı ayrı hükmetmesi fehmetmek: anlamak feyz: ihsan, bereket Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâmil bulunmak: taşımak icmâlen: kısaca ihtar: hatırlatma, ikaz lisan: dil nam: ad nizam-ı umumî: genel düzen samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey Kendisine muhtaç olan Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) vâcip: zorunlu, gerekli Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) vahdet: birlik, teklik vâhid: bir, herşeye Kendisinin hükmetmesi Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her şeyde görülen Allah (c.c.) zîhayat: canlı

678 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları

acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

782 Hülâsa: İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki, “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve

âciz hayvanların sırasından çıkar; zaafının kuvvetiyle,

aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyle, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ

acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebep olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ân’ın ziyasıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binaen, o zât-ı nurânî olmasaydı, kâinat da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/4.p s38 p82)

acz: acizlik, güçsüzlük adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya binaen: -dayanarak ehemmiyet: değer, önem enbiya: nebiler, peygamberler esbab: sebepler evliya: Allah dostları, veliler fakr: fakirlik, muhtaçlık hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık haşmet-i imaniye: imandan kaynaklanan büyüklük, görkem Hikmet-i Samedâniye Kitabı: hiç kimseye muhtaç olmayan Allah’ın, bir kitap misâli, bütün hikmetlerini sergilediği kâinat ve varlıklar âlemi hilâfet: halifelik; insanların yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu hülâsa: öz, özet istikbal: gelecek kâinat: evren kudret: güç, iktidar mezar-ı ekber: çok büyük mezar nam almak: adını taşımak nuranî: aydınlık, ışık saçan sukut: düşüş suud: yükselme şevket: büyüklük, haşmet şua: ışık, parıltı tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: yükselmek, ilerlemek ubudiyet: kulluk, ibadet zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaman-ı mazi: geçmiş zaman zât-ı nurânî: etrafını nûrlandıran ve aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zirve: doruk, en üst aşama ziya: ışık ziyadar: ışık saçan, aydınlatan

8118 LÂSİYYEMALAR.

Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden,

lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/1.p s48 p118)

âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt Arabî: Arapça ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler âyât: âyetler, deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek cihet: şekil, yön enbiya: nebiler, peygamberler esas: temel hamd: övgü, teşekkür, minnet ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları ihvan: kardeşler keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma lâsiyyema: özellikle; bilhassa lisan-ı acz: acizlik dili müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak mürselîn: resuller, peygamberler resul: elçi, peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: diğer salât ve selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan duâ ve niyaz Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (c.c.) senâ: övgü şehadet etmek: şahid olmak şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tılsım: sır, gizli gerçek vahdet: Allah’ın birliği vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, atomlar

9121 Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten

âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/4.p s49 p121)

âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak ahmaklık: akılsızlık arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük bina etmek: yapmak, inşa etmek cesamet: büyüklük defter-i a’mâl: amellerinin kaydedildiği defter haml: yüklenme, üstlenme hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak itibarıyla: bakımdan, özelliğiyle küfür: inkâr ve inançsızlık küre-i arz: yer küre, dünya maahaza: bununla beraber, bununla birlikte misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek münkir: inkâr eden nâzır: bakar, yönelik nev’i: çeşit, tür nisbet: oran, ölçü san’atça: san’at itibariyle semere: meyve şecere: ağaç tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşadığı hadiseler, özgeçmiş zerre: atom, maddenin çok küçük parçası

10131 Ve intizamla beraber harika bir suhulet, hiçbirşeyden

âciz olmayan muhit bir ilim sahibine mahsustur.

(MN Lâsiyyemalar 90/14. p s51 p131)

âciz: güçsüz, zayıf intizam: düzen, tertip mahsus: Allah’a has, O’na özgü muhit: kapsayıcı, her şeyi kuşatıcı suhulet: kolaylık

11192 Ve keza, bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına

fevkâlede mühim ve pek şedidü’l-ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar vaadinde bulunmuştur.

Malûmdur ki, hulfül-vaad, kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıttır. Zira, vaadin

hilâfını yapmak, cehlin veya

aczin alâmetidir. Bu ise, Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.

(MN Lâsiyyemalar 90/75.p s65 p192)

acz: acizlik, güçsüzlük alâmet: belirti cehil: cahillik ehven: pek hafif, kolay fevkâlede: olağanüstü Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yarata n sınırsız hikmet sahibi Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma hilâf: ters, zıt hulfül-vaad: sözünden dönme ibâd: kullar izzet: üstünlük, yücelik Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kudret: güç ve iktidar mâlik: sahip malûm: bilinen, belli merhamet: acıma, şefkat muhal: imkânsız mühim: önemli şedidü’l-ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç vaad: söz verme zât: Allah (c.c.) zira: çünkü

12199 Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebatî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet, altı gün zarfında, o karışık nebatatın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesetleri galatsız, haltsız kemâ fi’s-sâbık inşa ve iâde etmekle, arz meydanında nebatî haşirleri yapan kudret, semâvat ve arzı altı günde halk etmesinden

âciz değildir. Ve o kudrete nazaran göz işareti kadar kolay olan haşr-i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet, haşr-i nebatîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâhalt ve bilâgalat, kısa bir zamanda eski yazılarını iâde eden bir kudrete tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr-i insanî ağır gelir mi? Hâşa!

(MN Lâsiyyemalar 90/82.p s67 p199)

âciz: güçsüz arz: yeryüzü, dünya bilâgalat: hatasız, yanlışsız bilâhalt: karıştırmadan ezcümle: örneğin, meselâ galatsız: hatasız, yanlışsız halk etmek: yaratmak haltsız: karıştırmaksızın hâşa: asla öyle değil haşir: âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i insanî: insanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzuruna getirilmesi haşr-i nebatî: bitkilerin öldükten sonra her baharda yeniden yaratılması iâde etmek: geri vermek inşa etmek: bina etmek, yapmak kemâ fi’s-sâbık: aynen eskisi gibi kudret: güç, kuvvet, iktidar nazaran: bakarak, -göre nebatat: bitkiler nebatî: bitkisel sathında: yüzeyinde semâvat: gökler

13208 KATRE. Tevhid Denizinden.

İFADE-İ MERAM. Malûmdur ki, insan, hasbelkader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da, bazen da boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle pek acip bir yola girmiştim. Ve pekçok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat

acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye, beni Kur’ân’a teslim edip, Kur’ân’ı bana muallim yaptı. İşte, Kur’ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytanla yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe, “Süb-hânellâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekberu lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)” kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işarettir.

(MN Katre ifade-i meram 2/1.p s71 p208)

(1): “Allah her noksandan münezzehtir. Ve hamd Allah’a mahsustur. Ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve Allah herşeyden büyüktür. Ve havl ve kuvvet ancak Allah’a aittir.”

acip: acayip, tuhaf acz: acizlik, güçsüzlük ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inkârcılar fakr: fakirlik, muhtaçlık halâs olmak: kurtulmak hasbelkader: kaderin sevkiyle, kaderin bir cilvesi olarak ifade-i meram: maksadı ifade etme iltica etmek: sığınmak inayet-i ezeliye: varlığı ezelî olan Allah’ın inayeti, yardımı kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması katre: damla malûm: bilinen, belli muallim: öğretmen, öğretici muharebe: mücadele; savaş musibet: belâ, sıkıntı muzafferen: zafer kazanmış olarak muzafferiyet: zafer kazanma münakaşa: tartışma müsademe: çarpışma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) risale: küçük çaplı kitap; Katre Risalesi sülûk etmek: yönelmek, belli bir yolda ilerlemek tahassun etmek: sığınmak tesadüf etmek: rast gelmek tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma ve herşeyi bir olan Allah’a verme vesile: aracı vuku bulmak: meydana gelmek

14248 (1) Ve keza, külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünkü kudret Sâniin zâtına zâtîdir, ârazî değildir.

Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem’asına zerreler, şemsler mütesavidir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir. Ve keza, hayat, vücut, nur gibi şeylerin zahir ve bâtınları şeffaf olduğundan, icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse kudretin tasarrufu görünür.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/30.p s80 p248)

(1): kudret-i ezeliyede, tecezzî ve inkısam yoktur (bk. s80 p247)

acz: acizlik, güçsüzlük ârazî: bir şeyin aslen kendisinde olmayıp sonradan ona ilişen, zâtı için zorunlu olmayan bâtın: iç kısmı, birşeyin iç yönü icad: var etme, yapma kudret: güç, kuvvet ve iktidar külfet: güçlük, zorluk lem’a: parıltı mütesavi: birbirine eşit nur: aydınlık, ışık Sâni: her şeyi san’atla bir şekle yaratan Allah (c.c.) şems: güneş tahallül etmek: içine girmek, sızmak tasarruf: müdahale, istediğini yapma vaziyet: durum, hal vesait-i esbab: birer vasıta olan sebepler vücut: varlık zahir: bir varlığın dış görünüşü zât: kendi zâtî: sadece kendisine ait olan, başkasından gelmeyip bizzat kendisinde olan zerre: atom

15268 Ve keza, kâinat, umumî ve hususî, maddî ve mânevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek vücuduna ve gerek bekâsına lâzım şeyleri, işleri görmekten

âcizdir. Bu gibi matluplarının şuuru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân-i Rahîm ve Vâcibü’l-Vücud bir Sâni-i Hakîm tarafındandır.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/50.p s85 p268)

âciz: güçsüz, elinden birşey gelmeyen bekâ: devamlılık, kalıcılık hususî: özel mânevî: manaya ait, maddî yapısı olmayan matlup: istenilen, talep edilen Rahmân-i Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kuşatan ve herbir varlığa özel şefkat ve merhamet tecellîsi olan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şuur: bilinç, idrak, anlayış umumî: genel Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) vücud: varlık, var oluş

16360 İ’lem ey mağrur, mütekebbir, mütemerrid nefis!

Sen öyle bir zâfiyet,

acz, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…

(MN Hubâb 28/8.İ’lem 1/1.p s114 p360)

acz: güçsüzlük mahal: yer mağrur: gururlu, kendini beğenmiş miskinlik: zavallılık mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak mütekebbir: kendini büyük gösteren, kibirli mütemerrid: inatçı nefis: insanları kötülüğe yönelten duygu zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

17393 İ’lem Eyyühe’s-Said!

Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şûle kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti; kabirden başka mekânın var mı? Bîçare!

Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle

acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâli bir insanın ne olacak hali? Hazâin-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîme, böyle bir

acz ile itimad etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat.

(MN Hubâb Risalesi 28/28. İ’lem 1/1.p s126 p393)

acz: güçsüzlük azamet: büyüklük taslama bîçare: çaresiz, zavallı cihet-i istimdat: yardım ciheti, yönü ecel: ölüm vakti emel: arzu, istek fakr: fakirlik, başkalarına muhtaç olma gaflet: habersiz davranma, umursamazlık, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli had: sınır hal: durum Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve her bir varlığa özel rahmet ve şefkat tecellîleri olan Yaratıcı, Allah (c.c.) hâli: boş, uzak haşmet: görkem; kendisini büyük görme hazâin-i rahmet: sonsuz rahmet ve şefkat hazineleri ihtiyar: irade, dileme, tercih edebilme özelliği iktidar: güç, kuvvet istiğna: ihtiyaç duymama; kendisini başkalarına muhtaç görmeyerek, tek başına davranma itimad etmek: güvenmek, dayanmak lem’a: parıltı nihâyetsiz: sonsuz nokta-i istinad: dayanak noktası şûle: alev, ateşin alevi şuur: bilinç zaife: zayıf, dayanıksız zerre: atom

18422 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır. Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem

aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Afv eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/12.İ’lem 1/1.p s141 p422)

acz: güçsüzlük aleyhisalâtü vesselâm: Allah’ım salât ve selâm onun üzerine olsun Âmin: kabul eyle, ey Allahım emel: istek, beklenti fâkat: yoksulluk, muhtaç olma hâli fakr: fakirlik, mıhtaçlık Feyâ Rabbî: ey bütün varlıkları terbiye eden Rabbim fıkdan-ı hile: hilesizlik Habîb: sevgili hâcet: ihtiyaç Hâlıkî: her şeyi yaratan Allah’ım hüccet: delil, kanıt mâden: kaynak mağfiret: bağışlama Mâlikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah’ım menba: kaynak merhamet eylemek: acımak, şefkat etmek nidâ: sesleniş Rahîm: rahmeti her şeyi kuşatan, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tdecellîsi olan Allah (c.c.) Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat, merhamet Re’sülmâl: ana para, sermaye şefî: Allah’ın izniyle şefaat eden, günahların bağışlanması için aracı ve vesile olan uddet: birikim, sermaye, hazırlık vesile: araç, vasıta

19437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir,

âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

20439 Evet, kudret, insanı çok daireler ile alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten Arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır. Evet, “Kul mâ yağ’beü biküm rabbi levlâ düâ’üküm (Furkan 25/77) (1)” âyet-i kerîmesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği birşeyi peder ve validesinden istediği gibi, abd de,

acz ve fakriyle Rabbine iltica eder ve Hâlıkından ister.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/8.p s146 p439)

(1): Furkan Sûresi 25/77: “De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?”

abd: kul acz: güçsüzlük alâkadar: alâkalı, ilgili arş: göğün en yüksek katı ebed: sonu olmayan sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk fakr: fakirlik, ihtiyaç sahibi olma ferş: yer hakikat: gerçek, esas Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hakir: önemsiz, küçük ihtiyar: seçme, tercih etme iktidar: güç ve kudret iltica etmek: sığınmak kudret: güç, iktidar peder: baba Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) tenvir: aydınlatma valide: anne

21449 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mu’cize ve harika olduğuna ve insanların da

âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahip ve sâni olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnûun Sânii de mu’ciznümâ olduğuna kat’iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelînin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan birşeye mâlik ve sahip olmadıkarına tekraren hükmedecektir. Ve keza, o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki, bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni ile masnû arasında bir vesile-i teârüf ve tahabbüb olsun.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/14.İ’lem 2/1.p s150 p449)

âciz: güçsüz amele: işçi behâyâ: güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler fakir: muhtaç Hakîm-i Kerîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) hariç: dış harika: hayranlık veren hedâyâ: hediyeler iktidar: güç, kuvvet kat’iyet: kesinlik küre-i arz: yerküre, dünya mâadâ: -den başka, -in dışında makasıd: gayeler, istenilen şeyler mâlik: bir şeyin sahibi masnû: san’atla yapılmış eser mu’cize: bir benzerini yapmaktan başkasının aciz olduğu olağanüstü şey mu’ciznümâ: bir benzerini yapmaktan başkalarını aciz bırakır şekilde, mu’cizeli muvazzaf: görevli Sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan; her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı ezelî olan Allah (c.c.) tahabbüb: sevgi gösterme ve kendini sevdirme teveddüd: birine kendini sevdirme tezyinat: süslemeler vesile-i teârüf ve tahabbüb: birbirlerini tanıma ve birbirlerini sevme vesilesi, aracı zevilhayat: canlılar

22453 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın zihnine bazan şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvat ve arzı yed-i kudretine alan Hâlık-ı Zülcelâle karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?”

Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:

1) İnsan gayr-ı mütenahi

acz ve fakriyle beraber Cenâb-ı Hakka iman ile kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı, insan, hayvaniyetten terakki edip halife-i zemîn olmuştur.

2) Cenâb-ı Hak ihata-i kudret ve azametiyle insanın duasını işitir, hâcâtını görür. Ve semâvat ve arzın tedbiri, o insanı da düşünmeye mâni değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/1.p s151 p453)

acz: güçsüzlük, zayıflık arz: yer, dünya azamet: büyüklük, yücelik fakr: muhtaçlık gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik; başkasına muhtaç olmama hâcât: ihtiyaçlar hakikat: gerçek Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah (c.c.) halife-i zemîn: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hayvaniyet: canlılık; canlı olma ihata-i kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının her şeyi kuşatması izzet: değer, itibar, yücelik kudret: güç, iktidar; Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı mazhar olma: ayna olma, nail olma mazhariyet: aynalık, nail olma meşgul olmak: uğraşmak meziyet: üstün özellik semâvat: gökler tedbir: çekip çevirme, idare etme terakki etmek: ilerlemek, gelişmek vesvese: şüphe, asılsız kuruntu yed-i kudret: Allah’ın kudret eli

23454

SUAL: Cenâb-ı Hakkın cüz’iyat ve hasis emirler ile iştigali azametine münafidir.

ELCEVAP: O iştigal, azametine münafi değildir. Bilâkis, adem-i iştigali, azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ, şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahaza, bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir” diyebilir. Ve zerrelerle şems arasında müzâheme yoktur. Bütün mahlûkat –bilhassa insanlarda- ferdî olsun, nevî olsun, şerif olsun, hasis olsun; ilim, irade, kudret itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mazhardır. Herbirşey, herbir insan, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı,

aczi nisbetinde Cenab-ı Hakkın kurbiyeti ve herbirşeyin Cenâb-ı Hak ile münasebeti olmakla beraber, O da münasebettardır. Ve gayr-ı mütenahi

acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahi kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hak ile münasebeti ne kadar lâtiftir!

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/2.p s152 p454)

acz: güçsüzlük, zayıflık adem-i iştigal: meşgul olmamak, ilgilenmemek azamet: büyüklük, yücelik azamet-i rububiyet: Rablığın büyüklüğü; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması bilâkis: tersine, aksine bilhassa: özellikle cüz’iyat: ferdî, küçük, sınırlı şeyler elcevap: cevap fakr: muhtaçlık ferdî: kişisel, ferde ait gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik, başkasına muhtaç olmama hariç kalmak: dışta, dışarıda kalmak hasis: bayağı, âdi, değersiz irade: dileme, tercih, seçme gücü iştigal: meşgul olma, uğraşma kudret: güç, iktidar, Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı kurbiyet: yakınlık, kulun Allah’a yakınlığı lâtif: şirin, ince, hoş maahaza: bununla birlikte mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar mahrum: yoksun mazhar olma: ayna olma, nail olma münafi: aykırı, zıt, ters münasebet: bağlantı, ilgi münasebettar: bağlantılı, ilgili müzâheme: sıkışıklık, sürtüşme, rekabet nakîse: eksiklik, noksanlık nevî: türe ait nisbet: oran sual: soru şeffaf: saydam, parlak şems: güneş şerif: şerefli tecellî: akis, yansıma timsal: görüntü zaaf: zayıflık, güçsüzlük zerre: atom ziya: ışık

24469 (1) Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir; ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden

âciz, tâkatından hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme. Biri de vücuttur. Vücut zaten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülktür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun: ümitsizliği intaç eden hırs gibi.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/2.p s158 p469)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır… Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468)

âciz: güçsüz daire-i emir: emir dairesi, alanı elem: acı, keder, üzüntü emir: iş, olay, olgu hariç: dış hudud: sınırlar intaç etmek: netice, sonuç vermek mahzun olmak: hüzünlenmek mâlik: sahip Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey şefkat: merhamet tahammül: dayanma, katlanma tâkat: güç, kapasite tayin edilmek: belirlenmek tûl-i emel: bitmez tükenmez, sonsuz arzu ve istekler vücud: beden ziyade: çok, fazla

25476 (1) Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden “Evvelü mâ hâlekallâhü nûrî (2)” hadis-i şerifidir. İkinci misal: “Efeayînâ bil’halkıl evveli bel hüm fî lebsin min halkın cediyd (Kaf 50/15) (3)” olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır: “Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/2.p s160 p476)

(1): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.”

Enbiyâ Sûresi 21/30: “Her canlı şeyi sudan yarattık.”

(2): hadis-i şerif: Cenab-ı Hak her şeyden evvel benim nurumu yarattı.”

(3): Kaf Sûresi 50/15: “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten

âciz olalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan

şüphe ediyorlar.”

acip: hayret verici âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil delâlet: işaret etme, gösterme ehven: daha kolay hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak infisal: ayrılma mâcun: karıştırılmış; karışım madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, mâcun mânâ: anlam mezkûr: zikredilen, anılan misal: örnek nur: aydınlık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden herbiri, herbir aşama seyyarat: gezegenler şehadet: şahitlik, tanıklık şems: güneş tabaka-i avâm: halk tabakası tenvir etme: aydınlatma teyid etmek: doğrulamak

26487 Birinci şıkta (1) kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden

âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza, herbir zerre, herbir mürekkebat, muhtelif lisan ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: “Ibârâtünâ şettâ ve hüsnüke vâhid / Ve küllün ilâ zâkel cemâli yüşiyr. (2)” Evet, herbir harf kendi vücuduna bir vecihle delâlet eder. Amma kâtibinin, sâniinin vücuduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet, “Teemmel sütûreal kâinati feinnehâ / Minel mesâil eağ’lâ ileyke rasâil. (3)”

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/16.İ’lem 2/2.p s164 p487)

(1): (bk. s164 p486)

(2): “Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder.”

(3): “Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, mele-i alâdan sana gönderilmiş mektuplardır.” âciz: güçsüz beyit: iki mısradan oluşan şiir delâlet: işaret etme, gösterme Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ikrar: doğrulama, kabul etme, kabulü dile getirme kâinat: yaratılmış her şey, evren kâtib: yazan Kayyum: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan Allah (c.c.) lisan: dil Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam Mûcid: icad eden, her şeyi yaratan Allah (c.c.) muhalât: imkânsızlıklar, olması imkânsız olan şeyler muhtelif: çeşitli mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan şehadet: şahidlik, tanıklık tahammül: dayanma, katlanma terennüm etme: güzel sesle şiir söyleme vecih: yön vücud: varlık zerrat: zerreler, atomlar

27498 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Fıtrat-ı insaniyenin garip bir hali, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine banzetir, tefrik edemez. Meselâ, el ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnun, yüksekte gözüyle gördüğü birşeyi almak için elini uzatıyor. El gözün komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi el de yapabilir zanneder. Kezâlik, insan-ı gafil, kendi şahsına ait ednâ, cüz’î bir tanzimden

âciz olduğu halde, gururuyla, hayaliyle Cenâb-ı Hakkın ef’âline tahakkümle el uzatıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/23.İ’lem 2/1.p s169 p498)

âciz: güçsüz cüz’î: küçük, basit, bireysel ednâ: en basit, en küçük ef’âl: fiiller, işler fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız olma hâli garip: tuhaf, şaşırtıcı, ilginç havâs: duygular, hisler hüküm: yargı, bir şeyi diğer bir şeye olumlu veya olumsuz isnad etme; “namaz farz bir ibadettir” gibi iltibas: karıştırma insan-ı gafil: vurdum duymaz, habersiz, sorumsuz insan kezâlik: bunun gibi letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular mecnun: deli tahakküm: zorla, dilediği gibi hükmetme, baskı altına alma tanzim: düzenleme, düzene koyma tefrik etmek: ayırmak, ayırd etmek

28504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber” – bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden

âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

29556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi!

Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare,

âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

30564 (1) Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet

âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. O şakirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbirşeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda ediyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/12.p s204 p564)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen cebbar: zorba, zalim cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen, satmaya çalışan zorba dessas: hilebaz, aldatıcı gaye-i himmet: gayret ve çaba harcanarak ulaşmak istenilen hedef, gaye hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti hasis: âdi, değersiz hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri menfaat-i nefs: kişisel çıkar miskin: zayıf mütemerrid: inatçı, dik kafalı nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız nokta-i istinad: dayanak noktası şakirt: talebe, öğrenci teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak zâtında: kendi şahsında zillet: hor ve hakir duruma düşme, aşağılanma

31583 Hayvânî valideler, yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan, lezzetle himayeye çalışır (1). Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Yavrusunu döver, elinden daneyi alır. Yalnız, insan nev’indeki validelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü insanlarda, zaaf ve

acz itibarıyla, daima bir nevi çocukluk var; her vakit de şefkate muhtaçtır. İşte umum hayvânâtın, horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi validelerine bak, anla ki, bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemâlleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derc eden Mün’im-i Kerîmin hesabına ve Fâtır-ı Zülcelâlin namına görüyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/4.p s213 p583)

(1): (bk. s212 p582)

acz: güçsüzlük dane: tane, tohum derc eden: yerleştiren Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) hayvânât: hayvanlar hayvânî: hayvanlardan olan himaye: koruma itibarıyla: açısından kemâl: mükemmellik, olgunluk Mün’im-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve nimet verici Allah (c.c.) namına: adına nev’: tür, çeşit rahmet: şefkat, merhamet tavzif eden: görevlendiren umum: bütün valide: anne zaaf: zayıflık

32587 Buna binaen (1) herbirşey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna İKİ cihetle şehadet eder.

BİRİ: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki

acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.

İKİNCİSİ: Herbirşey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit ozerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/8.p s215 p587)

(1): (bk. s214 p586)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.) binaen: dayanarak câmid: cansız cihet: yön divanelik: akılsızlık düstur: kanun fevkinde: üstünde hurufât: harfler idame eden: devam ettiren Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah (c.c.) Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap lisan: dil mizan: ölçü, denge muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması mühim: önemli nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni semâvat: gökler şehadet etmek: şahitlik etmek tâkat: güç, kapasite tatbik-i hareket: uygun hareket teşkil eden: oluşturan tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek vazife: görev vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması vücud: varlık Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerre: atom

33602 (1) “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem

âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şeriyke leke âhırul kelâmi fid dünya ve evvelül kelâmi fil âhıreti ve fil kabri: Eşhedü en lâilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden resûlüllâh sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem (2).

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/5.p s222 p602)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598):

(2): Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

abd: kul âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen alîl: hasta, hastalıklı âsi: isyan eden avdet etmek: geri gelmek, dönmek dergâh: Allah’ın yüce katı Erhamürrâhimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah (c.c.) evham: kuruntular, şüpheler gafil: duyarsız, umursamaz hadsiz: sınırsız hak: doğru, gerçek Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hatîat: yanlışlar, hatâlar illet: hastalık iltica etmek: sığınmak kemâl-i rahmet: mükemmel bir şefkat ve merhamet mâbud: kendisine ibadet edilen mağfiret etmek: bağışlamak mahlûk: yaratılmış, varlık masnu: sanatla yapılmış, sanat değeri yüksek münacât: Allah’a yalvarış, dua müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak müsi’: kötülük eden müsin: yaşlı, ihtiyarlamış nedamet etmek: pişman olmak niyaz: yalvarıp yakarma Rab: her bir varlığa ihtiyacını veren, onları terbiye eden, idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet seyyid: efendi şakî: eşkıya, haydut şân: yücelik, azamet tazarru ve niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma zelîl: alçak, aşağı

34609 İşte, ubudiyetin esası olan,

acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahr suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için, tasannuâta, tekellüfâta, mânâsız hofuruşluğa ve birçok müşkilâta düşer. Elhasıl, hadiste vardır ki: “Helekennâsü illel âlimûne ve helekel âlimûne illel âmilûne ve helekel âmilûne illel muhlisûne vel muhlisûne alâ hatarin azîm (1)” Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır (2).” İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/2.p s225 p609)

(1): Hadis-i şerif: “İnsanlar helâk oldu – âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu – ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu – ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2: 415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 3:414, 4:179, 362.

(2): Hadis-i şerif: el-Hâkim,el-Müstedrek 4:341; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1:244.

acz: güçsüzlük amel: iş, davranış Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecelli ettiği yer batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü bedel: karşılık dergâh-ı Ulûhiyet: Allah’ın huzuru elhasıl: kısaca, özetle emr-i İlâhî: Allah’ın emri esas: temel evliya: Allah dostları fahr: övünme fakr: fakirlik hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış halâs: kurtulma hâlis: içten harekât: hareketler hodfuruşluk: kendini beğendirmeye çalışma ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme iltibas etmek: karıştırmak katre: damla makamât: dereceler, makamlar medar-ı necat: kurtuluş sebebi müreccah: tercih edilen müsavi: eşit, denk müşkilât: zorluk nakıs: eksik, noksan netice: sonuç, son niyaz etmek: yalvarıp yakarmak rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası secde etmek: alın üzeri yere kapanmak suret: biçim, görünüş tasannuât: yapmacık hareketler tekellüfât: zorlama tavırlar ubudiyet: kulluk vazife-i İlâhiye: İlâhi görev zerre: atom zerrecik: atom

35636 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sen kendi vücudunu yapmaya kadir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kasırdır.

Başkaları dahi o işten

âciz ve kasırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah’a şirk yapma! “İnneş şirke le zulmün azıym (Lokman 31/13) (1)”

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/12.İ’lem 1/1.p s241 p636)

(1): Lokman Sûresi (31/13): “Muhakkak ki, şirk pek büyük bir zulümdür.”

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen ezvak: zevkler, lezzetler icad: yaratma, var etme kadir: güçlü, kuvvetli kasır: yetersiz, eksik, noksan lisan: dil muhaberat: haberleşmeler, konuşmalar şecere-i kelimat: sözler ağacı şirk: ortak koşma

36639 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlâhiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir burhan, bir delil, bir mâkes-i nurânî olmakla Cemâl-i Ezelînin tecellîsi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır. Hakikaten, semâvat, arz ve cibâlin hamlinden

âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât-ı İlâhiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksat bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi fetih ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşir iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza, nur-u iman ile Allah’a bakıp mülkü ona teslim etmekle –itikaden- mükellef iken, ene rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten “İnnel insane le zalumün cehûl (1)”.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/15.İ’lem 1/1.p s242 p639)

(1): İnsan çok zâlim ve çok câhildir.

âciz: güçsüz, zavallı, zayıf arz: dünya burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt Cemâl-i Ezelî: ezelî ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah (c.c.) cibâl: dağlar cihet: taraf, yön cilvelenme: cilâlanma, parlama ene: ben, benlik fehmetmek: anlamak fetih: açma hakikaten: gerçekten haml etme: yüklenme hazine-i İlâhiye: İlâhî hazine hilkat: yaratılış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itikaden: inanç gereği Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (c.c.) keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma, bulma kısm-ı ekserî: büyük bir kısmı mahfî: gizli, saklı mâkes-i nurânî: nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer maksat: amaç, gaye mazmun: bir şeyin içerdiği mânâ, kavram mir’at: ayna mükellef: yükümlü, sorumlu neşir: yayma nur-u iman: iman nuru, aydınlığı rasad: dürbün, gözetleme aleti semâvat: gökler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri şeffaf: saydam, parlak şirk: ortak koşma taksim etmek: bölüştürmek, ayırtmak tecellî: belirme, görünme, yansıma tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma vâhid-i kıyasî: ölçü birimi ziya: ışık, parlaklık

37640 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi

âciz kullardır. Maahaza, ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/16.İ’lem 1/1.p s242 p640)

âciz: güçsüz, zayıf, zavallı amel-i salih: Allah için yapılan iyi işler Hâlık: her şeyin yaratıcısı Allah (c.c.) iltimas: tavsiye, rica, istirham irzâ etmek: razı etmek, hoşnut etmek kâfi: yeterli maahaza: bununla beraber maamâfih: bununla beraber, böyle iken maslahat: fayda, gaye müracaat: başvurma mütevakkıf: -e bağlı olma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu rıza: memnuniyet şirk-i hafî: gizli şirk, ortak koşma tahsil: elde etme, kazanma takvâ: Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyma

38656 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir

acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/31.İ’lem 1/1.p s249 p656)

acz: güçsüzlük, zayıflık arz: Dünya ecrâm: gezegenler, yıldızlar, gök cisimleri i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabza: el, avuç kamer: ay kudret: güç, iktidar suhulet: kolaylık şems: Güneş tanzim etmek: düzenlemek

39692 ALTINCI BASAMAK:

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, nev-i beşeri itaate irşad, isyandan zecr ve men etmek üzere kullandığı üslûb-u âlisine bak: “Yâ mağ’şerel cinni vel insi inis’tetağ’tüm en ten’füzû min aktâris semevâti vel ardı fen’füzû lâ ten’füzûne illâ bisul’tân (Rahman Sûresi 55/23)” Yani, “Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultan ile çıkarsınız.” Kur’ân-ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinnin

aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor: “Ey insan-ı hakîr, sağîr,

âciz! Ne suretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı Ezele isyan ediyorsunuz. Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sahip olan bir sultana karşı isyan etmeye cesaret ediyorsunuz?”

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/6.basamak) 5/4.p s267 p692)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen acz: acizlik, güçsüzlük, zayıflık aktar: bölgeler, dört bir taraf arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi cemaat: topluluk ins: insanlar insan-ı hakîr: ufak tefek olan insan irşad: doğru yolu gösterme kamer: ay Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân melâike: melekler men etmek: yasaklamak mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey necim: yıldız nev-i beşer: insanlar nidâ etmek: seslenmek recim: taşlama recmetmek: taşlamak sağîr: küçük saltanat-ı rububiyet: rablık saltanatı semâvat: gökler Sultan-ı Ezel: Ezel Sultanı; bütün zamanlara hâkim olan zaman üstü Sultan, Allah (c.c.) suret: şekil şems: güneş üslûb-u âli: yüksek ifade tarzı zecr: sakındırma, yasaklama zımnında: açıkça olmayıp, dolayısıyla üstü kapalı olarak içinde var olan

40697 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Acz de aşk gibi Allah’a isal eden yollardan biridir. Amma

acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir. Ehl-i sülûk, tarîk-i hafâda letâif-i aşere üzerine, tarîk-i cehirde nüfus-u seb’a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir,

âciz ise dört hatveden ibâret, hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur’ân’ın feyzinden istifade etmiştir.

Birinci hatveyi “Felâ tüzek’kû en’füseküm (Necm 53/32) (1)” âyetinden,

İkinci hatveyi “Velâ tekûnû kel’lezine nesul’lâhe feen’sâhüm en’füsehüm (Haşir 59/19) (2)” âyetinden,

Üçüncü hatveyi “Mâ esâbeke min hasenetin feminel’lâhi ve mâ esâbeke min sey’yietin femin nefsik (Nisâ 4/79) (3)” âyetinden,

Dördüncü hatveyi “Kül’lü şey’in hâlikün illâ vec’heh (Kasas 28/88) (4)” âyetinden ahzetmiştir. Bunların izahı: (5)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatvedir) 1/1.p s270 p697)

(1): Necm Sûresi 53/32: “Nefislerinizi temize çıkarmayın.”

(2): Haşir Sûresi 59/19: “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.”

(3): Nisâ Sûresi 4/79: “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.”

(4): Kasas Sûresi 28/88: “Onun zatından başka herşey helâk olup gidicidir.”

(5): (bk. p698-p700)

âciz: güçsüz acz: acizlik, güçsüzlük ahzetmek: almak âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ehl-i sülûk: tarikat yolunda yürüyenler fakir: muhtaç feyz: ihsan, bağış, kerem hatve: basamak, mertebe ibâret: meydana gelmiş, toplanmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isal etmek: ulaştırmak, eriştirmek istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak letâif-i aşere: on lâtife veya duygu nüfus-u seb’a: nefsin yedi mertebesi sehl: kolay selâmet: esenlikli, güvenli sülûk etmek: yol almak tarîk: mânevî yol tarîk-i cehriye: açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat tarîk-i hafâ: gizli olarak zikir yapılan tarikat

41699 (1) ÜÇÜNCÜ HATVE:

Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks,

acz, fakrdan mâadâ birşeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in’am edilen nimetler olup Hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin adem-i kemâlinde, kudretinin

aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.

DÖRDÜNCÜ HATVE: Kendisi istiklâliyet halinde fâni, hâdis, mâdum olduğunu ve esmâ-i İlâhiyeye ayinedarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle “Lehül’mülkü ve lehül’hamdü (2)” yü kendisine vird ittihaz etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/3.4.hatveler) 2/1.p s271 p699)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.

acz: acizlik, güçsüzlük adem: yokluk, hiçlik adem-i kemâl: kemâlsizlik, mükemmel olmama ayinedarlık: bir şeyin özelliklerini yansıtma, aynalık görevi yapma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fahr: gurur, övünme fakr: fakirlik, muhtaçlık fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) gına: zenginlik hâdis: sonradan olan hamd: minnet, teşekkür ve övgülerini sunma hatve: basamak, mertebe ibaret: meydana gelmiş, toplanmış iktiza etmek: gerektirmek in’am edilen: nimet olarak verilen istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış istilzam etmek: gerektirmek itikat etmek: inanmak ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kemâl: fazilet, iyilik, mükemmellik kudret: güç, iktidar mâadâ: -den başka, gayri mâdum: yok mahsus: özel, has mehâsin: güzellikler, iyilikler mertebe: makam meşhud: şahit olunan, görülen, gözlemlenen mevcut: var naks: eksiklik, noksanlık nefis: bir kimsenin kendisi telâkki etmek: kabul etmek tezkiye: temizleme, arındırma vird: devamlı yapılan zikir vücud: varlık

42717 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

BİRİSİ: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

İKİNCİSİ: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.

ÜÇÜNCÜSÜ: Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok,

acz-i mutlak gibi elîm elemlere mâruz kalmaktır. Öyleyse, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı dâimeden tegafül edeceksin? (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/19.İ’lem 1/1.p s278 p717)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük bâkiyat-ı dâime: daimî, bâki şeyler ebediyet: sonsuzluk elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalarak mânevî sorumluluklarına karşı habersiz olma İhtimam: önem verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kudret: güç, iktidar mâruz kalmak: etkisi altına girmek nisyan: unutkanlık tedarik: hazırlık tegafül etmek: gaflet ediyormuş gibi davranmak zâilât-ı fâniye: geçici, yok olucu şeyler

43721 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibarıyla küçük,

âciz, zayıf bir cüzsün. Lâkin Sâni-i Hakîm lütfu ile, lâtif san’atı ile seni cüz’lükten küllîliğe çıkartmıştır. Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza, insaniyet itâsıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza, iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza, mârifet ve muhabbetin in’âmıyla muhit bir nur olmuşsun. Binaenaleyh, dünyaya ve cismanî lezâize meyledersen,

âciz, zelil bir “cüz’î” olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarf edersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/23.İ’lem 1/1.p s280 p721)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âlem-i şehadet: görünen âlem bilkuvve: potansiyel, duygu ve kabiliyet halinde binaenaleyh: bundan dolayı cevelân etmek: dolaşmak, gezmek cihazat: cihazlar, duyu ve organlar cisim: maddî varlık cismanî: maddî, bedenî cüz: ferd, parça cüz’î: ferd, birey cüz’iyet: bireylik, ferdlik, küçüklük filcümle: bütünüyle, genellikle ihsan: bağış, ikram i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’âm: nimetlendirme insaniyet: insanlık insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık itâ: ihsan etme, verme itibarıyla: bakımından keza: aynı, aynı biçimde küll: bütün küllî: bir tür veya bir sınıf kadar kapsamlı; kapsamlı varlık lâtif: ince, güzel lezâiz: lezzetler lütuf: ihsan, ikram mârifet: Allah’ı tanıma, bilme meyletmek: eğilim göstermek muhabbet: sevgi muhit: her şeyi içine alan, kuşatan Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve şecere-i hilkat: yaratılış ağacı zelil: aşağı, alçak

44734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan

acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da

acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir.

Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1) (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

45737 (1) Ve keza, insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şuâ kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz’i bir cüz kadar mevcudiyeti varsa da, diğer cihetle hadsiz bir

acz ve fakrı da vardır. Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlakın tecelliyatına geniş bir mâkes olur. Ve keza, insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sümbüller vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarf eder, faidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı mâneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâkiyedir. Ve keza, insan fiil ve sa’yi cihetiyle zayıf bir hayvan olup dâire-i sa’yi pek dardır. İnfial, sual, dua cihetiyle Rahmân-ı Rahîmin aziz bir misafiridir.

Dairesi hayal kadar geniştir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/2.p s287 p737)

(1): (bk. s287 p736)

acz: güçsüzlük aziz: çok değerli, izzetli cihet: yön cihazat: cihazlar, donanım cüz: parça, bölüm cüz’i: ferd, birey dâire-i sa’y: çalışma alanı ebed: sonsuzluk emel: arzu, istek fakr: muhtaçlık Ganiyy-i Mutlak: sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (c.c.) hadsiz: sınırsız hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı mâneviye: mânevî hayat, maddî olmayan hayat ihtiyar: seçme, tercih etme gücü iktidar: güç, kuvvet infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi mâkes: yansıma yeri, ayna mevcudiyet: var olma hâli necis: pis Rahmân-ı Rahîmin: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kaplayan ve her bir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellîleri olan Allah (c.c.) sarf etmek: harcamak sa’y: çalışma semere: meyve, sonuç şecere-i bâkiye: bâki, sonsuz bir ağaç şuâ: ışık hüzmesi, parıltı tecelliyat: tecelliler; yansımalar tefessüh etmek: bozulmak tevdi edilen: bırakılan, emanet edilen zerre: en küçük madde parçası

46739 “Yâ eyyü hannâsü entümül fükarâ ü ilellâh (Fâtır 35/15) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi,

acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlat-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr gınâ-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki

acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyleyse fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını “Estağfirullah” ve “Sübhânallah” ile ilân etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/37.İ’lem 1/1.p s288 p739)

(1): Fâtır Sûresi 35/15: “Ey insanlar, hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her türlü övgüye lâyıktır.”

acz: güçsüzlük dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın yüce kapısı envâ-ı niam: nimetlerin çeşitliliği Estağfirullah: Allah’tan af dilemek fakr: muhtaçlık fıtrat: yaratılış, mizaç gaye: amaç gınâ-i rahmet: rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellileri ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kemâlat-ı Sübhâniye: bütün eksikliklerden yüce olan Allah’ın sonsuz mükemmellikteki sıfatları, nitelikleri kibriyâ: azamet, büyüklük kudret: güç, iktidar mikyas: ölçek, ölçü birimi mirsad: dürbün; projektör mizan: ölçü, tartı nihayet: son nimet: iyilik, lütuf, ihsan Sübhânallah: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir tebarüz etme: ortaya çıkma, belirip görünme tenevvü-ü hâcât: ihtiyaçların çeşitliliği tevdi edilen: emanet olarak verilen ubudiyet: Allah’a kulluk

47759 Mu’cize-i Kübradan birkaç katreyi tazammun eden ON DÖRDÜNCÜ REŞHA.

BİRİNCİ KATRE: Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden deliller ne tâdât ve ne tahdit edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur.

Acz ve kusurum ile “Şuâat” adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyan edildiği gibi, “Lemeat” adlı ikinci bir eserimde Kur’ân’ın î’câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücuh-u î’câzdan belâgat-i nazmiyeye ait bir vecihte “İşârâtü’l-Î’câz” nâm eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanları o üç kitabı tavsiye ediyorum.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/1.katre 1/1.p s298 p759)

acz: acizlik, güçsüzlük belâgat-i Nazmiye: nazma ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan: açıklama, izah delil: kanıt ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler iblâğ edilmek: belli bir seviyeye ulaştırılmak, çıkarılmak î’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma İşârâtü’l-Î’câz: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı bir tefsir iştah: istek, arzu katre: damla Lemeat: parıltılar; 1921 yılında telif edilen ve bazı Nur risalelerinin özetleri hükmünde olan bir eserdir, Sözlerin sonuna konulmuştur mu’cize-i kübra: büyük mu’cize; burada Kur’ân kastedilmektedir nâm: ad, isim Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği reşha: sızıntı, damla şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi Şuâat: ışınlar, ışık hüzmeleri; Hz Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir tâdât: sayma tahdit: sınırlama tasnif: sınıflandırma, ayırma tavsiye etmek: bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını öğütlemek tazammun etmek: içermek, içine almak vecih: yön, taraf vücuh-u î’câz: mu’cizelik yönleri

48768 VE SANİYEN:

Belâgat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avâmın nazarına, âmmenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtinâ etmesin. Binaenaleyh, cumhura olan hitabın en beliği, zahir, basit, sehl olmasıdır ki

âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/1.nükte 5/3.p s302 p768)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âmme: umum avâm: halk tabakası, sıradan insanlar belâgat-ı irşadiye: doğru yol gösterirken sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi beliğ: maksada en uygun olan binaenaleyh: bundan dolayı cumhur: çoğunluk fehim: anlayış, kavrayış hitab etmek: konuşmak imtinâ: çekinme, yapmama melûl: usanmış muhtasar: kısa, özet mücmel: kısa, kısaca nazar: bakış, bakış açısı, düşünce saniyen: ikinci olarak sehl: kolay şe’n: bir şeye ait ve lâyık olan şey; belirleyici nitelik tafsil: ayrıntı tevahhuş: korkma, ürküntü zahir: açık, görünen

49799 NOKTA. “Min nûri mağ’rifetillâhi celle celâlühü (1)”

Kırk beş sene evvel (2) telif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır.

İFADE-İ MERAM. Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler:

“Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”

Bilirim ki, kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. “Şuâat” ve şu kitapta mütekellim,

âciz kalbimdir. Muhatap, âsi nefsimdir. Müstemi, müteharrî-i hakikat bir Japondur. Temâşâ eden bunu düşünmeli. Gayetü’l-gayat olan mârifetullahın bir burhanı olan mârifetü’n-Nebîyi “Şuâat” ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin lâyühad berâhininden yalnız dört muazzam burhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îma ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem’asını, fehm-i kâsırımla göstermek isterim.

(MN Nokta Risalesi (İfade-i meram) 2/1.p s316 p799)

(1): Marifetullahın (c.c.) nurundan (bir nokta).

(2): Milâdî 1918 (1337)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen arzu etmek: istemek âsi: isyan eden, başkaldıran berâhin: güçlü deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek burhan: güçlü delil, kesin kanıt delâil: deliller fehm-i kâsır: dar anlayış, etraflıca anlayamama gayetü’l-gayat: gayelerin gayesi, gayelerin son noktası, esas hedef hads-i kalbi: kalbin güçlü sezişi haşir: insan öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması huz mâ safâ: duru ve saf olanı al ifade-i meram: bir maksadın ifadesi intihab etmek: seçmek Japon: 1907 yılında Japonya’nın Başkumandanı, İslâm âlimlerinden dinî bazı sorular sormuştu. İstanbul’daki hocalar da bu soruları Bediüzzaman’a yönelttiler. Bediüzzaman bu sorulara gayet ikna edici cevaplar verdi. kâh: bazan lâyühad: sınırı, sonu belli olmayan lem’a: parıltı maksud-u bizzat: asıl gaye mârifetullah: Allah’ı tanıma mârifetü’n-Nebî: Peygamberi (a.s.m.) bilmek, tanımak melâike: melekler muazzam: azametli, çok büyük muhatap: hitap edilen müstemi: dinleyici müteharrî-i hakikat: hakikati inceleyen, araştıran mütekellim: konuşan nazar-ı aklî: akıl nazarı, akıl gözü nebze: az miktar nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümlerinden her biri rükün: esas, şart şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir telif: yazılmış eser temâşâ: seyir, hoşlanarak bakma tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi zuhurat: gönle doğan mânâlar, ele gelen hakikatler

50805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden. “Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine

kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiçbir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

51808

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü envâ gibi umur-u bâtılaya

neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umurun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde, kasten ve bizzat ona müteveccih olursa, muhaliyetine ve mâkul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü ani’s-Sâni sebebiyle hasıl olan ıztırar ile kabul edebilir. Dalâlet ne kadar aciptir. Zât-ı Zülcelâlin lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenâhî zerrâta ve

aciz şeylere veriyor?

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/6.p 4/2.sual s322 p808)

acip: acayip, şaşırtıcı, tuhaf aciz: güçsüz bizzat: doğrudan dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık derk etmek: anlamak, algılamak ezeliyet: sonradan var olmama, varlığının başlangıcı olmaması ezeliyet-i madde: sonradan meydana gelmemiş ve varlığının başlangıcı olmayan madde faraza: varsayalım ki gayr-ı mütenâhî: sonsuz harekât-ı zerrat: zerrelerin, atomların hareketleri hasıl olan: ortaya çıkan hassa: özellik hükmetmek: kesin bir yargıya varmak ıztırar: çaresizlik icad: var etme, meydana getirme lâzım-ı zarurî: olması gerekli, şart olan mâkul: akla uygun muhaliyet: imkânsızlık; yani fâil olması, bizzat işi yapması mümkün değil müteveccih: yönelmiş, dönmüş nazar: bakış nefis: bir kimsenin kendisi neş’et etmek: doğmak, kaynaklanmak saded: niyet, maksat suret: görünüm, şekil tebeî: başka bir şeye tabi olan, dolaylı tegafül-ü ani’s-Sâni: her şeyin san’atkârı olan Allah’ı unutma veya unutur gibi yapma teşekkül-ü envâ: türlerin oluşumu, meydana gelmeleri umur: işler umur-u bâtıla: doğru olmayan hususlar Zât-ı Zülcelâl: haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (c.c.) zerrât: zerreler, atomlar

52822 (1) Feyâ acaba!

Vâcibü’l-Vücudun lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfi olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerratların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i îdamına karşı dayanıyor? Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibdâ ve icadı, hiçbir münasebet-i mâkule olmadan en

âciz ve en bîçâre esbaba isnad ediliyor? İşte Kur’ân-ı Kerim, şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir-tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umur-u hasîse ile mübaşir görünmesin.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/8.p s329 p822)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

âciz: güçsüz âyât: âyetler azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü bîçâre: çaresiz, zavallı cihet: taraf, yön dehşetli: korkunç, ürkütücü delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil dest-i kudret: Allah’ın kudret eli dest-i tasarruf-u kudret: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten kudret eli esbab: sebepler ezeliyet: başlangıcı olmayan sonsuzluk ezhan: zihinler feyâ acaba: hayret ve taaccüb ifadesi için söylenir; hayret verici gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece halk: yaratma hassa: özellik ibdâ: benzersiz güzellikte yaratma icad: var edilme isnad etmek: dayandırmak izzet: büyüklük, yücelik kâinat: evren kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz kudreti lâzime-i zaruriye-i beyine: apaçık zorunlu bir gereklilik; bir şeyin apaçık zorunlu niteliği mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak mübaşir: temas, dokunma müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) münâfi: aykırı, zıt münasebet-i mâkule: akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki nazar-ı zahirî: yüzeysel bakış nâzik: zarif, ince, narin salâbet: sağlamlık, sertlik tanzim etmek: düzenlemek tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tesir-i hakikî: gerçek tesir umur-u hasîse: alçak ve değersiz işler Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) yed-i îdam: her şeyi yok edebilen el zerrat: zerreler

53831 (1) TENVİR.

Meselâ, küre-i arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farz olunursa, herbiri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nispetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temâsili ve elvân-ı seb’asının tesâviri ve güneşin tecellîsi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı faraza lisana gelseler, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir. “En hayâlâtî kî dâmî evliyest aksimeh dûyân büstân hudast (2)” Fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü’l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfi meşrep ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır. “Tefekkerû fî âlâ illâhi velâ tefekkerû fî zâtihi feinneküm len takdirû (3)” “Hakîkatül mer’i leysel mer’ü yüdrikühâ, fekeyfe keyfiyyetül cebbâri zîl kıdemi, hüvellezî ebdeul eşyâe ve enşâehâ, fekeyfe yüdrikühü müstahdesün nesemi (4)” Nokta’nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha ait olduğundan, bu hakikatleri kerametli Yirmi Dokuzuncu Söz ve Onuncu Söz gayet parlak bir surette izah ettiğinden, onlara havale edilerek buraya derc edilmedi. Üçüncü kısım ise, on dört dersten ibaret “Nurun İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi. Said Nursî

(MN Nokta Risalesi (tevhid 4 burhanı-Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte’nin sonu-Tenvir s335 p831)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsünün sonu

(2): Evliyaya tuzak olan hayaller, ilâhî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir.

(3): “Allah’ın nimetlerini tefekkür edin; Onun zâtını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç yettiremezsınız.” Hadis-i Şerif – El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3: 262-263.

(4): “İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten

âciz iken, her şeyden önce var olan ve her şeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zikıdem ki, her şeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl idrak etsin?” İmam-ı Ali’ye (r.a.) ait olduğu rivayet edilmektedir. bk. Dîvân-u İmamı Ali, Beyrut.

akis: yansıma ayn-ı ziya: ışığın kendisi beka-yı ruh: ruhun bâkiliği, ölümsüzlüğü cebbâr: cebr’den- cebredici, zorlayıcı, zorba, kuvvet ve kudret sahibi, Allah (c.c.) ceberût: aşırı büyüklük, pek ziyâde kibir, Allah’ın büyüklüğü, tas- Allah’a varmanın 3. Basamağı, Âlem-i ceberût: ilâhî kudret cirm: vücud, cisim derc edilmek: yerleştirilmek Ehl-i vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve “varlık” adını almaya lâyık değiller” tarzındaki tasavvufî görüşe sahip olanlar ehl-i vahdetü’ş-şuhud: Allah’tan başka her şeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi görüşünde olanlar elvân: renkler elvân-ı seb’a: yedi renk evliya: Allah dostları faraza: varsayalım ki farz olunma: var sayma feyiz: mânevî bereket, bolluk gûna-gûn: çeşit çeşit hakikat: doğru, gerçek hasiyet: özellik haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma havale edilmek: gönderilmek ilâhî: Allah tarafından olan izah etmek: açıklamak keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü şey kıdem: kadim olma, eskilik, bir işte eskilik, zamanca, me’mûriyetçe, rütbece eskilik, başlangıcı olmayacak kadar eskilik, kıdem- Allah’ın aslî sıfatlarındandır küre-i arz: yerküre, dünya levn: renk lisana gelmek: konuşmak mahv: tasavvufta insanî eksikliklerden kurtulma hâline verilen ad melâike: melekler meşreb: hareket tarzı, metod meşreb-i ehl-i fark ve sahv: Ulûhiyet tecellileri karşısında, kendilerinden geçmekle birlikte, yine de sarhoşluğa düşmeden vücudu vâcib olan Cenâb-ı Hakk’ın şuûn, sıfât ve esmâ tecellilerine, aralarındaki dengeyi koruyarak bakabilen, Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki münasebeti hakikatiyle görebilen velî âlimlerin yolu muhtelif: çeşitli, farklı mutlak, mutlaka: talâk’dan- ıtlak olunmuş, salıverilmiş, başıboş bırakılmış, kayıtsız, şartsız, yalnız, tek, salt nam: isim neşredilmek: yayımlanmak rivâyet: söylenti, bir haber, söz veya hâdisenin hikâyesi, hikâye edilen bir haber, söz veya hâdise sâfi: temiz, arınmış sahv: ayıklık; uyanıklık; tasavvufta kendinden geçme hâlinin sona ermesi sekir: mânâ âlemindeki sarhoşluk suret: şekil şems: güneş tecellî: görünüm, yansıma temâsil: timsaller; görüntüler tenvir: aydınlatma tesâvir: tasvirler, resimler zât: kendisi ziya: ışık

ACZ - ÂCİZ – 18s-53p - Risale-i Nur

ACZ – acizlik, beceriksizlik, iktidarsızlık, kuvvetsizlik, güçsüzlük, yapamamak - ÂCİZ – beceriksiz, eli ermez, kabiliyetsiz, gücü yetmez olan

ACZ-İ MUTLAK - 1s-2p - Risale-i Nur

ACZ-İ MUTLAK - sınırsız güçsüzlük

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1587 Buna binaen (1) herbirşey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna İKİ cihetle şehadet eder.

BİRİ: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki

acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.

İKİNCİSİ: Herbirşey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit ozerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/8.p s215 p587)

(1): (bk. s214 p586)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.) binaen: dayanarak câmid: cansız cihet: yön divanelik: akılsızlık düstur: kanun fevkinde: üstünde hurufât: harfler idame eden: devam ettiren Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah (c.c.) Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap lisan: dil mizan: ölçü, denge muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması mühim: önemli nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni semâvat: gökler şehadet etmek: şahitlik etmek tâkat: güç, kapasite tatbik-i hareket: uygun hareket teşkil eden: oluşturan tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek vazife: görev vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması vücud: varlık Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerre: atom

2717 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

BİRİSİ: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

İKİNCİSİ: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.

ÜÇÜNCÜSÜ: Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok,

acz-i mutlak gibi elîm elemlere mâruz kalmaktır. Öyleyse, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı dâimeden tegafül edeceksin? (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/19.İ’lem 1/1.p s278 p717)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük bâkiyat-ı dâime: daimî, bâki şeyler ebediyet: sonsuzluk elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalarak mânevî sorumluluklarına karşı habersiz olma İhtimam: önem verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kudret: güç, iktidar mâruz kalmak: etkisi altına girmek nisyan: unutkanlık tedarik: hazırlık tegafül etmek: gaflet ediyormuş gibi davranmak zâilât-ı fâniye: geçici, yok olucu şeyler

ACZ-İ MUTLAK – 1s-2p - Risale-i Nur

ACZ-İ MUTLAK - sınırsız güçsüzlük

AÇ – AÇLIK - 2s-4p - Risale-i Nur

AÇ - yemek yeme gereğini duyan veya yemesi gereken, tok karşıtı - AÇLIK

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1582 Vazifede lezzet bulunduğuna (1) en zâhir bir delil: Sen kendi âzâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekâ-i şahsî ve bekâ-i nev’î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek, o uzvun bir nevi azabıdır. Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvânâtın vazifelerinde gösterdikleri fedakârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz

olduğu halde tavukları nefsine tercih edip, bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır. Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır. Kendini

bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki,

açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/3.p s212 p582)

(1): (bk. s212 p581)

âzâ: organlar bekâ-i nev’î: türün devamlılığı bekâ-i şahsî: ferdin devamlılığı elem: acı, sıkıntı fedakârâne: fedakârca hayvânât: hayvanlar iftihar: övünme merdâne: mertçe nefs: bir varlığın kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi şevk: büyük istek ve arzu telezzüz: lezzetlenme tereccuh etmek: üstün gelmek uzuv: organ vaziyet: durum zâhir: açık, gözle görünür ziyade: çok, fazla

2689 ONUNCU RİSALE.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Veceal’nâhâ rucû men liş’şeyâtıyn (Mülk 67/5) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âyet-i kerimenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.

BİRİNCİ BASAMAK: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi’l-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza, semâvâtın bu kadar ziynetler ile tezyin edilmesi, behemehal zevi’l-idrâkin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünkü, hüsn-ü ziynet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da

olanlara yapılır. Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifâya kâfi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melâike ve ruhânîler o vazifeyi ifâ edebilir.

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/1.basamak) 5/1.p s266 p689)

(1): Mülk Sûresi 67/5: “Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. (şihâb)”

âşık: çok seven, şiddetli sevgi besleyen âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi behemehal: ister istemez; mutlaka burç: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi celb etmek: çekmek fehmetmek: anlamak gayr-ı mahdut: sınırsız hakaret: küçüklük hüsn-ü ziynet: ziynet güzelliği, güzel süsleme ifâ: yerine getirme İ’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ins: insanlar istihsan: güzel bulma kâfi: yeterli keza: bunun gibi küre-i arz: yerküre, dünya maahaza: bununla beraber melâike: melekler münasip: uygun müzeyyen: ziynetli, süslenmiş nazar-ı hayret: hayret içinde kalmış şaşkın ve hayran bakış nisbeten: kıyasla recmetmek: taşlamak ruhânî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan semâ: gök; yücelik semâvât: gökler şihâb: göktaşı taam: yiyecek tasrih etmek: açıkça ifade etmek tesmiye edilen: isimlendirilen tezyin edilmek: süslenilmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar zevi’l-idrak: düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri ziynet: süs

3739 “Yâ eyyü hannâsü entümül fükarâ ü ilellâh (Fâtır 35/15) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur.

İnsana tevdi edilen

açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlat-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr gınâ-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyleyse fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını “Estağfirullah” ve “Sübhânallah” ile ilân etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/37.İ’lem 1/1.p s288 p739)

(1): Fâtır Sûresi 35/15: “Ey insanlar, hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her türlü övgüye lâyıktır.”

acz: güçsüzlük dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın yüce kapısı envâ-ı niam: nimetlerin çeşitliliği Estağfirullah: Allah’tan af dilemek fakr: muhtaçlık fıtrat: yaratılış, mizaç gaye: amaç gınâ-i rahmet: rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellileri ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kemâlat-ı Sübhâniye: bütün eksikliklerden yüce olan Allah’ın sonsuz mükemmellikteki sıfatları, nitelikleri kibriyâ: azamet, büyüklük kudret: güç, iktidar mikyas: ölçek, ölçü birimi mirsad: dürbün; projektör mizan: ölçü, tartı nihayet: son nimet: iyilik, lütuf, ihsan Sübhânallah: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir tebarüz etme: ortaya çıkma, belirip görünme tenevvü-ü hâcât: ihtiyaçların çeşitliliği tevdi edilen: emanet olarak verilen ubudiyet: Allah’a kulluk

4741 (1) Evet, ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete ulaştığında, onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümatı içinde yürüyenler esnâ-yı seferde korkudan,

açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda, onda dokuzu ya idam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı birşeyi, dünyevî, ednâ bir hiffet için tercih etmez.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/38.İ’lem 3/2.p s289 p741)

(1): (bk. s289 p740)

bilâhare: daha sonra binaenaleyh: bundan dolayı dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık dünyevî: dünya ile ilgili ebedî: sonsuz ednâ: basit, aşağı ehl-i şuhud: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gören kimseler ehl-i vukuf: bilirkişi, bir konuda derinleşmiş olanlar emn ü eman: emniyet ve korkusuzluk esnâ-yı sefer: yolculuk esnasında, yolculuk sırasında hiffet: hafiflik mahall-i hükûmet: hükûmet yeri mahkûm olma: cezalandırılma, hüküm giyme mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek merkez-i hükûmet: hükûmet merkezi mükâfat: ödül şehadet: şahitlik tasdik: doğrulama, onaylama tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme vâsıl olmak: kavuşmak, ulaşmak yümn (yümün): kuvvet; bereket; bolluk; saadet zulümat: dinsizlik ve inkâr karanlığı

AÇ – AÇLIK – 2s-4p - Risale-i Nur

AÇ - yemek yeme gereğini duyan veya yemesi gereken, tok karşıtı - AÇLIK

AÇIK - 4s-9p - Risale-i Nur

AÇIK - zâhir, sarahat

Mesnevî-i Nuriye (MN):

15 “Üstad-ı hakikî Kur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (r.a.) Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri

açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü

açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ “Vefî külli şey’in lehü âyetün tedüllü alâ ennehü vâhıd (1)” hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.

(MN Mukaddeme 5/1.Nokta 3/3.p s16 p5)

(1) “Herbirşeyde Onun bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır.

ehl-i istiğrâk: manevî zevklere dalıp kendinden geçen kişiler gayet: çok hadsiz: sınırsız İmam-ı Gazâlî (r.a.): Hüccetü’l-İslâm Ebû Hamid Muhammed bin Ahmed el-Gazzali: Eş’ari kelâmcısı, Şâfiî fâkihi (1058-1111) irşad: doğru yolu gösterme Mevlâna Celâleddin (r.a.): Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: (1207-1273) mücahede: cihad etme, din uğrunda çaba harcama Nefs-i emmare: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sülûke başlamak: mânevî âlemlere ve derecelere yönelmek şükûk ve şübehat: şekler ve şüpheler Tevhid-i kıble: bir tek hedef belirleme Üstad-ı hakikî: gerçek hoca üstad-ı kudsî: kutsal üstad, yol gösterici hoca Yeni Said: 1926-1950 yılları arasındaki hayatı

290 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş!

Aklı başında olan bir adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının

açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

3158 Ve keza, (1) icraatından, faaliyetinden anlaşılan

pek harika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin içtimâları için yalnız dar bir misafirhane yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, daima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydanı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı san’atına ve ihsanatına bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder. Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra daimî bir menzil, sabit saraylar,

açık hazineler bulunup ve sakinleri sabit ve daimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/41.p s55 p158)

(1): o şefkatli sultanın

âsâr-ı san’at: san’at eserleri bilbedâhe: açık bir şekilde dâimî: devamlı delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek faaliyet: iş, icraat, uygulama icraat: faaliyet, uygulama içtimâ: toplanma ihsanât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik istiâb etmek: içine almak, içine sığdırmak, kapsamak meclis: toplanma yeri menzil: durak, yer, mekân meşher: sergi nümune: örnek sabit: değişmeyen sakin: ikâmet eden, oturan, yerleşmiş olan saltanat: hâkimiyet, egemenlik tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek vaziyet: durum

4373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı

açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır. BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

5516 Arkadaş!

Kur’ân da o defineyi (1) keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur’ân’ın gözü

açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenâsüp ve muvazeneye riayet ederek kemâl-i intizam ve ıttırad ile hakikati izhar etmiştir. Arkadaş! Nev-i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb-i dalâletleri, imamlarının kusurudur. Evet, imamları bâtından bahsetmişlerse de, meşhudatlarına itimad ve iktifa ederek esnâ-i tarikten dönmüşlerdir. Ve “Hafez’te şey’en ve gâbet anke eş’yâü (2)” kavline mâsadak olmuşlardır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/3.p s180 p516)

(1): (bk. s179 p515)

(2): Bir şeyi muhafaza ettin ama, birçok şeyi kaybettin.

bâtın: bir şeyin iç yüzü, aslı, esası dalâlet: hak yoldan sapkınlık define: hazine envâen: çeşit çeşit olarak esnâ-i tarik: yolculuk esnasında, sırasında fırka: topluluk, grup hakikat: doğru, gerçek ihata: kuşatma, kapsama; etraflıca bilme iktifa etmek: yetinmek imam: önder, lider itimad etmek: güvenmek izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kavl: söz kemâl-i intizam ve ıttırad: tam ve mükemmel bir düzen, sistem ve ahenk keşfetme: bulma, ortaya, açığa çıkartma mâsadak olmak: doğrulayıcı ve onaylayıcı olmak meşhudat: gözlemler, mânevî âlemde görülen şeyler muvazene: denge nev-i beşer: insanlar riayet etmek: uymak, gözetmek sebeb-i dalâlet: doğru yoldan sapıtma sebebi tenâsüp: uyum, uygunluk

6643 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvat ve arzın Nâzım ve Hâlıkı olan Allah’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi ve tefviz etsin? Arşın Sahibinden maadâ arşın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret olduğundan,

açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahaza, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibâdullahın enzarını kendine celb eden ismî bir vasıta bılunsun. Maahaza, küll ile cüzde, nev’ ile fertte yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedahil ve yekdiğerine mütesanit olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı faillere vermek mümkün değildir. Meselâ, âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dahildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dahildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hakezâ, bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudret ile yapılır. Nasıl ki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbirşey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor. Kezalik, bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye âittir. Başka birşeyin müdahalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.

HÜLÂSA: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/19.İ’lem 1/1.p s244 p643)

âlem: dünya a’mâl: ameller, işler arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya ceberûtiyet: daimî olan kudret büyüklük ve haşmet celb etme: kendine çekme cüz: kısım, parça ef’âl: fiiller, işler enzar: bakışlar, dikkatler eşya: varlıklar fail: işi yapan, özne fert: tek, birey gayr: diğer, başkası Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hariç: dışında hüceyrat-ı bedeniye: beden hücreleri hülâsa: kısaca, özet ibâdullah: Allah’ın kulları i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâme: sarık İmâm-ı Mübîn: İlâhî ilim ve emrin bir unvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğine ait bilgi ve kurallarının yazıldığı kader defteri imkân dairesi: varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat intizam: düzenlilik, tertiplilik istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış izzet: değer, itibar, yücelik kasır: eksik, noksan katre: damla kellâ: asla kezalik: bunun gibi kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan ve ezelî olan sonsuz güç ve iktidarı küll: bütün, genel küre: dünya küre-i arz: yer küre, dünya maadâ: -den başka, -in dışında maahaza: bununla beraber miskin: zavallı, muhtaç muhasebe: hesaba çekilme, sorgulanma muhit: her şeyi içine alan, kuşatan müdahale: karışma mühmel bırakmak: ihmal etmek mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mütedahil: iç içe, birbiri içinde mütesanit olma: dayanışma içinde olma nakış: işleme, süsleme Nâzım: her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah (c.c.) nev’: çeşit, tür nizam: düzen safahat: sayfalar, alanlar, aşamalar semâvat: gökler şems: güneş şuûnât: fiiller, durumlar, haller, işler tanzim etme: düzenleme tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama, idare etme tefviz etmek: vazifelendirmek, görevlendirmek tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak tevdi: birisine bırakmak, emanet etmek ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık; Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı yekdiğeri: bir başkası zerrat: zerreler, hücreler zerre: atom, maddenin en küçük parçası

7682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları

açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

8827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima

açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

9832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana açılsın.

Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer

açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

AÇIK – 4s-9p - Risale-i Nur

AÇIK - zâhir, sarahat

AÇIKLAMAK - 1s-1p - Risale-i Nur

AÇIKLAMAK - tefsir etmek, yorumlamak, beyan etmek, izah etmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1650 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaiki tafsilâtıyla beyan eden ve

açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Binaenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) hak ve hakikattir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/26.İ’lem 1/1.p s246 p650)

Aleyhissalâtü Vesselâmdır: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun beyan etme: açıklama binaenaleyh: bundan dolayı dellâllık: ilân edicilik enbiya: nebiler, peygamberler enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatleri hakaik: hakikatler, esaslar hak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren, bütün yaratılmışlar merâtib: mertebeler, dereceler mücmel: öz, özet nisbet: ölçü Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği tafsilât: ayrıntılar, detaylar tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma

AÇIKLAMAK – 1s-1p - Risale-i Nur

AÇIKLAMAK - tefsir etmek, yorumlamak, beyan etmek, izah etmek

AÇMAK - AÇILMAK - 15s-45p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

19 Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış, kalb ve ruh içinde yol

açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol

açmış. Adeta Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/2.p s18 p9)

âfâkî: dış dünyaya ait asâ: baston, değnek cihet: yön ekseri: çoğunlukla enfüsî: iç dünyamıza ait haricî: dışa ait marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma Mesnevî: Mesnevî-i Nuriye risalesi turuk-u cehriye: zikirlerini âşikâr ve sesli yapan tarikatler turuk-u hafiye: gizli ve sessiz zikri temel alan tarikatlar, Nakşibendilik gibi

210 Hem Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, herşeyde bir pencere-i marifet

açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûp olmayıp galebe etmiş.

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/3.p s18 p10)

ehl-i inat: dinsizlik ve inkârcılıkta inat edenler galebe etmek: yenmek, üstün gelmek hadsiz: sonsuz, sınırsız hükema: aklî ilimlerde ve hikmette ileri seviyelere ulaşanlar i’câz-ı mânevî: mânevî yönde görünen mu’cizeler mahsus: has, özel pencere-i marifet: Allah’ı bilme ve tanımaya yönelik bir pencere gibi açılan vasıtalar

378 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını

açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı

açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

4118 LÂSİYYEMALAR.

Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır. Bismillâhirrahmânirrahîm. Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden, lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını

açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/1.p s48 p118)

âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt Arabî: Arapça ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler âyât: âyetler, deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek cihet: şekil, yön enbiya: nebiler, peygamberler esas: temel hamd: övgü, teşekkür, minnet ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları ihvan: kardeşler keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma lâsiyyema: özellikle; bilhassa lisan-ı acz: acizlik dili müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak mürselîn: resuller, peygamberler resul: elçi, peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: diğer salât ve selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan duâ ve niyaz Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (c.c.) senâ: övgü şehadet etmek: şahid olmak şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tılsım: sır, gizli gerçek vahdet: Allah’ın birliği vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, atomlar

5119 Arkadaş!

Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını

açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalattan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhalattan bir taneyi beyan edeyim ki, şirkin ne kadar fena bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:

(MN Lâsiyyemalar 90/2. p s48 p119)

beyan: izah etmek, açıklamak esbab: sebepler küfür: Allah’ı inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik muhalât: muhaller, olması mümkün olmayan şeyler şirk: Allah’a ortak koşma şükür: teşekkür etme tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa; doğadaki kanunlar

6150 Ve keza, bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini

açıp halka göstermek ve arz etmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için, ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.

(MN Lâsiyyemalar 90/33.p s54 p150)

arz etmek: sunmak, göstermek cevahir: cevherler emir: buyruk irade: istek, arzu kudret: güç, iktidar memur: görevli müsaade: izin resul: kendisine bir kitap ve şeriat gelen elçi, peygamber saltanat: egemenlik tayin edilme: görevlendirme, atama zât: kişi, şahıs zîkıymet eşya: kıymetli şeyler

7178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın

açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin

açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

8250 Ve keza, eşyanın esbaba isnadındaki istib’addan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş’et eden dalâletlerden hâsıl olan ıztırabat, bütün akılları, ruhları Vâcibü’l-Vücuda firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünkü ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar

açılır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh, necat ve halâs ancak Allah’a iltica ile olur. “fefirrû ilallâh: (Zâriyât 51/50) (1)” “elâ bi zikrillâhi teatme innül kulûb: (Ra’d 13/28) (2)”

İşte, kâinat şu hakikatin lisanıyla, “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (3)” yu söylüyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/32.p s80 p250)

(1): Zâriyât Sûresi 51/50: Hepiniz Allah’a koşun.

(2): Ra’d Sûresi 13/28: Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.

(3): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr esbab: sebepler eşya: varlıklar halâs: kurtuluş hâsıl olmak: ortaya çıkmak, meydana gelmek ıztırabat: ıstıraplar, sıkıntılar iltica etmek: sığınmak irade: dileme, istek, tercih isnad: dayandırma istib’ad: akıldan uzak görme istiğrab: garip görme, acayip bulma mutmain olmak: bir konudaki kesin kanaatten dolayı kalp rahatlığına ulaşmak müşkül: zorluk necat: kurtuluş neş’et eden: kaynaklanan, bir şeyden ortaya çıkan Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zikir: Allah’ı devamlı anma

9294 ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el

açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/3.Hakikat 1/1.p s93 p294) arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) esbab: sebepler fâsit: bozuk iltica etmek: sığınmak lezâiz: lezzetler minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah (c.c.) safâ: eğlence sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) vesait: araçlar, vasıtalar

10320 (1) Kezâlik, Birinci Babda (2) tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi

açması, elbette bir ihtiyaca binaendir.

(MN Katre Hâtimenin sonundaki İtizar 3/2.p s101 p320)

(1): Konu: Bu risale (Katre Risalesi), Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir (bk. s101 p319)

(2): (Birinci Bab bk. s74 p219)

bab: kısım, bölüm beyan: açıklama, anlatım binaen: dayanarak hatt-ı harp: savaş hattı, düşmanla savaş yapılan alan hususî: özel kezalik: buradan hareketle müdafaa etmek: savunmak nefer: asker tevhid: Allah’ın birliği vâki: mevcut, var zikretmek: bildirmek, anmak

11321 (1) Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyif için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticâlî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müthiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O, ateşle nurun karıştıkları” bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, tâkip ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni

açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’ân güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi. “ellâhümmecalil kur’âne nûran liukûlinâ ve kulûbinâ ve ervâhınâ ve mürşiden lienfüsinâ âmin âmin âmin (2)”

(MN Katre Hâtimenin sonundaki İtizar 3/3.p s101 p321)

(1): Konu: Bu risale (Katre Risalesi), Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir (bk. s101 p319)

(2): Allah’ım, Kur’ân’ı akıllarımızın, kalblerimizin, ruhlarımızın nuru ve nefislerimizin de mürşidi yap. Amin, âmin, âmin.

âni: birden bire berzahî: iki dünya arasına ait, iki yer arasında bulunan bîzar: bezmiş, usanmış delâlet: işaret hengâm: zaman, an ibare: cümle, ifade ihtiyar: irade ilham: Allah tarafından kalbe atılan mânâlar irticâlî: sözlü konuşma işkâl ve iğlâk: zor anlaşılan ve kapalı olan ifadeler kâh: bazen misbah: lamba nefs-i emmâre/nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu nişan: alâmet, işaret şerefe: minarede müezzinin ezan okuduğu yer zulmet: karanlık

12327 REMZ. Arkadaş!

Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve

açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan herbirşeyi lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu’d. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.

(MN Katrenin Zeyli 18/3.Remz 3/1.p s104 p327)

baîd: uzak bu’d: uzaklık cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön karîb: yakın kurb: yakınlık nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu remz/remiz: işaret şems: güneş tesir etmek: etkilemek tevlid etmek: doğurmak, sebep olmak ukde: düğüm, çözümü zor iş ziya: ışık, parlaklık

13373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar

açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler

açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar

açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler

açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

14375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede

açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

15381 İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar!

Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki: Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı muciptir. Bu da red ve inkârı icap eder. Bu dahi dalâletleri intaç eder. Bu ise ıztırâbât-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-Vücuda iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülât Onun kudretiyle hallolur. Ve

açılmaz düğümler Onun iradesiyle

açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvazeneyle izah edeceğim. Şöyle ki:

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/1.p s121 p381)

Cenâb-ı Hak: Hakkıın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dalâlet: doğru yoldan sapkınlık esbab: sebepler eşya: varlıklar firar ettirmek: kaçırmak gafletli: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan hakikat: herbirşeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti ıztırâbât-ı ruhiye: ruhun duyduğu ıstıraplar, azaplar, sıkıntılar icad: var etme, yaratma icap etmek: gerektirmek İ’lem: bil iltica etmek: sığınmak inkâr: inanmama irade: dileme, tercih isnad: dayandırma istiğrab: şaşkınlık izah etmek: açıklamak kudret: güç, iktidar mecbur etmek: zorlamak mucip: gerektiren, sebep, vesile mutmain: içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış muvazene: karşılaştırma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar müşkülât: zorluklar nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi şehadet: şahitlik, tanıklık teşevvüşat-ı akliye: aklın karmakarışık olması, bulanması Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, yön vücub-u vücud ve vahdet: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği zerrat: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı çokça anma zulmet: karanlık

16388 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin

açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti

açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

(MN Hubâb Risalesi 28/23.İ’lem 1/1.p s124 p388)

,âfâkî: dış dünyaya ait enfüsî: iç dünyaya ait halk: yaratma icad: var etme ihtiyar: dileme, seçme in’am eden: nimeti veren intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih istifade etmek: faydalanmak kesb: kazanma Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, ihsan sadâ: ses savt: ses şerait: şartlar vesait: araçlar, vasıtalar vusul bulma: kavuşma, erişme ziya: ışık

17418 Ve keza, (1) o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”

Arkadaş! Bu gibi ehlehleri ikna ve işkâllerini def için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.

BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hakkın rububiyetinin kemâliyle alâkadar olan herşey Onu tavsif eder. Fakat, o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat o kemâl ile muttasıf olamaz.

İKİNCİSİ: Herşeyden Cenâb-ı Hakkın nuruna bir kapı

açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapılarında kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile

açılması mümkündür.

ÜÇÜNCÜSÜ: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.

(DÖRDÜNCÜ şey için bk. s139 p419)

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/9.İ’lem 3/2.p s138 p418)

(1): İnsanların öyle eblehleri vardır ki… (bk. s138 p417)

alâkadar: alâkalı, ilgili ebleh: ahmak eser-i san’at: san’at eseri esmâ-i Nuriye: nurlu isimler; Allah’ın isimleri gayr-ı mütenahi: sonsuz hasis: maddi görünüş itibariyle değersiz, küçük, basit hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hisse: pay ilm-i muhit: Allah’ın her şeyi kuşatan ve kapsayan ilmi in’ikas eden: yansıyan istilzam etmek: gerekli görme, gerektirme işkâl: problem, şüphe, karışık olma kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması kemâl: mükemmellik külfet: güçlük, zorluk mahal: yer, zemin mahall-i tecellî: görüntünün, aksin belirdiği yer mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak miftah: anahtar muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş nur: ışık rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış geyelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde ve san’atla yaratan Allah (c.c.) tavsif etmek: nitelemek, özelliklerini anlatmak tersim etmek: çizmek, resmetmek, resimlemek

18427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek

açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

19434 Ve keza, kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında

açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek ebedül’âbad memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîmden medet istiyorum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/3.p s145 p434)

ebedül’âbad memleketi: sonsuzluklar ülkesi; sonsuz hayat, Cennet Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîm: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren, sonsuz rahmetiyle her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah (c.c.) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması medet istemek: yardım dilemek muhit: okyanus, geniş alan, çevre sevk eden: gönderen, yönlendiren şimendifer: tren şimşekvâri: şimşek gibi tayyare-i ömür: ömür uçağı uhdut: çukur, hendek

20474 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devam ile, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangibir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih

açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/7.İ’lem 1/1.p s159 p474)

âmâl: emeller; arzular, istekler ebedî: sonu olmayan sonsuzluk ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı emir: iş, olay, olgu fâni: geçici olan, ölümlü fena: yok olma, ölme, fâni olma ihtimam: özen gösterme, önem verme iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak kasden: bizzat yönelerek mânâ: anlam müteveccih: yönlenmiş, yönelen nazaran: bakarak, -göre razı: hoşnut umûr-u dünyeviye: dünyaya ait işler, dünya işleri

21485 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pekçok menfezler

açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/15.İ’lem 1/1.p s163 p485)

beşeriyet: insanlık gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli himmet: ciddi gayret küre-i arz: yerküre lütuf: iyilik, ihsan, bağış mazhar olma: erişme, nâil olma medeniyet-i sefihe: insanları zevk ve eğlenceye yönelten alçak medeniyet; Batı medeniyeti menfez: delik, gedik müyesser olmak: nasip olmak nâzır: bakan ruh: hayat kaynağı, can, cevher tâdil: düzeltmek, ıslah etmek

22501 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kabir, âlem-i âhirete

açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/1.p s170 p501)

âlem-i âhiret: âhiret âlemi; öldükten sonraki sonsuz hayat cihet: yön, taraf gusül: yıkanıp temizlenme; boy abdesti ikrah etmek: kötü görme; tiksinme, nefret etme iltihak: bir topluluğa katılmak istikzar: kirlenme, kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme iştiyak: çok arzu ve istek kabir: mezar kazûrat: pislikler, süprüntüler rahmet: İlâhî şefkat, merhamet

23511 ZEYLÜ’L-HABBE. Arkadaş!

Şu müşevveş eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol

açıp gösteriyorum.

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)”

“Hasbü nallâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (2)”

“Niğ’mel mevlâ ve niğ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)”

“Ellâhümme lâ tuh’rıcnâ mined dünyâ illâ meaş’şehâdeti vel îmân (4)”

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi alâ niğ’metil îmân vel islâm bi adedi katarâtil emtârı… (5)”

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi 1/1.p s177 p511)

(1): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(2): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

(4): Allah’ım bizi dünyadan ancak kelime-i şehâdet ve imânla çıkart.

(5): Bize bahşettiğin îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgaları, ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah’a hamdolsun. Ve her türlü halde bize in’âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri adedince Allah’a şükür olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini’l-Muhtar (a.s.m.) efendimize, onun pâk âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.

bilâhare: daha sonra inkişaf etmek: açığa çıkmak, ortaya çıkmak keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak, ortaya çıkarmak müşevveş: dağınık, düzensiz, karışık; bu tabir bir tevazu ifadesi olarak kullanılmıştır zeylü’l-habbe: Habbe Risalesinin eki zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

24544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm

açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

25557 (1) Ey sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa!

“Deccal gibi birtek gözü taşıyan…” (2) kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere

açtığın yol (3) ve verdiğin saadet, bu misale benzer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/5.p s200 p557)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Hadis-i Şerif (Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11, 13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.)

(3): bk. (s200 p556)

âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fanteziye: aşırı süs ve lüks hâlet: durum, hal hayvânât: hayvanlar hevesat: hevesler, arzu ve istekler illet: hastalık iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme İsevî dini: Hıristiyanlık muvakkaten: geçici olarak ruh-u beşer: insan ruhu sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence

26566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki: Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ

açar. Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

27587 Buna binaen (1) herbirşey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna İKİ cihetle şehadet eder.

BİRİ: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.

İKİNCİSİ: Herbirşey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sahifesi gibi

açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit ozerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/8.p s215 p587)

(1): (bk. s214 p586)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.) binaen: dayanarak câmid: cansız cihet: yön divanelik: akılsızlık düstur: kanun fevkinde: üstünde hurufât: harfler idame eden: devam ettiren Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah (c.c.) Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap lisan: dil mizan: ölçü, denge muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması mühim: önemli nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni semâvat: gökler şehadet etmek: şahitlik etmek tâkat: güç, kapasite tatbik-i hareket: uygun hareket teşkil eden: oluşturan tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek vazife: görev vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması vücud: varlık Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerre: atom

28589 İşte, ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvânâtı bu sineğe (1) kıyas et. Hattâ nebâtâtı da aynen hayvânâta kıyas edebilirsin. Evet, Cevâd-ı Mutlak (celle celâluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş, onunla evâmir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelâle, nasıl Kitab-ı Mübînin düsturlarından, arı vazifesine ait miktarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymıştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı

açar, programını okur, emri anlar, hareket eder. “Ve evhâ rabbüke ilen nahl (Nahl 16/68) (2)” âyetinin sırrını izhar eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/10.p s216 p589)

(1): sivri sinek (bk. s215 p588) (2): Nahl Sûresi (16/68): “Rabbin balarısına ilham etti.”

arı: balarısı âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi celle celâluhu: (c.c.), Allah’ın şânı yücedir Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (c.c.) düstur: kanun evâmir-i tekviniye: yaratılışa ait emirler ve kanunlar ferd-i zîhayat: bir canlı varlık fihriste: liste, özet, içerik Hakîm-i Zülcelâl: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (c.c.) hayvânât: hayvanlar ilhâm: Allah tarafından kalbe gelen mânâ izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kıyas etmek: karşılaştırmak Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap mazhar olma: bir şeye erişme, kavuşma midâd: mürekkep nebâtât: bitkiler sandukça: küçük sandık sinek: sivrisinek tevdi etmek: vermek tezkere: belge vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün

29599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş,

açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

30612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini

açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

31615 BEŞİNCİ MESELE:

Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol

açar.

Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

32616 (1) Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere

açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere

açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/2.p s229 p616)

(1): (bk. s228 p615)

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem dikkat-i nazar: dikkatle bakmak füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler hâlis: içten, samimi, saf, temiz harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak irşad etme: doğru yolu gösterme kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan mir’ât-ı ruh: ruh aynası mürid: bir mürşide talebe olan müşahede etme: gözlemleme nâkıs: eksik, noksan safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı telâkki edilen: kabul edilen üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi ziyade: çok, fazla

33620 (1) DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını

açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar. Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “Lâ ilâhe illâllah (2)” kelime kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/4.remiz 1/1.p s231 p620)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden DÖRDÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618 –

s231 p619)

(2): Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

âlem-i nur: nur âlemi berk: şimşek cismânî: maddî yönü olan cismâniyet: maddî varlığı olan daire-i hayat: hayat alanı derece-i hayat: hayat derecesi dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gayr-ı mevcut: var olmayan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hakikat-i vücud: varlığın gerçek yönü hat: çizgi hayvânî: canlı hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan in’ikâs etmek: yansımak kelime-i kudsiye: kutsal cümle mâdum: yok, hiç olmamış marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma menzil: ev, mekân musibet: belâ, büyük sıkıntı remiz: işaret satıh: yüzey sür’at-i hareket: hızlı hareket tahrik: harekete geçirme tasavvur etme: düşünme, hayal etme tevehhüm: kuruntu vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu vehim ü hayal: vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme

34622 (1) Meselâ bu tohumcuk bir incir ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîmin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sümbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleriyle iştahımızı

açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvânî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkezâ, kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. “Ferciıl besara hel terâmin fütûr (Mülk 67/3) (2)” sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîzin cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyetin tecellî-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/15.Nota 3/1.mesele 3/2.p s233 p622)

(1): (bk. s232 p621)

(2): Mülk Sûresi (67/3): “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

cilve: görünme, yansıma Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) galat: hata gün âşıkı: ayçiçeği hadsiz: sınırsız hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hâkezâ: bunun gibi haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayvânî: hayvansal, canlı ihsan: bağış iltibassız: karıştırmadan inkişaf etme: ortaya çıkma, gelişme irsiyet: soydan gelen, miras olarak kalan ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakkın yarattığı herşeyi muhafaza eden, koruyan, anlamına gelen ismi kabza: avuç kat’î: kesin kıyamet: dünyanın yıkılıp, âhiret hayatının başlaması mertebe: derece muhafaza: korumak, saklamak muhtelif: çeşitli mütenevvi: çeşitli nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi neşir: yayılma nimet: iyilik, lütuf sureten: görünüşte surette: şekilde tecellî-i ekber: en büyük tecelli, yansıma terakki etmek: ilerlemek, yükselmek Zât-ı Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan Zât, Allah (c.c.)

35639 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlâhiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir burhan, bir delil, bir mâkes-i nurânî olmakla Cemâl-i Ezelînin tecellîsi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır. Hakikaten, semâvat, arz ve cibâlin hamlinden âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât-ı İlâhiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksat bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi fetih ve

açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşir iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza, nur-u iman ile Allah’a bakıp mülkü ona teslim etmekle –itikaden- mükellef iken, ene rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten “İnnel insane le zalumün cehûl (1)”.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/15.İ’lem 1/1.p s242 p639)

(1): İnsan çok zâlim ve çok câhildir.

âciz: güçsüz, zavallı, zayıf arz: dünya burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt Cemâl-i Ezelî: ezelî ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah (c.c.) cibâl: dağlar cihet: taraf, yön cilvelenme: cilâlanma, parlama ene: ben, benlik fehmetmek: anlamak fetih: açma hakikaten: gerçekten haml etme: yüklenme hazine-i İlâhiye: İlâhî hazine hilkat: yaratılış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itikaden: inanç gereği Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (c.c.) keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma, bulma kısm-ı ekserî: büyük bir kısmı mahfî: gizli, saklı mâkes-i nurânî: nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer maksat: amaç, gaye mazmun: bir şeyin içerdiği mânâ, kavram mir’at: ayna mükellef: yükümlü, sorumlu neşir: yayma nur-u iman: iman nuru, aydınlığı rasad: dürbün, gözetleme aleti semâvat: gökler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri şeffaf: saydam, parlak şirk: ortak koşma taksim etmek: bölüştürmek, ayırtmak tecellî: belirme, görünme, yansıma tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma vâhid-i kıyasî: ölçü birimi ziya: ışık, parlaklık

36651 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sath-ı âlemde kurulan şu sergiy-i İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü, insan gerçi cahil, zulmetli birşeydir, amma öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur,

açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sahibi olur ki Sultan-ı Ezelinin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/27.İ’lem 2/1.p s247 p651)

âlem: dünya, kâinat, bütün yaratılmışlar azamet: büyüklük, yücelik binaen: -dayanarak celâl: büyüklük, azamet, haşmet enmuzeç: örnek, fihriste haşmet: büyüklük, görkem, azamet ifa etmek: yerine getirmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etme: geçme; anlama, kavrama istidad: kabiliyet, yetenek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar küllî: genel, kapsamlı, bütün fertleri içine alan liyâkat: hak etme, lâyık olma Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mutlak: kayıtsız, sınırsız müşahit: tanık, şahit, delil mütefekkir: varlıklar üzerinde etraflıca düşünüp Allah’a ulaşan aydın, düşünür mütehayyir: hayrete düşen, hayrete kapılan mütenezzih: tenezzüh eden, gezen, seyreden nakış: işleme, süsleme nevi: çeşit, tür nümune: örnek, misal rububiyet: Rablık Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sath-ı âlem: kâinat ve dünya zemini secde-i hayret: hayret secdesi sergiy-i İlâhî: Allah tarafından olan sergi Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi ezelî Sultan, Allah (c.c.) şâşaa: gösteriş, göz alıcılık, parlaklık şuur: bilinç, anlayış, idrak tahdit edilme: sınırlanma, sınırlandırılma tenezzüh: gezinti teşhir etme: sergileme tezyinât: süslemeler ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık; Cena-b-ı Hakkın ilâhlığı vedia bırakılma: emanet edilme, ödünç verilme ziynet: süs zulmetli: karanlıklı, sırlarla dolu

37681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup,

açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata

açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

38682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları

açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi

açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı

açılıyorsa kâinatın da kapıları

açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

39696 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Esmâ-i Hüsnâyı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır? Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, bazan âyât-ı kudreti âyetlerde basteder, sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi

açar, dağıtır; sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazan da ef’âlini tafsil ettikten sonra, isimler ile icmal eder. Bazan da, halkın a’mâlini tehdidâne söyler; sonra rahmete işaret eden isimler ile tesellî eder. Bazan da bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra, o makasıdı takdir ve ispat için, burhan olarak kavâid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazan da maddî cüz’iyatı zikreder, sonra esmâ-i külliye ile icmal eder. Ve hâkezâ…

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/4.İ’lem 1/1.p s269 p696)

a’mâl: ameller, işler ve davranışlar âyât-ı kudret: kudret âlemi olan evrenle ilgili âyetler âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi bast etmek: yaymak, genişletmek burhan: delil, kanıt cüz’iyat: ferdî, bireysel şeyler ef’âl: fiiller, işler esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri esmâ-i külliye: bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah’ın isimleri fezleke: hülasa, öz hâkezâ: böylece, bunun gibi hâtime: son icmal etmek: özetlemek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kavâid-i külliye: her şey hakkında tatbik edilebilen genel kurallar Kur’-ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân makasıd: gayeler, istenilen şeyler makasıd-ı cüz’iye: ferdî, bireysel gayeler mensucat: dokuma rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet tafsil etmek: ayrıntılı olarak açıklamak tayyetmek: sarıp dürmek tazammun etmek: içermek, içine almak tehdidâne: tehdit ederek tesellî etmek: avutmak, acıyı dindirmek zikretmek: anmak, belirtmek

40705 (1) Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini

açar, fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vasıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur-u tevhid pek suhuletle nasip ve müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla, tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedennîyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler, ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imâniyeyi derk etmekte bedevîlerin bedevîleridir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/2.p s274 p705)

(1): (bk. s273 p704)

âlem: dünya bedevî: çölde yaşayan, köylü cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma derk etmek: anlamak evham: kuruntular, şüpheler gaflet: dalgınlık, umursamazlık gark olmak: boğulmak hakaik-i imâniye: iman hakikatleri, esasları huzur-u tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini doğrudan Allah’ın huzunda hissetme intibah: uyanma istilâ etmek: ele geçirmek kesret: çokluk müyesser: kolay nasip (olma): elde etme sahil-i vahdet ve tevhid: vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı seyr-i ruhânî: ruhanî ve mânevî âlemlerdeki seyir, gezinti suhulet: kolaylık sukut: alçalış, düşüş suûd: yükseliş tabaka: derece, katman tedennî: alçalma, gerileme terakki: ilerleme, yükselme tevehhüm eden: kuruntuya kapılan, zanneden, sanan tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait kılınması vasıl olmak: ulaşmak yakîn: kesin ve doğru bilgi zan: şüphe, sanma, zannetme zerre: maddenin en küçük parçası

41734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini

açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

42757 Kur’ân’dan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebârüz eder: “Ve ceal’neş şemse sirâcâ (Nuh 71/16) (1)” Bu hükm-ü Kur’ânî, Esmâ-i Hüsnânın cilvelerine bakmak için bir pencere

açıyor. Şöyle ki: Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hareretiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup, misafirhanesinde sakin misafirlerini ziyalandırıyor. Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır; câzibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/48.İ’lem 2/2.p s297 p757)

(1): Nuh Sûresi 71/16: “Güneşi bir kandil yapmıştır.”

arz: dünya azamet: büyüklük, yücelik Azîm: büyük, yüce câzibe: çekim gücü cilve: görüntü, yansıma Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri hareret: ısı, sıcaklık hikmet: amaç, maksat hükm-ü Kur’ânî: Kur’ân’a dayalı hüküm, ilim istifade: faydalanma, yararlanma Mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah (c.c.) medar: dayanak, eksen merbut: bağlı mesken: ev, konut misafirhane: konuk evi misal: örnek musahhar: boyun eğen, emre uyan Rahîm: her bir varlığa şefkat ve merhamet gösteren Allah (c.c.) seyyarat: gezegenler şems: güneş tebârüz: belli olmak ziyalandırmak: ışıklandırmak

43765 BEŞİNCİ NOKTA:

Bilirsiniz ki, Kur’ân pek büyük meselelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike dâvet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis

açar. Akılları, mârifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesâilin, o ince hakaikin, kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslûplarla tekrara ihtiyaç vardır. ALTINCI NOKTA: Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala’ var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksatlar vardır. Binaenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münasip bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zahiren tekrar görünse bile hakikatte tekrar değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/3.katre (6 nokta) 6/5.6.noktalar 1/1.p s300 p765)

âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi bahsetmek: bir konu üzerinde söz söylemek, konuşmak bâtın: görünmeyen taraf binaenaleyh: bundan dolayı efkâr: fikirler had: sınır, kapsam hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: gerçek, doğru hüküm: karar itibarla: özellikle kıssa: ibretli hikâye mârifet: Allah’ı tanıma, bilme mesâil: meseleler muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış muttala’: anlam çerçevesi münasip: uygun suver-i muhtelife: çeşitli sûreler tahrik etmek: harekete geçirmek takrir: yerleştirme, sağlamlaştırma tesbit: sağlam şekilde yerleştirme üslûp: ifade ve söyleyiş tarzı vecih: yön, taraf zâhir: açık, görünen zahiren: dış görünüş itibariyle zikredilmek: anılmak, belirtilmek

44825 (1) İKİNCİSİ: Beşerin havâssü’l-hams-ı zâhire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı

açılan pekçok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.

ÜÇÜNCÜSÜ: Mevhum bir şey hakikat-i hariciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemâl bu ihtimali reddeder.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/2.-3.Nükteler s330 p825)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 2.ci ve 3.cüler

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem beşer: insan fıtrat: yaratılış, mizaç gayr-ı meş’ur: şuursuz, bilinçsiz; şuurla bağlantısı olmayan hakikat-i hariciye: haricî, müstakil gerçekliği olan hakikat-ı zaruriye: zorunlu gerçek havâssü’l-hams-u zâhire ve bâtına: insandaki beş içindeki beş dışındaki duygular; beş içindeki duygular: hayal gücü, anlayış, vehim, hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti), beş dışındaki duygular: tatma, görme, işitme, koklama, dokunma hikmet: fayda, gaye; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hilkat: yaratılış hiss-i sâbia-i bârika: ince yedinci his hiss-i sâdise-i sâdıka: doğru altıncı his hiss-i sâmia, bâsıra, zâika: işitme, görme, tat alma hisleri, duyguları kemâl: kusursuzluk, mükemmellik mahlûk: varlık mebde’: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mükerrem: şerefli, ikrama lâyık nizam: düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u beşer: insan ruhu safvet: paklık, temizlik sâika: sevk edici sevk: yönlendirme süflî: alçak, âdi şâika: insanı belli bir yöne teşvik eden duyu, duygu şevk: şiddetli arzu ve istek vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his

45832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana

açılsın. Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı

açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

AÇMAK - AÇILMAK – 15s-45p - Risale-i Nur

AD - 2s-6p - Risale-i Nur

AD - isim, nam, lâkap, şöhret, şan, itibar, haysiyet

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1322 KATRENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi rabbilâlemiyn vesselâtü vesselâ-mü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ec’meıyn (1).

(MN Katrenin Zeyli p1/1 s103 p322)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ü selâm ise, efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve onun âl ve Ashabına olsun.

katre: damla; Katre Risalesi Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alır zeyl: ilâve, ek

2323 REMZ. Arkadaş!

Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beytin (1) etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyti ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmâya dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir burhan olsun.

(MN Katrenin Zeyli 18/1.Remz p2/1 s103 p323)

(1): Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir

adıdır. Diğer

adları: Beytullah, el-Beytü’l-Atîk, el-Beytü’l-Harâm, el-Mescidü’l-Harâm, el-Meş’arü’l-Harâm âlem-i İslâm: İslâm dünyası Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir adıdır burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cemaat: topluluk cemaat-i uzmâ: büyük cemaat, topluluk dahil olmak: katılmak evvel: önce hayalen: hayal ederek hüccet: kanıt, delil icmâ: fikir birliği, birleşme ihata etmek: kuşatmak Kâbe: Mekke-i Mükerremede bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal mekân, Beyt mendub: dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış nazara almak: dikkate almak remiz: işaret teşekkül eden: oluşan tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber

3349 HUBÂB. Kur’ân-ı Hakîmin ummanından.

“Hüdâyi pürkerem hûd mülki hûd râmîhırad ez tûberâyi tûnikeh dâred behâi bî girân dâdeh (1)”

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyne vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (2)”

(MN Hubâb Risalesi 1/1.p s111 p349)

(1): Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler s290.

(2): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün Âl ve Ashabının üzerine olsun!

hubâb: su kabarcıkları Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân umman: okyanus

4611 DÖRDÜNCÜ MESELE:

Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve ağaç gibi), doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına alarak Bismillâh de, al. Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü “Velâ te’külû mimmâ lem yüz keris müllâhi aleyh (En’âm 6/121) (1)” âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz” demektir. O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhîyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’âmdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhiri vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/1.p s226 p611)

(1): En’âm Sûresi 6/121: “Üzerine Allah’ın

adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin”

âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle Bismillâh: Allah’ın adıyla esbab: sebepler esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler ihtiyar: dileme, irade in’âm: nimetlendirme lisan-ı hal: hal ve beden dili mânâ-yı işarî: işaret edilen anlam mânâ-yı sarih: açık anlam Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan nota: bildiri rahmet-i İlâhîye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma zâhiri: dış görünüşte

5736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

“Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn. (ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Tin Sûresi 95/1-2: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (sûrenin sonuna kadar…)”

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

6759 Mu’cize-i Kübradan birkaç katreyi tazammun eden ON DÖRDÜNCÜ REŞHA.

BİRİNCİ KATRE: Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden deliller ne tâdât ve ne tahdit edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâat”

adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyan edildiği gibi, “Lemeat”

adlı ikinci bir eserimde Kur’ân’ın î’câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücuh-u î’câzdan belâgat-i nazmiyeye ait bir vecihte “İşârâtü’l-Î’câz” nâm eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanları o üç kitabı tavsiye ediyorum.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/1.katre 1/1.p s298 p759)

acz: acizlik, güçsüzlük belâgat-i Nazmiye: nazma ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan: açıklama, izah delil: kanıt ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler iblâğ edilmek: belli bir seviyeye ulaştırılmak, çıkarılmak î’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma İşârâtü’l-Î’câz: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı bir tefsir iştah: istek, arzu katre: damla Lemeat: parıltılar; 1921 yılında telif edilen ve bazı Nur risalelerinin özetleri hükmünde olan bir eserdir, Sözlerin sonuna konulmuştur mu’cize-i kübra: büyük mu’cize; burada Kur’ân kastedilmektedir nâm: ad, isim Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği reşha: sızıntı, damla şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi Şuâat: ışınlar, ışık hüzmeleri; Hz Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir tâdât: sayma tahdit: sınırlama tasnif: sınıflandırma, ayırma tavsiye etmek: bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını öğütlemek tazammun etmek: içermek, içine almak vecih: yön, taraf vücuh-u î’câz: mu’cizelik yönleri

AD – 2s-6p - Risale-i Nur

AD - isim, nam, lâkap, şöhret, şan, itibar, haysiyet

ADÂ - 1s-2p - Risale-i Nur

ADÂ – a’dâ – adüv’vün çoğulu - düşmanlar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana

a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

2562 (1) Seni bu hataya (2) atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâgutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz

a’dâya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz

a’dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki, o biçare zîhayatın sermayesi, binler matluplarından birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman, sağır, kör esbabdan başka derdine derman beklemiyor. “Vemâ düâül kâfiriyne illâ fî dalâl (Ra’d 13/14) (3)” sırrına mazhar oluyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/10.p s203 p562)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): “Herşey kendi nefsine mâliktir” demek hatasına (bk. s202 p561)

(3): Ra’d Sûresi 13/14: “Kâfirlerin duası ancak boşa gider.”

a’dâ: düşmanlar âsâr: eserler bâtıl: hak olmayan biçare: çaresiz dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esbab: sebepler giriftar olmak: tutulmak hâcât: ihtiyaçlar hadsiz: sınırsız, sayısız Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ihtiyar: dileme, istek, irade iktidar: güç, kuvvet isnad etmek: dayandırmak kâfi: yeterli lem’a: parıltı mâbud: ibadet edilen matlup: istenen şey mazhar olmak: erişmek menhus: uğursuz mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak musibet: belâ, büyük sıkıntı nazar: bakış, düşünce nihayetsiz: sınırsız Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sır: gizli gerçek şule: alev şuur: bilinç, anlayış tâgut: ibadet edilen bâtıl şey, put tahsil: elde etme, kazanma taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak varta: tehlike zâil: geçip gidici, yok olucu zerre: atom, çok küçük parça zîhayat: canlı

ADÂ – 1s-2p - Risale-i Nur

ADÂ – a’dâ – adüv’vün çoğulu - düşmanlar

ADÂLET - 3s-9p - Risale-i Nur

ADÂLET - zulüm etmemek, hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye ve cezalandırma, insaf, mâdelet, dâd

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1105 Evet, o zât, Cenâb-ı Hakkın rızasını ve Cennette mülâkat ve rüyetiyle saadet-i ebediye istiyor.

Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet,

adalet gibi sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nurânînin tek duası ve tazarru ile niyaz etmesi, Cennetin icadına ve îtâsına kâfidir. Binaenaleyh, o zâtın risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebep olduğu gibi, o zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücâzat için dâr-ı âhiretin îcadına sebep olur.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/8.p s43 p105)

adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma dâr-ı âhiret: âhiret âlemi esbab: sebepler hikmet: gaye, fayda îcad: var etme, yaratma îtâ: aynen tekrar edilme, verilme mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödül mülâkat: kavuşma niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma rahmet: merhamet ve şefkat rıza: memnuniyet, hoşnut olma risalet: elçilik, peygamberlik rüyet: Allah’ın cemâlini görme tazarru: dua, yakarış ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

2154 Ve keza, yüksek bir hikmet ve

adalet sahibi olan bir sultan, saltanatının şanını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.

(MN Lâsiyyemalar 90/37.p s55 p154)

adalet: her hak sahibine hakkını tam ve eksiksiz verme, zâlimden mazlumun hakkını alma sıfatı cihet: yön, taraf hâkimiyet: egemenlik, hüküm ve idare altına alma haşmet: büyüklük, görkem hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı, niteliği hukuk: haklar iltica etmek: sığınmak muhafaza etmek: korumak saltanat: hâkimiyet, egemenlik şan: yüksek makam taltif: iyilik ve güzellikle muamele etmek

3163 Evet, o Sultanın şu fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inayet,

adalet, rahmet ve şefkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân hâricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş harika san’atlar, daimî mekânları sabit meskenleri ve zevalsiz sakinleri isterler ki, o büyük hikmet ve

adaletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inayet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur eden fiiller sahibinin – hâşâ! – zâlim, gaddar, sefih olduğuna zehab edilir. Bu ise, inkılâb-ı hakâiki istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/46.p s57 p163)

fevkinde: üstünde fiil: hareket, iş, etki gaddar: acımasız, çok zulmeden hakikat: bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil illâ: ancak inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inkâr: kabul etmemek, reddetmek inkılâb-ı hakâik: gerçeklerin inkılâbı, zıtlarına dönüşmesi istilzam etmek: gerektirmek lâzım gelmek: gerekli olmak mazhar olmak: ulaşmak, elde etmak mesken: oturulan ve kalınan yer rahmet: merhamet, bağış, acıma, esirgeme sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan şefkat: merhamet tasavvur: düşünme, hayal zâlim: zulmeden, acımasız zehab etmek: bir fikre veya zanna kapılma zeval: geçip gitme, sona erme zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

4169 Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları – bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun – cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir

adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü fâni olan şu dünya menzili, o büyük

adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyleyse, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/52.p s58 p169)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması adalet-i hakikiye: gerçek adalet Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı hâcet: ihtiyaç hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma hukuk-u ibad: kulların hakları ıztırar: çaresizlik ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç istidat: kabiliyet, yetenek lisan: dil mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme matlup: istek mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak menzil: durak, yer, mekân mevki: yer, konum rububiyet: Rablık sual etmek: istemek Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah (c.c.) vaz etmek: koymak, yerleştirmek zaruret: zorunluluk, mecburiyet

5202 Ve keza görüyoruz ki, Sâni-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir

adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve o emârâtı görünen

adaletten daha ecell bir

adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyleyse, o Sultanın memleketinde daimî mekânlar, sâbit meskenler, daimî ve mukim sakinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve

adaletin, kalb ve fikir sahiplerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef’âl-i hakîme sahibinin – hâşa! – sefih, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalb eden bir muhaldir. (MN Lâsiyyemalar 90/85.p s68 p202)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi adalet-i âliye: yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi âsâr: eserler aynelyakîn: gözle görmek suretiyle kesin bilgi edinme ecell: daha görkemli ve haşmetli ecmel: daha güzel ef’âl-i hakîme: hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler ekmel: daha mükemmel emârât: emareler, belirtiler eşmel: daha kapsamlı hakikat: asıl, gerçek, doğru hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hikmet-i bâhire: apaçık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın apaçık oluşu inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inayet-i zahire: apaçık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan apaçık düzenlilik inhidam: yıkılma, harap olma inkâr: reddetme istilzam etme: gerekli kılma izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kabil: mümkün, olabilir kalb eden: dönüştüren; değiştiren menzil: durak, yer, mekân merhamet: şefkat, acıma, iyilik etme merhamet-i câmia: kapsamlı merhamet; herşeyi kuşatan şefkat mesken: ev, oturulan mekân meyyal: meyilli, eğilimli muhal: imkânsız mukim: ikâmet eden, oturan sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan Sâni-i Sermedî: varlığı sürekli olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefih: yararı ve zararı ayırt etme yeteneğinden mahrum, beyinsiz semerat: meyveler, neticeler Sultan: herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) Sultan-ı Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) tasavvur etmek: zihinde şekillendirmek, hayal etmek zeval: yokluk

6206 Meselâ, bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san’atıyla Sâniin vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi, âmâl ve istidatları ebede kadar uzandığı halde pek sür’atle ölüm ve zevali, âhiretin vücuduna delâlet eder. Bütün mevcudatta görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet,

tevzin-i adalet, Sâni-i Hakîmin vücut ve vahdetine şahit oldukları gibi, âhiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve vücutlarına delâlet ederler.

(MN Lâsiyyemalar 90/89.p s69 p206)

âmâl: emeller, arzular delâlet etmek: göstermek, işaret etmek hüsn-ü san’at: san’at güzelliği icad: var etme, yaratma intizam-ı hikmet: herbirşeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik istidat: yetenek, kabiliyet mevcudat: varlıklar saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Sâni: Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sür’at: hız taltif-i rahmet: şefkat ve merhametin lütfetmesi, iyilik ve güzellikle muamele etmesi tevzin-i adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, denge tezyin-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilikteki süsleme vahdet: Allah’ın birliği vücubu vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması vücut: varlık, var olmak zeval: yokluk

7553 BEŞİNCİ NOTA.

Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-ı kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:

Birisi: İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyetten aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve

adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/1.p s199 p553)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi Avrupa fünunu ve medeniyeti: Avrupa fenleri ve medeniyeti beşer: insan bilmecburiye: zorunlu olarak cihet: yön, taraf dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık din-i hakikî: gerçek din emrâz-ı kalbiye: kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe feyiz: mânevî gıda, bereket fünun: ilimler hakkaniyet: doğruluk, haklı olmak harekât-ı fikriye: fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı hissiyât-ı nefsaniye: nefse ait duygular hitap: konuşma inkılâp etmek: dönüşmek İsevîlik: Hıristiyanlık medar: sebep, kaynak mehâsin: güzellikler muhavere: karşılıklı konuşma muzahraf: sahte, kof müşkilât: zorluklar nâfi: faydalı nota: bildiri sefâhet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük; beyinsizce davranış sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-ı kalbiye: kalple yapılan mânevî yolculuk seyyiât: günahlar, kötülükler şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik şehadet eden: şahitlik eden ziyade: çok, fazla zulmet: karanlık

8726 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gerek vücutta, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve

ayn-ı adalettir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/28.İ’lem 1/1.p s282 p726)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ayn-ı adalet: adaletin tâ kendisi ayn-ı hikmet: hikmetin tâ kendisi binaenaleyh: bundan dolayı hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ifrat: aşırılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! mebzuliyet: bolluk, çokluk mecmu: bütün, genel nazaran: bakarak, -göre rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler vücud: var olma

9772 ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Kur’ân’ın takip ettiği makasıd-ı esasiye ve anâsır-ı asliye, ubudiyetle tevhid, risalet, haşir,

adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir. Bu itibarla, vesilelerde yapılacak tafsilât, ol babdaki kavâide muhaliftir. Çünkü mâlâyaniyle iştigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesâil-i kevniyede Ku’ân-ı Mû’cizü’l-Beyan ihmal veya ipham veya icmal yapmıştır. Ve keza, Kur’ân’ın muhataplarından kısm-ı ekseri avâmdır. Avâm sınıfının hakaik-i İlâhiyenin ince ve müşkül kısmına fehimleri kâdir değildir. Ancak, temsil ve icmallerle fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki, Kur’ân, kesretle temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesâilde de icmal yapıyor.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Bu nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.

BEŞİNCİ NÜKTE: Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/3.4.5.nükteler 1/1.p s303 p772)

adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma anâsır-ı asliye: temel unsurlar, ana maddeler avâm: halk tabakası, sıradan insanlar bâb: bölüm, kısım fehim: anlayış, kavrayış hakaik-i İlâhiye: Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler haşir: insan öldükten sonra tekrar âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması icmal: özet, özetleme ihmal: önemsememe, terketme ipham: gizleme istikbal: gelecek iştigal: meşgul olma, uğraşma itibar: özellik kâdir: gücü yeten kavâid: kurallar kesret: çokluk keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak keza: bunun gibi kısm-ı ekser: büyük kısım Ku’ân-ı Mû’cizü’l-Beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan Kur’ân makasıd-ı esasiye: esas maksatlar, asıl gayeler mâlâyani: faydasız, mânâsız, boş mesâil: meseleler mesâil-i kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili meseleler muhalif: aykırı, zıt muhatap: kendisiyle konuşulan müellif-i muhterem: saygıdeğer yazar müşkül: anlaşılması zor mütercim: tercüme eden, bir dilden bir diğerine çeviren nükte: ince anlam risalet: peygamberlik, nübüvvet tayyedilmek: atlanmak temsil: benzetme, örnek tevhid: birleme; her şeyi bir olan Allah’a verme, ona ait kılma ubudiyet: kulluk vesile: aracı, vasıta zikretmek: anlatmak, belirtmek

ADÂLET – 3s-9p - Risale-i Nur

ADÂLET - zulüm etmemek, hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye ve cezalandırma, insaf, mâdelet, dâd

ADÂLET-İ ÂLİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ ÂLİYE - yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1202 Ve keza görüyoruz ki, Sâni-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir

adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve o emârâtı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyleyse, o Sultanın memleketinde daimî mekânlar, sâbit meskenler, daimî ve mukim sakinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiplerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef’âl-i hakîme sahibinin – hâşa! – sefih, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalb eden bir muhaldir.

(MN Lâsiyyemalar 90/85.p s68 p202)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi adalet-i âliye: yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi âsâr: eserler aynelyakîn: gözle görmek suretiyle kesin bilgi edinme ecell: daha görkemli ve haşmetli ecmel: daha güzel ef’âl-i hakîme: hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler ekmel: daha mükemmel emârât: emareler, belirtiler eşmel: daha kapsamlı hakikat: asıl, gerçek, doğru hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hikmet-i bâhire: apaçık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın apaçık oluşu inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inayet-i zahire: apaçık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan apaçık düzenlilik inhidam: yıkılma, harap olma inkâr: reddetme istilzam etme: gerekli kılma izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kabil: mümkün, olabilir kalb eden: dönüştüren; değiştiren menzil: durak, yer, mekân merhamet: şefkat, acıma, iyilik etme merhamet-i câmia: kapsamlı merhamet; herşeyi kuşatan şefkat mesken: ev, oturulan mekân meyyal: meyilli, eğilimli muhal: imkânsız mukim: ikâmet eden, oturan sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan Sâni-i Sermedî: varlığı sürekli olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefih: yararı ve zararı ayırt etme yeteneğinden mahrum, beyinsiz semerat: meyveler, neticeler Sultan: herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) Sultan-ı Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) tasavvur etmek: zihinde şekillendirmek, hayal etmek zeval: yokluk

ADÂLET-İ ÂLİYE – 1s-1p - Risale-i NurADÂLET-İ ÂLİYE - yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi

ADÂLET-İ HAKİKİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ HAKİKİYE - gerçek adalet

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1169 Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları – bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun – cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü fâni olan şu dünya menzili, o büyük

adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyleyse, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/52.p s58 p169)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması adalet-i hakikiye: gerçek adalet Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı hâcet: ihtiyaç hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma hukuk-u ibad: kulların hakları ıztırar: çaresizlik ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç istidat: kabiliyet, yetenek lisan: dil mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme matlup: istek mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak menzil: durak, yer, mekân mevki: yer, konum rububiyet: Rablık sual etmek: istemek Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah (c.c.) vaz etmek: koymak, yerleştirmek zaruret: zorunluluk, mecburiyet

ADÂLET-İ HAKİKİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ HAKİKİYE - gerçek adalet

ADAM - 21s-66p - Risale-i Nur

ADAM - insan, erkek, kişi, birinin tarafını tutan kimse, iyi ve terbiyeli yetişmiş insan

Mesnevî-i Nuriye (MN):

122 İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir

adam, bu ciheti (1) düşünürse anlar ki, birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak ve çok şeyleri birşeye tahvil etmek, ancak herşeyi halk eden ve herşeyi yapan Sânie mahsus bir sikkedir.

(MN Lem’alar 14/1.Lem’a 2/2.p s22 p22)

(1) (bk. s21 p21)

cihet: yön, taraf halk etmek: yaratmak Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah’a (c.c. sikke: damga, işâret şuur: bilinç, anlayış, idrak tahvil etmek: dönüştürmek, değiştirmek

229 DÖRDÜNCÜ LEM’A: Bir kitap el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir

adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pekçok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettipler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik, şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vahid-i Ehadin kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden

adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab’ ve bastırılması için ekser kâinatın tab’ına lâzım olan teçhizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.

(MN Lem’alar 14/4.Lem’a 2/1.p s24 p29)

âlât: aletler edevat: gerekli malzemeler, parçalar ekser: pek çok hurafe: gerçek dışı, saçma inanış hükmeden: bir karara varan imtina: birşeyin imkânsızlığı isnad eden: dayandıran kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi kitab-ı kâinat: kâinat kitabı mâkul: akla uygun, aklın kabul ettiği muhal: imkânsız mürettip: matbaada harfleri sıralayan kişi suubet: zorluk sülûk etmek: yönelmek, yola gimek tab’: baskı, basma teçhizat: cihazlar, aletler Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah vehm: kuruntu, zan zehab eden: giden zîhayat: canlı

332 Kezalik, (1) kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de, pekçok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâniini gösterir, esmâsını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla, âdeta Sâniini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir

adam dahi Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerekir.

(MN Lem’alar 14/5.Lem’a 2/2.p s24 p32)

(1): (bk. s24 p31: bir harf kendisini yalnız bir cihetle, kâtibini ise çok cihetlerle gösterdiği gibi)

esmâ: Allah’ın isimleri eşkâl: şekiller, biçimler evsaf: nitelik, özellik Hebenneka: ahmaklığı darb-ı mesel olmuş, zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan bir kimse izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kaside: övgü şiiri medih: övgü, şükür mücessem: cisimleşmiş, maddî yapısı olan müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek başına Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (c.c. Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah’ın (c.c.)

449 Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pekçok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok

adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlat ve edevat

ve saire, bir

adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.

(MN Lem’alar 14/10.Lem’a 4/2.p s28 p49)

cihazat: cihazlar, donanım edevat: edatlar, araçlar eyâdi-i kesire: çok eller hasıl olmak: meydana gelmek ittihad: bir ve tek olma keyfiyet: durum, nitelik, özellik külfet: güçlük malûm: bilinen, belli meşakkat: sıkıntı, zorluk, zahmet semere: meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk şecere: ağaç terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunluğa kavuşturma) tevdi etmek: bırakmak vahdaniyet: birlik vahdet: birlik, tek olma yed-i vâhid: tek el

590 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir

adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

6244 Ve keza, hilkat ve yaratılışın Vâcibü’l-Vücuda isnad edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garip, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehab ediyorlar. Halbuki, esbaba isnad edilirse, onların tevehhüm ettikleri bu’d, garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılâp eder. Çünkü Vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir

adamdan birkaç şeyin suduru, birkaç

adamdan birşeyin sudurundan daha ehvendir. Meselâ, balarısının hilkati, kudret-i İlâhiyeye isnad edilmezse nihayetsiz müşkilât olur.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/26.p s79 p244)

baîd: uzak bu’d: uzaklık ehven: kolay esbab: sebepler garabet: gariplik hilkat: yaratılış inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek isnad etmek: dayandırmak kudret-i İlâhiye: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı külfet: güçlük, zorluk muzaaf: kat kat, ikiye katlanmış müşkilât: zorluk nazar: bakış, görüş, düşünce nihayetsiz: sınırsız, sonsuz sudur: çıkma, meydana gelme tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, asılsız bir düşünceye kapılmakl vâcib: varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zehab etmek: gitmek, belli bir kanaate ulaşmak

7281 İKİNCİ HASTALIK: “Ucb”dur. Arkadaş! Ye’se düşen

adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir, onlara güvenemez.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/1.p s90 p281)

a’mâl: ameller; dinen yapılması emredilen görevler azap: sıkıntı, ceza dalâlet: sapkınlık hasenat: Allah rızası için yapılan güzel davranışlar, ameller istinad etmek: dayanmak, güvenmek kemâlât: güzel ve değerli özellikler ucb/ucub: yapılan iyi ve güzel davranışlara güvenme, onlarla yetinip övünme ye’se düşmek: ümitsizlik içinde olmak

8290 Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir

adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de Ona teslim eder. Çünkü nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/1.Hakikat 3/3.p s92 p290) acip: hayret verici benlik: enâniyet, gurur, kibir cilve: görüntü, yansıma cisim: beden esbab-ı câmide: cansız ve ruhsuz sebepler fehmetmek: anlamak gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti Hâlık: herşeyi yaratan Allah (c.c.) hat: çizgi, sınır hıyanet: hainlik, ihanet isnad etmek: dayandırmak kaza ve kader kalemi: Cenâb-ı Hakkın plân ve takdirlerini ve zamanı gelen takdirlerin yaratılma kaidelerini yazan kalem kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti makine-i İlâhiye: ilâhî makine; Allah’ın yarattığı ve bir makineyi andıran insan bedeni mâlik: sahip mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mülk: sahip olunan şey nefis: bir kimsenin kendisi taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenebbüt eden: yeşeren, büyüyen vahid-i kyasî: ölçü birmi vehmî: olmadığı halde var sayılan vuzuh: açıklık zerre: atom zuhur: belirme, görünme

9336 REMZ. Arkadaş!

Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir

adam, bin

adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir.

Nev’ ile fert arasında fark yoktur.

(MN Katrenin Zeyli 18/7.Remz 1/1.p s106 p336)

fert: birey kelime-i vahide: bir tek kelime kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve kuvveti nev’: tür nisbeten: oranla, kıyasla

10348 REMZ.

Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen

adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Bakara 2/156) (1)” de, o belâdan kurtul.

(MN Katrenin Zeyli 18/18.Remz 1/1.p s110 p348)

(1): Bakara Sûresi 2/156: “Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine ona döneceğiz.”

abd: kul ayn-ı riyâ: gösteriş ve iki yüzlülüğün tâ kendisi musibet: belâ, dert, felâket nam: ad, şan

11351 İ’lem! Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin

adam birşeyi nefyederse, bir

adam gibidir. Bin

adam da ispat ederse, ispat edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; herbirisi tek kalır.

(MN Hubâb Risalesi 28/2.İ’lem 2/1.p s112 p351)

kavâid-i usuliye: metod kuralları; ilmî disiplinlerle bağlantılı metod kuralları müreccah: tercih edilen, seçilen nefyetmek: reddetmek takviye etmek: kuvvetlendirmek

12352 (1) Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin

adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin

adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi “Gözümde zâfiyet var, göremedim,” ötekisi “Evimizde pencere yok,” ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun. Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder. (MN Hubâb 28/2.İ’lem 2/2.p s112 p352)

(1): “Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır.” paragrafının devamıdır (bk. s112 p351)

delâlet etmek: işaret etmek, delil olmak ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar ehl-i hidayet: iman yolunu seçen insanlar haber-i vahid: sadece bir kaynaktan aktarılan, onu destekleyecek başka bir unsur olmayan haber hâkezâ: bunun gibi ittifak: bir araya gelme; aynı noktada birleşme mesâil-i imâniye: imana ait meseleler mesele-i imaniye: imanla ilgili bir mesele müddeâ: iddia edilen şey nefsülemir: işin kendisi, aslı nefyetmek: reddetmek takviye etmek: kuvvetlendirmek zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

13356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen

adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir

adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

14357 (1) Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan

adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.

(MN Hubâb Risalesi 28/5.İ’lem 2/2.p s114 p357)

(1) …tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî

bir nazarla bakan bir

adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz

(bk. s113 p356).

âbid: Allah’a ibadet eden, kul beyan: açıklama, anlatım gaflet: dikkatsiz, duyarsız hariç: dış taraf kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler maahaza: bununla birlikte mâkes: yansıma yeri mal etme: yükleme, ait olduğunu gösterme mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masdar: kaynak, bir şeyin çıktığı yer mazhar: yansıma ve görünme yeri mebde-i hayatı: hayatının başlangıcı menba: kaynak Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellileri olan Allah (c.c.) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı semâ: gökyüzü şek: şüphe tabiat: doğa tâğûtî: şeytanî, şeytana ait tecellî: yansıma tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhî isim ve sıfatların varlıklar üzerindeki yansımaları terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler zan: kesin olarak bilmeksizin kuvvetli ihtimale hükmetme zât: şahsın kendisi zerre: atom

15363 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Zikreden

adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. “Min haysü lâ yeş’ur” husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.

(MN Hubâb 28/11.İ’lem 1/1.p s115 p363)

celb eden: çeken feyiz: bereket, bolluk feyz-i İlâhî: Allah’ın feyzi, lütfu gaflet: dalgınlık, dinî sorumluluklarını unutup dünya ile ilgili şeylere dalma hâli: boş, uzak husûle gelmek: meydana gelmek lâtife: duyu, ince hislerden her biri min haysü lâ yeş’ur: hissedilmeden; farkına varılmadan muhtelif: çeşitli şuur: bilinç tâbi: bağlı zikreden: Allah’ı anan

16367 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makamı-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir. Ve keza, salâvat-ı şerifeyi getiren

adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.

(MN Hubâb Risalesi 28/15.İ’lem 1/1.p s116 p367)

feyiz: mânevî gıda, bereket icâbet: davete cevap verme İlâhî: her şeyin ilâhı olan Allah tarafından ihsan edilen lütuf: iyilik, ihsan, bağış mâide: sofra makamı-ı mahmûd: en yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam müşevvik: teşvik edici sebep Nebiyy-i Zîşân (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan Rabbânî: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın ihsanı Resul-i Zîşân (a.s.m.): büyük şan sahibi olan Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (a.s.m.) salâvat: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duası salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları sıfat: özellik taallûk eden: ilgili ve bağlantılı olan tavsif etmek: bir sıfatla nitelemek tevzi edilen: dağıtılan zât-ı Peygamberî (a.s.m.): Peygamberlik görevini ifa eden zât; Hz. Peygamber efendimizin (a.s.m.) kendisi

17369 İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir!

Sen kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir. Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir

adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!

(MN Hubâb Risalesi 28/17.İ’lem 1/1.p s117 p369)

âlem-i İslâm: İslâm dünyası cevaz-ı kanunî: kanunen verilen izin, müsaade cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu dalâlet: doğru yoldan sapkınlık dâll: doğru yoldan sapmış, ayrılmış fetvâ: bir mesele hakkında delillere kıyasen dinî hüküm verme herze: boş, saçma sapan söz hezeyan: boş söz, saçmalama hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme hukuk: haklar hukuk-u ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minlere ait haklar kat’iyen: kesinlikle kusur: eksiklik lisan: dil muhalif: aykırı muharrir: gazeteci namına: adına nedamet etmek: pişman olmak nefis: şahsın kendisi; insanı kötüye yönelten duygu neşir: etrafa yayma sıfat: özellik şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler tecavüz: saldırı tevkil etme: vekil yapma, vekil tayin etme ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

18377 DÖRDÜNCÜSÜ:

İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden

adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise, güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden

adam ise, onun içtihada meyli, meylüttahriptir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır. (MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/4.mâni 1/1.p s120 p377)

hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma imtisal: emre uyma, boyun eğme kemâl: kusursuzluk, mükemmellik maksad: amaç, hedef mazhariyet: elde etme, edinme, erişme mesâil: meseleler meyil: eğilim, istek meyleden: eğilim gösteren meylüttahrip: bozma, yıkma eğilimi takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma teklif: Allah’ın kullarına yüklediği vazife, sorumluluk zaruriyat: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar

19379 Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona müptelâ olduğu çok işler vardır ki, zaruriyattan olmuştur. O gibi işler su-i ihtiyar ile gayr-ı meşru meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibâhe eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve müsaade-i şer’iyenin şümulüne dahil olamazlar. Meselâ, bir

adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı tasarrufatta mâzur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, Semâvî değil, ancak arzî içtihadlardır. Bu gibi içtihadlarla Hâlık-ı Semâvat ve Arzın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduttur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/2.p s120 p379)

arzî: dünyaya ait, insanların istediği maksatlar, gayeler beliyye: belâ gayr-ı meşru: helâl olmayan Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerde ve yerde olan tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah (c.c.) hal-i sekir: sarhoşluk hâli, durumu haram: Allah tarafından yasaklanmış olan hüküm: karar ibâhe eden: bir şeyi haram olmaktan çıkararak serbest bırakan; mübah kılan içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma mahzurat: haram sayılan ve sakınılması gerekli iş ve davranışlar mâzur: mazeretli, özür sahibi merdut: reddedilen ve yapılması yasaklanan iş ve davranışlar meyil: eğilim, istek müptelâ olmak: bağımlı olmak müsaade-i şer’iye: şeriatın müsaadesi, İslâmın izin verdiği iş ve davranışlar nâs: insanlar ruhsat: izin Semâvî: semâya ait, İlâhî; Allah’ın istediği maksatlar, gayeler su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı şümul: kapsam tasarrufat: tasarruflar; yapılan iş ve uygulamalar umumî: genel zaruriyat: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar

20392 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan

adam, o vesveselere mağlûp olur. Ancak onları mağlûp edip kaçırma çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez. HAŞİYE:

(MN Hubâb Risalesi 28/27.İ’lem 1/1.p s126 p392)

HAŞİYE: O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ, sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâî-yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, ayinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi ayineyi telvis etmez.

âyât: âyetler def: uzaklaştırma fikren: düşünce aracılığıyla hakaik-i İlâhiye: İlâhî hakikatler; Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler ve isimlerinin tecellileri hevâî: nefsin istek ve arzularına ait huzur-u İlâhî: Allah’ın huzurunda bulunma kalben: kalp aracılığıyla lümme-i şeytanî: şeytanın kuruntu ve asılsız şüpheler aktardığı kalpteki bir bölüm mâlâyâniyât-ı rezile: içi boş ve değersiz olan rezil şeyler mazarrat: zararlar menzil: yer, mekân misal: yansıma, görüntü müdafaa: savunma müteessif: esef duyan; üzülen müteessir: etkilenen, üzülen necaset: pislik nefis: insanı kötüye yönelten duygu semâ: gökyüzü tedâî-yi efkâr: sürekli olarak bir fikrin başka fikirleri çağrıştırması tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme telvis etmek: kirletmek tesir etmek: etki etmek timsal: görüntü, yansıma vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan, kuruntu vesvese: şüphe, asılsız kuruntu

21405 (1) (2) Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden

adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/10.söz Âşiren 4/2.p s133 p405)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Onuncusu 4/2.p (bk. s130 p395)

bâhusus: özellikle delâil: deliller ef’âl: fiiller, işler güruh-u mücâhidin: din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu hadsiz: sayısız, sınırsız hakikî: asıl, gerçek hukukullah: Allah’a ait haklar; kamu hakları; belirlenmesinde yükümlünün müdahale, irade ve tercihinin söz konusu olmadığı, ibadet ve ceza gibi yalnız şahısla ilgili olmayan, toplumun yararının gözetildiği haklar; namaz, oruç, zekât, içki, zina kumar gibi emir ve yasaklara uyma hukuk-u ibâd: kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar (mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi) icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin dini bir meselede vardıkları görüş birliği ihbarat: ihbarlar, bildirmeler, haber vermeler safsata-i nefis: nefsin safsatası, nefsin saçmalıkları, yalan ve uydurmaları Sırr-ı tevatür: tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük bir topluluk tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti tazammun etmek: içine almak, kapsamak vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce vesvese-i şeytan: şeytanın kalbe düşürdüğü şüphe, asılsız kuruntu

22427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı

adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

23428 Eğer onlar (1) şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/2.p s143 p428)

(1): Gözleri küsuf tutmuş bazı

adamlar (bk. s143 p427)

ayniyet: aynı oluş gayr: başka haşir: ölüm sonrası âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması istib’ad etmek: akıldan uzak görmek keyfiyet: özellik, nitelik kudret: Allah’ın güç ve iktidarı küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş mahlûkat-ı lâtife: hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar misil: benzer misliyet: birbirinin misli, benzeri mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey nazif: temiz semerat: meyveler şuhudî: açıkça, gözle görür derecede vahdet-i ruhiye: ruh birliği; bir ve tek ruhun olması yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik

24448 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallitleriyle münazara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye mâruzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlup olur ki, bîtarafâne muhakeme denilen munsıfâne münazarada nefs-i emmâreye emniyet edilemez. Çünkü, insaflı bir münâzır, hayalî bir münazara sahasında, ara sıra hasmının libasını giyer, ona bir dâvâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkit lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin, niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete düşen bir

adamın çare-i necatı, tazarru ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/13.İ’lem 1/1.p s150 p448)

bîtarafâne: tarafsız davranarak çare-i necat: kurtuluş çaresi dâvâ vekili: avukat dimağ: akıl, bilinç ehl-i ilhad: inkârcılar, dinsizler emniyet etmek: güvenmek hâlis: içten, ihlâslı hasım: düşman hayalî: hayale dayalı husule gelmek: meydana gelmek insaflı: adaletle hareket edip doğru olanı itiraf eden istiğfar: af dileme, tevbe etme iştigal etme: uğraşma, meşgul olma izale etmek: yok etmek, ortadan kaldırmak lâkin: ama, fakat lehinde: tarafında libas: elbise mâruz: hedef olma, tesirinde olma, yüz yüze gelme muhakeme: değerlendirme, karar vermek için iyice düşünme mukallit: taklitçi munsıfâne: insaflıca müdafaada bulunmak: savunmak münazara: tartışma münâzır: münazâracı, tartışmacı nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden güç nefs-i emâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu tazarru: dua, yakarış tedricen: azar azar, derece derece tezkiye: nefsi terbiye edip temizleme

25472 (1) Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir

adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden

adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

26480 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise, sâni, masnû içinde olamaz. Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir

adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/11.İ’lem 1/1.p s162 p480)

illâ: ancak intizam: disiplin, düzen kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi kâtip: yazıcı, yazar kitâbet san’atı: yazı yazma san’atı kudret: güç, iktidar masnû: san’at eseri varlık masnûat: san’at eseri varlıklar muhal: olması imkânsız olan şey münasebet: bağlantı, ilişki nakış: işleme, süsleme sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan sümbül vermek: çiçek açmak; önemli bir netice ortaya çıkarmak teksir etme: çoğaltma

27504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber” –

bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan

adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

28512 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezalik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir

adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/1.İ’lem 1/1.p s178 p512)

âdet: alışkanlık andelib: bülbül galat: hata, yanlış halt etmek: karıştırmak kezalik: bunun gibi makam: derece, konum, yer menzil: durak, yer mertebe: derece, aşama mugalâta etmek: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söylemek nefis: bir kimsenin kendisi sadâ: ses sefer: yolculuk sülûk etmek: bir yöne doğru gitmek, yürümek, izlemek terennüm: bülbül vs. ötme, şakıma, hoş ses çıkarma

29513 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya ayinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet, müstakbel, mâzinin ayinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâp ettiğinde, suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal ayinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan mânevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ, arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir ayineyi yolunda bulan bir

adam, şark cihetine giden

adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o ayinenin içindeki timsallerle uğraşır, muhabbet eder. İşte bu

adam gafletten ayıldığı zaman, “Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarap değil, seraptır. Bunlarla uğraşmak azb değil azaptır” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikâtta bulunmaya başlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/2.İ’lem 1/1.p s178 p513)

âlem: dünya, evren azb: tatlılık berzah: iki şey arasındaki perde; öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki geçiş yeri, âlemi cihet: taraf, yön esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, vurdumduymazlık hâvi: içine almış hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intikal etmek: geçmek, ulaşmak mânevî: mânâya ait mâzi: geçmiş zaman muhabbet: sevgi müstakbel: gelecek zaman nur: aydınlık sefer: yolculuk serap: göz aldanması suret: görüntü tedarikâtta bulunma: elde etmek, sahip olmak için hazırlık yapma temessül: yansıma timsal: görüntü şark: doğu vedia etmek: emanet etmek, ödünç olarak bırakmak, vermek

30515 (1) Meselâ, envâ-ı cevâhiri hâvi ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç

adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde, onların buldukları cevâhirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkezâ, herbirisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruatından olduğunu itikad eder. Mesele bu şekle girmekle muvazene kayıp ve tenâsüp zâil olur. Sonra meselenin hakikatini keşif ve izah için tevilât ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehab eden olur. Evet, Sünnet-i Seniye ile muvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden İşrâkiyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir, bilâ-tereddüt kabul ederler. (MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/2.p s179 p515)

(1): (bk. s178 p514)

bilâ-tereddüt: tereddütsüz cevâhir: cevherler define: hazine envâ-ı cevâhir: cevherlerin çeşitleri; çeşit çeşit cevherler hâkezâ: bunun gibi hakikat: doğru, gerçek hâvi: içine almış hükmetmek: karar vermek inkâr: yokluğunu, olmadığını söyleme İşrâkiyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri itikad etmek: inanmak itimad etme: güvenme izah: açıklama keşfetme: bulma, ortaya, açığa çıkartma kürevî: yuvarlak, küre şeklinde meşhudat: görünen şeyler mutasavvife: tasavvuf ehli muvazene: denge müştemilât: içindekiler nakış: işleme, süsleme Sünnet-i Seniye: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler tahayyül etmek: hayal etmek teemmül etme: düşünme, inceden inceye araştırma, tetkik etme teferruat: ayrıntılar tekellüfat: zorlamalar; maksada ulaşmak için yapılan konu dışı yorum vs. şeyler tenâsüp: uyum, uygunluk tevilât: yorumlar zâil olmak: yok olmak zât: kişi zehab etme: bir fikre kapılma, belli bir yol izleme zevâid: fazlalıklar ziynetli: süslü

31524 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herşeyi tahrik eden zerrât-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden

adam anlar ki, herşeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudut bekçisi vardır; o zerratı taşmaktan men’ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de miktara, miktar da kalıba tahavvül eder. Demek, herşey, içerisindeki zerrata

bir kalıptır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/11.İ’lem 1/1.p s183 p524)

had: sınır kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi, plânlaması kalıp: ölçek men etmek: yasaklamak muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış muhit: kuşatıcı, kapsamlı, geniş tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tahrik etme: harekete geçirme tecellî: yansıma tevakkuf: durma, duraklama zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları, atomlar zerrât-ı müteharrike: hareketli zerreler, atomlar

32540 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kevn ve vücut sahasında durup ahvâl-i âleme dikkat eden

adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var. Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nuranî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

,(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/2.İ’lem 1/1.p s192 p540)

ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar azamet: büyüklük cismanî: maddî yapısı olan esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma fâil: işi yapan hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hassa: ayırıcı özellik infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme kesif: katı, yoğun, saydam olmayan kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat keza: bunun gibi lâtif: ince, cismanî olmayan maddî: cismanî, gözle görülen mertebe: derece misal: örnek Mûcid: her şeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah (c.c.) mücerret: somut olmayan, soyut müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları müsebbebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma nisbetinde: oranında nur: aydınlık, ışık nuranî: nurlu Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâ: gökyüzü şe’n: durum, hâl, özellik teessür: etkilenme vukua gelme: meydana gelme, olma vücut: varlık ziya: ışık

33551 ÜÇÜNCÜ NOTA. Ey gafil Said! Bil ki,

“galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun” (1). Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir

adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekâsı sana faide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakika o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/3.Nota 1/1.p s198 p551)

(1): Hadis-i Şerif (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368)

bekâ: devamlılık, kalıcılık daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı fâni: geçici olan, ölümlü fenâ: fânilik, gelip geçicilik gafil: duyarsız, umursamaz galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak hercümerc: karma karışık hususî: özel kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâyemut: ölümsüz mağlata: aldatmaca mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret mizan: ölçü, denge muhtemel: ihtimal dahilinde muvakkat: geçici müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins nota: bildiri tagayyür: başkalaşım, değişme telâkki etmek: kabul etmek, algılamak vaziyet: durum, hal zeval: gelip geçici olma

34554 (1) O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîyesine karşı demiştim: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir

adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/2.p s199 p554)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (bk. s199 p553)

bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan cismiyle: bedeniyle dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık fünun-u nâfia: faydalı ilimler küfran: nankörlük küfür: ihkâr ve inançsızlık mâlâyâni: anlamsız, faydasız mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikler mesut: mutlu musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse muzır: zararlı neşreden: yayan saadet: mutluluk sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk suret: biçim, şekil şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik zâhirî: açık ziynet: süs

35555 (1) Âyâ, görmüyor musun ki, bir

adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/3.p s200 p555)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabın devamıdır) (bk. s199 p553)

âyâ: acaba beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön cismi: bedeni cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz elem: acı, keder emel: umut, istek inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı mesut: mutlu meyus: ümitsiz neş’et eden: doğan, meydana gelen saadet: mutluluk şeâmet: kötülük, uğursuzluk tazip etme: azaplandırma, eziyet verme vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen zâil: geçici, yok olucu

36556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi!

Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir

adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

37576 Ey bedbaht, fâsık

adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme. Çünkü fâsık

adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâki –el-iyâzü billâh!- irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/2.p s210 p576)

âmir: idareci bedbaht: talihsiz, bahtsız bizzat: doğrudan efkâr: fikirler, düşünceler ekseriyet: çoğunluk el-iyâzü billâh: Allah korusun fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan fısk: günah irtidat: dinden çıkmak kesret: çokluk mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar reis: başkan salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden kişi tefessüh etme: bozulma, kokuşma

38608 ÜÇÜNCÜ MESELE:

“Tûbâ limen arafe haddehü velem yetecâvez tavrahü (1)” Yani, “Ne mutlu o

adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/1.p s225 p608)

(1): Hadis-i şerif: Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr 3:338; Taberân’î, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ 4:182.

akis: yansıma Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecelli ettiği yer âyine: ayna cilve: görünme, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri haddinden tecavüz etmemek: haddini bilip sınırı aşmamak kamer: ay katre: damla makamât-ı evliya: velilerin mânevî makamları merâtip: mertebeler misal: görüntü seyyare: gezegen tenevvü: çeşitlilik zerre: atom

39612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan

adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o

adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

40613 Evet, iktiran (1) ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o

adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/3.p s227 p613)

(1): (bk. s227 p612)

adem: yokluk, hiçlik binaen: dayanarak ihsan: bağış, iyilik, lütuf iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep kaide: kural, prensip meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi mezkûr: adı geçen, anılan mukarin: beraber, bağlantılı nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şerâit: şartlar, belirtiler

41615 BEŞİNCİ MESELE: Nasıl ki bir cemaatin malı bir

adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir

adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar.

Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

42616 (1) Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı

adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve

şeyhinin şeyhi olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/2.p s229 p616)

(1): (bk. s228 p615)

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem dikkat-i nazar: dikkatle bakmak füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler hâlis: içten, samimi, saf, temiz harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak irşad etme: doğru yolu gösterme kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan mir’ât-ı ruh: ruh aynası mürid: bir mürşide talebe olan müşahede etme: gözlemleme nâkıs: eksik, noksan safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı telâkki edilen: kabul edilen üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi ziyade: çok, fazla

43619 (1) ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan!

Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış

adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun. Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz, bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazen söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/3.remiz 1/1.p s231 p619)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden ÜÇÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618)

ağleb: çoğunluk batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü cihazat: cihazlar, âletler cihet: taraf, yön cüz’î: küçük, ferdî dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dane: tane, tohum ekser: çoğunluk Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli garip: şaşkınlık uyandıran gark olmak: boğulmak hâlet: durum, hal hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki hazer et: dikkatli ol hissiyat: hisler, duygular istiab etme: içine alma, kaplama kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek letâif: ruhtaki ince duygular lâtife: ruhtaki ince duygu lem’a: parıltı mahiyet: temel yapı mânevî: mânâya ait, maddî olmayan remiz: işaret sahaif-i ömür: ömür sayfaları sahife-i a’mâl: amellerin kaydedildiği sayfa sıklet: ağırlık zerrecik: atom

44624 ZERRE. Hidayet-i Kur’âniyenin şuâından.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu

adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karagâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan

adamın meseli gibidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/1.İ’lem 1/1.p s235 p624)

âdi: basit, normal, sıradan âlem: dünya, kâinat cehalet: cahillik gayet: çok hâvi: ihtiva eden, içine alan hidayet-i Kur’âniye’nin şuâsı: Kur’ân’ın hak ve doğru yolu gösteren hakikatlerinin parıltısı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma karargâh: karar yeri, merkez mesel: örnek, benzer mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar nâzır: bakan nisbetinde: oranında tabaka: derece teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek tevil: yorum vasıl olma: ulaşma,varma yekûn: bütün, toplam zerre: atom, maddenin en küçük parçası

45628 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delâletle, sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’âm ve ihsanın kesîfidir ki, bütün hâcâtına vakıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir, bu malûmatla herşeyin mâliki olan Mâlikinden nasıl tegafül eder? Ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semî, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakîbin bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey nefs-i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek zâlim-i ale’l-küll olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh

adam gibi olacaksın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/5.İ’lem 1/1.p s237 p628)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) bünye: yapı; insanın maddî ve mânevî yapısı ebleh: ahmak, akılsız ecnebî: yabancı evâmir: emirler gayet: çok hâcât: ihtiyaçlar hariç: dışarıda, emir dairesinin dışında hakîm: hikmetle iş yapan, hikmet sahibi hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratılma hikmet-i nakkaşe: nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiram: saygı gösterme illâ: aksi halde ilm-i muhtar: seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi imtisal: emre uyma, itaat etme in’âm: nimet verme incimad etmek: donmak, katılaşmak, maddî yapıya bürünmek irade etmek: dilemek, istemek istidad: mimarlık, aşçılık, kulluk gibi sayısız yetenekler kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân kesîf: yoğun; burada bütün nimetlerin insana bolca verilmesi, insanda yoğunlaşması kastediliyor kudret-i basîre: görünen kudret, iktidar mahsul: hasıl olmuş, meydana gelmiş, netice, ürün mâlik: sahip Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) malûmat: bilgiler masnû: san’at eseri varlık mücessem: cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş Mücîb: bütün varlıkların her türlü istek ve ihtiyaçlarına cevap veren Allah (c.c.) mülküllah: Allah’ın mülkü münasip: uygun müraat: gözetme, uyma nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu Rakîb: bütün varlıkları görüp gözeten, koruyan, kendisinden hiçbir şey gizlenip kaybolmayan ve yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefine: gemi Semî: her şeyi işiten ve herbir varlığa kabiliyetine göre işitme duyuları veren Allah (c.c.) suret: biçim, şekil şirk: Allah’a ortak koşma tecessüd etmek: ceset şeklinde maddî varlık kazanmış, cisimleşmiş tegafül etmek: gaflet etmek, habersiz olma; Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma tersim etmek: resimlemek, çizmek tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vakıf: bilen vâveylâ: çığlık, feryad vuzuh-u delâlet: ap açık gösterme, işaret etme, delil olma zâlim-i ale’l-küll: bütün varlıklara ve her şeye zulmeden

46630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o

adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

47634 (1) Maahaza, nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir. Ve keza, ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir. Ve keza, ayn’ı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan

adamın işidir. Maahaza, masnûdaki kemâlât, tamamen Sânideki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, “Bu kuş değildir” der. Çünkü sinekteki şeyler onda yoktur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/10.İ’lem 2/2.p s240 p634)

(1): (bk. s240 p633)

ayn’ı tersim: gözü resmetmek, çizmek basar: görme duyusu basiret: görüş, seziş, anlayış kudreti veya sıfatı; akıl, zekâ, ileri görüşlülük feyiz: ihsan, bağış, kerem gayr-ı kâmil: noksan, mükemmel olmayan halk: yaratma Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) icab: gerektirme icad etme: yaratma, var etme ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiyar: irade irade: dileme, istek, kast etme kâmil: mükemmel, noksansız kemâl: mükemmellik, kusursuzluk kemâlât: mükemmellikler, olgunluklar maahaza: bununla beraber mahrum: yoksun masnû: san’at eseri varlık muhal: olması imkânsız şey nazar: akıl, bakıp akletme, düşünme neşretme: yayma Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sıfat: özellik, nitelik şuur: bilinç, anlayış, idrak tasvir: şekil ve suret verme telâkki etmek: kabul etmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vücub: varlığın zorunlu olması vücud: varlık, var oluş

48640 İ’lem eyyühe’l-aziz! Ey nefis!

Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahaza, ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden

adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/16.İ’lem 1/1.p s242 p640)

âciz: güçsüz, zayıf, zavallı amel-i salih: Allah için yapılan iyi işler Hâlık: her şeyin yaratıcısı Allah (c.c.) iltimas: tavsiye, rica, istirham irzâ etmek: razı etmek, hoşnut etmek kâfi: yeterli maahaza: bununla beraber maamâfih: bununla beraber, böyle iken maslahat: fayda, gaye müracaat: başvurma mütevakkıf: -e bağlı olma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu rıza: memnuniyet şirk-i hafî: gizli şirk, ortak koşma tahsil: elde etme, kazanma takvâ: Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyma

49656 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen

adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/31.İ’lem 1/1.p s249 p656)

acz: güçsüzlük, zayıflık arz: Dünya ecrâm: gezegenler, yıldızlar, gök cisimleri i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabza: el, avuç kamer: ay kudret: güç, iktidar suhulet: kolaylık şems: Güneş tanzim etmek: düzenlemek

50674 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garip hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgârla husule gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-bihar olan Allah’ın azametine delil getiren

adamın meseli gibidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/15.İ’lem 1/1.p s257 p674)

âdi: basit, değersiz âdiyât: alışılmış olan sıradan şeyler azamet: büyüklük, yücelik dalâlet: hak yoldan sapkınlık ehemmiyet: önem fevkinde: üstünde fikren: düşünce olarak hâlât: haller, durumlar hayvanat: hayvanlar husule gelmek: meydana gelmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! im’ân-ı nazar: bir işi dikkatle düşünmek; bir şeye inceden inceye bakmak Mâlikü’l-bihar: denizlerin sahibi olan Allah (c.c.) mâlum: bilinen, belli melûf: alışılmış, ülfet edilmiş mesel: örnek, benzer mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi peyda olan: meydana gelen sâikasıyla: sebebiyle sair: diğer tecelliyat-ı seyyâle: akıp giden yansımalar, görünümler teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma telâkki etmek: zannetmek şems: güneş şuâât: parıltılar, ışıklar ülfet: alışkanlık, gaflet

51681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan

adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

52710 (1) Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnuat arasında –hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemâdatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen

adam, görebilir. Maahaza, o gibi şeyler kastî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir. (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/13.İ’lem 2/2.p s275 p710)

(1): (bk. s275 p709)

cemâdat: cansız varlıklar hikmetli: her şeyi bir gayeye yönelik, anlamlı ve tam yerli yerine koyma ihtiyar: dileme, irade intizam: düzenlilik, düzgün olma hâli kasden: amaçlı olarak, bilerek kasıt: bir maksat gözetme kezalik: bunun gibi maahaza: bununla beraber mahlûkat: yaratılmışlar, yaratıklar masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar muhalefet: başkalarından farklı olma, farklılık nazar: bakış nebatat: bitkiler nizam: düzen Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) simâ: yüz, çehre şâirâne: şâirce, şâirler gibi tehâlüf: birbirinden farklı olma ziynet: süs

53711 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü’l-Hayata olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek, herşey

sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-i Hüsnânın delillerini fehmeder. Binaenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir fert iken, bir nevi gibi olur. “Vel’lâhü eağ’lemü bis’savâb (1)”.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/14.İ’lem 1/1.p s276 p711)

(1): En doğrusunu Allah bilir.

binaenaleyh: bundan dolayı câmiiyet: kapsamlılık, kapsamlı oluş cemâdât: cansız varlıklar cüz’î: bireysel; az, sınırlı Esmâ-i Hüsnâ: Cenâb-ı Hakkın güzel isimleri Fehmetmek: anlamak fert: birey fıtraten: yaratılış itibarıyla i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kelâm: ifade, söz kıymet: değer küllî: geniş ve kapsamlı; bir tür veya bir sınıf kadar lisan: dil mevcudat: varlıklar meziyet: üstün özellik nevi: tür tahiyye: selâm, hediye tefevvuk: üstün gelme tekellüm etmek: konuşmak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah (c.c.) zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

54714 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tevfik-i İlâhî refiki olan

adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/17.İ’lem 1/1.p s277 p714)

berzah: geçit evlâd: çocuk, nesil feyiz: mânevî gıda, bereket hakikat: her şeyin aslı, esası hakikat-i tarikat: tarikatin hakikati, tarikatle ulaşılan hakikat ve eşyanın gerçeği ihsan etmek: bağışlamak, ikram olarak sunmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isâl edici: ulaştırıcı keza: aynı, aynı biçimde maksud-u bizzat: asıl gaye rahmet-i hâkime: Allah’ın her şeye hükmeden rahmeti refik: arkadaş; bir kimsenin beraberinde olan selâmet: güvenli serîüsseyir: çok süratle akan suret: şekil, biçim şân: bir şeyin gereği, özelliği tarîk: yol, usul tarikat: mânevî yol; mânevî alanda ilerleme sağlayan yol tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı ve başarıya ulaştırması ulûm-u âliye: yüksek ilimler zahir: dış görünüş

55720 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun

adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına –çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/22.İ’lem 1/1.p s280 p720)

belâ: büyük sıkıntı, musibet binaenaleyh: bundan dolayı elem: acı, keder Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve eşi benzeri olmayan san’atıyla yaratan Allah (c.c.) havf: korku i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istirham: merhamet dileme leziz: lezzetli, tatlı merhamet: acıma, şefkat muhabbet: sevgi musibet: felaket, dert saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk tenezzül etmek: inmek, tevazu göstermek tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek tezellül: boyun eğme, alçak gönüllülük

56722 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara mâruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehade tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarf edersen, bütün mahbuplarınla beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın. Evet, bir sultana intisab eden bir

adam, o sultanın herşeyle alâkadar, her mekânda herkes ile muhaberesi, alâkası zımnında, o

adam da bir cihetle, bir derece alâkadar olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/24.İ’lem 1/1.p s280 p722

alâkadar: alâkalı, ilgili cem’ etmek: toplamak, içine almak cihet: yön elem: acı, keder elîm: acı veren firak: ayrılık gayr: diğer, başka i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intisab etmek: bağlanmak mahbup: sevgili mâruz kalmak: yüzyüze gelmek mazhar olmak: erişmek, nail olmak muhabbet: sevgi muhabere: haberleşme sarf etmek: harcamak, kullanmak tevcih etmek: yöneltmek Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) zımnında: içinde

57723 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Meselâ, kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair itâ-i malûmat eden

adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma daire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hâlıkından haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm meselelere dair malûmat itâ eden ve seni mânevî perişaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye iman ile mâülhayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebedin muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahmân’ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadıka iman ile teslim olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terk etmiyorsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/25.İ’lem 1/1.p s281 p723)

ahval: haller azîm: büyük, yüce dalâlet: sapkınlık, doğru ve hak yoldan ayrılma daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi; her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattığı varlıklar âlemi ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk firak: ayrılık hakaik-i esasiye: esas hakikatler, temel gerçekler hakikat: gerçek Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı hevâ: boş faydasız ve gelip geçici arzular heves: gelip geçici arzu ve istek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istikbal: gelecek itâ etmek: ihsan etmek, vermek itâ-i malûmat: bilgi vermek kamer: ay kesret: çokluk malûmat: bilgiler mâmelek: sahip olunan şey marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler mâülhayat: hayat suyu metalib: istekler, arzular muhabere: haberleşme Muhbir-i Sadık: doğru haber veren, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu perişaniyet: perişanlık Resul-i Rahmân: rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah’ın elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) Sultan-ı Ezel, Ebed: başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) teslim olmak: kabul etmek vahdet: birlik, teklik

58732 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenâb-ı Hakkın helâl ettiği tayyibat dairesinden haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden

adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki: Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/1.p s284 p732)

(1): (bk. s284 p733)

Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehlî: evcil habîsat: pis ve çirkin şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irşad: doğru yolu gösterme lehviyat-ı nevmiye: insanları uyutucu zevk ve eğlenceler mesabe: derece mesel: örnek mezbele: çöplük mürşid: doğru yolu gösteren nasihat: öğüt tayyibat: temiz, güzel ve helâl şeyler tefrik etmek: birbirinden ayırmak temyiz etmek: birbirinden ayırmak teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren ünsiyetli: cana yakın, dost

59733 (1) Esnâ-yı irşadda bir

adama rastgelir. Zavallı

adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat

adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı

adamcağıza diyor: “Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”

Adamcağız: “Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş

adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

60735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen

adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

61744 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur.

Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin

adamların partisine dahil olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/40.İ’lem 3/1.p s291 p744)

âsi: isyankâr dahil:gafil: Allah’ı düşünmeyen ve maddî-mânevî sorumluluklarından habersiz olan iktidar: güç i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istirahat: rahat, huzur rububiyet: Rablık şakî: haydut, yol kesici ubudiyet: kulluk vazife: görev vazife-i sakîle: ağır görev

62752 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki: Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür. İkinci veçhi ise, in’am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in’âmını ifşa, esmâsına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var: Bir

adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen

adama, başka bir

adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı, “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/44.İ’lem 1/1.p s294 p752)

binaenaleyh: bundan dolayı cem etmek: toplamak derece-i rahmet: rahmet derecesi esmâ: Allah’ın isimleri içtimâ: toplanma ifrat: aşırılık ifşa: yayma, duyurma ilân: duyuru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi takdirde in’am: nimet verme incirar: bir sona doğru çekilip dayanma istikamet: doğru yolda olma izhar: açığa çıkarma, gösterme kast: amaç, hedef kerem: cömertlik, ikram ketmetmek: söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek kibir: gurur, kendini büyük görme küfran: nankörlük, inkâr Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mânevî: mânâya ait, maddî olmayan medar-ı lezzet: lezzet kaynağı memduh: övülmeye, takdire lâyık mezmum: aşağılanmış, kınanmış mizan: ölçü, denge mucib-i fahr: övünmeye vesile olma müracaat: başvurma nimet: iyilik, lütuf, ihsan şehadet etmek: şahit olmak tahdis-i nimet: ilâhi nimeti şükrederek anlatma tazammun etmek: içermek, içine almak tefrit: normalden aşağı olma temayüz: seçkin olma; başkalarından üstün olma tevazu: alçak-gönüllülük tezyin: süsleme, donatma vecih: yön

63753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan

adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

64782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldır. Evet, zehiri içen

adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

65785 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan

adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir

adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/9.İ’lem 1/1.p s310 p785)

ahvâl: haller, durumlar âmi: basit, sıradan binaenaleyh: bundan dolayı esrar: sırlar, gizemler fennî: bilimsel feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci gaflet: duyarsızlık, sorumluluklarından habersiz davranma hâli hak: doğru, gerçek hakaik: bir şeyin gerçek yüzü, aslı esası; doğru gerçekler hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri, esasları ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keşfetmek: bulmak, ortaya çıkarmak maddiyat: maddi şeyler muteber: geçerli, itibar edilen nefsülemir: gerçek; işin aslı ve gerçeği nur: aydınlık, ışık şiddet-i tevaggul: bir şeye fazlaca dalma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; “tabiat, insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklindeki düşünce tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak vukuf: bir şeyi etraflıca bilme, anlama zira: çünkü

66811 (1) Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kâbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil. Meselâ, yirmi yaşında bir

adam birden bire dünyaya gelse, hâli bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat’iyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavâninini câmi bir kitap bulsa, onu mâkes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabul eder. İşte, Sâni-i Zülcelâlden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı mâkul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiat ile kendilerini aldatmışlar.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/9.p 4/3.sual s323 p811)

(1): (bk. s323 p810)

âsâr: eserler câmi: içine alan eşya-yı muntazama: düzenli eşya fâil: işi yapan, fiilin sahibi gayr-ı mâkul: akla uymayan gayr-ı mülâyim: uygunsuz, abes hakikat-i hariciye: dışa ait, görünen gerçek hâli: boş, ıssız hariç: dış, dışarı illet-i ıztırarî: zorunlu illet, asıl sebep kat’iyen: kesinlikle kavâinin: kanunlar kudret: güç, iktidar mâkes-i şuur: şuur ve düşüncenin yansıdığı yer, ayna masdar: kaynak misalî: görüntüden ibaret mistar: cetvel, şablon muhteşem: ihtişamlı, görkemli müzeyyen: süslenmiş nakış: işleme, süsleme nakkaş: nakış ustası nâzım: düzenleyen nizam: düzen sanayi-i nefîse: güzel san’atlar, ileri sanayi Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şeriat-ı iradiye: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatından gelen şeriat, tabiat kanunları tâbi’: tab eden, basan tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tanzim: düzenleme tegafül: gaflet etme, bilmez görünme, anlamazlıktan gelme

ADAM – 21s-66p - Risale-i Nur

ADAM - insan, erkek, kişi, birinin tarafını tutan kimse, iyi ve terbiyeli yetişmiş insan

ÂDÂT - 1s-2p - Risale-i Nur

ÂDÂT - âdetler, gelenekler, görenekler, usûller, tabiatlar, alışkanlıklar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve

âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

2675 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanların arza âit malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları, ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki

havâriku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/16.İ’lem 1/1.p s257 p675)

âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaen: dayanarak cehil: cahillik, bilgisizlik cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği hakikat: gerçek, doğru havâriku’l-âdât: olağanüstü şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! malûmat: bilgiler mebnî: bina edilmiş melûfat: alıştıkları, ülfet ettikleri şeyler mu’cize: şaşkınlık uyandıran olağanüstü şey müsellemât-ı bedihiyat: apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler nazar: bakış necim: yıldız ülfet: alışkanlık, gaflet

ÂDÂT – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂDÂT - âdetler, gelenekler, görenekler, usûller, tabiatlar, alışkanlıklar

ÂDÂT-I ECÂNİB - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂDÂT-I ECÂNİB - yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve

âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

ÂDÂT-I ECÂNİB – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂDÂT-I ECÂNİB - yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri

ADÂVET – 1s-3p - Risale-i Nur

ADÂVET – husûmet, düşmanlık, kin, buğz, garaz

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1173 Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü bâki bir hüsün fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti

adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla, bu âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de âlem-i âhireti istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/56.p s59 p173)

adavet: düşmanlık âlem: dünya, kâinat âlem-i ahiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi ayine: ayna bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz behemehal: ister istemez bilvasıta: vasıtayla bizzat: kendisi cemâl: güzellik dâim olmak: süreklilik sahibi olmak ebedî: sonsuz fâni: geçici, sonlu fehm: anlayış, kavrayış hakaik-i sabite: değişmez gerçekler hüsün: güzellik istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik kalb olmak: dönüşmek mahbub: sevgili muhabbet: sevgi müştak: çok istekli, âşık razı olmak: hoşnut olmak, kabul etmek Sâni: Allah (c.c.) sermedî: dâimî, sürekli takbih etmek: kötülemek zâil: yok olup gidici, geçici zarurî: zorunlu, şart

2297-298 NÜKTE. Arkadaş!

İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda

adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır.

Kâfirin ruhunda hırs,

adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cazasını görür.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nükte 4/1.2p s95 p297-298)

adâvet: düşmanlık binaen: -dayanarak bürudet: soğukluk ecnebî: yabancı eşya: varlıklar filcümle: bütünüyle, genellikle galebe: üstünlük hakikî: gerçek hasenat: güzel davranışlar ve işler hırs: öfke, açgözlülük iltizam: taraftarlık, sıkı sıkıya bağlılık irtibat: bağ, ilişki itimad: güvenme ittihad: birlik ittisal: yakınlık. bağ kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse kin: gizli düşmanlık küfür: inkâr ve inançsızlık mükâfat: ödül mü’min: Allah’a inanan nazar: bakış, görüş nefis: bir kimsenin kendisi nevi: çeşit nükte: ince ve derin mânâ rabıta: bağ seyyiat: günahlar, hatalar sır: gizli gerçek tesis etmek: kurmak uhuvvet: kardeşlik vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet

3571 (1) Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız (2).

Âyâ, Avrupan’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve

adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsınuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır. “Hedâ nallâhü ve iyyâküm iles sırâtıl müstekıym (3)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/19.p s207 p571)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Mesnevî-i Nuriye 1919-1923 yılları arasında telif edilmiştir.

(3): Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

adâvet: düşmanlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba bâtıl: hak olmayan efkâr: fikirler, düşünceler emniyet etme: güvenme Frenk: Avrupalı hadsiz: sınırsız, sayısız hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti iltihak etmek: katılmak istihfaf: hafife alma istihza: alay etme ittibâ etmek: tabi olmak, uymak sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil zulüm: haksızlık

ADÂVET – 1s-3p - Risale-i Nur

ADÂVET – husûmet, düşmanlık, kin, buğz, garaz

ADDETMEK – ADDEDİLMEK – 5s-13p - Risale-i Nur

ADDETMEK – saymak, itibar etmek, ittihaz etmek – ADDEDİLMEK – sayılmak, itibar edilmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

11 Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’TİZAR. Risale-i Nur Külliyatından el-Mesneviyyü’l-Arabî ile muan-nen büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar

addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm îmanî cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan, bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim.

(MN 337s İ’tizar 2/1.p s15 p1)

Arabî: Arapça avn: yardım azîm: büyük, yüce bahtiyar addedmek: talihli, mutlu saymak Bediüzzaman: Bediüzzman Said Nursî cesîm: çok büyük cevher-baha: mücevher gibi değerli cezalet: güçlü ve akıcı ifade cihanbaha: dünyalar kıymetinde Fabrika-i dimağiye: akıl fabrikası îmanî: imanla ilgili, imana dair inayet: lütuf, yardım, bağış i’tizar: özür dileme kasır: kısa kıymettar: kıymetli, değerli kisve: örtü, kıyafet Kur’ânî: Kur’ân’a ait, Kur’ân’da bulunan lâfız: söylenen ifade, kelime lisanı: dil el-Mesneviyyü’l-Arabî: Arapça Mesnevî-i Nuriye muannen: isimli muvaffak olmak: başarmak müellif-i muhterem: hürmetli müellif, saygıdeğer yazar nâkıs: eksik tedarik etmek: elde etmek ulviyet: yücelik zarf olmak: kılıf olmak, sarmak

2309 (1) NOKTA. Arkadaş!

Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalasef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü’l-ayn

addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek

addedilmektedirler.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/1.p s97 p309)

(1): Esbab ve vesaite yapışmak, zillet ve hakarete sebep olur.

addedilmek: sayılmak aziz: izzetli, büyük darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü esbab: sebepler hakaret: hakir ve alçak bir konumda olma iştihar etmek: meşhur olmak; tanınmak kelp: köpek lâyık: yaraşan, uygun muttasıf: sıfata sahip olan, belli bir özelliği üzerinde taşıyan mübarek: bereketli, hayırlı mübarekiyet: bereketli olma nazar: bakış açısı necisü’layn: bir şeyin bizzat kendisinin pis olması sadakat: dostluk, bağlılık sair: diğer sıfat: özellik, vasıf sıfat-ı hasene: güzel özellikler şükran: minnettarlık, teşekkür vefadar: vefâlı olan vesait: araçlar, vasıtalar zillet: alçalma, aşağılanma

3309 (1) (2) Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/2.p s97 p310)

(1): Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur.

(2): kelp insanlar arasında necisü’l-ayn

addedilmiştir (bk. s97 p309)

beynennâs: insanlar arasında darbe: vuruş; ceza esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma had: dinin emrettiği bir işi terk eden kişiye verilecek ceza hırs: öfke, açgözlülük ihtimam: özen, önem verme kefaret: günahın bağışlanmasına vesile olan şey kelp: köpek maraz: hastalık müessir: tesir eden; tesir sahibi Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) necis: pis; dinî ibadetlere engel sayılan pislik tâhir: temiz, pak; dinen temiz sayılan tahkir: aşağılanma, hakarete uğrama vasıta: aracı ve vesile olsun

4371 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark: Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır. İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir. Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvettir. Çünkü, imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş

addediyor.

(MN Hubâb Risalesi 28/19.İ’lem 2/1.p s118 p371)

addetmek: saymak, tutmak bâtın: içyüz bilhassa: özellikle câzibedar: çekici, alımlı cenah-ı şefkat: şefkat kanadı iktizâ: gerektirme kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse libas: elbise mahlûkat: yaratılmış varlıklar mâkûs: tersine dönmüş mehd-i uhuvvet: kardeşlik beşiği me’nus: alışılmış, yakınlık kurulabilen muâvenet: yardımlaşma muhabbet: sevgi mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nazarıyla: bakışıyla, gözüyle rahmet: şefkat, merhamet sîret: iç yapı; karakter; ahlâk suret: görünüm, şekil şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma uhuvvet: kardeşlik zahir: dış görünüş

5375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli

addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

6390 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân’ın i’câzı, tahrifine bir settir. Evet, madem Kur’ân mu’cizedir, beşer onun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlarla tebdil edilmekle tahrif ve tağyiri mümkün değildir. Çünkü, müfessir, müellif, mütercim, muharref üslûplarını, kisvelerini âyatın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i’câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet

addedilemez. Öyleyse i’câz, tahrif ve tağyiri kabul etmez.

(MN Hubâb Risalesi 28/25.İ’lem 1/1.p s125 p390)

addedilmek: sayılmak, kabul edilmek âyat: âyetler; Kur’ân’da yer alan cümleler âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey beşer: insan i’câz: mu’cize oluş, birbenzerini yapmakta başkalarının aciz bırakma iltibas etmek: karıştırmak kelâm: ifade, söz kisve: elbise mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muharref: tahrif edilmiş, bozulmuş müellif: yazar müfessir: Kur’ân-ı Kerimi yorumlayan âlim mütercim: tercüman tağyir: değiştirme tahrif: değiştirme, bozma tebdil edilmek: değiştirilmek

7490 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır:

1) Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.

2) Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.

3) Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel

addedilen şey, orada çirkindir.

4) Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasında muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/19.İ’lem 2/1.p s166 p490)

addedilen: sayılan elem: acı, keder, üzüntü gurub: batma, batış haşerat-ı muzırra: zararlı böcekler icabet etmek: davete uymak, çağrıya cevap vermek intizar etmek: beklemek kalben terketme: kalbini bağlamama kesben: çalışma ve kazanma olarak lezâiz: lezzetler maahaza: bununla beraber meclis: topluluk muvazene: karşılaştırma nisbet: oran sevk edilmek: gönderilmek sür’at: hız visal: kavuşma zeval: yokluk ziynet: süs

8494 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mâsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o mâsiyete devam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur. Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle, o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir burhan

addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur, gider.

El-iyâzü Billâh!

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/21.İ’lem 1/1.p s167 p494)

addetmek: saymak bilhassa: özellikle burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil dârü’l-ikab: günahkârların azap diyarı; Cehennem ednâ: en basit, en küçük el-iyâzü billâh: Allah korusun hacâlet: utanç ikab: ceza inkâr etmek: reddetmek, inanmama küfür: Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme küsufa tutulma: güneş tutulması gibi kararma mahiyet: asıl nitelik, temel özellik mâsiyet: günah, isyan mûcip olma: gerektirme muttali olma: haberdar olma, bilme müptelâ: bağımlı, düşkün nedâmet etmek: pişman olmak nefiy: ihkâr etme, uzak görme nihayet: son şiddet-i hacâlet: büyük utanç, şiddetli utangaçlık temennî: bekleme, umma terettüp etme: bir şeyin sonucu olarak meydana gelme, ortaya çıkma ülfet peyda etme: alışkanlık kazanma vehim: kuruntu, varsayım, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce yevm-i hesab: hesap günü

9631 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Evham, şübehat, dalâletin menşe’ ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve

sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyat dairesinden hariç

addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fenâ olur. Sonra, başlar, bazı tevillerle o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da aksettirir. HÜLÂSA: Nefs-i emmâre, deve kuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabilinden, “Hiçbirisi de hak değildir” diye hükmeder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/8.İ’lem 1/1.p s239 p631)

addedmek: saymak, tutmak aksettirmek: yansıtmak dalâlet: hak yoldan sapkınlık, ayrılmak evham: kuruntular, şüpheler farz etmek: var saymak fenâ olmak: yok olmak hak: doğru, gerçek hariç: dışında hülâsa: kısaca, özet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabilinden: türünden, gibisinden kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân mahzen: depo mazhar: ayna olma menşe: kaynak mevki: konum, yer nefis/nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mıkaddes özellikleri, nitelikleri Sofestâî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse şirk-i hafî: gizli şirk, ortaklık şübehat: şüpheler, tereddütler teâruzan: birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor tesâkutan: her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder tasarruf: dilediği gibi kullanım, idare, yönetim tecelliyat: yansımalar, görünümler tevil: yorum

10669 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir.

Bu itibarla şiirden

addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi, alel-ekser âdidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/10.İ’lem 1/1.p s255 p669)

addedilmek: sayılmak, tutulmak âdi: basit, değersiz alel-ekser: çoğunlukla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ef’âl: fiiller, işler filcümle: bütünüyle, genellikle fuzulî: fazladan, lüzumsuz gayr: diğer, başka hakikat: doğru, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayalât: hayaller i’lem eyyü-he’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özelikler vâsi : geniş

11735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan

addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

12751 Arkadaş!

Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks

addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/2.p s294 p751)

addetmek: saymak âlem-i beka: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun izerine olsun beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk berâhin: deliller burhan: delil, kanıt cemâl: güzellik delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları veliler Habib: sevgili; burada Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kastedilmektedir Habib-i Ekrem: Allah’ın en sevdiği şerefli kul olan Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hüsün: güzellik ve iyilik imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istilâ etmek: ele geçirmek kabih: çirkin kâfi: yeterli kâinat: evren kemâl: mükemmellik, olgunluk maadâ: başka, dışında, ötesinde Mahbub-u Ezelî: Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah (c.c.) müberrâ: temiz, pâk münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce naks: eksiklik, noksanlık nekais: eksiklikler, kusurlar serâpâ: tepeden tırnağa, baştan başa sıddıkîn: daima doğruluk üzere olan ve Allah’a ve peygambere bağlı yaşayan büyük insanlar tazarruât: yakarışlar, niyazlar teşkil etmek: oluşturmak vesile: araç, vasıta

13816 Hem derince şu burhan (1) tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mesele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüt hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaike esas

addederek, müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı o şedit kuvvet, sun’î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i’câz her ihbarını tasdik eder, tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsihâ sâbit umurlardandır. Evet. Şu burhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i’câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde, hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin!

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/2.p s326 p816)

(1): ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır (bk. s325 p815)

addetmek: saymak, tutmak binefsihâ: kendi kendine burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı münevver: nurlu, parlak delil cihet: taraf, yön hakaik: hakikatler, gerçekler hayır: iyilik i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma ihbar: haber verme ihsas edilmek: hissedilmek ircâ etmek: döndürmek, iâde etmek istintak: konuşturma istişhad: şahit gösterme, şahit tutma kuvvet-i beyan: açıklamadaki, anlatımdaki kuvvet mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu müselleme: herkes tarafından kabul edilen, doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan müstağni kılmak: tenezzül etmemek, gerekli duymamak nokta-i istinad: dayanak noktası sikke-i i’câz: mu’cizelik mührü, benzerinin getirilmesinin imkânsızlığıyla ilgili delil sun’î: uydurma, yapmacık şaibe-i tereddüt: şüphe lekesi şedit: şiddetli tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tersim edilmek: resmedilmek, çizilmek tezkiye: tamize çıkarma umur: işler vahy-i mahz: Allah’ın vahyinin tâ kendisi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy vehim: zan, şüphe, kuruntu zaruriye: zorunlu

ADDETMEK – ADDEDİLMEK – 5s-13p - Risale-i Nur

ADDETMEK – saymak, itibar etmek, ittihaz etmek – ADDEDİLMEK – sayılmak, itibar edilmek

ADED-İ ENFÂS - 1s-1p - Risale-i Nur

ADED-İ ENFÂS - canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın

aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

ADED-İ ENFÂS – 1s-1p - Risale-i Nur

ADED-İ ENFÂS - canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı

ADEM – Risale-i Nur

ADEM - 15s-40p - yokluk, hiçlik, eşanl-fıkdân, olmama, bulunmama, vücûdun zıddı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

153 Kezalik, inşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka, bütün mevcûdatın bir Sâni-i Vâhidin eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtinâ ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin

ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın zâtında şeriki olmadığı gibi – çünkü intizam bozulur, âlem fesada gider – fiilinde de şeriki yoktur. Çünkü suubetten, güçlükten dolayı âlemin

ademden çıkmamasına sebep olur.

(MN Lem’alar 14/11. Lem’a 2/2.p s29 p53)

adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya, evren derece-i imtinâ: imkânsızlık derecesi, olması mümkün değil fesada gitmek: bozulmak fiil: icad: var etme, yaratma inşa: belirli unsurları kullanarak yaratma intizam: düzen istilzam etmek: gerektirmek, şart kılmak mevcûdat: varlıklar muhaliyet: imkânsızlık, olma ihtimâli asla bulunmama nev’: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah (c.c.)sed çekmek: engel koymak suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık suubet: zorluk şerik: ortak vücub: zorunluluk, gereklilik vücud: varlık, var oluş zâtında: kendisinde

255 Evet, nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi, o kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziyâ ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir şems-i vâhidin eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücutlarıyla şemsin vücuduna ve

ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delâlet ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/12. Lem’a 5/2.p s30 p55)

adem: hiçlik, yokluk beka: devamlılık, kalıcılık celevat: cilveler, görüntüler delâlet etmek delil olmak, işaret etmek emsal: benzer olanlar müteselsilen: zincirleme şeklinde, birbirine bağlı olarak şeffaf: saydam, parlak şehadet: şahidlik şems: güneş şems-i vâhid: bir tek güneş şuâat: şualar, ışık huzmeleri timsal: görüntü, yansıma vücud: varlık ziyâ: ışık, parlaklık

382 Hülâsa: İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki, “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyle, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebep olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ân’ın ziyasıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binaen, o zât-ı nurânî olmasaydı, kâinat da, insan da, herşey de

adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

(MN Reşhalar 12/5. Reşha 5/4.p s38 p82)

acz: acizlik, güçsüzlük adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya binaen: -dayanarak ehemmiyet: değer, önem enbiya: nebiler, peygamberler esbab: sebepler evliya: Allah dostları, veliler fakr: fakirlik, muhtaçlık hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık haşmet-i imaniye: imandan kaynaklanan büyüklük, görkem Hikmet-i Samedâniye Kitabı: hiç kimseye muhtaç olmayan Allah’ın, bir kitap misâli, bütün hikmetlerini sergilediği kâinat ve varlıklar âlemi hilâfet: halifelik; insanların yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu hülâsa: öz, özet istikbal: gelecek kâinat: evren kudret: güç, iktidar mezar-ı ekber: çok büyük mezar nam almak: adını taşımak nuranî: aydınlık, ışık saçan sukut: düşüş suud: yükselme şevket: büyüklük, haşmet şua: ışık, parıltı tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: yükselmek, ilerlemek ubudiyet: kulluk, ibadet zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaman-ı mazi: geçmiş zaman zât-ı nurânî: etrafını nûrlandıran ve aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zirve: doruk, en üst aşama ziya: ışık ziyadar: ışık saçan, aydınlatan

4129 Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın

gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et.

1) O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.

2) Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.

3) Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.

4) Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.

5) Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.

6) Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve

adem-i iltibasla yapılıyor.

7) Mahall-i taallûku gayr-i mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husule gelir.

8) Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.

Arkadaş! Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/12.p s51 p129)

adem-i iltibas: herhangibir karıştırma hâlinin olmaması ahsen: en güzel azîm: büyük bu’d-u mutlak: sınırsız uzaklık efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler eser-i san’at: san’at eseri gayr-i mütenahi: sonsuz hakîmâne: hikmetle; bir maksat ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde husule gelmek: meydana gelmek icad: var etme, yaratma imtiyaz-ı mutlak: varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması intizam: düzen, tertip izhar etmek: açıklamak, göstermek kuvvet-i mutlaka: sınırsız, tam güç, kuvvet mahall-i taallûk: bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge mevzun: ölçülü mizan: ölçü, denge mutlak: kayıtsız, sınırsız sahife-i arz: yeryüzü sayfası; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü sehavet-i mutlaka: tam bir cömertlik; sınırsız, şartsız cömertlik sikke: damga suhulet-i mutlaka: sınırsız, tam bir kolaylık sür’at-i mutlaka: sınırsız hız taallûk etmek: bağlantılı olmak tevafuk-u mutlak: sınırsız uyum, uygunluk vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik

5171 Ve keza, şu mu’cizeli ve hikmetli ef’âl-i kerîmânenin tezahüratından anlaşılıyor ki, Sâni-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve daima o kemâlatı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünkü daimî bir kemâl, daimî bir tezahürle takdir edicilerin devam-ı vücutlarını iktiza eder. Çünkü,

adem-i mutlaka namzet olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/54.p s59 p171)

adem-i mutlak: kesin yokluk arz etmek: sunmak bedel: karşılık daima: devamlı olarak daimî: devamlı, sürekli devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilik gayesiyle olan enzar-ı âlem: bütün varlık âleminin bakışları hikmet: her şeyin bir gaye ve maksada yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapılması iktiza etmek: gerektirmek istihsan etme: beğenme, güzel bulma istiskal etmek: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek kemâl: fazilet, kusursuzluk, mükemmellik kemâlât: faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapma hususunda insanların aciz kaldığı olağanüstü hal ve özellik namzet olmak: aday olmak Sâni-i Fâil: herşeyi san’atla yaratan ve bütün fiillerin sahibi olan Allah (c.c.) tahkir etmek: aşağılamak takdir etmek: değerini anlamak, kıymet vermek teşhir etmek: sergilemek tezahür: ortaya çıkma, görünme tezahürat: görünümler

6184 Ve (1) o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fenâ ve

adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem-i bekâda, ehl-i bekâ için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni-i ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü o masnûat bekâ içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenâları, vazifelerinden terhistir, idam değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/67.p s63 p184)

(1): dünya menzilindeki

adem: yokluk âlem-i bekâ: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk ebedî: sonsuz ebedî âlem: sonu olmayan âlem, âhiret ehl-i bekâ: bâki olanlar, sonsuza dek yaşayanlar fenâ: geçip gitme, kaybolma idam: yokluğa mahkûm etme masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan san’at eseri varlıklar medar: sebep, vesile misal: akis, yansıma, temessül müzeyyen: süslü Sâni-i Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) suret: görüntü terhis: göreve son verme zahirî: görünürde, dış görünüşte

7302 Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm. Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur. İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’ân-ı Azimüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup

ademle muttasıldır.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/2.p s95 p302)

adem: hiçlik, yokluk bâtın: bir şeyin iç yüzü filcümle: bütünüyle, genellikle Kur’ân-ı Azimüşşan: şan ve şerefi çok büyük olan Kur’ân muttasıl: yapışık, bitişik nazar: bakış, görüş, düşünce tevcih etmek: yöneltmek ünsiyet: yakınlık vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet vecih: şekil, tarz zahiren: dış görünüş açısından zahirî: açık, görünürde

8303 Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır: Birisi: Enaniyet ile vücuttur. Bu ise,

ademe gider ve

ademe kalb olur. İkincisi: enaniyetin terkiyle

ademdir. Bu ise Vacibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen,

mün’adim ol ki vücudu bulasın.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/3.p s96 p303)

adem: hiçlik, yokluk enaniyet: benlik kalb olmak: dönüşmek mümkinat: olması veya olmaması imkân dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler; sonradan yaratılan tüm varlıklar mün’adim: kendi kendisini yok sayma Vacibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, tarz vücut: varlık, var olma

9342 REMZ. Arkadaş!

Nefis, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet,

ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler,

adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tevbe ile vazifesine avdet eder.

(MN Katrenin Zeyli 18/13.Remz 1/1.p s108 p342)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mes’uliyet: sorumsuzluk avdet etmek: dönmek elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) itikad etmek: sağlam bir şekilde inanmak Mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah (c.c.) mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu rakib: gözetleyen saika: yönlendirici sebep tasavvur etmek: düşünmek, hayal ederek canlandırmak temennî etmek: dilemek, istemek tesettür etmek: gizlenmek tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş vazife-i ubudiyet: kulluk görevi

10385 (1) HÜLÂSA:

Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında birşey-i vahide isnatlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misallerle (2) tavazzuh etti. Binaenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvazene, evâmir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinek ile arzın ihyası, bir ağaç ile semâvâtın icadı, bir zerreyle güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücuda nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve

adem-i tefavütü gözle görünür. Bak: Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/5.p s123 p385)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

(2): şeffafiyet, mukabale, nurânîyet, muvazene, intizam, mahiyet-i mücerrede sırlarının misalleriyle (bk. s123 p384)

adem-i tefavüt: farklılığın olmaması bilhassa: özellikle bir şey-i vahid: bir tek şey esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: kâinattaki İlâhî emirler, Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar havale etme: bir işi başka birine bırakma hülasa: özet olarak icad: var etme, ortaya çıkarma ihya: diriltme, hayat verme imkân: olabilirlik imtisal: bağlanma, boyun eğme intizam: disiplin, düzen isnat: dayandırma kalil: az kesir: çok kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti mahiyet: herbirşeyin temel nitelik ve özelliği malûm: bilinen meçhul: bilinmeyen misal: örnek mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muvazene: karşılıklı kurulan denge müsavat: eşitlik, denklik mütesavi: birbirine eşit olan, aynı seviyede olan nakış: işleme, süsleme nisbet: oran kıyas nuraniyet: nur özelliği, parlaklık semâvât: gökler semerat: meyveler şeffafiyet: şeffaflık tavazzuh etmek: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefavüt: farklılık Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zerre: atom

11413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam,

adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa,

adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

12437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud

ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder. (MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

13446 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen

ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/11.İ’lem 1/1.p s149 p446)

adem: yokluk, hiçlik bilhassa: özellikle elem: acı, keder, üzüntü emin olma: güvende, güvenli olma emsal: benzerler firak: ayrılık hasıl olmak: meydana gelmek hayvanî: hayvansal idam: ölüp gitme, yok olma, yokluk kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi müşahede: gözleme, gözlemleme nebatî: bitkisel selâmet: tehlike ve sıkıntılardan uzak olma teceddüd-ü emsal: benzerleriyle yenilenme tebeddül(-ü emsal): bir benzerinin yerini alması visal: kavuşma zeval: yokluk

14454

SUAL: Cenâb-ı Hakkın cüz’iyat ve hasis emirler ile iştigali azametine münafidir.

ELCEVAP: O iştigal, azametine münafi değildir. Bilâkis,

adem-i iştigali, azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ, şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahaza, bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir” diyebilir. Ve zerrelerle şems arasında müzâheme yoktur. Bütün mahlûkat –bilhassa insanlarda- ferdî olsun, nevî olsun, şerif olsun, hasis olsun; ilim, irade, kudret itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mazhardır. Herbirşey, herbir insan, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakkın kurbiyeti ve herbirşeyin Cenâb-ı Hak ile münasebeti olmakla beraber, O da münasebettardır. Ve gayr-ı mütenahi acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahi kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hak ile münasebeti ne kadar lâtiftir!

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/2.p s152 p454)

acz: güçsüzlük, zayıflık adem-i iştigal: meşgul olmamak, ilgilenmemek azamet: büyüklük, yücelik azamet-i rububiyet: Rablığın büyüklüğü; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması bilâkis: tersine, aksine bilhassa: özellikle cüz’iyat: ferdî, küçük, sınırlı şeyler elcevap: cevap fakr: muhtaçlık ferdî: kişisel, ferde ait gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik, başkasına muhtaç olmama hariç kalmak: dışta, dışarıda kalmak hasis: bayağı, âdi, değersiz irade: dileme, tercih, seçme gücü iştigal: meşgul olma, uğraşma kudret: güç, iktidar, Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı kurbiyet: yakınlık, kulun Allah’a yakınlığı lâtif: şirin, ince, hoş maahaza: bununla birlikte mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar mahrum: yoksun mazhar olma: ayna olma, nail olma münafi: aykırı, zıt, ters münasebet: bağlantı, ilgi münasebettar: bağlantılı, ilgili müzâheme: sıkışıklık, sürtüşme, rekabet nakîse: eksiklik, noksanlık nevî: türe ait nisbet: oran sual: soru şeffaf: saydam, parlak şems: güneş şerif: şerefli tecellî: akis, yansıma timsal: görüntü zaaf: zayıflık, güçsüzlük zerre: atom ziya: ışık

15471 (1) Eğer vücuduna itimad edersen,

ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna

kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun

cihât-ı erbaasıyla

ademler içerisinde kalır. Amma, O noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır. Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer, Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/4.p s158 p471)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470)

adem: yokluk, hiçlik cihât-ı erbaa: dört yön, taraf emir: iş, olay, olgu itimad etmek: güvenmek kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı kısmet: hisse, pay, nasip nur: aydınlık, ışık sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma taleb: isteme vücud: beden vücut bulmak: var olmak

16472 (1) Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır.

Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla

adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed

ademlerden,

adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere

galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

17478 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelerinden tecelliyât-ı esmâyı –kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü

ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/9.İ’lem 1/1.p s161 p478)

adem: yokluk, hiçlik âfâk: ufuklar ahvâl: haller, davranışlar alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık câri olmak: geçerli olmak cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak düstur: kural ecnas: cinsler, altında türlerin sıralandığı sınıf efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak hâdise: olay, olgu hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklenmek, isnat etmek, vermek hissedar: pay sahibi icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği imtinâ: imkânsızlık itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem mugalâta: demagoji, aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, -göre nefis: insanın kendisi nevi: çeşit Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah (c.c.) Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) şümullü: kapsamlı tasdik: doğrulama, onaylama tecelliyât: tecelliler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı

18500 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Eşyada esas bekadır,

adem değildir. Hattâ

ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de

ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp

bazı yerlerde tahassun ile,

adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, “Âlemde

adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü, âlemde Cenâb-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve idam vardır. “Yef’alüllâhü mâ yeşâü (İbrahim 14/27) (1) “Ve yeah’kümü mâ yürid (Mâide 5/1) (2)” (MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/24.İ’lem 1/1.p s170 p500)

(1): Allah dilediğini yapar.” İbrahim Sûresi 14/27

(2): Allah dilediği gibi hükmeder.” Mâide Sûresi 5/1

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: kesin yokluk âlem: dünya, evren beka: devamlılık, kalıcılık elfaz: kelimeler, sözler emir: buyruk eşya: varlıklar fen: bilim hikmet-i cedide: yeni hikmet, felsefe icad: var olma, yaratılma idam: yok edilme, ortadan kaldırma ifrat etmek: aşırılığa kaçmak inhilâl: dağılma, unsurların çözülüp ayrışması kelimat: kelimeler masun: korunmuş, muhafaza edilmiş serîüzzeval: hızla, süratle yok olup giden sır: ince hakikat sun’: san’atla yapma, yaratma tahassun: sağlam korunma, iyi muhafaza edilme tahlil: çözülme, dağılma, ayrışma tasavvurat: düşünceler, zihinde canlandırmalar, hayaller terekküp: oluşum, unsurların birleşmesi terkip: oluşum, unsurların bir araya getirilmesi vakıf olmak: bilmek, üzerinde durmak, ele almak vuzuh: açıklık zeval: sona, yokluğa doğru gitme, yok olma

19506 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurları bu’diyetinde

adem zulmetleri vardır. Allah, melce’ ve mence’dir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce’ ve mence’ odur. Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/28.İ’lem 1/1.p s172 p506)

abd: kul adem: yokluk, hiçlik âlem: dünya, evren Bâkî: Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık bu’diyet: uzaklık Ganiyy-i Muğnî: bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve her varlığın zenginliği Kendisinin tükenmez hazinesinden çıkan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.) hâlis: içten, ihlâslı kâfi: yeterli kâinat: evren, büün yaratılmışlar Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (c.c.) kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı lizatihî: bizzat kendisi, kendisinin bir özelliği olarak mahbub: sevgili, sevilen Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah melce’: sığınak mence’: kurtaracak yer Mûcid: icad eden, var eden Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey nur: aydınlık tevekkül etme: Allah’a dayanma ve güvenme Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vücut: varlık ziynet: süs zulmet: karanlık

20517 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hak seni

ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin her birisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde, “Nasıl bu nimete vasıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahvâl, vukuattır. Gelecek ahvâlin

ademdir. Vücut mes’uldür,

adem ise mes’ul değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/4.İ’lem 1/1.p s180 p517)

adem: yokluk, hiçlik ahvâl: haller, davranışlar binaenaleyh: bundan dolayı edâ etmek: bir şeyi olması gereken vaktinde yapmak, yerine getirmek envâ: neviler, türler eşkâl: şekiller; tarzlar, biçimler etvar: haller, tavırlar fihriste: ana özelliklerin sıralandığı liste, muhteva imkân: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem kaza etmek: yapılması gereken ancak vaktinde yapılmayan bir şeyi sonradan yapmak, yerine getirmek mâzi: geçmiş zaman mebde-i hareket: hareketin başlangıcı menzil: durak, uğranılan yer mes’ul: sorumlu müstahak olma: hak etme, lâyık olma müteaddit: birçok, çeşitli nimet: iyilik, lütuf, ihsan sıfat: özellik, nitelik sual: soru, sorgu suret: görüntü, biçim, şekil şükür: teşekkür etme, methetme ve övme tâbi: bağlı vasıl olmak: kavuşmak, ulaşmak vaziyet: durum, hâl vukua gelme: meydana gelme, olma vukuat: gerçekleşmiş olanlar, meydana gelen olgular vücud: varlık, var olma

21532 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (A)” cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pekçok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ,

1) Lâ havle anil ademi velâ kuvvete alel vücûdi: Ademden çıkıp vücuda gelmek.”

2) Lâ havle aniz zevâli velâ kuvvete alel bekâi: “Zevale gitmeyip bekada kalmak.”

3) Lâ havle anil medarrati velâ kuvvete alen nef’ı: “Mazarratı def, menfaati celp.”

4) Lâ havle anil mesâibi velâ kuvvete alel metâlibi: “Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.”

5) Lâ havle anil meâsı velâ kuvvete alel ıbâdeti: “Maâsiye düşmemek, ibadete devam etmek.”

6) Lâ havle anil nikami velâ kuvvete alen niğ’meti: “Azaba mâruz kalmamak, nimete mazhar olmak.” 7) Lâ havle aniz zulmeti velâ kuvvete alen nûri: “Zulmete düşmemek, nurla tenevvür etmek.”

Ve hâkeza, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/19.İ’lem 1/1.p s186 p532)

(A): “Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.”

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar beka: devamlılık, kalıcı olma, sonsuzluğa gitmek binaenaleyh: bundan dolayı câmidiyet: cansızlık celp: kendine çekme cümle-i mukaddese: kusur ve eksiklikten uzak, yüce cümle elem: acı, keder emel: istek, beklenti etvar: tavırlar, aşamalar hâkeza: bunun gibi havl: güç, iktidar hayvaniyet: hayvana âit, hayvansal İ’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatını çekmek için kullanılan bir söz insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan insaniyet: insanlık letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular, duyular maahaza: bununla beraber maâsiye: günah makam: konu, yer, derece mâruz kalmak: hedef olmak, yüz yüze gelmek, uğramak, tesirinde kalmak matlub: istek mazarrat: zararlar mazhar olmak: erişmek menfaat: fayda, yarar menzil: durak, yer musibet: belâ, dert, felâket mutlak: sınırsız müteallik: alâkalı, ilgili olan şeyler nâil olmak: erişmek, ulaşmak nâzır: bakar, yönelik nebatiyet: bitkilere âit, bitkisel nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur: aydınlık suret: görünüm, şekil şümûl: kapsam takyid: sınırlandırma tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak tenevvür etmek: aydınlanmak tesellî-bahş: tesellî bahşeden vaziyet: durum, hal vücuda gelmek: var olmak, yaratılmak zeval: yokluk zerre: en küçük parça, hücre zikredilmek: belirtilmek, anılmak zulmet: karanlık

22538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu

adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

23573 İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur (1). Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün İstanbul ahalisi, “Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder” (2). Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve

ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir (3). Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder. Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/6.Nota 3/2.p s208 p573)

(1): (bk. s207 p572)

(2): Hadis-i Şerif: Ebû Dâvûd, Savm 14; es-Serahsî, el-Mebsût 3:139-140; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:81-82; el-Merğinânî, el-Hidâye 1:121.

(3): (bk. Haşir Sûresi, 59:14)

,adem: yokluk, hiçlik ahali: halk cehil: cahillik, bilgisizlik cemm-i gafîr: kalabalık insan topluluğu dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler esbab: sebepler galebe etme: üstün gelme hakikat: gerçek hakikat-ı imaniye: iman esaslarıyla bağlantılı olan gerçek hilâl-i Rmazan: ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay istinad eden: dayanan ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme kesretle: çoklukla küffâr: kâfirler, inkârcılar küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet: nitelik, özellik mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler mü’min: Allah’a inanan müteaddit: birçok, çeşitli nazar: bakış nefiy: inkâr nefyetme: inkâr etme râcih: üstün gelen sukut etmek: düşmek, hükümsüz olmak suret: biçim, şekil sübut: bir şeyin var olması şuhud: görme, şahid olma

24612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin

ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin

ademi, birtek şartın

ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin

ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

25613 Evet, iktiran (1) ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin

ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/3.p s227 p613)

(1): (bk. s227 p612)

adem: yokluk, hiçlik binaen: dayanarak ihsan: bağış, iyilik, lütuf iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep kaide: kural, prensip meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi mezkûr: adı geçen, anılan mukarin: beraber, bağlantılı nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şerâit: şartlar, belirtiler

26618 (1) İKİNCİ REMİZ:

Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedit bir his ile onun muhafazasına çalışır –tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh, güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derk etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görünen güneş, âyineye tâbi değil, bekâsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekâsı onunla değil; belki âyinenin hayattar parlamasının bekâsı, güneşin cilvesine tâbidir.

Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedit bir muhabbet-i bekâ, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil. Belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâlin cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; “Yâ bâkî entel bâkî (2)” de. Yani, madem Sen varsın ve bâkisin. Fenâ ve

adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/2.remiz 1/1.p s230 p618)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden İKİNCİ REMİZ (bk. s229 p617)

(2): Bâkî olan sadece Odur.

adem: yokluk, hiçlik bâki: devamlı olan, sonsuz Bâkî-i Zülcelâl: kendi varlığı sonsuz olan, sınırsız heybet ve haşmet sahibi olan Allah (c.c.) bekâ: devamlılık, kalıcılık belâhet: aptallık cilve: görüntü, yansıma derk etmek: anlamak, algılamak ebleh: ahmak ehemmiyet: değer, önem fenâ: son bulma fıtrat: yaratılış, mizaç hayattar: canlı hüviyet: temel, özellik istidad: kabiliyet mahiyet: nitelik, özellik medet: yardım muhabbet: sevgi muhabbet-i bekâ: sonsuz yaşamayı sevme, arzu etme mütevakkıf: bağlı remiz: işaret şedit: şiddetli tâbi: bağlı

27633 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Halk-ı eşya hakkında mûcibe-i külliye sadık olmadığı takdirde, sâlibe-i külliye sadık olur. Yani, ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesanütle halk ve yaratmak, tecezzîyi kabul etmez bir külldür, bazıyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin

ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza, Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahidir, evsat yoktur. Zira, Sâni, vahid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-i mütenahidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/10.İ’lem 2/1.p s240 p633)

adem: hiçlik, yokluk bazıyet: kısımlara ayrılma, ayrılabilir olma, bölünebilir olma binaenaleyh: bundan dolayı ednâ: basit, küçük eşya: varlıklar evsat yoktur: ortaları yoktur gayr-ı mütenahi: sonu olmayan halk: yaratma halk-ı eşya: eşyanın, varlıkların yaratılması Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlıkıyet: yaratıcılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illet: esas sebep kesîr-i hakikî: gerçek çokluk; her şey bir olan Allah’a verilmezse çok ilâhlar olacaktır keza: bunun gibi küll: bütün mûcibe-i külliye: olumlu tümel (küllî) önerme; “Bütün eşyanın hâlıkı (yaratıcısı) Allah’tır” gibi muntazam: düzenli sadık: doğru sâlibe-i külliye: olumsuz tümel önerme “Hiçbirşey hâlıksız (yaratıcısız) değildir”gibi Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tahakkuk: gerçekleşme tecezzî: bölünme, parçalanma tesanüt: dayanışma tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vâhi: zayıf, önemsiz vahid-i hakikî: eşi ve benzeri olmayan, ilâh olmaya lâyık tek gerçek olan Allah (c.c.) vehim: kuruntu, varsayım

28635 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyleyse, ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayattar olasın. Esmâ-i İlâhiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki,

adem deryâsına düşmeyesin. Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyûma dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/11.İ’lem 1/1.p s241 p635)

adem: hiçlik, yokluk beka: kalıcılık, sonsuzluk cevher: asıl, öz daimî: devamlı, sürekli deryâ: deniz, okyanus esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri hayattar: canlı hayt-ı şua: parlak ip; ışına ve ışık hüzmesine benzeyen ip i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! matlub: istek, arzu mevcudiyet: varlık muhafaza: koruma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu Nefs-i nâtıka: konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan nesim-i zikir: güzel ve hoş olan lâtif zikir rüzgârı, havası sadef: inci kabuğu temessük etmek: sarılmak, tutunmak uhde: sorumluluk, yükümlülük ve üzerine alma vehmî: varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen zarf: kılıf Zât: kimse; Allah (c.c.) Zât-ı Kayyûm: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Zât, Allah (c.c.) zikir: Allah’ı anma

29658 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mümkün ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tagayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi

ademdir. Çünkü, o şeyin istikbal halleri

ademde kalır. Yol bulup vücuda gelemez.

Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh, faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuûnatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş’et eden teessürat, teellümat, bir cihette çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet birşeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasına gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücut da teceddüd eder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/33.İ’lem 1/1.p s250 p658)

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar atâlet: hareketsizlik, durgun olma binaenaleyh: bundan dolayı cihet: yön, taraf elem: acı, keder eşya: varlıklar, şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keyfiyet: durum, nitelik mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah ‘ın var etmesine bağlı olan varlık; kâinat ve içindeki varlıklar müteessir: üzüntülü, üzgün neş’et etme: doğma, kaynaklanma nevi: çeşit, tür sükût etme: susma şerr-i mahz: tamamen şer, kötülüğün ta kendisi şuûnat: haller, durumlar, işler tagayyür: başkalaşma, değişme, tazelenme tahavvül: başkalaşım, hal değiştirme tasaffi etmek: temizlenmek, safileşmek tebeddül: değişim teceddüd: yenilenme, tazelenme teellümat: elemler, acılar teessürat: üzüntüler tevakkuf: durma, duraklama vukua gelme: meydana gelme vücud: varlık

30698 (1) BİRİNCİ HATVE:

İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar birşeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mâbûda lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle –haklı olsun haksız olsun- kemâl-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb-ı Hakkı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarf ediyor ve “Menit’tehaze ilâhehü heveyh (Furkan 25/43) (2)” deki “men (3)” şümulüne dahil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak

adem-i tezkiyesiyle olur.

İKİNCİ HATVE: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/1.2.hatveler) 1/1.p s270 p698)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse.” Furkan Sûresi 25/43

(3): Kim, kimse.

adem-i tezkiye: temize çıkarmama, hoş görmeme aksetmek: tersine çevirmek bizzat: kendi Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cihazat: cihazlar, duyu ve organları hamd: teşekkür ve övgülerini sunma hamd ü senâ: şükür ve övgü hatve: basamak, mertebe kemâl-i şiddet: çok şiddetli mâbûd: kendisine ibadet edilen medh etmek: övmek mertebe: derece, makam muhib: seven müdafaa etmek: savunmak nefis: bir kimsenin kendisi sarf etmek: harcamak senâ: övme, methetme sevk etmek: yöneltmek şümul: kapsam tenzih etmek: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutmak tevzi: dağıtma tezkiye: temizleme, arındırma

31699 (1) ÜÇÜNCÜ HATVE:

Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan mâadâ birşeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in’am edilen nimetler olup Hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin

adem-i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir. DÖRDÜNCÜ HATVE: Kendisi istiklâliyet halinde fâni, hâdis, mâdum olduğunu ve esmâ-i İlâhiyeye ayinedarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda

ademini,

ademinde vücudunu bilmekle “Lehül’mülkü ve lehül’hamdü (2)” yü kendisine vird ittihaz etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/3.4.hatveler) 2/1.p s271 p699)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.

acz: acizlik, güçsüzlük adem: yokluk, hiçlik adem-i kemâl: kemâlsizlik, mükemmel olmama ayinedarlık: bir şeyin özelliklerini yansıtma, aynalık görevi yapma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fahr: gurur, övünme fakr: fakirlik, muhtaçlık fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) gına: zenginlik hâdis: sonradan olan hamd: minnet, teşekkür ve övgülerini sunma hatve: basamak, mertebe ibaret: meydana gelmiş, toplanmış iktiza etmek: gerektirmek in’am edilen: nimet olarak verilen istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış istilzam etmek: gerektirmek itikat etmek: inanmak ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kemâl: fazilet, iyilik, mükemmellik kudret: güç, iktidar mâadâ: -den başka, gayri mâdum: yok mahsus: özel, has mehâsin: güzellikler, iyilikler mertebe: makam meşhud: şahit olunan, görülen, gözlemlenen mevcut: var naks: eksiklik, noksanlık nefis: bir kimsenin kendisi telâkki etmek: kabul etmek tezkiye: temizleme, arındırma vird: devamlı yapılan zikir vücud: varlık

32709 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san’atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle,

adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, “İnne mel eşyâü tuğ’rafü bied’dâ dihâ (1)” Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelliğin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin

adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar (2).

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/13.İ’lem 2/1.p s275 p709)

(1): Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.

(2): (bk. s275 p710)

adem-i intizam: düzensizlik ark: su kanalı bilhassa: özellikle cem eden: toplayan, bir araya getiren ezdad: zıtlar gayr-ı muntazam: muntazam olmayan has: özel hendesevâri: plânlı ikmal eden: tamamlayan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intizam: düzenlilik, düzgün olma hâli kasden: amaçlı olarak, bilerek lâkin: ancak, fakat lâtif: güzel, ince letâfet: şirinlik, güzellik manzara: bakılıp setredilen yer meftun: düşkün muntazam: düzenli, tertipli müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran nisbet: oran

33736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

“Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn. (ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat

adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (sûrenin sonuna kadar…)” Tin Sûresi 95/1-2

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

34748 (1) Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazen hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez.

Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/2.p s292 p748)

(1): (bk. s292 p747)

adem-i kabul: kabul etmeme aksülâmel: tepki, reaksiyon ayn-ı kabul: aynen kabul etme, aynısını verme bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz belâ: musibet, sıkıntı dünyevî: dünya ile ilgili esbab: sebepler hasıl olmak: meydana gelmek hikmet: gaye, fayda hususî: özel icabet: cevap verme ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi illâ: yoksa, böyle olmazsa inkıza etmek: tamamlanmak, bir şey tamamlanıp sona ermek is’af: yardım isteğini yerine getirme istilzam etmek: gerektirmek kast: amaç, hedef keza: bunun gibi makbul: kabul görme maksat: amaç, gaye matlub: istek, arzu mizac: huy, tabiat, yaratılış Mucîb: duâlara cevap veren Allah (c.c.) mukaddeme: başlangıç mülâyim: uygun nurun alâ nur: nur üstüne nur, iyiden de iyi nüzul: inme tâbi: bağlı tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tasallut: sataşma, baskı kurma, hâkim olma vaad etmek: söz vermek zâlim: zulmeden, acımasız

35750 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın ba’delmevt, Hâlık-ı Rahmân ve Rahime rücûu hakkında ilânat yapan şu:

“İleyhi merci uküm (En’âm 6/60-Yûnus 10/4) (1)”.

“Ve ileyhi türceûn (Bakara 2/245) (2)”.

“Ve ileyhil mesîyr (Mâide 5/18) (3)”.

“Ve ileyhil meâb (Ra’d 13/36) (4)”. gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi,

ehl-i isyana da büyük tehditleri imâ vardır. Evet, bu âyetlerin sarahatine göre, ölüm, zeval, firak,

adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için

bir medhaldir. Bu beşâretin işaretiyle, kalb

adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet, küfrün tazammun ettiği cehennem-i mâneviyeye bak: “Ene ın’de zan’ni ab’di bî (Hadis-i Kudsî) (5)” hadîs-i kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenâb-ı Hakkın likasından sonra, rızasından sonra, rüyetinden sonra mü’minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak. Hattâ Cehennem-i cismanî, ârif olan mü’min için, âsiye kâfirin cehennem-i mâneviyesine nisbeten cennet gibidir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/1.p s293 p750)

(1): Hepinizin dönüşü Onadır.” En’âm Sûresi 6/60 – Yûnus Sûresi 10/4

(2): Hepinizin dönüşü Onadır.” Bakara Sûresi 2/245

(3): Herkesin dönüşü Onun huzurunadır.” Maide Sûresi 5/18

(4): Dönüş Onadır.” Ra’d Sûresi 13/36

(5): hadîs-i kudsî: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.” Buhârî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr, 2, 19; (ve bk. Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî, Müsned)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mutlak: sınırsız yokluk, bir daha geri gelmemek üzere her şeyiyle beraber yokluğa gitme ârif: irfan sahibi olan, bilen âsi: isyankâr âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi azab-ı elîm: acı veren azap ba’delmevt: ölümden sonra beşâret: müjde, sevindirici haber Cehennem-i cismanî: cismen, bedenen yaşanacak olan cehennem azabı cehennem-i mâneviye: bu dünyadayken hissedilen mânevî cehennem azabı daimî: devamlı ehl-i isyan: isyan edenler elem: acı, keder, sıkıntı firak: ayrılık hadîs-i kudsî: mânası Peygamberimize (a.s.m.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden söz Hâlık-ı Rahmân ve Rahim: Rahmeti her şeyi kaplayan ve her bir varlıkta rahmet ve şefkati tecelli eden yaratıcı, Allah (c.c.) hasıl olmak: meydana gelmek ilânat: ilânlar, duyurular i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâ: dolaylı olarak işarette bulunma, üstü kapalı bir şekilde belirtme itikad: güçlü inanç kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr eden kimse kalb etmek: dönüştürmek küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhengibir şeyi inkâr etme lika: kavuşma, buluşma; Cennet’te Allah ile buluşma medhal: katkı, etki, giriş, önsöz mü’min: îman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nisbeten: kıyasla, oranla rıza: memnuniyet rücû: dönme, dönüş rüyet: Cennet’te Allah’ın güzelliğini görme, seyretme sarahat: açıklık Sultan-ı Ezel ve Ebed: saltanatının başlangıcı ve sonu olmayan Sultan; hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) tazammun etmek: içermek, içine almak tesellî: avutma, acısını dindirme yakîn: kesin inanma zan: şüphe, zannetmek, sanmak zeval: geçip gitme, sona erme zulümat: karanlık

36753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini

adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

37805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın

ademinden. “Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiçbir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

38819 (1) Ezcümle (2): Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına

adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?” Mülk Sûresi 67/3

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

39821 İKİNCİ DELİL-İ KUR’ÂNÎ: Delil-i ihtirâdır (1).

Hülâsası: Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a’râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A’râz cevher olamaz. Demek envâının fasîleleri ve umum a’râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure

adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/7.p s328 p821)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

adem-i sırf: tam bir yokluk a’râz: bir şeyin aslında bulunmayıp sonradan meydana gelen âsâr-ı mahsusa: has, özel eserler bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak cevher: asıl, öz cihet: taraf, yön delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil envâ: türler, çeşitler fasîle: ana-baba; familya gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece gayr: hariç, başkası harekât-ı mütehavvile-i hâdise: olayın değişken hareketleri havâss-ı mümeyyize: bir şeyi diğerinden ayıran özellikler hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hülâsa: özet, öz imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan inkılâb-ı hakaik: gerçek ve doğruların değişmesi, zıtlarına dönüşmesi inkılâb-ı hakikat: gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi istidad-ı kemâl: olgunlaşma kabiliyeti mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar muhakkak: gerçekliği kesin olan muhtera: icad edilmiş, yaratılmış mutavassıt nev’: evrim teorisindeki ara geçiş türü, iki ayrı türden doğan melez mübâyenet-i cevheriye: asla, öze ait farklılık, zıtlık müntiç: netice veren, sonuca eren mürettep: bağlantılı, dizili müteselsil-i ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir nevi: tür, çeşit silsile: zincir suret-i mütegayyire: değişmiş, başkalaşmış biçimler, şekiller şerait-i âdiye-i itibariye: var sayılan, normal, sıradan kurallar mecmuası tahavvül-ü esnaf: sınıfların, çeşitlerin dönüşümü tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tenâsül: üreme teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak umum: bütün vücud: beden, varlık

40827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin

adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

ADEM – Risale-i Nur

ADEM – 15s-40p - yokluk, hiçlik, eşanl-fıkdân, olmama, bulunmama, vücûdun zıddı

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) - 2s-5p - Risale-i Nur

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – Allah’ın dünyada ilk olarak yarattığı insan ve ilk peygamber (a.s.), ilk insan, insan, adam

Mesnevî-i Nuriye (MN):

178 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün

benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

2100 Ve keza, o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin (1) vücuduna ve icadına vesiledir. Evet, bak:

O zât, nev-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziretü’l-Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki

Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmin” diyorlar.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/3.ps42 p100)

(1): saadet-i ebediyenin

Âdem: Hz. Âdem (a.s.) âmin: “Allah’ım kabul eyle” asır: yüzyıl Ceziretü’l-Arab: Arap Yarımadası icad: var etme, yaratma kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması küre-i arz: yerküre, dünya nev-i beşer: insanlık saadet: mutluluk, Cennet hayatı saf: sıra ile uzun uzadıya dizilmek ubudiyet: kulluk vesile: aracı vücud: varlık zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3177 Acaba bütün

beni Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyine-lerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyle beraber istiyor, o esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/60.p s60 p177)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya âyine: ayna bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar câmi: kapsayan, içine alan cemâl: güzellik esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan isimleri Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) ferîd-i kevn ü zaman: bütün varlıkların en değerlisi ve bütün zamanlarda biricik ve tek olan hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.): Peygamberimizin (a.s.m.) kulluğunun aslı ve esası hülâsa-i ubudiyet: kulluğun özü, özeti müteveccihen: yönelerek nev-i beşer: insanlar, insanlık türü şefaat: af için aracılık şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi talep etmek: istemek ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

4464 Mâdem

benî Âdem kâinatın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh, haşir meydanı da bir harmandır; kâinatın başak ve semeresi olan

benî Âdemi intizar etmektedir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/6.p s156 p464)

binaenaleyh: bundan dolayı benî Âdem: Âdemoğlu, insanoğlu haşir meydanı: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanılacak yer, meydan iddihar etmek: biriktirmek, depolamak intizar etmek: beklemek istibka: devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme, kalmasını ve sürüp gitmesini isteme kâinat: evren, yaratılmış her şey semere: meyve, netice tasfiye: temizleme, arındırma

5819 (1) Ezcümle (2):

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve

âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Mülk Sûresi 67/3: “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – 2s-5p - Risale-i Nur

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – Allah’ın dünyada ilk olarak yarattığı insan ve ilk peygamber (a.s.), ilk insan, insan, adam

ADEM-İ ABESİYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ ABESİYET - boş ve anlamsız olmama

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1413 İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam,

adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

ADEM-İ ABESİYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ ABESİYET - boş ve anlamsız olmama

ADEM-İ FARK - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ FARK - farkın olmayışı, farksızlık

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu

adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip,

diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

ADEM-İ FARK – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ FARK - farkın olmayışı, farksızlık

ADEM-İ HİKMET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ HİKMET - hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa,

adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

ADEM-İ HİKMET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ HİKMET - hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması

ADEM-İ İHLÂS - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İHLÂS - ihlâssızlık

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini

adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

ADEM-İ İHLÂS – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İHLÂS - ihlâssızlık

AÇ – AÇLIK - 2s-4p - Risale-i Nur

AÇ - yemek yeme gereğini duyan veya yemesi gereken, tok karşıtı - AÇLIK

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1582 Vazifede lezzet bulunduğuna (1) en zâhir bir delil: Sen kendi âzâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekâ-i şahsî ve bekâ-i nev’î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek, o uzvun bir nevi azabıdır. Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvânâtın vazifelerinde gösterdikleri fedakârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz

olduğu halde tavukları nefsine tercih edip, bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır. Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır. Kendini

bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki,

açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/3.p s212 p582)

(1): (bk. s212 p581)

âzâ: organlar bekâ-i nev’î: türün devamlılığı bekâ-i şahsî: ferdin devamlılığı elem: acı, sıkıntı fedakârâne: fedakârca hayvânât: hayvanlar iftihar: övünme merdâne: mertçe nefs: bir varlığın kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi şevk: büyük istek ve arzu telezzüz: lezzetlenme tereccuh etmek: üstün gelmek uzuv: organ vaziyet: durum zâhir: açık, gözle görünür ziyade: çok, fazla

2689 ONUNCU RİSALE.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Veceal’nâhâ rucû men liş’şeyâtıyn (Mülk 67/5) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âyet-i kerimenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.

BİRİNCİ BASAMAK: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi’l-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza, semâvâtın bu kadar ziynetler ile tezyin edilmesi, behemehal zevi’l-idrâkin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünkü, hüsn-ü ziynet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da

olanlara yapılır. Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifâya kâfi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melâike ve ruhânîler o vazifeyi ifâ edebilir.

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/1.basamak) 5/1.p s266 p689)

(1): Mülk Sûresi 67/5: “Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. (şihâb)”

âşık: çok seven, şiddetli sevgi besleyen âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi behemehal: ister istemez; mutlaka burç: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi celb etmek: çekmek fehmetmek: anlamak gayr-ı mahdut: sınırsız hakaret: küçüklük hüsn-ü ziynet: ziynet güzelliği, güzel süsleme ifâ: yerine getirme İ’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ins: insanlar istihsan: güzel bulma kâfi: yeterli keza: bunun gibi küre-i arz: yerküre, dünya maahaza: bununla beraber melâike: melekler münasip: uygun müzeyyen: ziynetli, süslenmiş nazar-ı hayret: hayret içinde kalmış şaşkın ve hayran bakış nisbeten: kıyasla recmetmek: taşlamak ruhânî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan semâ: gök; yücelik semâvât: gökler şihâb: göktaşı taam: yiyecek tasrih etmek: açıkça ifade etmek tesmiye edilen: isimlendirilen tezyin edilmek: süslenilmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar zevi’l-idrak: düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri ziynet: süs

3739 “Yâ eyyü hannâsü entümül fükarâ ü ilellâh (Fâtır 35/15) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur.

İnsana tevdi edilen

açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlat-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr gınâ-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyleyse fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını “Estağfirullah” ve “Sübhânallah” ile ilân etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/37.İ’lem 1/1.p s288 p739)

(1): Fâtır Sûresi 35/15: “Ey insanlar, hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her türlü övgüye lâyıktır.”

acz: güçsüzlük dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın yüce kapısı envâ-ı niam: nimetlerin çeşitliliği Estağfirullah: Allah’tan af dilemek fakr: muhtaçlık fıtrat: yaratılış, mizaç gaye: amaç gınâ-i rahmet: rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellileri ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kemâlat-ı Sübhâniye: bütün eksikliklerden yüce olan Allah’ın sonsuz mükemmellikteki sıfatları, nitelikleri kibriyâ: azamet, büyüklük kudret: güç, iktidar mikyas: ölçek, ölçü birimi mirsad: dürbün; projektör mizan: ölçü, tartı nihayet: son nimet: iyilik, lütuf, ihsan Sübhânallah: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir tebarüz etme: ortaya çıkma, belirip görünme tenevvü-ü hâcât: ihtiyaçların çeşitliliği tevdi edilen: emanet olarak verilen ubudiyet: Allah’a kulluk

4741 (1) Evet, ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete ulaştığında, onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümatı içinde yürüyenler esnâ-yı seferde korkudan,

açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda, onda dokuzu ya idam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı birşeyi, dünyevî, ednâ bir hiffet için tercih etmez.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/38.İ’lem 3/2.p s289 p741)

(1): (bk. s289 p740)

bilâhare: daha sonra binaenaleyh: bundan dolayı dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık dünyevî: dünya ile ilgili ebedî: sonsuz ednâ: basit, aşağı ehl-i şuhud: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gören kimseler ehl-i vukuf: bilirkişi, bir konuda derinleşmiş olanlar emn ü eman: emniyet ve korkusuzluk esnâ-yı sefer: yolculuk esnasında, yolculuk sırasında hiffet: hafiflik mahall-i hükûmet: hükûmet yeri mahkûm olma: cezalandırılma, hüküm giyme mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek merkez-i hükûmet: hükûmet merkezi mükâfat: ödül şehadet: şahitlik tasdik: doğrulama, onaylama tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme vâsıl olmak: kavuşmak, ulaşmak yümn (yümün): kuvvet; bereket; bolluk; saadet zulümat: dinsizlik ve inkâr karanlığı

AÇ – AÇLIK – 2s-4p - Risale-i Nur

AÇ - yemek yeme gereğini duyan veya yemesi gereken, tok karşıtı - AÇLIK

AÇIK - 4s-9p - Risale-i Nur

AÇIK - zâhir, sarahat

Mesnevî-i Nuriye (MN):

15 “Üstad-ı hakikî Kur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (r.a.) Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri

açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü

açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ “Vefî külli şey’in lehü âyetün tedüllü alâ ennehü vâhıd (1)” hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.

(MN Mukaddeme 5/1.Nokta 3/3.p s16 p5)

(1) “Herbirşeyde Onun bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır.

ehl-i istiğrâk: manevî zevklere dalıp kendinden geçen kişiler gayet: çok hadsiz: sınırsız İmam-ı Gazâlî (r.a.): Hüccetü’l-İslâm Ebû Hamid Muhammed bin Ahmed el-Gazzali: Eş’ari kelâmcısı, Şâfiî fâkihi (1058-1111) irşad: doğru yolu gösterme Mevlâna Celâleddin (r.a.): Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: (1207-1273) mücahede: cihad etme, din uğrunda çaba harcama Nefs-i emmare: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sülûke başlamak: mânevî âlemlere ve derecelere yönelmek şükûk ve şübehat: şekler ve şüpheler Tevhid-i kıble: bir tek hedef belirleme Üstad-ı hakikî: gerçek hoca üstad-ı kudsî: kutsal üstad, yol gösterici hoca Yeni Said: 1926-1950 yılları arasındaki hayatı

290 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş!

Aklı başında olan bir adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının

açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

3158 Ve keza, (1) icraatından, faaliyetinden anlaşılan

pek harika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin içtimâları için yalnız dar bir misafirhane yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, daima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydanı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı san’atına ve ihsanatına bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder. Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra daimî bir menzil, sabit saraylar,

açık hazineler bulunup ve sakinleri sabit ve daimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/41.p s55 p158)

(1): o şefkatli sultanın

âsâr-ı san’at: san’at eserleri bilbedâhe: açık bir şekilde dâimî: devamlı delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek faaliyet: iş, icraat, uygulama icraat: faaliyet, uygulama içtimâ: toplanma ihsanât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik istiâb etmek: içine almak, içine sığdırmak, kapsamak meclis: toplanma yeri menzil: durak, yer, mekân meşher: sergi nümune: örnek sabit: değişmeyen sakin: ikâmet eden, oturan, yerleşmiş olan saltanat: hâkimiyet, egemenlik tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek vaziyet: durum

4373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı

açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır. BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

5516 Arkadaş!

Kur’ân da o defineyi (1) keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur’ân’ın gözü

açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenâsüp ve muvazeneye riayet ederek kemâl-i intizam ve ıttırad ile hakikati izhar etmiştir. Arkadaş! Nev-i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb-i dalâletleri, imamlarının kusurudur. Evet, imamları bâtından bahsetmişlerse de, meşhudatlarına itimad ve iktifa ederek esnâ-i tarikten dönmüşlerdir. Ve “Hafez’te şey’en ve gâbet anke eş’yâü (2)” kavline mâsadak olmuşlardır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/3.p s180 p516)

(1): (bk. s179 p515)

(2): Bir şeyi muhafaza ettin ama, birçok şeyi kaybettin.

bâtın: bir şeyin iç yüzü, aslı, esası dalâlet: hak yoldan sapkınlık define: hazine envâen: çeşit çeşit olarak esnâ-i tarik: yolculuk esnasında, sırasında fırka: topluluk, grup hakikat: doğru, gerçek ihata: kuşatma, kapsama; etraflıca bilme iktifa etmek: yetinmek imam: önder, lider itimad etmek: güvenmek izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kavl: söz kemâl-i intizam ve ıttırad: tam ve mükemmel bir düzen, sistem ve ahenk keşfetme: bulma, ortaya, açığa çıkartma mâsadak olmak: doğrulayıcı ve onaylayıcı olmak meşhudat: gözlemler, mânevî âlemde görülen şeyler muvazene: denge nev-i beşer: insanlar riayet etmek: uymak, gözetmek sebeb-i dalâlet: doğru yoldan sapıtma sebebi tenâsüp: uyum, uygunluk

6643 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvat ve arzın Nâzım ve Hâlıkı olan Allah’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi ve tefviz etsin? Arşın Sahibinden maadâ arşın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret olduğundan,

açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahaza, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibâdullahın enzarını kendine celb eden ismî bir vasıta bılunsun. Maahaza, küll ile cüzde, nev’ ile fertte yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedahil ve yekdiğerine mütesanit olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı faillere vermek mümkün değildir. Meselâ, âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dahildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dahildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hakezâ, bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudret ile yapılır. Nasıl ki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbirşey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor. Kezalik, bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye âittir. Başka birşeyin müdahalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.

HÜLÂSA: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/19.İ’lem 1/1.p s244 p643)

âlem: dünya a’mâl: ameller, işler arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya ceberûtiyet: daimî olan kudret büyüklük ve haşmet celb etme: kendine çekme cüz: kısım, parça ef’âl: fiiller, işler enzar: bakışlar, dikkatler eşya: varlıklar fail: işi yapan, özne fert: tek, birey gayr: diğer, başkası Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hariç: dışında hüceyrat-ı bedeniye: beden hücreleri hülâsa: kısaca, özet ibâdullah: Allah’ın kulları i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâme: sarık İmâm-ı Mübîn: İlâhî ilim ve emrin bir unvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğine ait bilgi ve kurallarının yazıldığı kader defteri imkân dairesi: varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat intizam: düzenlilik, tertiplilik istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış izzet: değer, itibar, yücelik kasır: eksik, noksan katre: damla kellâ: asla kezalik: bunun gibi kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan ve ezelî olan sonsuz güç ve iktidarı küll: bütün, genel küre: dünya küre-i arz: yer küre, dünya maadâ: -den başka, -in dışında maahaza: bununla beraber miskin: zavallı, muhtaç muhasebe: hesaba çekilme, sorgulanma muhit: her şeyi içine alan, kuşatan müdahale: karışma mühmel bırakmak: ihmal etmek mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mütedahil: iç içe, birbiri içinde mütesanit olma: dayanışma içinde olma nakış: işleme, süsleme Nâzım: her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah (c.c.) nev’: çeşit, tür nizam: düzen safahat: sayfalar, alanlar, aşamalar semâvat: gökler şems: güneş şuûnât: fiiller, durumlar, haller, işler tanzim etme: düzenleme tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama, idare etme tefviz etmek: vazifelendirmek, görevlendirmek tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak tevdi: birisine bırakmak, emanet etmek ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık; Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı yekdiğeri: bir başkası zerrat: zerreler, hücreler zerre: atom, maddenin en küçük parçası

7682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları

açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

8827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima

açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

9832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana açılsın.

Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer

açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

AÇIK – 4s-9p - Risale-i Nur

AÇIK - zâhir, sarahat

AÇIKLAMAK - 1s-1p - Risale-i Nur

AÇIKLAMAK - tefsir etmek, yorumlamak, beyan etmek, izah etmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1650 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaiki tafsilâtıyla beyan eden ve

açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Binaenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) hak ve hakikattir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/26.İ’lem 1/1.p s246 p650)

Aleyhissalâtü Vesselâmdır: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun beyan etme: açıklama binaenaleyh: bundan dolayı dellâllık: ilân edicilik enbiya: nebiler, peygamberler enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatleri hakaik: hakikatler, esaslar hak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren, bütün yaratılmışlar merâtib: mertebeler, dereceler mücmel: öz, özet nisbet: ölçü Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği tafsilât: ayrıntılar, detaylar tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma

AÇIKLAMAK – 1s-1p - Risale-i Nur

AÇIKLAMAK - tefsir etmek, yorumlamak, beyan etmek, izah etmek

AÇMAK - AÇILMAK - 15s-45p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

19 Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış, kalb ve ruh içinde yol

açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol

açmış. Adeta Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/2.p s18 p9)

âfâkî: dış dünyaya ait asâ: baston, değnek cihet: yön ekseri: çoğunlukla enfüsî: iç dünyamıza ait haricî: dışa ait marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma Mesnevî: Mesnevî-i Nuriye risalesi turuk-u cehriye: zikirlerini âşikâr ve sesli yapan tarikatler turuk-u hafiye: gizli ve sessiz zikri temel alan tarikatlar, Nakşibendilik gibi

210 Hem Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, herşeyde bir pencere-i marifet

açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûp olmayıp galebe etmiş.

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/3.p s18 p10)

ehl-i inat: dinsizlik ve inkârcılıkta inat edenler galebe etmek: yenmek, üstün gelmek hadsiz: sonsuz, sınırsız hükema: aklî ilimlerde ve hikmette ileri seviyelere ulaşanlar i’câz-ı mânevî: mânevî yönde görünen mu’cizeler mahsus: has, özel pencere-i marifet: Allah’ı bilme ve tanımaya yönelik bir pencere gibi açılan vasıtalar

378 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını

açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı

açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

4118 LÂSİYYEMALAR.

Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır. Bismillâhirrahmânirrahîm. Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden, lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını

açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/1.p s48 p118)

âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt Arabî: Arapça ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler âyât: âyetler, deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek cihet: şekil, yön enbiya: nebiler, peygamberler esas: temel hamd: övgü, teşekkür, minnet ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları ihvan: kardeşler keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma lâsiyyema: özellikle; bilhassa lisan-ı acz: acizlik dili müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak mürselîn: resuller, peygamberler resul: elçi, peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: diğer salât ve selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan duâ ve niyaz Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (c.c.) senâ: övgü şehadet etmek: şahid olmak şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tılsım: sır, gizli gerçek vahdet: Allah’ın birliği vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, atomlar

5119 Arkadaş!

Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını

açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalattan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhalattan bir taneyi beyan edeyim ki, şirkin ne kadar fena bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:

(MN Lâsiyyemalar 90/2. p s48 p119)

beyan: izah etmek, açıklamak esbab: sebepler küfür: Allah’ı inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik muhalât: muhaller, olması mümkün olmayan şeyler şirk: Allah’a ortak koşma şükür: teşekkür etme tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa; doğadaki kanunlar

6150 Ve keza, bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini

açıp halka göstermek ve arz etmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için, ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.

(MN Lâsiyyemalar 90/33.p s54 p150)

arz etmek: sunmak, göstermek cevahir: cevherler emir: buyruk irade: istek, arzu kudret: güç, iktidar memur: görevli müsaade: izin resul: kendisine bir kitap ve şeriat gelen elçi, peygamber saltanat: egemenlik tayin edilme: görevlendirme, atama zât: kişi, şahıs zîkıymet eşya: kıymetli şeyler

7178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın

açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin

açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

8250 Ve keza, eşyanın esbaba isnadındaki istib’addan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş’et eden dalâletlerden hâsıl olan ıztırabat, bütün akılları, ruhları Vâcibü’l-Vücuda firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünkü ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar

açılır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh, necat ve halâs ancak Allah’a iltica ile olur. “fefirrû ilallâh: (Zâriyât 51/50) (1)” “elâ bi zikrillâhi teatme innül kulûb: (Ra’d 13/28) (2)”

İşte, kâinat şu hakikatin lisanıyla, “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (3)” yu söylüyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/32.p s80 p250)

(1): Zâriyât Sûresi 51/50: Hepiniz Allah’a koşun.

(2): Ra’d Sûresi 13/28: Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.

(3): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr esbab: sebepler eşya: varlıklar halâs: kurtuluş hâsıl olmak: ortaya çıkmak, meydana gelmek ıztırabat: ıstıraplar, sıkıntılar iltica etmek: sığınmak irade: dileme, istek, tercih isnad: dayandırma istib’ad: akıldan uzak görme istiğrab: garip görme, acayip bulma mutmain olmak: bir konudaki kesin kanaatten dolayı kalp rahatlığına ulaşmak müşkül: zorluk necat: kurtuluş neş’et eden: kaynaklanan, bir şeyden ortaya çıkan Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zikir: Allah’ı devamlı anma

9294 ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el

açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/3.Hakikat 1/1.p s93 p294) arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) esbab: sebepler fâsit: bozuk iltica etmek: sığınmak lezâiz: lezzetler minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah (c.c.) safâ: eğlence sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) vesait: araçlar, vasıtalar

10320 (1) Kezâlik, Birinci Babda (2) tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi

açması, elbette bir ihtiyaca binaendir.

(MN Katre Hâtimenin sonundaki İtizar 3/2.p s101 p320)

(1): Konu: Bu risale (Katre Risalesi), Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir (bk. s101 p319)

(2): (Birinci Bab bk. s74 p219)

bab: kısım, bölüm beyan: açıklama, anlatım binaen: dayanarak hatt-ı harp: savaş hattı, düşmanla savaş yapılan alan hususî: özel kezalik: buradan hareketle müdafaa etmek: savunmak nefer: asker tevhid: Allah’ın birliği vâki: mevcut, var zikretmek: bildirmek, anmak

11321 (1) Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyif için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticâlî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müthiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O, ateşle nurun karıştıkları” bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, tâkip ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni

açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’ân güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi. “ellâhümmecalil kur’âne nûran liukûlinâ ve kulûbinâ ve ervâhınâ ve mürşiden lienfüsinâ âmin âmin âmin (2)”

(MN Katre Hâtimenin sonundaki İtizar 3/3.p s101 p321)

(1): Konu: Bu risale (Katre Risalesi), Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir (bk. s101 p319)

(2): Allah’ım, Kur’ân’ı akıllarımızın, kalblerimizin, ruhlarımızın nuru ve nefislerimizin de mürşidi yap. Amin, âmin, âmin.

âni: birden bire berzahî: iki dünya arasına ait, iki yer arasında bulunan bîzar: bezmiş, usanmış delâlet: işaret hengâm: zaman, an ibare: cümle, ifade ihtiyar: irade ilham: Allah tarafından kalbe atılan mânâlar irticâlî: sözlü konuşma işkâl ve iğlâk: zor anlaşılan ve kapalı olan ifadeler kâh: bazen misbah: lamba nefs-i emmâre/nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu nişan: alâmet, işaret şerefe: minarede müezzinin ezan okuduğu yer zulmet: karanlık

12327 REMZ. Arkadaş!

Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve

açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan herbirşeyi lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu’d. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.

(MN Katrenin Zeyli 18/3.Remz 3/1.p s104 p327)

baîd: uzak bu’d: uzaklık cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön karîb: yakın kurb: yakınlık nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu remz/remiz: işaret şems: güneş tesir etmek: etkilemek tevlid etmek: doğurmak, sebep olmak ukde: düğüm, çözümü zor iş ziya: ışık, parlaklık

13373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar

açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler

açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar

açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler

açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

14375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede

açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

15381 İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar!

Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki: Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı muciptir. Bu da red ve inkârı icap eder. Bu dahi dalâletleri intaç eder. Bu ise ıztırâbât-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-Vücuda iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülât Onun kudretiyle hallolur. Ve

açılmaz düğümler Onun iradesiyle

açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvazeneyle izah edeceğim. Şöyle ki:

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/1.p s121 p381)

Cenâb-ı Hak: Hakkıın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dalâlet: doğru yoldan sapkınlık esbab: sebepler eşya: varlıklar firar ettirmek: kaçırmak gafletli: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan hakikat: herbirşeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti ıztırâbât-ı ruhiye: ruhun duyduğu ıstıraplar, azaplar, sıkıntılar icad: var etme, yaratma icap etmek: gerektirmek İ’lem: bil iltica etmek: sığınmak inkâr: inanmama irade: dileme, tercih isnad: dayandırma istiğrab: şaşkınlık izah etmek: açıklamak kudret: güç, iktidar mecbur etmek: zorlamak mucip: gerektiren, sebep, vesile mutmain: içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış muvazene: karşılaştırma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar müşkülât: zorluklar nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi şehadet: şahitlik, tanıklık teşevvüşat-ı akliye: aklın karmakarışık olması, bulanması Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, yön vücub-u vücud ve vahdet: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği zerrat: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı çokça anma zulmet: karanlık

16388 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin

açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti

açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

(MN Hubâb Risalesi 28/23.İ’lem 1/1.p s124 p388)

,âfâkî: dış dünyaya ait enfüsî: iç dünyaya ait halk: yaratma icad: var etme ihtiyar: dileme, seçme in’am eden: nimeti veren intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih istifade etmek: faydalanmak kesb: kazanma Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, ihsan sadâ: ses savt: ses şerait: şartlar vesait: araçlar, vasıtalar vusul bulma: kavuşma, erişme ziya: ışık

17418 Ve keza, (1) o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”

Arkadaş! Bu gibi ehlehleri ikna ve işkâllerini def için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.

BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hakkın rububiyetinin kemâliyle alâkadar olan herşey Onu tavsif eder. Fakat, o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat o kemâl ile muttasıf olamaz.

İKİNCİSİ: Herşeyden Cenâb-ı Hakkın nuruna bir kapı

açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapılarında kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile

açılması mümkündür.

ÜÇÜNCÜSÜ: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.

(DÖRDÜNCÜ şey için bk. s139 p419)

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/9.İ’lem 3/2.p s138 p418)

(1): İnsanların öyle eblehleri vardır ki… (bk. s138 p417)

alâkadar: alâkalı, ilgili ebleh: ahmak eser-i san’at: san’at eseri esmâ-i Nuriye: nurlu isimler; Allah’ın isimleri gayr-ı mütenahi: sonsuz hasis: maddi görünüş itibariyle değersiz, küçük, basit hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hisse: pay ilm-i muhit: Allah’ın her şeyi kuşatan ve kapsayan ilmi in’ikas eden: yansıyan istilzam etmek: gerekli görme, gerektirme işkâl: problem, şüphe, karışık olma kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması kemâl: mükemmellik külfet: güçlük, zorluk mahal: yer, zemin mahall-i tecellî: görüntünün, aksin belirdiği yer mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak miftah: anahtar muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş nur: ışık rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış geyelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde ve san’atla yaratan Allah (c.c.) tavsif etmek: nitelemek, özelliklerini anlatmak tersim etmek: çizmek, resmetmek, resimlemek

18427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek

açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

19434 Ve keza, kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında

açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek ebedül’âbad memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîmden medet istiyorum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/3.p s145 p434)

ebedül’âbad memleketi: sonsuzluklar ülkesi; sonsuz hayat, Cennet Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîm: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren, sonsuz rahmetiyle her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah (c.c.) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması medet istemek: yardım dilemek muhit: okyanus, geniş alan, çevre sevk eden: gönderen, yönlendiren şimendifer: tren şimşekvâri: şimşek gibi tayyare-i ömür: ömür uçağı uhdut: çukur, hendek

20474 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devam ile, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangibir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih

açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/7.İ’lem 1/1.p s159 p474)

âmâl: emeller; arzular, istekler ebedî: sonu olmayan sonsuzluk ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı emir: iş, olay, olgu fâni: geçici olan, ölümlü fena: yok olma, ölme, fâni olma ihtimam: özen gösterme, önem verme iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak kasden: bizzat yönelerek mânâ: anlam müteveccih: yönlenmiş, yönelen nazaran: bakarak, -göre razı: hoşnut umûr-u dünyeviye: dünyaya ait işler, dünya işleri

21485 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pekçok menfezler

açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/15.İ’lem 1/1.p s163 p485)

beşeriyet: insanlık gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli himmet: ciddi gayret küre-i arz: yerküre lütuf: iyilik, ihsan, bağış mazhar olma: erişme, nâil olma medeniyet-i sefihe: insanları zevk ve eğlenceye yönelten alçak medeniyet; Batı medeniyeti menfez: delik, gedik müyesser olmak: nasip olmak nâzır: bakan ruh: hayat kaynağı, can, cevher tâdil: düzeltmek, ıslah etmek

22501 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kabir, âlem-i âhirete

açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/1.p s170 p501)

âlem-i âhiret: âhiret âlemi; öldükten sonraki sonsuz hayat cihet: yön, taraf gusül: yıkanıp temizlenme; boy abdesti ikrah etmek: kötü görme; tiksinme, nefret etme iltihak: bir topluluğa katılmak istikzar: kirlenme, kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme iştiyak: çok arzu ve istek kabir: mezar kazûrat: pislikler, süprüntüler rahmet: İlâhî şefkat, merhamet

23511 ZEYLÜ’L-HABBE. Arkadaş!

Şu müşevveş eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol

açıp gösteriyorum.

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)”

“Hasbü nallâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (2)”

“Niğ’mel mevlâ ve niğ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)”

“Ellâhümme lâ tuh’rıcnâ mined dünyâ illâ meaş’şehâdeti vel îmân (4)”

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi alâ niğ’metil îmân vel islâm bi adedi katarâtil emtârı… (5)”

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi 1/1.p s177 p511)

(1): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(2): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

(4): Allah’ım bizi dünyadan ancak kelime-i şehâdet ve imânla çıkart.

(5): Bize bahşettiğin îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgaları, ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah’a hamdolsun. Ve her türlü halde bize in’âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri adedince Allah’a şükür olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini’l-Muhtar (a.s.m.) efendimize, onun pâk âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.

bilâhare: daha sonra inkişaf etmek: açığa çıkmak, ortaya çıkmak keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak, ortaya çıkarmak müşevveş: dağınık, düzensiz, karışık; bu tabir bir tevazu ifadesi olarak kullanılmıştır zeylü’l-habbe: Habbe Risalesinin eki zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

24544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm

açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

25557 (1) Ey sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa!

“Deccal gibi birtek gözü taşıyan…” (2) kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere

açtığın yol (3) ve verdiğin saadet, bu misale benzer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/5.p s200 p557)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Hadis-i Şerif (Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11, 13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.)

(3): bk. (s200 p556)

âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fanteziye: aşırı süs ve lüks hâlet: durum, hal hayvânât: hayvanlar hevesat: hevesler, arzu ve istekler illet: hastalık iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme İsevî dini: Hıristiyanlık muvakkaten: geçici olarak ruh-u beşer: insan ruhu sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence

26566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki: Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ

açar. Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

27587 Buna binaen (1) herbirşey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna İKİ cihetle şehadet eder.

BİRİ: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.

İKİNCİSİ: Herbirşey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sahifesi gibi

açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit ozerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/8.p s215 p587)

(1): (bk. s214 p586)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.) binaen: dayanarak câmid: cansız cihet: yön divanelik: akılsızlık düstur: kanun fevkinde: üstünde hurufât: harfler idame eden: devam ettiren Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah (c.c.) Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap lisan: dil mizan: ölçü, denge muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması mühim: önemli nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni semâvat: gökler şehadet etmek: şahitlik etmek tâkat: güç, kapasite tatbik-i hareket: uygun hareket teşkil eden: oluşturan tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek vazife: görev vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması vücud: varlık Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerre: atom

28589 İşte, ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvânâtı bu sineğe (1) kıyas et. Hattâ nebâtâtı da aynen hayvânâta kıyas edebilirsin. Evet, Cevâd-ı Mutlak (celle celâluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş, onunla evâmir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelâle, nasıl Kitab-ı Mübînin düsturlarından, arı vazifesine ait miktarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymıştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı

açar, programını okur, emri anlar, hareket eder. “Ve evhâ rabbüke ilen nahl (Nahl 16/68) (2)” âyetinin sırrını izhar eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/10.p s216 p589)

(1): sivri sinek (bk. s215 p588) (2): Nahl Sûresi (16/68): “Rabbin balarısına ilham etti.”

arı: balarısı âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi celle celâluhu: (c.c.), Allah’ın şânı yücedir Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (c.c.) düstur: kanun evâmir-i tekviniye: yaratılışa ait emirler ve kanunlar ferd-i zîhayat: bir canlı varlık fihriste: liste, özet, içerik Hakîm-i Zülcelâl: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (c.c.) hayvânât: hayvanlar ilhâm: Allah tarafından kalbe gelen mânâ izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kıyas etmek: karşılaştırmak Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap mazhar olma: bir şeye erişme, kavuşma midâd: mürekkep nebâtât: bitkiler sandukça: küçük sandık sinek: sivrisinek tevdi etmek: vermek tezkere: belge vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün

29599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş,

açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

30612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini

açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

31615 BEŞİNCİ MESELE:

Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol

açar.

Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

32616 (1) Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere

açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere

açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/2.p s229 p616)

(1): (bk. s228 p615)

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem dikkat-i nazar: dikkatle bakmak füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler hâlis: içten, samimi, saf, temiz harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak irşad etme: doğru yolu gösterme kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan mir’ât-ı ruh: ruh aynası mürid: bir mürşide talebe olan müşahede etme: gözlemleme nâkıs: eksik, noksan safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı telâkki edilen: kabul edilen üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi ziyade: çok, fazla

33620 (1) DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını

açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar. Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “Lâ ilâhe illâllah (2)” kelime kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/4.remiz 1/1.p s231 p620)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden DÖRDÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618 –

s231 p619)

(2): Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

âlem-i nur: nur âlemi berk: şimşek cismânî: maddî yönü olan cismâniyet: maddî varlığı olan daire-i hayat: hayat alanı derece-i hayat: hayat derecesi dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gayr-ı mevcut: var olmayan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hakikat-i vücud: varlığın gerçek yönü hat: çizgi hayvânî: canlı hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan in’ikâs etmek: yansımak kelime-i kudsiye: kutsal cümle mâdum: yok, hiç olmamış marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma menzil: ev, mekân musibet: belâ, büyük sıkıntı remiz: işaret satıh: yüzey sür’at-i hareket: hızlı hareket tahrik: harekete geçirme tasavvur etme: düşünme, hayal etme tevehhüm: kuruntu vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu vehim ü hayal: vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme

34622 (1) Meselâ bu tohumcuk bir incir ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîmin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sümbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleriyle iştahımızı

açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvânî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkezâ, kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. “Ferciıl besara hel terâmin fütûr (Mülk 67/3) (2)” sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîzin cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyetin tecellî-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/15.Nota 3/1.mesele 3/2.p s233 p622)

(1): (bk. s232 p621)

(2): Mülk Sûresi (67/3): “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

cilve: görünme, yansıma Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) galat: hata gün âşıkı: ayçiçeği hadsiz: sınırsız hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hâkezâ: bunun gibi haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayvânî: hayvansal, canlı ihsan: bağış iltibassız: karıştırmadan inkişaf etme: ortaya çıkma, gelişme irsiyet: soydan gelen, miras olarak kalan ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakkın yarattığı herşeyi muhafaza eden, koruyan, anlamına gelen ismi kabza: avuç kat’î: kesin kıyamet: dünyanın yıkılıp, âhiret hayatının başlaması mertebe: derece muhafaza: korumak, saklamak muhtelif: çeşitli mütenevvi: çeşitli nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi neşir: yayılma nimet: iyilik, lütuf sureten: görünüşte surette: şekilde tecellî-i ekber: en büyük tecelli, yansıma terakki etmek: ilerlemek, yükselmek Zât-ı Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan Zât, Allah (c.c.)

35639 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlâhiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir burhan, bir delil, bir mâkes-i nurânî olmakla Cemâl-i Ezelînin tecellîsi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır. Hakikaten, semâvat, arz ve cibâlin hamlinden âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât-ı İlâhiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksat bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi fetih ve

açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşir iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza, nur-u iman ile Allah’a bakıp mülkü ona teslim etmekle –itikaden- mükellef iken, ene rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten “İnnel insane le zalumün cehûl (1)”.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/15.İ’lem 1/1.p s242 p639)

(1): İnsan çok zâlim ve çok câhildir.

âciz: güçsüz, zavallı, zayıf arz: dünya burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt Cemâl-i Ezelî: ezelî ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah (c.c.) cibâl: dağlar cihet: taraf, yön cilvelenme: cilâlanma, parlama ene: ben, benlik fehmetmek: anlamak fetih: açma hakikaten: gerçekten haml etme: yüklenme hazine-i İlâhiye: İlâhî hazine hilkat: yaratılış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itikaden: inanç gereği Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (c.c.) keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma, bulma kısm-ı ekserî: büyük bir kısmı mahfî: gizli, saklı mâkes-i nurânî: nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer maksat: amaç, gaye mazmun: bir şeyin içerdiği mânâ, kavram mir’at: ayna mükellef: yükümlü, sorumlu neşir: yayma nur-u iman: iman nuru, aydınlığı rasad: dürbün, gözetleme aleti semâvat: gökler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri şeffaf: saydam, parlak şirk: ortak koşma taksim etmek: bölüştürmek, ayırtmak tecellî: belirme, görünme, yansıma tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma vâhid-i kıyasî: ölçü birimi ziya: ışık, parlaklık

36651 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sath-ı âlemde kurulan şu sergiy-i İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü, insan gerçi cahil, zulmetli birşeydir, amma öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur,

açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sahibi olur ki Sultan-ı Ezelinin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/27.İ’lem 2/1.p s247 p651)

âlem: dünya, kâinat, bütün yaratılmışlar azamet: büyüklük, yücelik binaen: -dayanarak celâl: büyüklük, azamet, haşmet enmuzeç: örnek, fihriste haşmet: büyüklük, görkem, azamet ifa etmek: yerine getirmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etme: geçme; anlama, kavrama istidad: kabiliyet, yetenek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar küllî: genel, kapsamlı, bütün fertleri içine alan liyâkat: hak etme, lâyık olma Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mutlak: kayıtsız, sınırsız müşahit: tanık, şahit, delil mütefekkir: varlıklar üzerinde etraflıca düşünüp Allah’a ulaşan aydın, düşünür mütehayyir: hayrete düşen, hayrete kapılan mütenezzih: tenezzüh eden, gezen, seyreden nakış: işleme, süsleme nevi: çeşit, tür nümune: örnek, misal rububiyet: Rablık Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sath-ı âlem: kâinat ve dünya zemini secde-i hayret: hayret secdesi sergiy-i İlâhî: Allah tarafından olan sergi Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi ezelî Sultan, Allah (c.c.) şâşaa: gösteriş, göz alıcılık, parlaklık şuur: bilinç, anlayış, idrak tahdit edilme: sınırlanma, sınırlandırılma tenezzüh: gezinti teşhir etme: sergileme tezyinât: süslemeler ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık; Cena-b-ı Hakkın ilâhlığı vedia bırakılma: emanet edilme, ödünç verilme ziynet: süs zulmetli: karanlıklı, sırlarla dolu

37681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup,

açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata

açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

38682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları

açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi

açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı

açılıyorsa kâinatın da kapıları

açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

39696 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Esmâ-i Hüsnâyı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır? Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, bazan âyât-ı kudreti âyetlerde basteder, sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi

açar, dağıtır; sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazan da ef’âlini tafsil ettikten sonra, isimler ile icmal eder. Bazan da, halkın a’mâlini tehdidâne söyler; sonra rahmete işaret eden isimler ile tesellî eder. Bazan da bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra, o makasıdı takdir ve ispat için, burhan olarak kavâid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazan da maddî cüz’iyatı zikreder, sonra esmâ-i külliye ile icmal eder. Ve hâkezâ…

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/4.İ’lem 1/1.p s269 p696)

a’mâl: ameller, işler ve davranışlar âyât-ı kudret: kudret âlemi olan evrenle ilgili âyetler âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi bast etmek: yaymak, genişletmek burhan: delil, kanıt cüz’iyat: ferdî, bireysel şeyler ef’âl: fiiller, işler esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri esmâ-i külliye: bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah’ın isimleri fezleke: hülasa, öz hâkezâ: böylece, bunun gibi hâtime: son icmal etmek: özetlemek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kavâid-i külliye: her şey hakkında tatbik edilebilen genel kurallar Kur’-ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân makasıd: gayeler, istenilen şeyler makasıd-ı cüz’iye: ferdî, bireysel gayeler mensucat: dokuma rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet tafsil etmek: ayrıntılı olarak açıklamak tayyetmek: sarıp dürmek tazammun etmek: içermek, içine almak tehdidâne: tehdit ederek tesellî etmek: avutmak, acıyı dindirmek zikretmek: anmak, belirtmek

40705 (1) Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini

açar, fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vasıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur-u tevhid pek suhuletle nasip ve müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla, tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedennîyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler, ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imâniyeyi derk etmekte bedevîlerin bedevîleridir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/2.p s274 p705)

(1): (bk. s273 p704)

âlem: dünya bedevî: çölde yaşayan, köylü cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma derk etmek: anlamak evham: kuruntular, şüpheler gaflet: dalgınlık, umursamazlık gark olmak: boğulmak hakaik-i imâniye: iman hakikatleri, esasları huzur-u tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini doğrudan Allah’ın huzunda hissetme intibah: uyanma istilâ etmek: ele geçirmek kesret: çokluk müyesser: kolay nasip (olma): elde etme sahil-i vahdet ve tevhid: vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı seyr-i ruhânî: ruhanî ve mânevî âlemlerdeki seyir, gezinti suhulet: kolaylık sukut: alçalış, düşüş suûd: yükseliş tabaka: derece, katman tedennî: alçalma, gerileme terakki: ilerleme, yükselme tevehhüm eden: kuruntuya kapılan, zanneden, sanan tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait kılınması vasıl olmak: ulaşmak yakîn: kesin ve doğru bilgi zan: şüphe, sanma, zannetme zerre: maddenin en küçük parçası

41734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini

açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

42757 Kur’ân’dan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebârüz eder: “Ve ceal’neş şemse sirâcâ (Nuh 71/16) (1)” Bu hükm-ü Kur’ânî, Esmâ-i Hüsnânın cilvelerine bakmak için bir pencere

açıyor. Şöyle ki: Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hareretiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup, misafirhanesinde sakin misafirlerini ziyalandırıyor. Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır; câzibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/48.İ’lem 2/2.p s297 p757)

(1): Nuh Sûresi 71/16: “Güneşi bir kandil yapmıştır.”

arz: dünya azamet: büyüklük, yücelik Azîm: büyük, yüce câzibe: çekim gücü cilve: görüntü, yansıma Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri hareret: ısı, sıcaklık hikmet: amaç, maksat hükm-ü Kur’ânî: Kur’ân’a dayalı hüküm, ilim istifade: faydalanma, yararlanma Mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah (c.c.) medar: dayanak, eksen merbut: bağlı mesken: ev, konut misafirhane: konuk evi misal: örnek musahhar: boyun eğen, emre uyan Rahîm: her bir varlığa şefkat ve merhamet gösteren Allah (c.c.) seyyarat: gezegenler şems: güneş tebârüz: belli olmak ziyalandırmak: ışıklandırmak

43765 BEŞİNCİ NOKTA:

Bilirsiniz ki, Kur’ân pek büyük meselelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike dâvet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis

açar. Akılları, mârifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesâilin, o ince hakaikin, kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslûplarla tekrara ihtiyaç vardır. ALTINCI NOKTA: Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala’ var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksatlar vardır. Binaenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münasip bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zahiren tekrar görünse bile hakikatte tekrar değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/3.katre (6 nokta) 6/5.6.noktalar 1/1.p s300 p765)

âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi bahsetmek: bir konu üzerinde söz söylemek, konuşmak bâtın: görünmeyen taraf binaenaleyh: bundan dolayı efkâr: fikirler had: sınır, kapsam hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: gerçek, doğru hüküm: karar itibarla: özellikle kıssa: ibretli hikâye mârifet: Allah’ı tanıma, bilme mesâil: meseleler muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış muttala’: anlam çerçevesi münasip: uygun suver-i muhtelife: çeşitli sûreler tahrik etmek: harekete geçirmek takrir: yerleştirme, sağlamlaştırma tesbit: sağlam şekilde yerleştirme üslûp: ifade ve söyleyiş tarzı vecih: yön, taraf zâhir: açık, görünen zahiren: dış görünüş itibariyle zikredilmek: anılmak, belirtilmek

44825 (1) İKİNCİSİ: Beşerin havâssü’l-hams-ı zâhire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı

açılan pekçok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.

ÜÇÜNCÜSÜ: Mevhum bir şey hakikat-i hariciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemâl bu ihtimali reddeder.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/2.-3.Nükteler s330 p825)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 2.ci ve 3.cüler

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem beşer: insan fıtrat: yaratılış, mizaç gayr-ı meş’ur: şuursuz, bilinçsiz; şuurla bağlantısı olmayan hakikat-i hariciye: haricî, müstakil gerçekliği olan hakikat-ı zaruriye: zorunlu gerçek havâssü’l-hams-u zâhire ve bâtına: insandaki beş içindeki beş dışındaki duygular; beş içindeki duygular: hayal gücü, anlayış, vehim, hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti), beş dışındaki duygular: tatma, görme, işitme, koklama, dokunma hikmet: fayda, gaye; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hilkat: yaratılış hiss-i sâbia-i bârika: ince yedinci his hiss-i sâdise-i sâdıka: doğru altıncı his hiss-i sâmia, bâsıra, zâika: işitme, görme, tat alma hisleri, duyguları kemâl: kusursuzluk, mükemmellik mahlûk: varlık mebde’: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mükerrem: şerefli, ikrama lâyık nizam: düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u beşer: insan ruhu safvet: paklık, temizlik sâika: sevk edici sevk: yönlendirme süflî: alçak, âdi şâika: insanı belli bir yöne teşvik eden duyu, duygu şevk: şiddetli arzu ve istek vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his

45832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana

açılsın. Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı

açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

AÇMAK - AÇILMAK – 15s-45p - Risale-i Nur

AD - 2s-6p - Risale-i Nur

AD - isim, nam, lâkap, şöhret, şan, itibar, haysiyet

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1322 KATRENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi rabbilâlemiyn vesselâtü vesselâ-mü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ec’meıyn (1).

(MN Katrenin Zeyli p1/1 s103 p322)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ü selâm ise, efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve onun âl ve Ashabına olsun.

katre: damla; Katre Risalesi Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alır zeyl: ilâve, ek

2323 REMZ. Arkadaş!

Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beytin (1) etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyti ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmâya dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir burhan olsun.

(MN Katrenin Zeyli 18/1.Remz p2/1 s103 p323)

(1): Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir

adıdır. Diğer

adları: Beytullah, el-Beytü’l-Atîk, el-Beytü’l-Harâm, el-Mescidü’l-Harâm, el-Meş’arü’l-Harâm âlem-i İslâm: İslâm dünyası Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir adıdır burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cemaat: topluluk cemaat-i uzmâ: büyük cemaat, topluluk dahil olmak: katılmak evvel: önce hayalen: hayal ederek hüccet: kanıt, delil icmâ: fikir birliği, birleşme ihata etmek: kuşatmak Kâbe: Mekke-i Mükerremede bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal mekân, Beyt mendub: dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış nazara almak: dikkate almak remiz: işaret teşekkül eden: oluşan tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber

3349 HUBÂB. Kur’ân-ı Hakîmin ummanından.

“Hüdâyi pürkerem hûd mülki hûd râmîhırad ez tûberâyi tûnikeh dâred behâi bî girân dâdeh (1)”

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyne vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (2)”

(MN Hubâb Risalesi 1/1.p s111 p349)

(1): Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler s290.

(2): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün Âl ve Ashabının üzerine olsun!

hubâb: su kabarcıkları Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân umman: okyanus

4611 DÖRDÜNCÜ MESELE:

Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve ağaç gibi), doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına alarak Bismillâh de, al. Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü “Velâ te’külû mimmâ lem yüz keris müllâhi aleyh (En’âm 6/121) (1)” âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz” demektir. O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhîyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’âmdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhiri vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/1.p s226 p611)

(1): En’âm Sûresi 6/121: “Üzerine Allah’ın

adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin”

âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle Bismillâh: Allah’ın adıyla esbab: sebepler esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler ihtiyar: dileme, irade in’âm: nimetlendirme lisan-ı hal: hal ve beden dili mânâ-yı işarî: işaret edilen anlam mânâ-yı sarih: açık anlam Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan nota: bildiri rahmet-i İlâhîye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma zâhiri: dış görünüşte

5736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

“Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn. (ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Tin Sûresi 95/1-2: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın

adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (sûrenin sonuna kadar…)”

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

6759 Mu’cize-i Kübradan birkaç katreyi tazammun eden ON DÖRDÜNCÜ REŞHA.

BİRİNCİ KATRE: Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden deliller ne tâdât ve ne tahdit edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâat”

adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyan edildiği gibi, “Lemeat”

adlı ikinci bir eserimde Kur’ân’ın î’câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücuh-u î’câzdan belâgat-i nazmiyeye ait bir vecihte “İşârâtü’l-Î’câz” nâm eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanları o üç kitabı tavsiye ediyorum.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/1.katre 1/1.p s298 p759)

acz: acizlik, güçsüzlük belâgat-i Nazmiye: nazma ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan: açıklama, izah delil: kanıt ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler iblâğ edilmek: belli bir seviyeye ulaştırılmak, çıkarılmak î’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma İşârâtü’l-Î’câz: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı bir tefsir iştah: istek, arzu katre: damla Lemeat: parıltılar; 1921 yılında telif edilen ve bazı Nur risalelerinin özetleri hükmünde olan bir eserdir, Sözlerin sonuna konulmuştur mu’cize-i kübra: büyük mu’cize; burada Kur’ân kastedilmektedir nâm: ad, isim Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği reşha: sızıntı, damla şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi Şuâat: ışınlar, ışık hüzmeleri; Hz Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir tâdât: sayma tahdit: sınırlama tasnif: sınıflandırma, ayırma tavsiye etmek: bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını öğütlemek tazammun etmek: içermek, içine almak vecih: yön, taraf vücuh-u î’câz: mu’cizelik yönleri

AD – 2s-6p - Risale-i Nur

AD - isim, nam, lâkap, şöhret, şan, itibar, haysiyet

ADÂ - 1s-2p - Risale-i Nur

ADÂ – a’dâ – adüv’vün çoğulu - düşmanlar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana

a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

2562 (1) Seni bu hataya (2) atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâgutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz

a’dâya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz

a’dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki, o biçare zîhayatın sermayesi, binler matluplarından birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman, sağır, kör esbabdan başka derdine derman beklemiyor. “Vemâ düâül kâfiriyne illâ fî dalâl (Ra’d 13/14) (3)” sırrına mazhar oluyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/10.p s203 p562)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): “Herşey kendi nefsine mâliktir” demek hatasına (bk. s202 p561)

(3): Ra’d Sûresi 13/14: “Kâfirlerin duası ancak boşa gider.”

a’dâ: düşmanlar âsâr: eserler bâtıl: hak olmayan biçare: çaresiz dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esbab: sebepler giriftar olmak: tutulmak hâcât: ihtiyaçlar hadsiz: sınırsız, sayısız Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ihtiyar: dileme, istek, irade iktidar: güç, kuvvet isnad etmek: dayandırmak kâfi: yeterli lem’a: parıltı mâbud: ibadet edilen matlup: istenen şey mazhar olmak: erişmek menhus: uğursuz mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak musibet: belâ, büyük sıkıntı nazar: bakış, düşünce nihayetsiz: sınırsız Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sır: gizli gerçek şule: alev şuur: bilinç, anlayış tâgut: ibadet edilen bâtıl şey, put tahsil: elde etme, kazanma taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak varta: tehlike zâil: geçip gidici, yok olucu zerre: atom, çok küçük parça zîhayat: canlı

ADÂ – 1s-2p - Risale-i Nur

ADÂ – a’dâ – adüv’vün çoğulu - düşmanlar

ADÂLET - 3s-9p - Risale-i Nur

ADÂLET - zulüm etmemek, hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye ve cezalandırma, insaf, mâdelet, dâd

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1105 Evet, o zât, Cenâb-ı Hakkın rızasını ve Cennette mülâkat ve rüyetiyle saadet-i ebediye istiyor.

Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet,

adalet gibi sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nurânînin tek duası ve tazarru ile niyaz etmesi, Cennetin icadına ve îtâsına kâfidir. Binaenaleyh, o zâtın risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebep olduğu gibi, o zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücâzat için dâr-ı âhiretin îcadına sebep olur.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/8.p s43 p105)

adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma dâr-ı âhiret: âhiret âlemi esbab: sebepler hikmet: gaye, fayda îcad: var etme, yaratma îtâ: aynen tekrar edilme, verilme mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödül mülâkat: kavuşma niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma rahmet: merhamet ve şefkat rıza: memnuniyet, hoşnut olma risalet: elçilik, peygamberlik rüyet: Allah’ın cemâlini görme tazarru: dua, yakarış ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

2154 Ve keza, yüksek bir hikmet ve

adalet sahibi olan bir sultan, saltanatının şanını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.

(MN Lâsiyyemalar 90/37.p s55 p154)

adalet: her hak sahibine hakkını tam ve eksiksiz verme, zâlimden mazlumun hakkını alma sıfatı cihet: yön, taraf hâkimiyet: egemenlik, hüküm ve idare altına alma haşmet: büyüklük, görkem hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı, niteliği hukuk: haklar iltica etmek: sığınmak muhafaza etmek: korumak saltanat: hâkimiyet, egemenlik şan: yüksek makam taltif: iyilik ve güzellikle muamele etmek

3163 Evet, o Sultanın şu fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inayet,

adalet, rahmet ve şefkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân hâricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş harika san’atlar, daimî mekânları sabit meskenleri ve zevalsiz sakinleri isterler ki, o büyük hikmet ve

adaletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inayet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur eden fiiller sahibinin – hâşâ! – zâlim, gaddar, sefih olduğuna zehab edilir. Bu ise, inkılâb-ı hakâiki istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/46.p s57 p163)

fevkinde: üstünde fiil: hareket, iş, etki gaddar: acımasız, çok zulmeden hakikat: bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil illâ: ancak inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inkâr: kabul etmemek, reddetmek inkılâb-ı hakâik: gerçeklerin inkılâbı, zıtlarına dönüşmesi istilzam etmek: gerektirmek lâzım gelmek: gerekli olmak mazhar olmak: ulaşmak, elde etmak mesken: oturulan ve kalınan yer rahmet: merhamet, bağış, acıma, esirgeme sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan şefkat: merhamet tasavvur: düşünme, hayal zâlim: zulmeden, acımasız zehab etmek: bir fikre veya zanna kapılma zeval: geçip gitme, sona erme zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

4169 Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları – bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun – cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir

adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü fâni olan şu dünya menzili, o büyük

adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyleyse, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/52.p s58 p169)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması adalet-i hakikiye: gerçek adalet Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı hâcet: ihtiyaç hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma hukuk-u ibad: kulların hakları ıztırar: çaresizlik ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç istidat: kabiliyet, yetenek lisan: dil mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme matlup: istek mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak menzil: durak, yer, mekân mevki: yer, konum rububiyet: Rablık sual etmek: istemek Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah (c.c.) vaz etmek: koymak, yerleştirmek zaruret: zorunluluk, mecburiyet

5202 Ve keza görüyoruz ki, Sâni-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir

adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve o emârâtı görünen

adaletten daha ecell bir

adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyleyse, o Sultanın memleketinde daimî mekânlar, sâbit meskenler, daimî ve mukim sakinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve

adaletin, kalb ve fikir sahiplerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef’âl-i hakîme sahibinin – hâşa! – sefih, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalb eden bir muhaldir. (MN Lâsiyyemalar 90/85.p s68 p202)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi adalet-i âliye: yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi âsâr: eserler aynelyakîn: gözle görmek suretiyle kesin bilgi edinme ecell: daha görkemli ve haşmetli ecmel: daha güzel ef’âl-i hakîme: hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler ekmel: daha mükemmel emârât: emareler, belirtiler eşmel: daha kapsamlı hakikat: asıl, gerçek, doğru hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hikmet-i bâhire: apaçık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın apaçık oluşu inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inayet-i zahire: apaçık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan apaçık düzenlilik inhidam: yıkılma, harap olma inkâr: reddetme istilzam etme: gerekli kılma izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kabil: mümkün, olabilir kalb eden: dönüştüren; değiştiren menzil: durak, yer, mekân merhamet: şefkat, acıma, iyilik etme merhamet-i câmia: kapsamlı merhamet; herşeyi kuşatan şefkat mesken: ev, oturulan mekân meyyal: meyilli, eğilimli muhal: imkânsız mukim: ikâmet eden, oturan sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan Sâni-i Sermedî: varlığı sürekli olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefih: yararı ve zararı ayırt etme yeteneğinden mahrum, beyinsiz semerat: meyveler, neticeler Sultan: herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) Sultan-ı Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) tasavvur etmek: zihinde şekillendirmek, hayal etmek zeval: yokluk

6206 Meselâ, bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san’atıyla Sâniin vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi, âmâl ve istidatları ebede kadar uzandığı halde pek sür’atle ölüm ve zevali, âhiretin vücuduna delâlet eder. Bütün mevcudatta görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet,

tevzin-i adalet, Sâni-i Hakîmin vücut ve vahdetine şahit oldukları gibi, âhiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve vücutlarına delâlet ederler.

(MN Lâsiyyemalar 90/89.p s69 p206)

âmâl: emeller, arzular delâlet etmek: göstermek, işaret etmek hüsn-ü san’at: san’at güzelliği icad: var etme, yaratma intizam-ı hikmet: herbirşeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik istidat: yetenek, kabiliyet mevcudat: varlıklar saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Sâni: Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sür’at: hız taltif-i rahmet: şefkat ve merhametin lütfetmesi, iyilik ve güzellikle muamele etmesi tevzin-i adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, denge tezyin-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilikteki süsleme vahdet: Allah’ın birliği vücubu vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması vücut: varlık, var olmak zeval: yokluk

7553 BEŞİNCİ NOTA.

Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-ı kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:

Birisi: İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyetten aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve

adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/1.p s199 p553)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi Avrupa fünunu ve medeniyeti: Avrupa fenleri ve medeniyeti beşer: insan bilmecburiye: zorunlu olarak cihet: yön, taraf dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık din-i hakikî: gerçek din emrâz-ı kalbiye: kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe feyiz: mânevî gıda, bereket fünun: ilimler hakkaniyet: doğruluk, haklı olmak harekât-ı fikriye: fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı hissiyât-ı nefsaniye: nefse ait duygular hitap: konuşma inkılâp etmek: dönüşmek İsevîlik: Hıristiyanlık medar: sebep, kaynak mehâsin: güzellikler muhavere: karşılıklı konuşma muzahraf: sahte, kof müşkilât: zorluklar nâfi: faydalı nota: bildiri sefâhet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük; beyinsizce davranış sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-ı kalbiye: kalple yapılan mânevî yolculuk seyyiât: günahlar, kötülükler şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik şehadet eden: şahitlik eden ziyade: çok, fazla zulmet: karanlık

8726 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gerek vücutta, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve

ayn-ı adalettir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/28.İ’lem 1/1.p s282 p726)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ayn-ı adalet: adaletin tâ kendisi ayn-ı hikmet: hikmetin tâ kendisi binaenaleyh: bundan dolayı hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ifrat: aşırılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! mebzuliyet: bolluk, çokluk mecmu: bütün, genel nazaran: bakarak, -göre rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler vücud: var olma

9772 ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Kur’ân’ın takip ettiği makasıd-ı esasiye ve anâsır-ı asliye, ubudiyetle tevhid, risalet, haşir,

adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir. Bu itibarla, vesilelerde yapılacak tafsilât, ol babdaki kavâide muhaliftir. Çünkü mâlâyaniyle iştigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesâil-i kevniyede Ku’ân-ı Mû’cizü’l-Beyan ihmal veya ipham veya icmal yapmıştır. Ve keza, Kur’ân’ın muhataplarından kısm-ı ekseri avâmdır. Avâm sınıfının hakaik-i İlâhiyenin ince ve müşkül kısmına fehimleri kâdir değildir. Ancak, temsil ve icmallerle fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki, Kur’ân, kesretle temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesâilde de icmal yapıyor.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Bu nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.

BEŞİNCİ NÜKTE: Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/3.4.5.nükteler 1/1.p s303 p772)

adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma anâsır-ı asliye: temel unsurlar, ana maddeler avâm: halk tabakası, sıradan insanlar bâb: bölüm, kısım fehim: anlayış, kavrayış hakaik-i İlâhiye: Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler haşir: insan öldükten sonra tekrar âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması icmal: özet, özetleme ihmal: önemsememe, terketme ipham: gizleme istikbal: gelecek iştigal: meşgul olma, uğraşma itibar: özellik kâdir: gücü yeten kavâid: kurallar kesret: çokluk keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak keza: bunun gibi kısm-ı ekser: büyük kısım Ku’ân-ı Mû’cizü’l-Beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan Kur’ân makasıd-ı esasiye: esas maksatlar, asıl gayeler mâlâyani: faydasız, mânâsız, boş mesâil: meseleler mesâil-i kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili meseleler muhalif: aykırı, zıt muhatap: kendisiyle konuşulan müellif-i muhterem: saygıdeğer yazar müşkül: anlaşılması zor mütercim: tercüme eden, bir dilden bir diğerine çeviren nükte: ince anlam risalet: peygamberlik, nübüvvet tayyedilmek: atlanmak temsil: benzetme, örnek tevhid: birleme; her şeyi bir olan Allah’a verme, ona ait kılma ubudiyet: kulluk vesile: aracı, vasıta zikretmek: anlatmak, belirtmek

ADÂLET – 3s-9p - Risale-i Nur

ADÂLET - zulüm etmemek, hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye ve cezalandırma, insaf, mâdelet, dâd

ADÂLET-İ ÂLİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ ÂLİYE - yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1202 Ve keza görüyoruz ki, Sâni-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir

adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve o emârâtı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyleyse, o Sultanın memleketinde daimî mekânlar, sâbit meskenler, daimî ve mukim sakinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiplerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef’âl-i hakîme sahibinin – hâşa! – sefih, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalb eden bir muhaldir.

(MN Lâsiyyemalar 90/85.p s68 p202)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi adalet-i âliye: yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi âsâr: eserler aynelyakîn: gözle görmek suretiyle kesin bilgi edinme ecell: daha görkemli ve haşmetli ecmel: daha güzel ef’âl-i hakîme: hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler ekmel: daha mükemmel emârât: emareler, belirtiler eşmel: daha kapsamlı hakikat: asıl, gerçek, doğru hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hikmet-i bâhire: apaçık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın apaçık oluşu inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik inayet-i zahire: apaçık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan apaçık düzenlilik inhidam: yıkılma, harap olma inkâr: reddetme istilzam etme: gerekli kılma izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kabil: mümkün, olabilir kalb eden: dönüştüren; değiştiren menzil: durak, yer, mekân merhamet: şefkat, acıma, iyilik etme merhamet-i câmia: kapsamlı merhamet; herşeyi kuşatan şefkat mesken: ev, oturulan mekân meyyal: meyilli, eğilimli muhal: imkânsız mukim: ikâmet eden, oturan sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan Sâni-i Sermedî: varlığı sürekli olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefih: yararı ve zararı ayırt etme yeteneğinden mahrum, beyinsiz semerat: meyveler, neticeler Sultan: herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) Sultan-ı Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyin hâkimi olan Allah (c.c.) tasavvur etmek: zihinde şekillendirmek, hayal etmek zeval: yokluk

ADÂLET-İ ÂLİYE – 1s-1p - Risale-i NurADÂLET-İ ÂLİYE - yüksek adalet, her hak sahibinin hakkının tam ve eksiksiz verilmesi

ADÂLET-İ HAKİKİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ HAKİKİYE - gerçek adalet

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1169 Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları – bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun – cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü fâni olan şu dünya menzili, o büyük

adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyleyse, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/52.p s58 p169)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması adalet-i hakikiye: gerçek adalet Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı hâcet: ihtiyaç hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma hukuk-u ibad: kulların hakları ıztırar: çaresizlik ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç istidat: kabiliyet, yetenek lisan: dil mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme matlup: istek mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak menzil: durak, yer, mekân mevki: yer, konum rububiyet: Rablık sual etmek: istemek Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah (c.c.) vaz etmek: koymak, yerleştirmek zaruret: zorunluluk, mecburiyet

ADÂLET-İ HAKİKİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

ADÂLET-İ HAKİKİYE - gerçek adalet

ADAM - 21s-66p - Risale-i Nur

ADAM - insan, erkek, kişi, birinin tarafını tutan kimse, iyi ve terbiyeli yetişmiş insan

Mesnevî-i Nuriye (MN):

122 İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir

adam, bu ciheti (1) düşünürse anlar ki, birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak ve çok şeyleri birşeye tahvil etmek, ancak herşeyi halk eden ve herşeyi yapan Sânie mahsus bir sikkedir.

(MN Lem’alar 14/1.Lem’a 2/2.p s22 p22)

(1) (bk. s21 p21)

cihet: yön, taraf halk etmek: yaratmak Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah’a (c.c. sikke: damga, işâret şuur: bilinç, anlayış, idrak tahvil etmek: dönüştürmek, değiştirmek

229 DÖRDÜNCÜ LEM’A: Bir kitap el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir

adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pekçok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettipler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik, şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vahid-i Ehadin kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden

adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab’ ve bastırılması için ekser kâinatın tab’ına lâzım olan teçhizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.

(MN Lem’alar 14/4.Lem’a 2/1.p s24 p29)

âlât: aletler edevat: gerekli malzemeler, parçalar ekser: pek çok hurafe: gerçek dışı, saçma inanış hükmeden: bir karara varan imtina: birşeyin imkânsızlığı isnad eden: dayandıran kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi kitab-ı kâinat: kâinat kitabı mâkul: akla uygun, aklın kabul ettiği muhal: imkânsız mürettip: matbaada harfleri sıralayan kişi suubet: zorluk sülûk etmek: yönelmek, yola gimek tab’: baskı, basma teçhizat: cihazlar, aletler Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah vehm: kuruntu, zan zehab eden: giden zîhayat: canlı

332 Kezalik, (1) kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de, pekçok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâniini gösterir, esmâsını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla, âdeta Sâniini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir

adam dahi Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerekir.

(MN Lem’alar 14/5.Lem’a 2/2.p s24 p32)

(1): (bk. s24 p31: bir harf kendisini yalnız bir cihetle, kâtibini ise çok cihetlerle gösterdiği gibi)

esmâ: Allah’ın isimleri eşkâl: şekiller, biçimler evsaf: nitelik, özellik Hebenneka: ahmaklığı darb-ı mesel olmuş, zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan bir kimse izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kaside: övgü şiiri medih: övgü, şükür mücessem: cisimleşmiş, maddî yapısı olan müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek başına Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (c.c. Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah’ın (c.c.)

449 Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pekçok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok

adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlat ve edevat

ve saire, bir

adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.

(MN Lem’alar 14/10.Lem’a 4/2.p s28 p49)

cihazat: cihazlar, donanım edevat: edatlar, araçlar eyâdi-i kesire: çok eller hasıl olmak: meydana gelmek ittihad: bir ve tek olma keyfiyet: durum, nitelik, özellik külfet: güçlük malûm: bilinen, belli meşakkat: sıkıntı, zorluk, zahmet semere: meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk şecere: ağaç terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunluğa kavuşturma) tevdi etmek: bırakmak vahdaniyet: birlik vahdet: birlik, tek olma yed-i vâhid: tek el

590 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir

adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

6244 Ve keza, hilkat ve yaratılışın Vâcibü’l-Vücuda isnad edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garip, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehab ediyorlar. Halbuki, esbaba isnad edilirse, onların tevehhüm ettikleri bu’d, garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılâp eder. Çünkü Vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir

adamdan birkaç şeyin suduru, birkaç

adamdan birşeyin sudurundan daha ehvendir. Meselâ, balarısının hilkati, kudret-i İlâhiyeye isnad edilmezse nihayetsiz müşkilât olur.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/26.p s79 p244)

baîd: uzak bu’d: uzaklık ehven: kolay esbab: sebepler garabet: gariplik hilkat: yaratılış inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek isnad etmek: dayandırmak kudret-i İlâhiye: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı külfet: güçlük, zorluk muzaaf: kat kat, ikiye katlanmış müşkilât: zorluk nazar: bakış, görüş, düşünce nihayetsiz: sınırsız, sonsuz sudur: çıkma, meydana gelme tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, asılsız bir düşünceye kapılmakl vâcib: varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zehab etmek: gitmek, belli bir kanaate ulaşmak

7281 İKİNCİ HASTALIK: “Ucb”dur. Arkadaş! Ye’se düşen

adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir, onlara güvenemez.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/1.p s90 p281)

a’mâl: ameller; dinen yapılması emredilen görevler azap: sıkıntı, ceza dalâlet: sapkınlık hasenat: Allah rızası için yapılan güzel davranışlar, ameller istinad etmek: dayanmak, güvenmek kemâlât: güzel ve değerli özellikler ucb/ucub: yapılan iyi ve güzel davranışlara güvenme, onlarla yetinip övünme ye’se düşmek: ümitsizlik içinde olmak

8290 Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir

adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de Ona teslim eder. Çünkü nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/1.Hakikat 3/3.p s92 p290) acip: hayret verici benlik: enâniyet, gurur, kibir cilve: görüntü, yansıma cisim: beden esbab-ı câmide: cansız ve ruhsuz sebepler fehmetmek: anlamak gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti Hâlık: herşeyi yaratan Allah (c.c.) hat: çizgi, sınır hıyanet: hainlik, ihanet isnad etmek: dayandırmak kaza ve kader kalemi: Cenâb-ı Hakkın plân ve takdirlerini ve zamanı gelen takdirlerin yaratılma kaidelerini yazan kalem kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti makine-i İlâhiye: ilâhî makine; Allah’ın yarattığı ve bir makineyi andıran insan bedeni mâlik: sahip mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mülk: sahip olunan şey nefis: bir kimsenin kendisi taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenebbüt eden: yeşeren, büyüyen vahid-i kyasî: ölçü birmi vehmî: olmadığı halde var sayılan vuzuh: açıklık zerre: atom zuhur: belirme, görünme

9336 REMZ. Arkadaş!

Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir

adam, bin

adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir.

Nev’ ile fert arasında fark yoktur.

(MN Katrenin Zeyli 18/7.Remz 1/1.p s106 p336)

fert: birey kelime-i vahide: bir tek kelime kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve kuvveti nev’: tür nisbeten: oranla, kıyasla

10348 REMZ.

Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen

adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Bakara 2/156) (1)” de, o belâdan kurtul.

(MN Katrenin Zeyli 18/18.Remz 1/1.p s110 p348)

(1): Bakara Sûresi 2/156: “Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine ona döneceğiz.”

abd: kul ayn-ı riyâ: gösteriş ve iki yüzlülüğün tâ kendisi musibet: belâ, dert, felâket nam: ad, şan

11351 İ’lem! Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin

adam birşeyi nefyederse, bir

adam gibidir. Bin

adam da ispat ederse, ispat edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; herbirisi tek kalır.

(MN Hubâb Risalesi 28/2.İ’lem 2/1.p s112 p351)

kavâid-i usuliye: metod kuralları; ilmî disiplinlerle bağlantılı metod kuralları müreccah: tercih edilen, seçilen nefyetmek: reddetmek takviye etmek: kuvvetlendirmek

12352 (1) Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin

adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin

adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi “Gözümde zâfiyet var, göremedim,” ötekisi “Evimizde pencere yok,” ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun. Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder. (MN Hubâb 28/2.İ’lem 2/2.p s112 p352)

(1): “Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır.” paragrafının devamıdır (bk. s112 p351)

delâlet etmek: işaret etmek, delil olmak ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar ehl-i hidayet: iman yolunu seçen insanlar haber-i vahid: sadece bir kaynaktan aktarılan, onu destekleyecek başka bir unsur olmayan haber hâkezâ: bunun gibi ittifak: bir araya gelme; aynı noktada birleşme mesâil-i imâniye: imana ait meseleler mesele-i imaniye: imanla ilgili bir mesele müddeâ: iddia edilen şey nefsülemir: işin kendisi, aslı nefyetmek: reddetmek takviye etmek: kuvvetlendirmek zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

13356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen

adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir

adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

14357 (1) Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan

adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.

(MN Hubâb Risalesi 28/5.İ’lem 2/2.p s114 p357)

(1) …tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî

bir nazarla bakan bir

adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz

(bk. s113 p356).

âbid: Allah’a ibadet eden, kul beyan: açıklama, anlatım gaflet: dikkatsiz, duyarsız hariç: dış taraf kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler maahaza: bununla birlikte mâkes: yansıma yeri mal etme: yükleme, ait olduğunu gösterme mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masdar: kaynak, bir şeyin çıktığı yer mazhar: yansıma ve görünme yeri mebde-i hayatı: hayatının başlangıcı menba: kaynak Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellileri olan Allah (c.c.) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı semâ: gökyüzü şek: şüphe tabiat: doğa tâğûtî: şeytanî, şeytana ait tecellî: yansıma tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhî isim ve sıfatların varlıklar üzerindeki yansımaları terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler zan: kesin olarak bilmeksizin kuvvetli ihtimale hükmetme zât: şahsın kendisi zerre: atom

15363 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Zikreden

adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. “Min haysü lâ yeş’ur” husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.

(MN Hubâb 28/11.İ’lem 1/1.p s115 p363)

celb eden: çeken feyiz: bereket, bolluk feyz-i İlâhî: Allah’ın feyzi, lütfu gaflet: dalgınlık, dinî sorumluluklarını unutup dünya ile ilgili şeylere dalma hâli: boş, uzak husûle gelmek: meydana gelmek lâtife: duyu, ince hislerden her biri min haysü lâ yeş’ur: hissedilmeden; farkına varılmadan muhtelif: çeşitli şuur: bilinç tâbi: bağlı zikreden: Allah’ı anan

16367 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makamı-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir. Ve keza, salâvat-ı şerifeyi getiren

adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.

(MN Hubâb Risalesi 28/15.İ’lem 1/1.p s116 p367)

feyiz: mânevî gıda, bereket icâbet: davete cevap verme İlâhî: her şeyin ilâhı olan Allah tarafından ihsan edilen lütuf: iyilik, ihsan, bağış mâide: sofra makamı-ı mahmûd: en yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam müşevvik: teşvik edici sebep Nebiyy-i Zîşân (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan Rabbânî: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın ihsanı Resul-i Zîşân (a.s.m.): büyük şan sahibi olan Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (a.s.m.) salâvat: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duası salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları sıfat: özellik taallûk eden: ilgili ve bağlantılı olan tavsif etmek: bir sıfatla nitelemek tevzi edilen: dağıtılan zât-ı Peygamberî (a.s.m.): Peygamberlik görevini ifa eden zât; Hz. Peygamber efendimizin (a.s.m.) kendisi

17369 İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir!

Sen kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir. Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir

adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!

(MN Hubâb Risalesi 28/17.İ’lem 1/1.p s117 p369)

âlem-i İslâm: İslâm dünyası cevaz-ı kanunî: kanunen verilen izin, müsaade cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu dalâlet: doğru yoldan sapkınlık dâll: doğru yoldan sapmış, ayrılmış fetvâ: bir mesele hakkında delillere kıyasen dinî hüküm verme herze: boş, saçma sapan söz hezeyan: boş söz, saçmalama hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme hukuk: haklar hukuk-u ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minlere ait haklar kat’iyen: kesinlikle kusur: eksiklik lisan: dil muhalif: aykırı muharrir: gazeteci namına: adına nedamet etmek: pişman olmak nefis: şahsın kendisi; insanı kötüye yönelten duygu neşir: etrafa yayma sıfat: özellik şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler tecavüz: saldırı tevkil etme: vekil yapma, vekil tayin etme ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

18377 DÖRDÜNCÜSÜ:

İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden

adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise, güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden

adam ise, onun içtihada meyli, meylüttahriptir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır. (MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/4.mâni 1/1.p s120 p377)

hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma imtisal: emre uyma, boyun eğme kemâl: kusursuzluk, mükemmellik maksad: amaç, hedef mazhariyet: elde etme, edinme, erişme mesâil: meseleler meyil: eğilim, istek meyleden: eğilim gösteren meylüttahrip: bozma, yıkma eğilimi takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma teklif: Allah’ın kullarına yüklediği vazife, sorumluluk zaruriyat: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar

19379 Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona müptelâ olduğu çok işler vardır ki, zaruriyattan olmuştur. O gibi işler su-i ihtiyar ile gayr-ı meşru meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibâhe eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve müsaade-i şer’iyenin şümulüne dahil olamazlar. Meselâ, bir

adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı tasarrufatta mâzur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, Semâvî değil, ancak arzî içtihadlardır. Bu gibi içtihadlarla Hâlık-ı Semâvat ve Arzın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduttur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/2.p s120 p379)

arzî: dünyaya ait, insanların istediği maksatlar, gayeler beliyye: belâ gayr-ı meşru: helâl olmayan Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerde ve yerde olan tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah (c.c.) hal-i sekir: sarhoşluk hâli, durumu haram: Allah tarafından yasaklanmış olan hüküm: karar ibâhe eden: bir şeyi haram olmaktan çıkararak serbest bırakan; mübah kılan içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma mahzurat: haram sayılan ve sakınılması gerekli iş ve davranışlar mâzur: mazeretli, özür sahibi merdut: reddedilen ve yapılması yasaklanan iş ve davranışlar meyil: eğilim, istek müptelâ olmak: bağımlı olmak müsaade-i şer’iye: şeriatın müsaadesi, İslâmın izin verdiği iş ve davranışlar nâs: insanlar ruhsat: izin Semâvî: semâya ait, İlâhî; Allah’ın istediği maksatlar, gayeler su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı şümul: kapsam tasarrufat: tasarruflar; yapılan iş ve uygulamalar umumî: genel zaruriyat: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar

20392 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan

adam, o vesveselere mağlûp olur. Ancak onları mağlûp edip kaçırma çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez. HAŞİYE:

(MN Hubâb Risalesi 28/27.İ’lem 1/1.p s126 p392)

HAŞİYE: O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ, sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâî-yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, ayinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi ayineyi telvis etmez.

âyât: âyetler def: uzaklaştırma fikren: düşünce aracılığıyla hakaik-i İlâhiye: İlâhî hakikatler; Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler ve isimlerinin tecellileri hevâî: nefsin istek ve arzularına ait huzur-u İlâhî: Allah’ın huzurunda bulunma kalben: kalp aracılığıyla lümme-i şeytanî: şeytanın kuruntu ve asılsız şüpheler aktardığı kalpteki bir bölüm mâlâyâniyât-ı rezile: içi boş ve değersiz olan rezil şeyler mazarrat: zararlar menzil: yer, mekân misal: yansıma, görüntü müdafaa: savunma müteessif: esef duyan; üzülen müteessir: etkilenen, üzülen necaset: pislik nefis: insanı kötüye yönelten duygu semâ: gökyüzü tedâî-yi efkâr: sürekli olarak bir fikrin başka fikirleri çağrıştırması tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme telvis etmek: kirletmek tesir etmek: etki etmek timsal: görüntü, yansıma vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan, kuruntu vesvese: şüphe, asılsız kuruntu

21405 (1) (2) Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden

adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/10.söz Âşiren 4/2.p s133 p405)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Onuncusu 4/2.p (bk. s130 p395)

bâhusus: özellikle delâil: deliller ef’âl: fiiller, işler güruh-u mücâhidin: din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu hadsiz: sayısız, sınırsız hakikî: asıl, gerçek hukukullah: Allah’a ait haklar; kamu hakları; belirlenmesinde yükümlünün müdahale, irade ve tercihinin söz konusu olmadığı, ibadet ve ceza gibi yalnız şahısla ilgili olmayan, toplumun yararının gözetildiği haklar; namaz, oruç, zekât, içki, zina kumar gibi emir ve yasaklara uyma hukuk-u ibâd: kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar (mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi) icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin dini bir meselede vardıkları görüş birliği ihbarat: ihbarlar, bildirmeler, haber vermeler safsata-i nefis: nefsin safsatası, nefsin saçmalıkları, yalan ve uydurmaları Sırr-ı tevatür: tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük bir topluluk tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti tazammun etmek: içine almak, kapsamak vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce vesvese-i şeytan: şeytanın kalbe düşürdüğü şüphe, asılsız kuruntu

22427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı

adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

23428 Eğer onlar (1) şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/2.p s143 p428)

(1): Gözleri küsuf tutmuş bazı

adamlar (bk. s143 p427)

ayniyet: aynı oluş gayr: başka haşir: ölüm sonrası âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması istib’ad etmek: akıldan uzak görmek keyfiyet: özellik, nitelik kudret: Allah’ın güç ve iktidarı küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş mahlûkat-ı lâtife: hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar misil: benzer misliyet: birbirinin misli, benzeri mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey nazif: temiz semerat: meyveler şuhudî: açıkça, gözle görür derecede vahdet-i ruhiye: ruh birliği; bir ve tek ruhun olması yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik

24448 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallitleriyle münazara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye mâruzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlup olur ki, bîtarafâne muhakeme denilen munsıfâne münazarada nefs-i emmâreye emniyet edilemez. Çünkü, insaflı bir münâzır, hayalî bir münazara sahasında, ara sıra hasmının libasını giyer, ona bir dâvâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkit lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin, niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete düşen bir

adamın çare-i necatı, tazarru ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/13.İ’lem 1/1.p s150 p448)

bîtarafâne: tarafsız davranarak çare-i necat: kurtuluş çaresi dâvâ vekili: avukat dimağ: akıl, bilinç ehl-i ilhad: inkârcılar, dinsizler emniyet etmek: güvenmek hâlis: içten, ihlâslı hasım: düşman hayalî: hayale dayalı husule gelmek: meydana gelmek insaflı: adaletle hareket edip doğru olanı itiraf eden istiğfar: af dileme, tevbe etme iştigal etme: uğraşma, meşgul olma izale etmek: yok etmek, ortadan kaldırmak lâkin: ama, fakat lehinde: tarafında libas: elbise mâruz: hedef olma, tesirinde olma, yüz yüze gelme muhakeme: değerlendirme, karar vermek için iyice düşünme mukallit: taklitçi munsıfâne: insaflıca müdafaada bulunmak: savunmak münazara: tartışma münâzır: münazâracı, tartışmacı nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden güç nefs-i emâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu tazarru: dua, yakarış tedricen: azar azar, derece derece tezkiye: nefsi terbiye edip temizleme

25472 (1) Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir

adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden

adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

26480 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise, sâni, masnû içinde olamaz. Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir

adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/11.İ’lem 1/1.p s162 p480)

illâ: ancak intizam: disiplin, düzen kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi kâtip: yazıcı, yazar kitâbet san’atı: yazı yazma san’atı kudret: güç, iktidar masnû: san’at eseri varlık masnûat: san’at eseri varlıklar muhal: olması imkânsız olan şey münasebet: bağlantı, ilişki nakış: işleme, süsleme sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan sümbül vermek: çiçek açmak; önemli bir netice ortaya çıkarmak teksir etme: çoğaltma

27504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber” –

bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan

adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

28512 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezalik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir

adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/1.İ’lem 1/1.p s178 p512)

âdet: alışkanlık andelib: bülbül galat: hata, yanlış halt etmek: karıştırmak kezalik: bunun gibi makam: derece, konum, yer menzil: durak, yer mertebe: derece, aşama mugalâta etmek: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söylemek nefis: bir kimsenin kendisi sadâ: ses sefer: yolculuk sülûk etmek: bir yöne doğru gitmek, yürümek, izlemek terennüm: bülbül vs. ötme, şakıma, hoş ses çıkarma

29513 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya ayinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet, müstakbel, mâzinin ayinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâp ettiğinde, suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal ayinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan mânevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ, arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir ayineyi yolunda bulan bir

adam, şark cihetine giden

adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o ayinenin içindeki timsallerle uğraşır, muhabbet eder. İşte bu

adam gafletten ayıldığı zaman, “Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarap değil, seraptır. Bunlarla uğraşmak azb değil azaptır” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikâtta bulunmaya başlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/2.İ’lem 1/1.p s178 p513)

âlem: dünya, evren azb: tatlılık berzah: iki şey arasındaki perde; öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki geçiş yeri, âlemi cihet: taraf, yön esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, vurdumduymazlık hâvi: içine almış hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intikal etmek: geçmek, ulaşmak mânevî: mânâya ait mâzi: geçmiş zaman muhabbet: sevgi müstakbel: gelecek zaman nur: aydınlık sefer: yolculuk serap: göz aldanması suret: görüntü tedarikâtta bulunma: elde etmek, sahip olmak için hazırlık yapma temessül: yansıma timsal: görüntü şark: doğu vedia etmek: emanet etmek, ödünç olarak bırakmak, vermek

30515 (1) Meselâ, envâ-ı cevâhiri hâvi ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç

adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde, onların buldukları cevâhirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkezâ, herbirisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruatından olduğunu itikad eder. Mesele bu şekle girmekle muvazene kayıp ve tenâsüp zâil olur. Sonra meselenin hakikatini keşif ve izah için tevilât ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehab eden olur. Evet, Sünnet-i Seniye ile muvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden İşrâkiyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir, bilâ-tereddüt kabul ederler. (MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/2.p s179 p515)

(1): (bk. s178 p514)

bilâ-tereddüt: tereddütsüz cevâhir: cevherler define: hazine envâ-ı cevâhir: cevherlerin çeşitleri; çeşit çeşit cevherler hâkezâ: bunun gibi hakikat: doğru, gerçek hâvi: içine almış hükmetmek: karar vermek inkâr: yokluğunu, olmadığını söyleme İşrâkiyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri itikad etmek: inanmak itimad etme: güvenme izah: açıklama keşfetme: bulma, ortaya, açığa çıkartma kürevî: yuvarlak, küre şeklinde meşhudat: görünen şeyler mutasavvife: tasavvuf ehli muvazene: denge müştemilât: içindekiler nakış: işleme, süsleme Sünnet-i Seniye: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler tahayyül etmek: hayal etmek teemmül etme: düşünme, inceden inceye araştırma, tetkik etme teferruat: ayrıntılar tekellüfat: zorlamalar; maksada ulaşmak için yapılan konu dışı yorum vs. şeyler tenâsüp: uyum, uygunluk tevilât: yorumlar zâil olmak: yok olmak zât: kişi zehab etme: bir fikre kapılma, belli bir yol izleme zevâid: fazlalıklar ziynetli: süslü

31524 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herşeyi tahrik eden zerrât-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden

adam anlar ki, herşeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudut bekçisi vardır; o zerratı taşmaktan men’ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de miktara, miktar da kalıba tahavvül eder. Demek, herşey, içerisindeki zerrata

bir kalıptır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/11.İ’lem 1/1.p s183 p524)

had: sınır kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi, plânlaması kalıp: ölçek men etmek: yasaklamak muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış muhit: kuşatıcı, kapsamlı, geniş tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tahrik etme: harekete geçirme tecellî: yansıma tevakkuf: durma, duraklama zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları, atomlar zerrât-ı müteharrike: hareketli zerreler, atomlar

32540 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kevn ve vücut sahasında durup ahvâl-i âleme dikkat eden

adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var. Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nuranî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

,(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/2.İ’lem 1/1.p s192 p540)

ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar azamet: büyüklük cismanî: maddî yapısı olan esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma fâil: işi yapan hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hassa: ayırıcı özellik infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme kesif: katı, yoğun, saydam olmayan kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat keza: bunun gibi lâtif: ince, cismanî olmayan maddî: cismanî, gözle görülen mertebe: derece misal: örnek Mûcid: her şeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah (c.c.) mücerret: somut olmayan, soyut müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları müsebbebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma nisbetinde: oranında nur: aydınlık, ışık nuranî: nurlu Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâ: gökyüzü şe’n: durum, hâl, özellik teessür: etkilenme vukua gelme: meydana gelme, olma vücut: varlık ziya: ışık

33551 ÜÇÜNCÜ NOTA. Ey gafil Said! Bil ki,

“galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun” (1). Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir

adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekâsı sana faide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakika o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/3.Nota 1/1.p s198 p551)

(1): Hadis-i Şerif (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368)

bekâ: devamlılık, kalıcılık daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı fâni: geçici olan, ölümlü fenâ: fânilik, gelip geçicilik gafil: duyarsız, umursamaz galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak hercümerc: karma karışık hususî: özel kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâyemut: ölümsüz mağlata: aldatmaca mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret mizan: ölçü, denge muhtemel: ihtimal dahilinde muvakkat: geçici müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins nota: bildiri tagayyür: başkalaşım, değişme telâkki etmek: kabul etmek, algılamak vaziyet: durum, hal zeval: gelip geçici olma

34554 (1) O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîyesine karşı demiştim: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir

adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/2.p s199 p554)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (bk. s199 p553)

bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan cismiyle: bedeniyle dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık fünun-u nâfia: faydalı ilimler küfran: nankörlük küfür: ihkâr ve inançsızlık mâlâyâni: anlamsız, faydasız mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikler mesut: mutlu musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse muzır: zararlı neşreden: yayan saadet: mutluluk sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk suret: biçim, şekil şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik zâhirî: açık ziynet: süs

35555 (1) Âyâ, görmüyor musun ki, bir

adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/3.p s200 p555)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabın devamıdır) (bk. s199 p553)

âyâ: acaba beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön cismi: bedeni cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz elem: acı, keder emel: umut, istek inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı mesut: mutlu meyus: ümitsiz neş’et eden: doğan, meydana gelen saadet: mutluluk şeâmet: kötülük, uğursuzluk tazip etme: azaplandırma, eziyet verme vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen zâil: geçici, yok olucu

36556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi!

Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir

adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

37576 Ey bedbaht, fâsık

adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme. Çünkü fâsık

adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâki –el-iyâzü billâh!- irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/2.p s210 p576)

âmir: idareci bedbaht: talihsiz, bahtsız bizzat: doğrudan efkâr: fikirler, düşünceler ekseriyet: çoğunluk el-iyâzü billâh: Allah korusun fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan fısk: günah irtidat: dinden çıkmak kesret: çokluk mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar reis: başkan salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden kişi tefessüh etme: bozulma, kokuşma

38608 ÜÇÜNCÜ MESELE:

“Tûbâ limen arafe haddehü velem yetecâvez tavrahü (1)” Yani, “Ne mutlu o

adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/1.p s225 p608)

(1): Hadis-i şerif: Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr 3:338; Taberân’î, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ 4:182.

akis: yansıma Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecelli ettiği yer âyine: ayna cilve: görünme, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri haddinden tecavüz etmemek: haddini bilip sınırı aşmamak kamer: ay katre: damla makamât-ı evliya: velilerin mânevî makamları merâtip: mertebeler misal: görüntü seyyare: gezegen tenevvü: çeşitlilik zerre: atom

39612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan

adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o

adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

40613 Evet, iktiran (1) ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o

adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/3.p s227 p613)

(1): (bk. s227 p612)

adem: yokluk, hiçlik binaen: dayanarak ihsan: bağış, iyilik, lütuf iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep kaide: kural, prensip meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi mezkûr: adı geçen, anılan mukarin: beraber, bağlantılı nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şerâit: şartlar, belirtiler

41615 BEŞİNCİ MESELE: Nasıl ki bir cemaatin malı bir

adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir

adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar.

Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

42616 (1) Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı

adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve

şeyhinin şeyhi olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/2.p s229 p616)

(1): (bk. s228 p615)

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem dikkat-i nazar: dikkatle bakmak füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler hâlis: içten, samimi, saf, temiz harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak irşad etme: doğru yolu gösterme kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan mir’ât-ı ruh: ruh aynası mürid: bir mürşide talebe olan müşahede etme: gözlemleme nâkıs: eksik, noksan safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı telâkki edilen: kabul edilen üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi ziyade: çok, fazla

43619 (1) ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan!

Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış

adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun. Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz, bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazen söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/3.remiz 1/1.p s231 p619)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden ÜÇÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618)

ağleb: çoğunluk batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü cihazat: cihazlar, âletler cihet: taraf, yön cüz’î: küçük, ferdî dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dane: tane, tohum ekser: çoğunluk Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli garip: şaşkınlık uyandıran gark olmak: boğulmak hâlet: durum, hal hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki hazer et: dikkatli ol hissiyat: hisler, duygular istiab etme: içine alma, kaplama kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek letâif: ruhtaki ince duygular lâtife: ruhtaki ince duygu lem’a: parıltı mahiyet: temel yapı mânevî: mânâya ait, maddî olmayan remiz: işaret sahaif-i ömür: ömür sayfaları sahife-i a’mâl: amellerin kaydedildiği sayfa sıklet: ağırlık zerrecik: atom

44624 ZERRE. Hidayet-i Kur’âniyenin şuâından.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu

adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karagâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan

adamın meseli gibidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/1.İ’lem 1/1.p s235 p624)

âdi: basit, normal, sıradan âlem: dünya, kâinat cehalet: cahillik gayet: çok hâvi: ihtiva eden, içine alan hidayet-i Kur’âniye’nin şuâsı: Kur’ân’ın hak ve doğru yolu gösteren hakikatlerinin parıltısı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma karargâh: karar yeri, merkez mesel: örnek, benzer mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar nâzır: bakan nisbetinde: oranında tabaka: derece teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek tevil: yorum vasıl olma: ulaşma,varma yekûn: bütün, toplam zerre: atom, maddenin en küçük parçası

45628 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delâletle, sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’âm ve ihsanın kesîfidir ki, bütün hâcâtına vakıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir, bu malûmatla herşeyin mâliki olan Mâlikinden nasıl tegafül eder? Ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semî, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakîbin bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey nefs-i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek zâlim-i ale’l-küll olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh

adam gibi olacaksın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/5.İ’lem 1/1.p s237 p628)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) bünye: yapı; insanın maddî ve mânevî yapısı ebleh: ahmak, akılsız ecnebî: yabancı evâmir: emirler gayet: çok hâcât: ihtiyaçlar hariç: dışarıda, emir dairesinin dışında hakîm: hikmetle iş yapan, hikmet sahibi hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratılma hikmet-i nakkaşe: nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiram: saygı gösterme illâ: aksi halde ilm-i muhtar: seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi imtisal: emre uyma, itaat etme in’âm: nimet verme incimad etmek: donmak, katılaşmak, maddî yapıya bürünmek irade etmek: dilemek, istemek istidad: mimarlık, aşçılık, kulluk gibi sayısız yetenekler kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân kesîf: yoğun; burada bütün nimetlerin insana bolca verilmesi, insanda yoğunlaşması kastediliyor kudret-i basîre: görünen kudret, iktidar mahsul: hasıl olmuş, meydana gelmiş, netice, ürün mâlik: sahip Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) malûmat: bilgiler masnû: san’at eseri varlık mücessem: cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş Mücîb: bütün varlıkların her türlü istek ve ihtiyaçlarına cevap veren Allah (c.c.) mülküllah: Allah’ın mülkü münasip: uygun müraat: gözetme, uyma nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu Rakîb: bütün varlıkları görüp gözeten, koruyan, kendisinden hiçbir şey gizlenip kaybolmayan ve yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefine: gemi Semî: her şeyi işiten ve herbir varlığa kabiliyetine göre işitme duyuları veren Allah (c.c.) suret: biçim, şekil şirk: Allah’a ortak koşma tecessüd etmek: ceset şeklinde maddî varlık kazanmış, cisimleşmiş tegafül etmek: gaflet etmek, habersiz olma; Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma tersim etmek: resimlemek, çizmek tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vakıf: bilen vâveylâ: çığlık, feryad vuzuh-u delâlet: ap açık gösterme, işaret etme, delil olma zâlim-i ale’l-küll: bütün varlıklara ve her şeye zulmeden

46630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o

adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

47634 (1) Maahaza, nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir. Ve keza, ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir. Ve keza, ayn’ı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan

adamın işidir. Maahaza, masnûdaki kemâlât, tamamen Sânideki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, “Bu kuş değildir” der. Çünkü sinekteki şeyler onda yoktur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/10.İ’lem 2/2.p s240 p634)

(1): (bk. s240 p633)

ayn’ı tersim: gözü resmetmek, çizmek basar: görme duyusu basiret: görüş, seziş, anlayış kudreti veya sıfatı; akıl, zekâ, ileri görüşlülük feyiz: ihsan, bağış, kerem gayr-ı kâmil: noksan, mükemmel olmayan halk: yaratma Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) icab: gerektirme icad etme: yaratma, var etme ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiyar: irade irade: dileme, istek, kast etme kâmil: mükemmel, noksansız kemâl: mükemmellik, kusursuzluk kemâlât: mükemmellikler, olgunluklar maahaza: bununla beraber mahrum: yoksun masnû: san’at eseri varlık muhal: olması imkânsız şey nazar: akıl, bakıp akletme, düşünme neşretme: yayma Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sıfat: özellik, nitelik şuur: bilinç, anlayış, idrak tasvir: şekil ve suret verme telâkki etmek: kabul etmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vücub: varlığın zorunlu olması vücud: varlık, var oluş

48640 İ’lem eyyühe’l-aziz! Ey nefis!

Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahaza, ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden

adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/16.İ’lem 1/1.p s242 p640)

âciz: güçsüz, zayıf, zavallı amel-i salih: Allah için yapılan iyi işler Hâlık: her şeyin yaratıcısı Allah (c.c.) iltimas: tavsiye, rica, istirham irzâ etmek: razı etmek, hoşnut etmek kâfi: yeterli maahaza: bununla beraber maamâfih: bununla beraber, böyle iken maslahat: fayda, gaye müracaat: başvurma mütevakkıf: -e bağlı olma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu rıza: memnuniyet şirk-i hafî: gizli şirk, ortak koşma tahsil: elde etme, kazanma takvâ: Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyma

49656 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen

adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/31.İ’lem 1/1.p s249 p656)

acz: güçsüzlük, zayıflık arz: Dünya ecrâm: gezegenler, yıldızlar, gök cisimleri i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabza: el, avuç kamer: ay kudret: güç, iktidar suhulet: kolaylık şems: Güneş tanzim etmek: düzenlemek

50674 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garip hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgârla husule gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-bihar olan Allah’ın azametine delil getiren

adamın meseli gibidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/15.İ’lem 1/1.p s257 p674)

âdi: basit, değersiz âdiyât: alışılmış olan sıradan şeyler azamet: büyüklük, yücelik dalâlet: hak yoldan sapkınlık ehemmiyet: önem fevkinde: üstünde fikren: düşünce olarak hâlât: haller, durumlar hayvanat: hayvanlar husule gelmek: meydana gelmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! im’ân-ı nazar: bir işi dikkatle düşünmek; bir şeye inceden inceye bakmak Mâlikü’l-bihar: denizlerin sahibi olan Allah (c.c.) mâlum: bilinen, belli melûf: alışılmış, ülfet edilmiş mesel: örnek, benzer mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi peyda olan: meydana gelen sâikasıyla: sebebiyle sair: diğer tecelliyat-ı seyyâle: akıp giden yansımalar, görünümler teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma telâkki etmek: zannetmek şems: güneş şuâât: parıltılar, ışıklar ülfet: alışkanlık, gaflet

51681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan

adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

52710 (1) Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnuat arasında –hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemâdatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen

adam, görebilir. Maahaza, o gibi şeyler kastî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir. (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/13.İ’lem 2/2.p s275 p710)

(1): (bk. s275 p709)

cemâdat: cansız varlıklar hikmetli: her şeyi bir gayeye yönelik, anlamlı ve tam yerli yerine koyma ihtiyar: dileme, irade intizam: düzenlilik, düzgün olma hâli kasden: amaçlı olarak, bilerek kasıt: bir maksat gözetme kezalik: bunun gibi maahaza: bununla beraber mahlûkat: yaratılmışlar, yaratıklar masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar muhalefet: başkalarından farklı olma, farklılık nazar: bakış nebatat: bitkiler nizam: düzen Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) simâ: yüz, çehre şâirâne: şâirce, şâirler gibi tehâlüf: birbirinden farklı olma ziynet: süs

53711 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü’l-Hayata olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek, herşey

sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-i Hüsnânın delillerini fehmeder. Binaenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir fert iken, bir nevi gibi olur. “Vel’lâhü eağ’lemü bis’savâb (1)”.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/14.İ’lem 1/1.p s276 p711)

(1): En doğrusunu Allah bilir.

binaenaleyh: bundan dolayı câmiiyet: kapsamlılık, kapsamlı oluş cemâdât: cansız varlıklar cüz’î: bireysel; az, sınırlı Esmâ-i Hüsnâ: Cenâb-ı Hakkın güzel isimleri Fehmetmek: anlamak fert: birey fıtraten: yaratılış itibarıyla i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kelâm: ifade, söz kıymet: değer küllî: geniş ve kapsamlı; bir tür veya bir sınıf kadar lisan: dil mevcudat: varlıklar meziyet: üstün özellik nevi: tür tahiyye: selâm, hediye tefevvuk: üstün gelme tekellüm etmek: konuşmak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah (c.c.) zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

54714 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tevfik-i İlâhî refiki olan

adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/17.İ’lem 1/1.p s277 p714)

berzah: geçit evlâd: çocuk, nesil feyiz: mânevî gıda, bereket hakikat: her şeyin aslı, esası hakikat-i tarikat: tarikatin hakikati, tarikatle ulaşılan hakikat ve eşyanın gerçeği ihsan etmek: bağışlamak, ikram olarak sunmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isâl edici: ulaştırıcı keza: aynı, aynı biçimde maksud-u bizzat: asıl gaye rahmet-i hâkime: Allah’ın her şeye hükmeden rahmeti refik: arkadaş; bir kimsenin beraberinde olan selâmet: güvenli serîüsseyir: çok süratle akan suret: şekil, biçim şân: bir şeyin gereği, özelliği tarîk: yol, usul tarikat: mânevî yol; mânevî alanda ilerleme sağlayan yol tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı ve başarıya ulaştırması ulûm-u âliye: yüksek ilimler zahir: dış görünüş

55720 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun

adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına –çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/22.İ’lem 1/1.p s280 p720)

belâ: büyük sıkıntı, musibet binaenaleyh: bundan dolayı elem: acı, keder Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve eşi benzeri olmayan san’atıyla yaratan Allah (c.c.) havf: korku i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istirham: merhamet dileme leziz: lezzetli, tatlı merhamet: acıma, şefkat muhabbet: sevgi musibet: felaket, dert saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk tenezzül etmek: inmek, tevazu göstermek tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek tezellül: boyun eğme, alçak gönüllülük

56722 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara mâruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehade tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarf edersen, bütün mahbuplarınla beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın. Evet, bir sultana intisab eden bir

adam, o sultanın herşeyle alâkadar, her mekânda herkes ile muhaberesi, alâkası zımnında, o

adam da bir cihetle, bir derece alâkadar olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/24.İ’lem 1/1.p s280 p722

alâkadar: alâkalı, ilgili cem’ etmek: toplamak, içine almak cihet: yön elem: acı, keder elîm: acı veren firak: ayrılık gayr: diğer, başka i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intisab etmek: bağlanmak mahbup: sevgili mâruz kalmak: yüzyüze gelmek mazhar olmak: erişmek, nail olmak muhabbet: sevgi muhabere: haberleşme sarf etmek: harcamak, kullanmak tevcih etmek: yöneltmek Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) zımnında: içinde

57723 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Meselâ, kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair itâ-i malûmat eden

adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma daire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hâlıkından haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm meselelere dair malûmat itâ eden ve seni mânevî perişaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye iman ile mâülhayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebedin muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahmân’ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadıka iman ile teslim olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terk etmiyorsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/25.İ’lem 1/1.p s281 p723)

ahval: haller azîm: büyük, yüce dalâlet: sapkınlık, doğru ve hak yoldan ayrılma daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi; her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattığı varlıklar âlemi ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk firak: ayrılık hakaik-i esasiye: esas hakikatler, temel gerçekler hakikat: gerçek Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı hevâ: boş faydasız ve gelip geçici arzular heves: gelip geçici arzu ve istek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istikbal: gelecek itâ etmek: ihsan etmek, vermek itâ-i malûmat: bilgi vermek kamer: ay kesret: çokluk malûmat: bilgiler mâmelek: sahip olunan şey marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler mâülhayat: hayat suyu metalib: istekler, arzular muhabere: haberleşme Muhbir-i Sadık: doğru haber veren, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu perişaniyet: perişanlık Resul-i Rahmân: rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah’ın elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) Sultan-ı Ezel, Ebed: başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) teslim olmak: kabul etmek vahdet: birlik, teklik

58732 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenâb-ı Hakkın helâl ettiği tayyibat dairesinden haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden

adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki: Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/1.p s284 p732)

(1): (bk. s284 p733)

Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehlî: evcil habîsat: pis ve çirkin şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irşad: doğru yolu gösterme lehviyat-ı nevmiye: insanları uyutucu zevk ve eğlenceler mesabe: derece mesel: örnek mezbele: çöplük mürşid: doğru yolu gösteren nasihat: öğüt tayyibat: temiz, güzel ve helâl şeyler tefrik etmek: birbirinden ayırmak temyiz etmek: birbirinden ayırmak teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren ünsiyetli: cana yakın, dost

59733 (1) Esnâ-yı irşadda bir

adama rastgelir. Zavallı

adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat

adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı

adamcağıza diyor: “Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”

Adamcağız: “Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş

adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

60735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen

adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

61744 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur.

Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin

adamların partisine dahil olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/40.İ’lem 3/1.p s291 p744)

âsi: isyankâr dahil:gafil: Allah’ı düşünmeyen ve maddî-mânevî sorumluluklarından habersiz olan iktidar: güç i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istirahat: rahat, huzur rububiyet: Rablık şakî: haydut, yol kesici ubudiyet: kulluk vazife: görev vazife-i sakîle: ağır görev

62752 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki: Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür. İkinci veçhi ise, in’am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in’âmını ifşa, esmâsına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var: Bir

adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen

adama, başka bir

adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı, “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/44.İ’lem 1/1.p s294 p752)

binaenaleyh: bundan dolayı cem etmek: toplamak derece-i rahmet: rahmet derecesi esmâ: Allah’ın isimleri içtimâ: toplanma ifrat: aşırılık ifşa: yayma, duyurma ilân: duyuru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi takdirde in’am: nimet verme incirar: bir sona doğru çekilip dayanma istikamet: doğru yolda olma izhar: açığa çıkarma, gösterme kast: amaç, hedef kerem: cömertlik, ikram ketmetmek: söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek kibir: gurur, kendini büyük görme küfran: nankörlük, inkâr Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mânevî: mânâya ait, maddî olmayan medar-ı lezzet: lezzet kaynağı memduh: övülmeye, takdire lâyık mezmum: aşağılanmış, kınanmış mizan: ölçü, denge mucib-i fahr: övünmeye vesile olma müracaat: başvurma nimet: iyilik, lütuf, ihsan şehadet etmek: şahit olmak tahdis-i nimet: ilâhi nimeti şükrederek anlatma tazammun etmek: içermek, içine almak tefrit: normalden aşağı olma temayüz: seçkin olma; başkalarından üstün olma tevazu: alçak-gönüllülük tezyin: süsleme, donatma vecih: yön

63753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan

adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

64782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldır. Evet, zehiri içen

adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

65785 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan

adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir

adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/9.İ’lem 1/1.p s310 p785)

ahvâl: haller, durumlar âmi: basit, sıradan binaenaleyh: bundan dolayı esrar: sırlar, gizemler fennî: bilimsel feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci gaflet: duyarsızlık, sorumluluklarından habersiz davranma hâli hak: doğru, gerçek hakaik: bir şeyin gerçek yüzü, aslı esası; doğru gerçekler hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri, esasları ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keşfetmek: bulmak, ortaya çıkarmak maddiyat: maddi şeyler muteber: geçerli, itibar edilen nefsülemir: gerçek; işin aslı ve gerçeği nur: aydınlık, ışık şiddet-i tevaggul: bir şeye fazlaca dalma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; “tabiat, insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklindeki düşünce tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak vukuf: bir şeyi etraflıca bilme, anlama zira: çünkü

66811 (1) Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kâbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil. Meselâ, yirmi yaşında bir

adam birden bire dünyaya gelse, hâli bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat’iyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavâninini câmi bir kitap bulsa, onu mâkes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabul eder. İşte, Sâni-i Zülcelâlden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı mâkul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiat ile kendilerini aldatmışlar.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/9.p 4/3.sual s323 p811)

(1): (bk. s323 p810)

âsâr: eserler câmi: içine alan eşya-yı muntazama: düzenli eşya fâil: işi yapan, fiilin sahibi gayr-ı mâkul: akla uymayan gayr-ı mülâyim: uygunsuz, abes hakikat-i hariciye: dışa ait, görünen gerçek hâli: boş, ıssız hariç: dış, dışarı illet-i ıztırarî: zorunlu illet, asıl sebep kat’iyen: kesinlikle kavâinin: kanunlar kudret: güç, iktidar mâkes-i şuur: şuur ve düşüncenin yansıdığı yer, ayna masdar: kaynak misalî: görüntüden ibaret mistar: cetvel, şablon muhteşem: ihtişamlı, görkemli müzeyyen: süslenmiş nakış: işleme, süsleme nakkaş: nakış ustası nâzım: düzenleyen nizam: düzen sanayi-i nefîse: güzel san’atlar, ileri sanayi Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şeriat-ı iradiye: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatından gelen şeriat, tabiat kanunları tâbi’: tab eden, basan tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tanzim: düzenleme tegafül: gaflet etme, bilmez görünme, anlamazlıktan gelme

ADAM – 21s-66p - Risale-i Nur

ADAM - insan, erkek, kişi, birinin tarafını tutan kimse, iyi ve terbiyeli yetişmiş insan

ÂDÂT - 1s-2p - Risale-i Nur

ÂDÂT - âdetler, gelenekler, görenekler, usûller, tabiatlar, alışkanlıklar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve

âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

2675 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanların arza âit malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları, ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki

havâriku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/16.İ’lem 1/1.p s257 p675)

âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaen: dayanarak cehil: cahillik, bilgisizlik cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği hakikat: gerçek, doğru havâriku’l-âdât: olağanüstü şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! malûmat: bilgiler mebnî: bina edilmiş melûfat: alıştıkları, ülfet ettikleri şeyler mu’cize: şaşkınlık uyandıran olağanüstü şey müsellemât-ı bedihiyat: apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler nazar: bakış necim: yıldız ülfet: alışkanlık, gaflet

ÂDÂT – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂDÂT - âdetler, gelenekler, görenekler, usûller, tabiatlar, alışkanlıklar

ÂDÂT-I ECÂNİB - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂDÂT-I ECÂNİB - yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve

âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

ÂDÂT-I ECÂNİB – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂDÂT-I ECÂNİB - yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri

ADÂVET – 1s-3p - Risale-i Nur

ADÂVET – husûmet, düşmanlık, kin, buğz, garaz

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1173 Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü bâki bir hüsün fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti

adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla, bu âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de âlem-i âhireti istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/56.p s59 p173)

adavet: düşmanlık âlem: dünya, kâinat âlem-i ahiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi ayine: ayna bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz behemehal: ister istemez bilvasıta: vasıtayla bizzat: kendisi cemâl: güzellik dâim olmak: süreklilik sahibi olmak ebedî: sonsuz fâni: geçici, sonlu fehm: anlayış, kavrayış hakaik-i sabite: değişmez gerçekler hüsün: güzellik istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik kalb olmak: dönüşmek mahbub: sevgili muhabbet: sevgi müştak: çok istekli, âşık razı olmak: hoşnut olmak, kabul etmek Sâni: Allah (c.c.) sermedî: dâimî, sürekli takbih etmek: kötülemek zâil: yok olup gidici, geçici zarurî: zorunlu, şart

2297-298 NÜKTE. Arkadaş!

İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda

adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır.

Kâfirin ruhunda hırs,

adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cazasını görür.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nükte 4/1.2p s95 p297-298)

adâvet: düşmanlık binaen: -dayanarak bürudet: soğukluk ecnebî: yabancı eşya: varlıklar filcümle: bütünüyle, genellikle galebe: üstünlük hakikî: gerçek hasenat: güzel davranışlar ve işler hırs: öfke, açgözlülük iltizam: taraftarlık, sıkı sıkıya bağlılık irtibat: bağ, ilişki itimad: güvenme ittihad: birlik ittisal: yakınlık. bağ kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse kin: gizli düşmanlık küfür: inkâr ve inançsızlık mükâfat: ödül mü’min: Allah’a inanan nazar: bakış, görüş nefis: bir kimsenin kendisi nevi: çeşit nükte: ince ve derin mânâ rabıta: bağ seyyiat: günahlar, hatalar sır: gizli gerçek tesis etmek: kurmak uhuvvet: kardeşlik vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet

3571 (1) Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız (2).

Âyâ, Avrupan’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve

adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsınuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır. “Hedâ nallâhü ve iyyâküm iles sırâtıl müstekıym (3)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/19.p s207 p571)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Mesnevî-i Nuriye 1919-1923 yılları arasında telif edilmiştir.

(3): Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

adâvet: düşmanlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba bâtıl: hak olmayan efkâr: fikirler, düşünceler emniyet etme: güvenme Frenk: Avrupalı hadsiz: sınırsız, sayısız hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti iltihak etmek: katılmak istihfaf: hafife alma istihza: alay etme ittibâ etmek: tabi olmak, uymak sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil zulüm: haksızlık

ADÂVET – 1s-3p - Risale-i Nur

ADÂVET – husûmet, düşmanlık, kin, buğz, garaz

ADDETMEK – ADDEDİLMEK – 5s-13p - Risale-i Nur

ADDETMEK – saymak, itibar etmek, ittihaz etmek – ADDEDİLMEK – sayılmak, itibar edilmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

11 Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’TİZAR. Risale-i Nur Külliyatından el-Mesneviyyü’l-Arabî ile muan-nen büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar

addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm îmanî cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan, bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim.

(MN 337s İ’tizar 2/1.p s15 p1)

Arabî: Arapça avn: yardım azîm: büyük, yüce bahtiyar addedmek: talihli, mutlu saymak Bediüzzaman: Bediüzzman Said Nursî cesîm: çok büyük cevher-baha: mücevher gibi değerli cezalet: güçlü ve akıcı ifade cihanbaha: dünyalar kıymetinde Fabrika-i dimağiye: akıl fabrikası îmanî: imanla ilgili, imana dair inayet: lütuf, yardım, bağış i’tizar: özür dileme kasır: kısa kıymettar: kıymetli, değerli kisve: örtü, kıyafet Kur’ânî: Kur’ân’a ait, Kur’ân’da bulunan lâfız: söylenen ifade, kelime lisanı: dil el-Mesneviyyü’l-Arabî: Arapça Mesnevî-i Nuriye muannen: isimli muvaffak olmak: başarmak müellif-i muhterem: hürmetli müellif, saygıdeğer yazar nâkıs: eksik tedarik etmek: elde etmek ulviyet: yücelik zarf olmak: kılıf olmak, sarmak

2309 (1) NOKTA. Arkadaş!

Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalasef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü’l-ayn

addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek

addedilmektedirler.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/1.p s97 p309)

(1): Esbab ve vesaite yapışmak, zillet ve hakarete sebep olur.

addedilmek: sayılmak aziz: izzetli, büyük darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü esbab: sebepler hakaret: hakir ve alçak bir konumda olma iştihar etmek: meşhur olmak; tanınmak kelp: köpek lâyık: yaraşan, uygun muttasıf: sıfata sahip olan, belli bir özelliği üzerinde taşıyan mübarek: bereketli, hayırlı mübarekiyet: bereketli olma nazar: bakış açısı necisü’layn: bir şeyin bizzat kendisinin pis olması sadakat: dostluk, bağlılık sair: diğer sıfat: özellik, vasıf sıfat-ı hasene: güzel özellikler şükran: minnettarlık, teşekkür vefadar: vefâlı olan vesait: araçlar, vasıtalar zillet: alçalma, aşağılanma

3309 (1) (2) Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/2.p s97 p310)

(1): Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur.

(2): kelp insanlar arasında necisü’l-ayn

addedilmiştir (bk. s97 p309)

beynennâs: insanlar arasında darbe: vuruş; ceza esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma had: dinin emrettiği bir işi terk eden kişiye verilecek ceza hırs: öfke, açgözlülük ihtimam: özen, önem verme kefaret: günahın bağışlanmasına vesile olan şey kelp: köpek maraz: hastalık müessir: tesir eden; tesir sahibi Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) necis: pis; dinî ibadetlere engel sayılan pislik tâhir: temiz, pak; dinen temiz sayılan tahkir: aşağılanma, hakarete uğrama vasıta: aracı ve vesile olsun

4371 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark: Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır. İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir. Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvettir. Çünkü, imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş

addediyor.

(MN Hubâb Risalesi 28/19.İ’lem 2/1.p s118 p371)

addetmek: saymak, tutmak bâtın: içyüz bilhassa: özellikle câzibedar: çekici, alımlı cenah-ı şefkat: şefkat kanadı iktizâ: gerektirme kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse libas: elbise mahlûkat: yaratılmış varlıklar mâkûs: tersine dönmüş mehd-i uhuvvet: kardeşlik beşiği me’nus: alışılmış, yakınlık kurulabilen muâvenet: yardımlaşma muhabbet: sevgi mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nazarıyla: bakışıyla, gözüyle rahmet: şefkat, merhamet sîret: iç yapı; karakter; ahlâk suret: görünüm, şekil şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma uhuvvet: kardeşlik zahir: dış görünüş

5375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli

addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

6390 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân’ın i’câzı, tahrifine bir settir. Evet, madem Kur’ân mu’cizedir, beşer onun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlarla tebdil edilmekle tahrif ve tağyiri mümkün değildir. Çünkü, müfessir, müellif, mütercim, muharref üslûplarını, kisvelerini âyatın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i’câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet

addedilemez. Öyleyse i’câz, tahrif ve tağyiri kabul etmez.

(MN Hubâb Risalesi 28/25.İ’lem 1/1.p s125 p390)

addedilmek: sayılmak, kabul edilmek âyat: âyetler; Kur’ân’da yer alan cümleler âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey beşer: insan i’câz: mu’cize oluş, birbenzerini yapmakta başkalarının aciz bırakma iltibas etmek: karıştırmak kelâm: ifade, söz kisve: elbise mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muharref: tahrif edilmiş, bozulmuş müellif: yazar müfessir: Kur’ân-ı Kerimi yorumlayan âlim mütercim: tercüman tağyir: değiştirme tahrif: değiştirme, bozma tebdil edilmek: değiştirilmek

7490 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır:

1) Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.

2) Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.

3) Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel

addedilen şey, orada çirkindir.

4) Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasında muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/19.İ’lem 2/1.p s166 p490)

addedilen: sayılan elem: acı, keder, üzüntü gurub: batma, batış haşerat-ı muzırra: zararlı böcekler icabet etmek: davete uymak, çağrıya cevap vermek intizar etmek: beklemek kalben terketme: kalbini bağlamama kesben: çalışma ve kazanma olarak lezâiz: lezzetler maahaza: bununla beraber meclis: topluluk muvazene: karşılaştırma nisbet: oran sevk edilmek: gönderilmek sür’at: hız visal: kavuşma zeval: yokluk ziynet: süs

8494 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mâsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o mâsiyete devam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur. Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle, o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir burhan

addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur, gider.

El-iyâzü Billâh!

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/21.İ’lem 1/1.p s167 p494)

addetmek: saymak bilhassa: özellikle burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil dârü’l-ikab: günahkârların azap diyarı; Cehennem ednâ: en basit, en küçük el-iyâzü billâh: Allah korusun hacâlet: utanç ikab: ceza inkâr etmek: reddetmek, inanmama küfür: Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme küsufa tutulma: güneş tutulması gibi kararma mahiyet: asıl nitelik, temel özellik mâsiyet: günah, isyan mûcip olma: gerektirme muttali olma: haberdar olma, bilme müptelâ: bağımlı, düşkün nedâmet etmek: pişman olmak nefiy: ihkâr etme, uzak görme nihayet: son şiddet-i hacâlet: büyük utanç, şiddetli utangaçlık temennî: bekleme, umma terettüp etme: bir şeyin sonucu olarak meydana gelme, ortaya çıkma ülfet peyda etme: alışkanlık kazanma vehim: kuruntu, varsayım, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce yevm-i hesab: hesap günü

9631 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Evham, şübehat, dalâletin menşe’ ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve

sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyat dairesinden hariç

addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fenâ olur. Sonra, başlar, bazı tevillerle o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da aksettirir. HÜLÂSA: Nefs-i emmâre, deve kuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabilinden, “Hiçbirisi de hak değildir” diye hükmeder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/8.İ’lem 1/1.p s239 p631)

addedmek: saymak, tutmak aksettirmek: yansıtmak dalâlet: hak yoldan sapkınlık, ayrılmak evham: kuruntular, şüpheler farz etmek: var saymak fenâ olmak: yok olmak hak: doğru, gerçek hariç: dışında hülâsa: kısaca, özet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabilinden: türünden, gibisinden kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân mahzen: depo mazhar: ayna olma menşe: kaynak mevki: konum, yer nefis/nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mıkaddes özellikleri, nitelikleri Sofestâî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse şirk-i hafî: gizli şirk, ortaklık şübehat: şüpheler, tereddütler teâruzan: birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor tesâkutan: her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder tasarruf: dilediği gibi kullanım, idare, yönetim tecelliyat: yansımalar, görünümler tevil: yorum

10669 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir.

Bu itibarla şiirden

addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi, alel-ekser âdidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/10.İ’lem 1/1.p s255 p669)

addedilmek: sayılmak, tutulmak âdi: basit, değersiz alel-ekser: çoğunlukla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ef’âl: fiiller, işler filcümle: bütünüyle, genellikle fuzulî: fazladan, lüzumsuz gayr: diğer, başka hakikat: doğru, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayalât: hayaller i’lem eyyü-he’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özelikler vâsi : geniş

11735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan

addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

12751 Arkadaş!

Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks

addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/2.p s294 p751)

addetmek: saymak âlem-i beka: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun izerine olsun beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk berâhin: deliller burhan: delil, kanıt cemâl: güzellik delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları veliler Habib: sevgili; burada Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kastedilmektedir Habib-i Ekrem: Allah’ın en sevdiği şerefli kul olan Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hüsün: güzellik ve iyilik imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istilâ etmek: ele geçirmek kabih: çirkin kâfi: yeterli kâinat: evren kemâl: mükemmellik, olgunluk maadâ: başka, dışında, ötesinde Mahbub-u Ezelî: Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah (c.c.) müberrâ: temiz, pâk münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce naks: eksiklik, noksanlık nekais: eksiklikler, kusurlar serâpâ: tepeden tırnağa, baştan başa sıddıkîn: daima doğruluk üzere olan ve Allah’a ve peygambere bağlı yaşayan büyük insanlar tazarruât: yakarışlar, niyazlar teşkil etmek: oluşturmak vesile: araç, vasıta

13816 Hem derince şu burhan (1) tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mesele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüt hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaike esas

addederek, müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı o şedit kuvvet, sun’î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i’câz her ihbarını tasdik eder, tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsihâ sâbit umurlardandır. Evet. Şu burhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i’câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde, hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin!

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/2.p s326 p816)

(1): ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır (bk. s325 p815)

addetmek: saymak, tutmak binefsihâ: kendi kendine burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı münevver: nurlu, parlak delil cihet: taraf, yön hakaik: hakikatler, gerçekler hayır: iyilik i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma ihbar: haber verme ihsas edilmek: hissedilmek ircâ etmek: döndürmek, iâde etmek istintak: konuşturma istişhad: şahit gösterme, şahit tutma kuvvet-i beyan: açıklamadaki, anlatımdaki kuvvet mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu müselleme: herkes tarafından kabul edilen, doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan müstağni kılmak: tenezzül etmemek, gerekli duymamak nokta-i istinad: dayanak noktası sikke-i i’câz: mu’cizelik mührü, benzerinin getirilmesinin imkânsızlığıyla ilgili delil sun’î: uydurma, yapmacık şaibe-i tereddüt: şüphe lekesi şedit: şiddetli tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tersim edilmek: resmedilmek, çizilmek tezkiye: tamize çıkarma umur: işler vahy-i mahz: Allah’ın vahyinin tâ kendisi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy vehim: zan, şüphe, kuruntu zaruriye: zorunlu

ADDETMEK – ADDEDİLMEK – 5s-13p - Risale-i Nur

ADDETMEK – saymak, itibar etmek, ittihaz etmek – ADDEDİLMEK – sayılmak, itibar edilmek

ADED-İ ENFÂS - 1s-1p - Risale-i Nur

ADED-İ ENFÂS - canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın

aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

ADED-İ ENFÂS – 1s-1p - Risale-i Nur

ADED-İ ENFÂS - canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı

ADEM – Risale-i Nur

ADEM - 15s-40p - yokluk, hiçlik, eşanl-fıkdân, olmama, bulunmama, vücûdun zıddı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

153 Kezalik, inşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka, bütün mevcûdatın bir Sâni-i Vâhidin eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtinâ ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin

ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın zâtında şeriki olmadığı gibi – çünkü intizam bozulur, âlem fesada gider – fiilinde de şeriki yoktur. Çünkü suubetten, güçlükten dolayı âlemin

ademden çıkmamasına sebep olur.

(MN Lem’alar 14/11. Lem’a 2/2.p s29 p53)

adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya, evren derece-i imtinâ: imkânsızlık derecesi, olması mümkün değil fesada gitmek: bozulmak fiil: icad: var etme, yaratma inşa: belirli unsurları kullanarak yaratma intizam: düzen istilzam etmek: gerektirmek, şart kılmak mevcûdat: varlıklar muhaliyet: imkânsızlık, olma ihtimâli asla bulunmama nev’: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah (c.c.)sed çekmek: engel koymak suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık suubet: zorluk şerik: ortak vücub: zorunluluk, gereklilik vücud: varlık, var oluş zâtında: kendisinde

255 Evet, nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi, o kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziyâ ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir şems-i vâhidin eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücutlarıyla şemsin vücuduna ve

ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delâlet ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/12. Lem’a 5/2.p s30 p55)

adem: hiçlik, yokluk beka: devamlılık, kalıcılık celevat: cilveler, görüntüler delâlet etmek delil olmak, işaret etmek emsal: benzer olanlar müteselsilen: zincirleme şeklinde, birbirine bağlı olarak şeffaf: saydam, parlak şehadet: şahidlik şems: güneş şems-i vâhid: bir tek güneş şuâat: şualar, ışık huzmeleri timsal: görüntü, yansıma vücud: varlık ziyâ: ışık, parlaklık

382 Hülâsa: İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki, “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyle, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebep olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ân’ın ziyasıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binaen, o zât-ı nurânî olmasaydı, kâinat da, insan da, herşey de

adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

(MN Reşhalar 12/5. Reşha 5/4.p s38 p82)

acz: acizlik, güçsüzlük adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya binaen: -dayanarak ehemmiyet: değer, önem enbiya: nebiler, peygamberler esbab: sebepler evliya: Allah dostları, veliler fakr: fakirlik, muhtaçlık hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık haşmet-i imaniye: imandan kaynaklanan büyüklük, görkem Hikmet-i Samedâniye Kitabı: hiç kimseye muhtaç olmayan Allah’ın, bir kitap misâli, bütün hikmetlerini sergilediği kâinat ve varlıklar âlemi hilâfet: halifelik; insanların yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu hülâsa: öz, özet istikbal: gelecek kâinat: evren kudret: güç, iktidar mezar-ı ekber: çok büyük mezar nam almak: adını taşımak nuranî: aydınlık, ışık saçan sukut: düşüş suud: yükselme şevket: büyüklük, haşmet şua: ışık, parıltı tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: yükselmek, ilerlemek ubudiyet: kulluk, ibadet zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaman-ı mazi: geçmiş zaman zât-ı nurânî: etrafını nûrlandıran ve aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zirve: doruk, en üst aşama ziya: ışık ziyadar: ışık saçan, aydınlatan

4129 Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın

gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et.

1) O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.

2) Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.

3) Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.

4) Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.

5) Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.

6) Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve

adem-i iltibasla yapılıyor.

7) Mahall-i taallûku gayr-i mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husule gelir.

8) Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.

Arkadaş! Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/12.p s51 p129)

adem-i iltibas: herhangibir karıştırma hâlinin olmaması ahsen: en güzel azîm: büyük bu’d-u mutlak: sınırsız uzaklık efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler eser-i san’at: san’at eseri gayr-i mütenahi: sonsuz hakîmâne: hikmetle; bir maksat ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde husule gelmek: meydana gelmek icad: var etme, yaratma imtiyaz-ı mutlak: varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması intizam: düzen, tertip izhar etmek: açıklamak, göstermek kuvvet-i mutlaka: sınırsız, tam güç, kuvvet mahall-i taallûk: bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge mevzun: ölçülü mizan: ölçü, denge mutlak: kayıtsız, sınırsız sahife-i arz: yeryüzü sayfası; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü sehavet-i mutlaka: tam bir cömertlik; sınırsız, şartsız cömertlik sikke: damga suhulet-i mutlaka: sınırsız, tam bir kolaylık sür’at-i mutlaka: sınırsız hız taallûk etmek: bağlantılı olmak tevafuk-u mutlak: sınırsız uyum, uygunluk vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik

5171 Ve keza, şu mu’cizeli ve hikmetli ef’âl-i kerîmânenin tezahüratından anlaşılıyor ki, Sâni-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve daima o kemâlatı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünkü daimî bir kemâl, daimî bir tezahürle takdir edicilerin devam-ı vücutlarını iktiza eder. Çünkü,

adem-i mutlaka namzet olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/54.p s59 p171)

adem-i mutlak: kesin yokluk arz etmek: sunmak bedel: karşılık daima: devamlı olarak daimî: devamlı, sürekli devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilik gayesiyle olan enzar-ı âlem: bütün varlık âleminin bakışları hikmet: her şeyin bir gaye ve maksada yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapılması iktiza etmek: gerektirmek istihsan etme: beğenme, güzel bulma istiskal etmek: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek kemâl: fazilet, kusursuzluk, mükemmellik kemâlât: faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapma hususunda insanların aciz kaldığı olağanüstü hal ve özellik namzet olmak: aday olmak Sâni-i Fâil: herşeyi san’atla yaratan ve bütün fiillerin sahibi olan Allah (c.c.) tahkir etmek: aşağılamak takdir etmek: değerini anlamak, kıymet vermek teşhir etmek: sergilemek tezahür: ortaya çıkma, görünme tezahürat: görünümler

6184 Ve (1) o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fenâ ve

adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem-i bekâda, ehl-i bekâ için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni-i ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü o masnûat bekâ içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenâları, vazifelerinden terhistir, idam değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/67.p s63 p184)

(1): dünya menzilindeki

adem: yokluk âlem-i bekâ: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk ebedî: sonsuz ebedî âlem: sonu olmayan âlem, âhiret ehl-i bekâ: bâki olanlar, sonsuza dek yaşayanlar fenâ: geçip gitme, kaybolma idam: yokluğa mahkûm etme masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan san’at eseri varlıklar medar: sebep, vesile misal: akis, yansıma, temessül müzeyyen: süslü Sâni-i Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) suret: görüntü terhis: göreve son verme zahirî: görünürde, dış görünüşte

7302 Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm. Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur. İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’ân-ı Azimüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup

ademle muttasıldır.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/2.p s95 p302)

adem: hiçlik, yokluk bâtın: bir şeyin iç yüzü filcümle: bütünüyle, genellikle Kur’ân-ı Azimüşşan: şan ve şerefi çok büyük olan Kur’ân muttasıl: yapışık, bitişik nazar: bakış, görüş, düşünce tevcih etmek: yöneltmek ünsiyet: yakınlık vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet vecih: şekil, tarz zahiren: dış görünüş açısından zahirî: açık, görünürde

8303 Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır: Birisi: Enaniyet ile vücuttur. Bu ise,

ademe gider ve

ademe kalb olur. İkincisi: enaniyetin terkiyle

ademdir. Bu ise Vacibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen,

mün’adim ol ki vücudu bulasın.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/3.p s96 p303)

adem: hiçlik, yokluk enaniyet: benlik kalb olmak: dönüşmek mümkinat: olması veya olmaması imkân dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler; sonradan yaratılan tüm varlıklar mün’adim: kendi kendisini yok sayma Vacibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, tarz vücut: varlık, var olma

9342 REMZ. Arkadaş!

Nefis, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet,

ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler,

adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tevbe ile vazifesine avdet eder.

(MN Katrenin Zeyli 18/13.Remz 1/1.p s108 p342)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mes’uliyet: sorumsuzluk avdet etmek: dönmek elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) itikad etmek: sağlam bir şekilde inanmak Mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah (c.c.) mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu rakib: gözetleyen saika: yönlendirici sebep tasavvur etmek: düşünmek, hayal ederek canlandırmak temennî etmek: dilemek, istemek tesettür etmek: gizlenmek tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş vazife-i ubudiyet: kulluk görevi

10385 (1) HÜLÂSA:

Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında birşey-i vahide isnatlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misallerle (2) tavazzuh etti. Binaenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvazene, evâmir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinek ile arzın ihyası, bir ağaç ile semâvâtın icadı, bir zerreyle güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücuda nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve

adem-i tefavütü gözle görünür. Bak: Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/5.p s123 p385)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

(2): şeffafiyet, mukabale, nurânîyet, muvazene, intizam, mahiyet-i mücerrede sırlarının misalleriyle (bk. s123 p384)

adem-i tefavüt: farklılığın olmaması bilhassa: özellikle bir şey-i vahid: bir tek şey esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: kâinattaki İlâhî emirler, Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar havale etme: bir işi başka birine bırakma hülasa: özet olarak icad: var etme, ortaya çıkarma ihya: diriltme, hayat verme imkân: olabilirlik imtisal: bağlanma, boyun eğme intizam: disiplin, düzen isnat: dayandırma kalil: az kesir: çok kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti mahiyet: herbirşeyin temel nitelik ve özelliği malûm: bilinen meçhul: bilinmeyen misal: örnek mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muvazene: karşılıklı kurulan denge müsavat: eşitlik, denklik mütesavi: birbirine eşit olan, aynı seviyede olan nakış: işleme, süsleme nisbet: oran kıyas nuraniyet: nur özelliği, parlaklık semâvât: gökler semerat: meyveler şeffafiyet: şeffaflık tavazzuh etmek: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefavüt: farklılık Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zerre: atom

11413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam,

adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa,

adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

12437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud

ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder. (MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

13446 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen

ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/11.İ’lem 1/1.p s149 p446)

adem: yokluk, hiçlik bilhassa: özellikle elem: acı, keder, üzüntü emin olma: güvende, güvenli olma emsal: benzerler firak: ayrılık hasıl olmak: meydana gelmek hayvanî: hayvansal idam: ölüp gitme, yok olma, yokluk kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi müşahede: gözleme, gözlemleme nebatî: bitkisel selâmet: tehlike ve sıkıntılardan uzak olma teceddüd-ü emsal: benzerleriyle yenilenme tebeddül(-ü emsal): bir benzerinin yerini alması visal: kavuşma zeval: yokluk

14454

SUAL: Cenâb-ı Hakkın cüz’iyat ve hasis emirler ile iştigali azametine münafidir.

ELCEVAP: O iştigal, azametine münafi değildir. Bilâkis,

adem-i iştigali, azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ, şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahaza, bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir” diyebilir. Ve zerrelerle şems arasında müzâheme yoktur. Bütün mahlûkat –bilhassa insanlarda- ferdî olsun, nevî olsun, şerif olsun, hasis olsun; ilim, irade, kudret itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mazhardır. Herbirşey, herbir insan, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakkın kurbiyeti ve herbirşeyin Cenâb-ı Hak ile münasebeti olmakla beraber, O da münasebettardır. Ve gayr-ı mütenahi acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahi kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hak ile münasebeti ne kadar lâtiftir!

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/2.p s152 p454)

acz: güçsüzlük, zayıflık adem-i iştigal: meşgul olmamak, ilgilenmemek azamet: büyüklük, yücelik azamet-i rububiyet: Rablığın büyüklüğü; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması bilâkis: tersine, aksine bilhassa: özellikle cüz’iyat: ferdî, küçük, sınırlı şeyler elcevap: cevap fakr: muhtaçlık ferdî: kişisel, ferde ait gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik, başkasına muhtaç olmama hariç kalmak: dışta, dışarıda kalmak hasis: bayağı, âdi, değersiz irade: dileme, tercih, seçme gücü iştigal: meşgul olma, uğraşma kudret: güç, iktidar, Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı kurbiyet: yakınlık, kulun Allah’a yakınlığı lâtif: şirin, ince, hoş maahaza: bununla birlikte mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar mahrum: yoksun mazhar olma: ayna olma, nail olma münafi: aykırı, zıt, ters münasebet: bağlantı, ilgi münasebettar: bağlantılı, ilgili müzâheme: sıkışıklık, sürtüşme, rekabet nakîse: eksiklik, noksanlık nevî: türe ait nisbet: oran sual: soru şeffaf: saydam, parlak şems: güneş şerif: şerefli tecellî: akis, yansıma timsal: görüntü zaaf: zayıflık, güçsüzlük zerre: atom ziya: ışık

15471 (1) Eğer vücuduna itimad edersen,

ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna

kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun

cihât-ı erbaasıyla

ademler içerisinde kalır. Amma, O noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır. Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer, Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/4.p s158 p471)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470)

adem: yokluk, hiçlik cihât-ı erbaa: dört yön, taraf emir: iş, olay, olgu itimad etmek: güvenmek kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı kısmet: hisse, pay, nasip nur: aydınlık, ışık sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma taleb: isteme vücud: beden vücut bulmak: var olmak

16472 (1) Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır.

Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla

adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed

ademlerden,

adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere

galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

17478 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelerinden tecelliyât-ı esmâyı –kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü

ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/9.İ’lem 1/1.p s161 p478)

adem: yokluk, hiçlik âfâk: ufuklar ahvâl: haller, davranışlar alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık câri olmak: geçerli olmak cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak düstur: kural ecnas: cinsler, altında türlerin sıralandığı sınıf efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak hâdise: olay, olgu hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklenmek, isnat etmek, vermek hissedar: pay sahibi icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği imtinâ: imkânsızlık itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem mugalâta: demagoji, aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, -göre nefis: insanın kendisi nevi: çeşit Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah (c.c.) Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) şümullü: kapsamlı tasdik: doğrulama, onaylama tecelliyât: tecelliler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı

18500 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Eşyada esas bekadır,

adem değildir. Hattâ

ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de

ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp

bazı yerlerde tahassun ile,

adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, “Âlemde

adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü, âlemde Cenâb-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve idam vardır. “Yef’alüllâhü mâ yeşâü (İbrahim 14/27) (1) “Ve yeah’kümü mâ yürid (Mâide 5/1) (2)” (MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/24.İ’lem 1/1.p s170 p500)

(1): Allah dilediğini yapar.” İbrahim Sûresi 14/27

(2): Allah dilediği gibi hükmeder.” Mâide Sûresi 5/1

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: kesin yokluk âlem: dünya, evren beka: devamlılık, kalıcılık elfaz: kelimeler, sözler emir: buyruk eşya: varlıklar fen: bilim hikmet-i cedide: yeni hikmet, felsefe icad: var olma, yaratılma idam: yok edilme, ortadan kaldırma ifrat etmek: aşırılığa kaçmak inhilâl: dağılma, unsurların çözülüp ayrışması kelimat: kelimeler masun: korunmuş, muhafaza edilmiş serîüzzeval: hızla, süratle yok olup giden sır: ince hakikat sun’: san’atla yapma, yaratma tahassun: sağlam korunma, iyi muhafaza edilme tahlil: çözülme, dağılma, ayrışma tasavvurat: düşünceler, zihinde canlandırmalar, hayaller terekküp: oluşum, unsurların birleşmesi terkip: oluşum, unsurların bir araya getirilmesi vakıf olmak: bilmek, üzerinde durmak, ele almak vuzuh: açıklık zeval: sona, yokluğa doğru gitme, yok olma

19506 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurları bu’diyetinde

adem zulmetleri vardır. Allah, melce’ ve mence’dir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce’ ve mence’ odur. Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/28.İ’lem 1/1.p s172 p506)

abd: kul adem: yokluk, hiçlik âlem: dünya, evren Bâkî: Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık bu’diyet: uzaklık Ganiyy-i Muğnî: bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve her varlığın zenginliği Kendisinin tükenmez hazinesinden çıkan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.) hâlis: içten, ihlâslı kâfi: yeterli kâinat: evren, büün yaratılmışlar Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (c.c.) kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı lizatihî: bizzat kendisi, kendisinin bir özelliği olarak mahbub: sevgili, sevilen Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah melce’: sığınak mence’: kurtaracak yer Mûcid: icad eden, var eden Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey nur: aydınlık tevekkül etme: Allah’a dayanma ve güvenme Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vücut: varlık ziynet: süs zulmet: karanlık

20517 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hak seni

ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin her birisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde, “Nasıl bu nimete vasıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahvâl, vukuattır. Gelecek ahvâlin

ademdir. Vücut mes’uldür,

adem ise mes’ul değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/4.İ’lem 1/1.p s180 p517)

adem: yokluk, hiçlik ahvâl: haller, davranışlar binaenaleyh: bundan dolayı edâ etmek: bir şeyi olması gereken vaktinde yapmak, yerine getirmek envâ: neviler, türler eşkâl: şekiller; tarzlar, biçimler etvar: haller, tavırlar fihriste: ana özelliklerin sıralandığı liste, muhteva imkân: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem kaza etmek: yapılması gereken ancak vaktinde yapılmayan bir şeyi sonradan yapmak, yerine getirmek mâzi: geçmiş zaman mebde-i hareket: hareketin başlangıcı menzil: durak, uğranılan yer mes’ul: sorumlu müstahak olma: hak etme, lâyık olma müteaddit: birçok, çeşitli nimet: iyilik, lütuf, ihsan sıfat: özellik, nitelik sual: soru, sorgu suret: görüntü, biçim, şekil şükür: teşekkür etme, methetme ve övme tâbi: bağlı vasıl olmak: kavuşmak, ulaşmak vaziyet: durum, hâl vukua gelme: meydana gelme, olma vukuat: gerçekleşmiş olanlar, meydana gelen olgular vücud: varlık, var olma

21532 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (A)” cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pekçok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ,

1) Lâ havle anil ademi velâ kuvvete alel vücûdi: Ademden çıkıp vücuda gelmek.”

2) Lâ havle aniz zevâli velâ kuvvete alel bekâi: “Zevale gitmeyip bekada kalmak.”

3) Lâ havle anil medarrati velâ kuvvete alen nef’ı: “Mazarratı def, menfaati celp.”

4) Lâ havle anil mesâibi velâ kuvvete alel metâlibi: “Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.”

5) Lâ havle anil meâsı velâ kuvvete alel ıbâdeti: “Maâsiye düşmemek, ibadete devam etmek.”

6) Lâ havle anil nikami velâ kuvvete alen niğ’meti: “Azaba mâruz kalmamak, nimete mazhar olmak.” 7) Lâ havle aniz zulmeti velâ kuvvete alen nûri: “Zulmete düşmemek, nurla tenevvür etmek.”

Ve hâkeza, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/19.İ’lem 1/1.p s186 p532)

(A): “Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.”

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar beka: devamlılık, kalıcı olma, sonsuzluğa gitmek binaenaleyh: bundan dolayı câmidiyet: cansızlık celp: kendine çekme cümle-i mukaddese: kusur ve eksiklikten uzak, yüce cümle elem: acı, keder emel: istek, beklenti etvar: tavırlar, aşamalar hâkeza: bunun gibi havl: güç, iktidar hayvaniyet: hayvana âit, hayvansal İ’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatını çekmek için kullanılan bir söz insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan insaniyet: insanlık letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular, duyular maahaza: bununla beraber maâsiye: günah makam: konu, yer, derece mâruz kalmak: hedef olmak, yüz yüze gelmek, uğramak, tesirinde kalmak matlub: istek mazarrat: zararlar mazhar olmak: erişmek menfaat: fayda, yarar menzil: durak, yer musibet: belâ, dert, felâket mutlak: sınırsız müteallik: alâkalı, ilgili olan şeyler nâil olmak: erişmek, ulaşmak nâzır: bakar, yönelik nebatiyet: bitkilere âit, bitkisel nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur: aydınlık suret: görünüm, şekil şümûl: kapsam takyid: sınırlandırma tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak tenevvür etmek: aydınlanmak tesellî-bahş: tesellî bahşeden vaziyet: durum, hal vücuda gelmek: var olmak, yaratılmak zeval: yokluk zerre: en küçük parça, hücre zikredilmek: belirtilmek, anılmak zulmet: karanlık

22538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu

adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

23573 İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur (1). Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün İstanbul ahalisi, “Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder” (2). Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve

ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir (3). Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder. Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/6.Nota 3/2.p s208 p573)

(1): (bk. s207 p572)

(2): Hadis-i Şerif: Ebû Dâvûd, Savm 14; es-Serahsî, el-Mebsût 3:139-140; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:81-82; el-Merğinânî, el-Hidâye 1:121.

(3): (bk. Haşir Sûresi, 59:14)

,adem: yokluk, hiçlik ahali: halk cehil: cahillik, bilgisizlik cemm-i gafîr: kalabalık insan topluluğu dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler esbab: sebepler galebe etme: üstün gelme hakikat: gerçek hakikat-ı imaniye: iman esaslarıyla bağlantılı olan gerçek hilâl-i Rmazan: ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay istinad eden: dayanan ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme kesretle: çoklukla küffâr: kâfirler, inkârcılar küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet: nitelik, özellik mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler mü’min: Allah’a inanan müteaddit: birçok, çeşitli nazar: bakış nefiy: inkâr nefyetme: inkâr etme râcih: üstün gelen sukut etmek: düşmek, hükümsüz olmak suret: biçim, şekil sübut: bir şeyin var olması şuhud: görme, şahid olma

24612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin

ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin

ademi, birtek şartın

ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin

ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

25613 Evet, iktiran (1) ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin

ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/3.p s227 p613)

(1): (bk. s227 p612)

adem: yokluk, hiçlik binaen: dayanarak ihsan: bağış, iyilik, lütuf iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep kaide: kural, prensip meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi mezkûr: adı geçen, anılan mukarin: beraber, bağlantılı nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şerâit: şartlar, belirtiler

26618 (1) İKİNCİ REMİZ:

Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedit bir his ile onun muhafazasına çalışır –tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh, güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derk etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görünen güneş, âyineye tâbi değil, bekâsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekâsı onunla değil; belki âyinenin hayattar parlamasının bekâsı, güneşin cilvesine tâbidir.

Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedit bir muhabbet-i bekâ, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil. Belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâlin cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; “Yâ bâkî entel bâkî (2)” de. Yani, madem Sen varsın ve bâkisin. Fenâ ve

adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/2.remiz 1/1.p s230 p618)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden İKİNCİ REMİZ (bk. s229 p617)

(2): Bâkî olan sadece Odur.

adem: yokluk, hiçlik bâki: devamlı olan, sonsuz Bâkî-i Zülcelâl: kendi varlığı sonsuz olan, sınırsız heybet ve haşmet sahibi olan Allah (c.c.) bekâ: devamlılık, kalıcılık belâhet: aptallık cilve: görüntü, yansıma derk etmek: anlamak, algılamak ebleh: ahmak ehemmiyet: değer, önem fenâ: son bulma fıtrat: yaratılış, mizaç hayattar: canlı hüviyet: temel, özellik istidad: kabiliyet mahiyet: nitelik, özellik medet: yardım muhabbet: sevgi muhabbet-i bekâ: sonsuz yaşamayı sevme, arzu etme mütevakkıf: bağlı remiz: işaret şedit: şiddetli tâbi: bağlı

27633 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Halk-ı eşya hakkında mûcibe-i külliye sadık olmadığı takdirde, sâlibe-i külliye sadık olur. Yani, ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesanütle halk ve yaratmak, tecezzîyi kabul etmez bir külldür, bazıyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin

ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza, Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahidir, evsat yoktur. Zira, Sâni, vahid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-i mütenahidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/10.İ’lem 2/1.p s240 p633)

adem: hiçlik, yokluk bazıyet: kısımlara ayrılma, ayrılabilir olma, bölünebilir olma binaenaleyh: bundan dolayı ednâ: basit, küçük eşya: varlıklar evsat yoktur: ortaları yoktur gayr-ı mütenahi: sonu olmayan halk: yaratma halk-ı eşya: eşyanın, varlıkların yaratılması Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlıkıyet: yaratıcılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illet: esas sebep kesîr-i hakikî: gerçek çokluk; her şey bir olan Allah’a verilmezse çok ilâhlar olacaktır keza: bunun gibi küll: bütün mûcibe-i külliye: olumlu tümel (küllî) önerme; “Bütün eşyanın hâlıkı (yaratıcısı) Allah’tır” gibi muntazam: düzenli sadık: doğru sâlibe-i külliye: olumsuz tümel önerme “Hiçbirşey hâlıksız (yaratıcısız) değildir”gibi Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tahakkuk: gerçekleşme tecezzî: bölünme, parçalanma tesanüt: dayanışma tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vâhi: zayıf, önemsiz vahid-i hakikî: eşi ve benzeri olmayan, ilâh olmaya lâyık tek gerçek olan Allah (c.c.) vehim: kuruntu, varsayım

28635 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyleyse, ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayattar olasın. Esmâ-i İlâhiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki,

adem deryâsına düşmeyesin. Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyûma dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/11.İ’lem 1/1.p s241 p635)

adem: hiçlik, yokluk beka: kalıcılık, sonsuzluk cevher: asıl, öz daimî: devamlı, sürekli deryâ: deniz, okyanus esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri hayattar: canlı hayt-ı şua: parlak ip; ışına ve ışık hüzmesine benzeyen ip i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! matlub: istek, arzu mevcudiyet: varlık muhafaza: koruma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu Nefs-i nâtıka: konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan nesim-i zikir: güzel ve hoş olan lâtif zikir rüzgârı, havası sadef: inci kabuğu temessük etmek: sarılmak, tutunmak uhde: sorumluluk, yükümlülük ve üzerine alma vehmî: varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen zarf: kılıf Zât: kimse; Allah (c.c.) Zât-ı Kayyûm: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Zât, Allah (c.c.) zikir: Allah’ı anma

29658 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mümkün ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tagayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi

ademdir. Çünkü, o şeyin istikbal halleri

ademde kalır. Yol bulup vücuda gelemez.

Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh, faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuûnatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş’et eden teessürat, teellümat, bir cihette çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet birşeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasına gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücut da teceddüd eder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/33.İ’lem 1/1.p s250 p658)

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar atâlet: hareketsizlik, durgun olma binaenaleyh: bundan dolayı cihet: yön, taraf elem: acı, keder eşya: varlıklar, şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keyfiyet: durum, nitelik mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah ‘ın var etmesine bağlı olan varlık; kâinat ve içindeki varlıklar müteessir: üzüntülü, üzgün neş’et etme: doğma, kaynaklanma nevi: çeşit, tür sükût etme: susma şerr-i mahz: tamamen şer, kötülüğün ta kendisi şuûnat: haller, durumlar, işler tagayyür: başkalaşma, değişme, tazelenme tahavvül: başkalaşım, hal değiştirme tasaffi etmek: temizlenmek, safileşmek tebeddül: değişim teceddüd: yenilenme, tazelenme teellümat: elemler, acılar teessürat: üzüntüler tevakkuf: durma, duraklama vukua gelme: meydana gelme vücud: varlık

30698 (1) BİRİNCİ HATVE:

İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar birşeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mâbûda lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle –haklı olsun haksız olsun- kemâl-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb-ı Hakkı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarf ediyor ve “Menit’tehaze ilâhehü heveyh (Furkan 25/43) (2)” deki “men (3)” şümulüne dahil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak

adem-i tezkiyesiyle olur.

İKİNCİ HATVE: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/1.2.hatveler) 1/1.p s270 p698)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse.” Furkan Sûresi 25/43

(3): Kim, kimse.

adem-i tezkiye: temize çıkarmama, hoş görmeme aksetmek: tersine çevirmek bizzat: kendi Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cihazat: cihazlar, duyu ve organları hamd: teşekkür ve övgülerini sunma hamd ü senâ: şükür ve övgü hatve: basamak, mertebe kemâl-i şiddet: çok şiddetli mâbûd: kendisine ibadet edilen medh etmek: övmek mertebe: derece, makam muhib: seven müdafaa etmek: savunmak nefis: bir kimsenin kendisi sarf etmek: harcamak senâ: övme, methetme sevk etmek: yöneltmek şümul: kapsam tenzih etmek: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutmak tevzi: dağıtma tezkiye: temizleme, arındırma

31699 (1) ÜÇÜNCÜ HATVE:

Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan mâadâ birşeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in’am edilen nimetler olup Hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin

adem-i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir. DÖRDÜNCÜ HATVE: Kendisi istiklâliyet halinde fâni, hâdis, mâdum olduğunu ve esmâ-i İlâhiyeye ayinedarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda

ademini,

ademinde vücudunu bilmekle “Lehül’mülkü ve lehül’hamdü (2)” yü kendisine vird ittihaz etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/3.4.hatveler) 2/1.p s271 p699)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.

acz: acizlik, güçsüzlük adem: yokluk, hiçlik adem-i kemâl: kemâlsizlik, mükemmel olmama ayinedarlık: bir şeyin özelliklerini yansıtma, aynalık görevi yapma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fahr: gurur, övünme fakr: fakirlik, muhtaçlık fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) gına: zenginlik hâdis: sonradan olan hamd: minnet, teşekkür ve övgülerini sunma hatve: basamak, mertebe ibaret: meydana gelmiş, toplanmış iktiza etmek: gerektirmek in’am edilen: nimet olarak verilen istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış istilzam etmek: gerektirmek itikat etmek: inanmak ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kemâl: fazilet, iyilik, mükemmellik kudret: güç, iktidar mâadâ: -den başka, gayri mâdum: yok mahsus: özel, has mehâsin: güzellikler, iyilikler mertebe: makam meşhud: şahit olunan, görülen, gözlemlenen mevcut: var naks: eksiklik, noksanlık nefis: bir kimsenin kendisi telâkki etmek: kabul etmek tezkiye: temizleme, arındırma vird: devamlı yapılan zikir vücud: varlık

32709 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san’atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle,

adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, “İnne mel eşyâü tuğ’rafü bied’dâ dihâ (1)” Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelliğin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin

adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar (2).

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/13.İ’lem 2/1.p s275 p709)

(1): Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.

(2): (bk. s275 p710)

adem-i intizam: düzensizlik ark: su kanalı bilhassa: özellikle cem eden: toplayan, bir araya getiren ezdad: zıtlar gayr-ı muntazam: muntazam olmayan has: özel hendesevâri: plânlı ikmal eden: tamamlayan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intizam: düzenlilik, düzgün olma hâli kasden: amaçlı olarak, bilerek lâkin: ancak, fakat lâtif: güzel, ince letâfet: şirinlik, güzellik manzara: bakılıp setredilen yer meftun: düşkün muntazam: düzenli, tertipli müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran nisbet: oran

33736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

“Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn. (ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat

adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (sûrenin sonuna kadar…)” Tin Sûresi 95/1-2

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

34748 (1) Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazen hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez.

Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/2.p s292 p748)

(1): (bk. s292 p747)

adem-i kabul: kabul etmeme aksülâmel: tepki, reaksiyon ayn-ı kabul: aynen kabul etme, aynısını verme bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz belâ: musibet, sıkıntı dünyevî: dünya ile ilgili esbab: sebepler hasıl olmak: meydana gelmek hikmet: gaye, fayda hususî: özel icabet: cevap verme ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi illâ: yoksa, böyle olmazsa inkıza etmek: tamamlanmak, bir şey tamamlanıp sona ermek is’af: yardım isteğini yerine getirme istilzam etmek: gerektirmek kast: amaç, hedef keza: bunun gibi makbul: kabul görme maksat: amaç, gaye matlub: istek, arzu mizac: huy, tabiat, yaratılış Mucîb: duâlara cevap veren Allah (c.c.) mukaddeme: başlangıç mülâyim: uygun nurun alâ nur: nur üstüne nur, iyiden de iyi nüzul: inme tâbi: bağlı tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tasallut: sataşma, baskı kurma, hâkim olma vaad etmek: söz vermek zâlim: zulmeden, acımasız

35750 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın ba’delmevt, Hâlık-ı Rahmân ve Rahime rücûu hakkında ilânat yapan şu:

“İleyhi merci uküm (En’âm 6/60-Yûnus 10/4) (1)”.

“Ve ileyhi türceûn (Bakara 2/245) (2)”.

“Ve ileyhil mesîyr (Mâide 5/18) (3)”.

“Ve ileyhil meâb (Ra’d 13/36) (4)”. gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi,

ehl-i isyana da büyük tehditleri imâ vardır. Evet, bu âyetlerin sarahatine göre, ölüm, zeval, firak,

adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için

bir medhaldir. Bu beşâretin işaretiyle, kalb

adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet, küfrün tazammun ettiği cehennem-i mâneviyeye bak: “Ene ın’de zan’ni ab’di bî (Hadis-i Kudsî) (5)” hadîs-i kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenâb-ı Hakkın likasından sonra, rızasından sonra, rüyetinden sonra mü’minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak. Hattâ Cehennem-i cismanî, ârif olan mü’min için, âsiye kâfirin cehennem-i mâneviyesine nisbeten cennet gibidir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/1.p s293 p750)

(1): Hepinizin dönüşü Onadır.” En’âm Sûresi 6/60 – Yûnus Sûresi 10/4

(2): Hepinizin dönüşü Onadır.” Bakara Sûresi 2/245

(3): Herkesin dönüşü Onun huzurunadır.” Maide Sûresi 5/18

(4): Dönüş Onadır.” Ra’d Sûresi 13/36

(5): hadîs-i kudsî: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.” Buhârî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr, 2, 19; (ve bk. Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî, Müsned)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mutlak: sınırsız yokluk, bir daha geri gelmemek üzere her şeyiyle beraber yokluğa gitme ârif: irfan sahibi olan, bilen âsi: isyankâr âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi azab-ı elîm: acı veren azap ba’delmevt: ölümden sonra beşâret: müjde, sevindirici haber Cehennem-i cismanî: cismen, bedenen yaşanacak olan cehennem azabı cehennem-i mâneviye: bu dünyadayken hissedilen mânevî cehennem azabı daimî: devamlı ehl-i isyan: isyan edenler elem: acı, keder, sıkıntı firak: ayrılık hadîs-i kudsî: mânası Peygamberimize (a.s.m.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden söz Hâlık-ı Rahmân ve Rahim: Rahmeti her şeyi kaplayan ve her bir varlıkta rahmet ve şefkati tecelli eden yaratıcı, Allah (c.c.) hasıl olmak: meydana gelmek ilânat: ilânlar, duyurular i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâ: dolaylı olarak işarette bulunma, üstü kapalı bir şekilde belirtme itikad: güçlü inanç kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr eden kimse kalb etmek: dönüştürmek küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhengibir şeyi inkâr etme lika: kavuşma, buluşma; Cennet’te Allah ile buluşma medhal: katkı, etki, giriş, önsöz mü’min: îman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nisbeten: kıyasla, oranla rıza: memnuniyet rücû: dönme, dönüş rüyet: Cennet’te Allah’ın güzelliğini görme, seyretme sarahat: açıklık Sultan-ı Ezel ve Ebed: saltanatının başlangıcı ve sonu olmayan Sultan; hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) tazammun etmek: içermek, içine almak tesellî: avutma, acısını dindirme yakîn: kesin inanma zan: şüphe, zannetmek, sanmak zeval: geçip gitme, sona erme zulümat: karanlık

36753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini

adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

37805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın

ademinden. “Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiçbir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

38819 (1) Ezcümle (2): Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına

adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?” Mülk Sûresi 67/3

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

39821 İKİNCİ DELİL-İ KUR’ÂNÎ: Delil-i ihtirâdır (1).

Hülâsası: Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a’râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A’râz cevher olamaz. Demek envâının fasîleleri ve umum a’râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure

adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/7.p s328 p821)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

adem-i sırf: tam bir yokluk a’râz: bir şeyin aslında bulunmayıp sonradan meydana gelen âsâr-ı mahsusa: has, özel eserler bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak cevher: asıl, öz cihet: taraf, yön delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil envâ: türler, çeşitler fasîle: ana-baba; familya gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece gayr: hariç, başkası harekât-ı mütehavvile-i hâdise: olayın değişken hareketleri havâss-ı mümeyyize: bir şeyi diğerinden ayıran özellikler hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hülâsa: özet, öz imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan inkılâb-ı hakaik: gerçek ve doğruların değişmesi, zıtlarına dönüşmesi inkılâb-ı hakikat: gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi istidad-ı kemâl: olgunlaşma kabiliyeti mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar muhakkak: gerçekliği kesin olan muhtera: icad edilmiş, yaratılmış mutavassıt nev’: evrim teorisindeki ara geçiş türü, iki ayrı türden doğan melez mübâyenet-i cevheriye: asla, öze ait farklılık, zıtlık müntiç: netice veren, sonuca eren mürettep: bağlantılı, dizili müteselsil-i ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir nevi: tür, çeşit silsile: zincir suret-i mütegayyire: değişmiş, başkalaşmış biçimler, şekiller şerait-i âdiye-i itibariye: var sayılan, normal, sıradan kurallar mecmuası tahavvül-ü esnaf: sınıfların, çeşitlerin dönüşümü tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tenâsül: üreme teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak umum: bütün vücud: beden, varlık

40827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin

adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

ADEM – Risale-i Nur

ADEM – 15s-40p - yokluk, hiçlik, eşanl-fıkdân, olmama, bulunmama, vücûdun zıddı

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) - 2s-5p - Risale-i Nur

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – Allah’ın dünyada ilk olarak yarattığı insan ve ilk peygamber (a.s.), ilk insan, insan, adam

Mesnevî-i Nuriye (MN):

178 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün

benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

2100 Ve keza, o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin (1) vücuduna ve icadına vesiledir. Evet, bak:

O zât, nev-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziretü’l-Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki

Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmin” diyorlar.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/3.ps42 p100)

(1): saadet-i ebediyenin

Âdem: Hz. Âdem (a.s.) âmin: “Allah’ım kabul eyle” asır: yüzyıl Ceziretü’l-Arab: Arap Yarımadası icad: var etme, yaratma kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması küre-i arz: yerküre, dünya nev-i beşer: insanlık saadet: mutluluk, Cennet hayatı saf: sıra ile uzun uzadıya dizilmek ubudiyet: kulluk vesile: aracı vücud: varlık zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3177 Acaba bütün

beni Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyine-lerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyle beraber istiyor, o esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/60.p s60 p177)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya âyine: ayna bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar câmi: kapsayan, içine alan cemâl: güzellik esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan isimleri Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) ferîd-i kevn ü zaman: bütün varlıkların en değerlisi ve bütün zamanlarda biricik ve tek olan hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.): Peygamberimizin (a.s.m.) kulluğunun aslı ve esası hülâsa-i ubudiyet: kulluğun özü, özeti müteveccihen: yönelerek nev-i beşer: insanlar, insanlık türü şefaat: af için aracılık şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi talep etmek: istemek ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

4464 Mâdem

benî Âdem kâinatın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh, haşir meydanı da bir harmandır; kâinatın başak ve semeresi olan

benî Âdemi intizar etmektedir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/6.p s156 p464)

binaenaleyh: bundan dolayı benî Âdem: Âdemoğlu, insanoğlu haşir meydanı: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanılacak yer, meydan iddihar etmek: biriktirmek, depolamak intizar etmek: beklemek istibka: devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme, kalmasını ve sürüp gitmesini isteme kâinat: evren, yaratılmış her şey semere: meyve, netice tasfiye: temizleme, arındırma

5819 (1) Ezcümle (2):

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve

âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Mülk Sûresi 67/3: “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – 2s-5p - Risale-i Nur

ÂDEM - Hz. ÂDEM (a.s.) – Allah’ın dünyada ilk olarak yarattığı insan ve ilk peygamber (a.s.), ilk insan, insan, adam

ADEM-İ ABESİYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ ABESİYET - boş ve anlamsız olmama

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1413 İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam,

adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

ADEM-İ ABESİYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ ABESİYET - boş ve anlamsız olmama

ADEM-İ FARK - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ FARK - farkın olmayışı, farksızlık

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu

adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip,

diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

ADEM-İ FARK – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ FARK - farkın olmayışı, farksızlık

ADEM-İ HİKMET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ HİKMET - hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa,

adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

ADEM-İ HİKMET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ HİKMET - hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması

ADEM-İ İHLÂS - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İHLÂS - ihlâssızlık

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini

adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

ADEM-İ İLTİBAS – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İLTİBAS - herhangibir karıştırma hâlinin olmaması

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1129 Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın

gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et.

1) O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.

2) Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.

3) Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.

4) Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.

5) Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.

6) Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve

adem-i iltibasla yapılıyor.

7) Mahall-i taallûku gayr-i mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez,

ahsen şekilde husule gelir.

8) Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.

Arkadaş! Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/12.p s51 p129)

adem-i iltibas: herhangibir karıştırma hâlinin olmaması ahsen: en güzel azîm: büyük bu’d-u mutlak: sınırsız uzaklık efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler eser-i san’at: san’at eseri gayr-i mütenahi: sonsuz hakîmâne: hikmetle; bir maksat ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde husule gelmek: meydana gelmek icad: var etme, yaratma imtiyaz-ı mutlak: varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması intizam: düzen, tertip izhar etmek: açıklamak, göstermek kuvvet-i mutlaka: sınırsız, tam güç, kuvvet mahall-i taallûk: bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge mevzun: ölçülü mizan: ölçü, denge mutlak: kayıtsız, sınırsız sahife-i arz: yeryüzü sayfası; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü sehavet-i mutlaka: tam bir cömertlik; sınırsız, şartsız cömertlik sikke: damga suhulet-i mutlaka: sınırsız, tam bir kolaylık sür’at-i mutlaka: sınırsız hız taallûk etmek: bağlantılı olmak tevafuk-u mutlak: sınırsız uyum, uygunluk vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik

ADEM-İ İLTİBAS – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İLTİBAS - herhangibir karıştırma hâlinin olmaması

ADEM-İ İNTİZAM - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İNTİZAM - düzensizlik

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1709 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san’atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle,

adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, “İnne mel eşyâü tuğ’rafü bied’dâ dihâ (1)” Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelliğin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin

adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar (2).

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/13.İ’lem 2/1.p s275 p709)

(1): Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.

(2): (bk. s275 p710)

adem-i intizam: düzensizlik ark: su kanalı bilhassa: özellikle cem eden: toplayan, bir araya getiren ezdad: zıtlar gayr-ı muntazam: muntazam olmayan has: özel hendesevâri: plânlı ikmal eden: tamamlayan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intizam: düzenlilik, düzgün olma hâli kasden: amaçlı olarak, bilerek lâkin: ancak, fakat lâtif: güzel, ince letâfet: şirinlik, güzellik manzara: bakılıp setredilen yer meftun: düşkün muntazam: düzenli, tertipli müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran nisbet: oran

ADEM-İ İNTİZAM – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İNTİZAM - düzensizlik

ADEM-İ İŞTİGAL - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İŞTİGAL - meşgul olmamak, ilgilenmemek

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1454

SUAL: Cenâb-ı Hakkın cüz’iyat ve hasis emirler ile iştigali azametine münafidir.

ELCEVAP: O iştigal, azametine münafi değildir. Bilâkis,

adem-i iştigali, azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ, şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahaza, bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir” diyebilir. Ve zerrelerle şems arasında müzâheme yoktur. Bütün mahlûkat –bilhassa insanlarda- ferdî olsun, nevî olsun, şerif olsun, hasis olsun; ilim, irade, kudret itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mazhardır. Herbirşey, herbir insan, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakkın kurbiyeti ve herbirşeyin Cenâb-ı Hak ile münasebeti olmakla beraber, O da münasebettardır. Ve gayr-ı mütenahi acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahi kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hak ile münasebeti ne kadar lâtiftir!

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/2.p s152 p454)

acz: güçsüzlük, zayıflık adem-i iştigal: meşgul olmamak, ilgilenmemek azamet: büyüklük, yücelik azamet-i rububiyet: Rablığın büyüklüğü; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması bilâkis: tersine, aksine bilhassa: özellikle cüz’iyat: ferdî, küçük, sınırlı şeyler elcevap: cevap fakr: muhtaçlık ferdî: kişisel, ferde ait gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik, başkasına muhtaç olmama hariç kalmak: dışta, dışarıda kalmak hasis: bayağı, âdi, değersiz irade: dileme, tercih, seçme gücü iştigal: meşgul olma, uğraşma kudret: güç, iktidar, Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı kurbiyet: yakınlık, kulun Allah’a yakınlığı lâtif: şirin, ince, hoş maahaza: bununla birlikte mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar mahrum: yoksun mazhar olma: ayna olma, nail olma münafi: aykırı, zıt, ters münasebet: bağlantı, ilgi münasebettar: bağlantılı, ilgili müzâheme: sıkışıklık, sürtüşme, rekabet nakîse: eksiklik, noksanlık nevî: türe ait nisbet: oran sual: soru şeffaf: saydam, parlak şems: güneş şerif: şerefli tecellî: akis, yansıma timsal: görüntü zaaf: zayıflık, güçsüzlük zerre: atom ziya: ışık

ADEM-İ İŞTİGAL – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ İŞTİGAL - meşgul olmamak, ilgilenmemek

ADEM-İ KABİLİYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KABİLİYET - yeteneğin olmayışı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1819 (1) Ezcümle (2): Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavânin, kör ve şuursuz esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icad ve inşasına

adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm “Ferciıl besara hel tera min fütûr (Mülk 67/3) (3)” der.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/5.p s327 p819)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir,ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): (bk. p818)

(3): Mülk Sûresi 67/3: “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

adem-i kabiliyet: yeteneğin olmayışı cihet: taraf, yön dehşet-engiz: dehşet verici delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili dest-i kudret: Allah’ın kudret eli efrad: fertler envâ: türler, çeşitler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler ezcümle: örneğin fenn-i hayvanat: hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji fenn-i nebatat: bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik hayret-fezâ: hayret verici, şaşırtıcı hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan icad: var edilme inşa: kurma, bina etme itibarî: var sayılan izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kavânin: kanunlar makine-i acîbe-i İlâhiye: Allah’ın hayret verici makinesi, eseri mebde: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde varmış gibi hayal edilen, düşünülen müstakillen: bağımsız olarak mütecâviz: sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden nevi: tür, çeşit peder: baba Sâni-i Hakîm: her şeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak teşkil eden: oluşturan

ADEM-İ KABİLİYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KABİLİYET - yeteneğin olmayışı

ADEM-İ KABUL - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KABUL - kabul etmeme, ispatı tasdik etmeme, şek, hükümsüzlük, îmân hükümlerini câhilâne nefî ve inkâr etmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1748 (1) Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazen hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez.

Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/2.p s292 p748)

(1): (bk. s292 p747)

adem-i kabul: kabul etmeme aksülâmel: tepki, reaksiyon ayn-ı kabul: aynen kabul etme, aynısını verme bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz belâ: musibet, sıkıntı dünyevî: dünya ile ilgili esbab: sebepler hasıl olmak: meydana gelmek hikmet: gaye, fayda hususî: özel icabet: cevap verme ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi illâ: yoksa, böyle olmazsa inkıza etmek: tamamlanmak, bir şey tamamlanıp sona ermek is’af: yardım isteğini yerine getirme istilzam etmek: gerektirmek kast: amaç, hedef keza: bunun gibi makbul: kabul görme maksat: amaç, gaye matlub: istek, arzu mizac: huy, tabiat, yaratılış Mucîb: duâlara cevap veren Allah (c.c.) mukaddeme: başlangıç mülâyim: uygun nurun alâ nur: nur üstüne nur, iyiden de iyi nüzul: inme tâbi: bağlı tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tasallut: sataşma, baskı kurma, hâkim olma vaad etmek: söz vermek zâlim: zulmeden, acımasız

ADEM-İ KABUL – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KABUL - kabul etmeme, ispatı tasdik etmeme, şek, hükümsüzlük, îmân hükümlerini câhilâne nefî ve inkâr etmek

ADEM-İ KEMÂL - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KEMÂL - kemâlsizlik, mükemmel olmama

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1699 (1) ÜÇÜNCÜ HATVE:

Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan mâadâ birşeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in’am edilen nimetler olup Hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin

adem-i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir. DÖRDÜNCÜ HATVE: Kendisi istiklâliyet halinde fâni, hâdis, mâdum olduğunu ve esmâ-i İlâhiyeye ayinedarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle “Lehül’mülkü ve lehül’hamdü (2)” yü kendisine vird ittihaz etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/3.4.hatveler) 2/1.p s271 p699)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.

acz: acizlik, güçsüzlük adem: yokluk, hiçlik adem-i kemâl: kemâlsizlik, mükemmel olmama ayinedarlık: bir şeyin özelliklerini yansıtma, aynalık görevi yapma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fahr: gurur, övünme fakr: fakirlik, muhtaçlık fâni: geçici olan, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) gına: zenginlik hâdis: sonradan olan hamd: minnet, teşekkür ve övgülerini sunma hatve: basamak, mertebe ibaret: meydana gelmiş, toplanmış iktiza etmek: gerektirmek in’am edilen: nimet olarak verilen istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış istilzam etmek: gerektirmek itikat etmek: inanmak ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kemâl: fazilet, iyilik, mükemmellik kudret: güç, iktidar mâadâ: -den başka, gayri mâdum: yok mahsus: özel, has mehâsin: güzellikler, iyilikler mertebe: makam meşhud: şahit olunan, görülen, gözlemlenen mevcut: var naks: eksiklik, noksanlık nefis: bir kimsenin kendisi telâkki etmek: kabul etmek tezkiye: temizleme, arındırma vird: devamlı yapılan zikir vücud: varlık

ADEM-İ KEMÂL – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KEMÂL - kemâlsizlik, mükemmel olmama

ADEM-İ KİFAYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KİFAYET - yetersizlik

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin

adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

ADEM-İ KİFAYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ KİFAYET - yetersizlik

ADEM-İ MES’ULİYET - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ MES’ULİYET – mes’uliyetsizlik, sorumsuzluk

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1342 REMZ. Arkadaş!

Nefis, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler,

adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tevbe ile vazifesine avdet eder.

(MN Katrenin Zeyli 18/13.Remz 1/1.p s108 p342)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mes’uliyet: sorumsuzluk avdet etmek: dönmek elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) itikad etmek: sağlam bir şekilde inanmak Mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah (c.c.) mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu rakib: gözetleyen saika: yönlendirici sebep tasavvur etmek: düşünmek, hayal ederek canlandırmak temennî etmek: dilemek, istemek tesettür etmek: gizlenmek tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş vazife-i ubudiyet: kulluk görevi

ADEM-İ MES’ULİYET – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ MES’ULİYET – mes’uliyetsizlik, sorumsuzluk

ADEM-İ MUTLAK – 2s-4p - Risale-i Nur

ADEM-İ MUTLAK - 2s-4p - kesin yokluk, mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1171 Ve keza, şu mu’cizeli ve hikmetli ef’âl-i kerîmânenin tezahüratından anlaşılıyor ki, Sâni-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve daima o kemâlatı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünkü daimî bir kemâl, daimî bir tezahürle takdir edicilerin devam-ı vücutlarını iktiza eder. Çünkü,

adem-i mutlaka namzet olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/54.p s59 p171)

adem-i mutlak: kesin yokluk arz etmek: sunmak bedel: karşılık daima: devamlı olarak daimî: devamlı, sürekli devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilik gayesiyle olan enzar-ı âlem: bütün varlık âleminin bakışları hikmet: her şeyin bir gaye ve maksada yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapılması iktiza etmek: gerektirmek istihsan etme: beğenme, güzel bulma istiskal etmek: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek kemâl: fazilet, kusursuzluk, mükemmellik kemâlât: faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapma hususunda insanların aciz kaldığı olağanüstü hal ve özellik namzet olmak: aday olmak Sâni-i Fâil: herşeyi san’atla yaratan ve bütün fiillerin sahibi olan Allah (c.c.) tahkir etmek: aşağılamak takdir etmek: değerini anlamak, kıymet vermek teşhir etmek: sergilemek tezahür: ortaya çıkma, görünme tezahürat: görünümler

2472 (1) Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır.

Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla

adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden,

adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere

galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

3500 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassun ile,

adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, “Âlemde

adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü, âlemde Cenâb-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve idam vardır. “Yef’alüllâhü mâ yeşâü (İbrahim 14/27) (1) “Ve yeah’kümü mâ yürid (Mâide 5/1) (2)” (MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/24.İ’lem 1/1.p s170 p500)

(1): İbrahim Sûresi 14/27: “Allah dilediğini yapar.”

(2): Mâide Sûresi 5/1: “Allah dilediği gibi hükmeder.”

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: kesin yokluk âlem: dünya, evren beka: devamlılık, kalıcılık elfaz: kelimeler, sözler emir: buyruk eşya: varlıklar fen: bilim hikmet-i cedide: yeni hikmet, felsefe icad: var olma, yaratılma idam: yok edilme, ortadan kaldırma ifrat etmek: aşırılığa kaçmak inhilâl: dağılma, unsurların çözülüp ayrışması kelimat: kelimeler masun: korunmuş, muhafaza edilmiş serîüzzeval: hızla, süratle yok olup giden sır: ince hakikat sun’: san’atla yapma, yaratma tahassun: sağlam korunma, iyi muhafaza edilme tahlil: çözülme, dağılma, ayrışma tasavvurat: düşünceler, zihinde canlandırmalar, hayaller terekküp: oluşum, unsurların birleşmesi terkip: oluşum, unsurların bir araya getirilmesi vakıf olmak: bilmek, üzerinde durmak, ele almak vuzuh: açıklık zeval: sona, yokluğa doğru gitme, yok olma

4750 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın ba’delmevt, Hâlık-ı Rahmân ve Rahime rücûu hakkında ilânat yapan şu:

“İleyhi merci uküm (En’âm 6/60-Yûnus 10/4) (1)”.

“Ve ileyhi türceûn (Bakara 2/245) (2)”.

“Ve ileyhil mesîyr (Mâide 5/18) (3)”.

“Ve ileyhil meâb (Ra’d 13/36) (4)”. gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi, ehl-i isyana da büyük tehditleri imâ vardır. Evet, bu âyetlerin sarahatine göre, ölüm, zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşâretin işaretiyle, kalb

adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet, küfrün tazammun ettiği cehennem-i mâneviyeye bak: “Ene ın’de zan’ni ab’di bî (Hadis-i Kudsî) (5)” hadîs-i kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenâb-ı Hakkın likasından sonra, rızasından sonra, rüyetinden sonra mü’minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak. Hattâ Cehennem-i cismanî, ârif olan mü’min için, âsiye kâfirin cehennem-i mâneviyesine nisbeten cennet gibidir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/1.p s293 p750)

(1): En’âm Sûresi 6/60 – Yûnus Sûresi 10/4: “Hepinizin dönüşü Onadır.”

(2): Bakara Sûresi 2/245: “Hepinizin dönüşü Onadır.”

(3): Maide Sûresi 5/18: “Herkesin dönüşü Onun huzurunadır.”

(4): Ra’d Sûresi 13/36: “Dönüş Onadır.”

(5): hadîs-i kudsî: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.” Buhârî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr, 2, 19; (ve bk. Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî, Müsned)

adem: hiçlik, yokluk adem-i mutlak: sınırsız yokluk, bir daha geri gelmemek üzere her şeyiyle beraber yokluğa gitme ârif: irfan sahibi olan, bilen âsi: isyankâr âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi azab-ı elîm: acı veren azap ba’delmevt: ölümden sonra beşâret: müjde, sevindirici haber Cehennem-i cismanî: cismen, bedenen yaşanacak olan cehennem azabı cehennem-i mâneviye: bu dünyadayken hissedilen mânevî cehennem azabı daimî: devamlı ehl-i isyan: isyan edenler elem: acı, keder, sıkıntı firak: ayrılık hadîs-i kudsî: mânası Peygamberimize (a.s.m.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden söz Hâlık-ı Rahmân ve Rahim: Rahmeti her şeyi kaplayan ve her bir varlıkta rahmet ve şefkati tecelli eden yaratıcı, Allah (c.c.) hasıl olmak: meydana gelmek ilânat: ilânlar, duyurular i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâ: dolaylı olarak işarette bulunma, üstü kapalı bir şekilde belirtme itikad: güçlü inanç kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr eden kimse kalb etmek: dönüştürmek küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhengibir şeyi inkâr etme lika: kavuşma, buluşma; Cennet’te Allah ile buluşma medhal: katkı, etki, giriş, önsöz mü’min: îman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nisbeten: kıyasla, oranla rıza: memnuniyet rücû: dönme, dönüş rüyet: Cennet’te Allah’ın güzelliğini görme, seyretme sarahat: açıklık Sultan-ı Ezel ve Ebed: saltanatının başlangıcı ve sonu olmayan Sultan; hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) tazammun etmek: içermek, içine almak tesellî: avutma, acısını dindirme yakîn: kesin inanma zan: şüphe, zannetmek, sanmak zeval: geçip gitme, sona erme zulümat: karanlık

ADEM-İ MUTLAK – 2s-4p - Risale-i Nur

ADEM-İ MUTLAK – 2s-4p - kesin yokluk, mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma

ADEM-İ SIRF - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ SIRF - tam bir yokluk

1821 İKİNCİ DELİL-İ KUR’ÂNÎ: Delil-i ihtirâdır (1).

Hülâsası: Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a’râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A’râz cevher olamaz. Demek envâının fasîleleri ve umum a’râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure

adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/7.p s328 p821)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

adem-i sırf: tam bir yokluk a’râz: bir şeyin aslında bulunmayıp sonradan meydana gelen âsâr-ı mahsusa: has, özel eserler bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak cevher: asıl, öz cihet: taraf, yön delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil envâ: türler, çeşitler fasîle: ana-baba; familya gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece gayr: hariç, başkası harekât-ı mütehavvile-i hâdise: olayın değişken hareketleri havâss-ı mümeyyize: bir şeyi diğerinden ayıran özellikler hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hülâsa: özet, öz imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan inkılâb-ı hakaik: gerçek ve doğruların değişmesi, zıtlarına dönüşmesi inkılâb-ı hakikat: gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi istidad-ı kemâl: olgunlaşma kabiliyeti mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar muhakkak: gerçekliği kesin olan muhtera: icad edilmiş, yaratılmış mutavassıt nev’: evrim teorisindeki ara geçiş türü, iki ayrı türden doğan melez mübâyenet-i cevheriye: asla, öze ait farklılık, zıtlık müntiç: netice veren, sonuca eren mürettep: bağlantılı, dizili müteselsil-i ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir nevi: tür, çeşit silsile: zincir suret-i mütegayyire: değişmiş, başkalaşmış biçimler, şekiller şerait-i âdiye-i itibariye: var sayılan, normal, sıradan kurallar mecmuası tahavvül-ü esnaf: sınıfların, çeşitlerin dönüşümü tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tenâsül: üreme teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak umum: bütün vücud: beden, varlık

ADEM-İ SIRF – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ SIRF - tam bir yokluk

ADEM-İ TEFAVÜT - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ TEFAVÜT - farklılığın olmaması

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1385 (1) HÜLÂSA:

Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında birşey-i vahide isnatlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misallerle (2) tavazzuh etti. Binaenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvazene, evâmir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinek ile arzın ihyası, bir ağaç ile semâvâtın icadı, bir zerreyle güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücuda nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve

adem-i tefavütü gözle görünür. Bak: Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/5.p s123 p385)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

(2): şeffafiyet, mukabale, nurânîyet, muvazene, intizam, mahiyet-i mücerrede sırlarının misalleriyle (bk. s123 p384)

adem-i tefavüt: farklılığın olmaması bilhassa: özellikle bir şey-i vahid: bir tek şey esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: kâinattaki İlâhî emirler, Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar havale etme: bir işi başka birine bırakma hülasa: özet olarak icad: var etme, ortaya çıkarma ihya: diriltme, hayat verme imkân: olabilirlik imtisal: bağlanma, boyun eğme intizam: disiplin, düzen isnat: dayandırma kalil: az kesir: çok kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti mahiyet: herbirşeyin temel nitelik ve özelliği malûm: bilinen meçhul: bilinmeyen misal: örnek mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muvazene: karşılıklı kurulan denge müsavat: eşitlik, denklik mütesavi: birbirine eşit olan, aynı seviyede olan nakış: işleme, süsleme nisbet: oran kıyas nuraniyet: nur özelliği, parlaklık semâvât: gökler semerat: meyveler şeffafiyet: şeffaflık tavazzuh etmek: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefavüt: farklılık Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zerre: atom

ADEM-İ TEFAVÜT – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ TEFAVÜT - farklılığın olmaması

ADEM-İ TEZKİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ TEZKİYE - temize çıkarmama, hoş görmeme

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1698 (1) BİRİNCİ HATVE:

İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar birşeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mâbûda lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle –haklı olsun haksız olsun- kemâl-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb-ı Hakkı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarf ediyor ve “Menit’tehaze ilâhehü heveyh (Furkan 25/43) (2)” deki “men (3)” şümulüne dahil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak

adem-i tezkiyesiyle olur.

İKİNCİ HATVE: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/1.2.hatveler) 1/1.p s270 p698)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Furkan Sûresi 25/43: “Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse.”

(3): Kim, kimse.

adem-i tezkiye: temize çıkarmama, hoş görmeme aksetmek: tersine çevirmek bizzat: kendi Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cihazat: cihazlar, duyu ve organları hamd: teşekkür ve övgülerini sunma hamd ü senâ: şükür ve övgü hatve: basamak, mertebe kemâl-i şiddet: çok şiddetli mâbûd: kendisine ibadet edilen medh etmek: övmek mertebe: derece, makam muhib: seven müdafaa etmek: savunmak nefis: bir kimsenin kendisi sarf etmek: harcamak senâ: övme, methetme sevk etmek: yöneltmek şümul: kapsam tenzih etmek: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutmak tevzi: dağıtma tezkiye: temizleme, arındırma

ADEM-İ TEZKİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

ADEM-İ TEZKİYE - temize çıkarmama, hoş görmeme

ÂDET - 3s-8p - Risale-i Nur

ÂDET - usûl, görenek, örf, alışılmış şey, huy, tabiat, alışkanlık, mukarrer ve mükerrer olan fiil

Mesnevî-i Nuriye (MN):

187 O sahralarda, o çöllerde,

âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır. (MN Reşhalar 12/7.Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

288 SEKİZİNCİ REŞHA: Arkadaş!

Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir

âdeti, birşeyi tiryakisinden ref etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azimle, küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pekçok

âdetleri, pekçok asabî, inatçı kavimlerden, cüz’i bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerine yüksek, nezih ahlâk ve

âdetlerle doldurmuştur.

(MN Reşhalar 12/8.Reşha 2/1.p s40 p88)

âdet: alışkanlık asabî: sinirli azim: kesin karar cüz’i: küçük; ferdî hâkim: hükmeden, idareci haslet: huy, özellik itiyad edilen: alışkanlık hâline gelen kavim: topluluk, millet müşkilât: zorluklar nezih: temiz, pâk rastgelmek: karşılaşmak ref etmek: ortadan kaldırmak tiryaki: bağımlı zahmet: zorluk, sıkıntı zât-ı nuranî: etrafını nuruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

3143 Ve keza, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizamla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâniin vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinatı meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve

âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden, ancak ve ancak Bâni ve Sânidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/26.p s53 p143)

âdet: usul, kaide, kural akis: yansıma Bâni: bina eden, kuran, yaratan cilve: görüntü ve akis; yansıma düstur: kural, kanun esmâ: isimler hikmet: her şeyi bir fayda ve gayeye sevk edip yerli yerine yerleştirme sıfatı, niteliği inayet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması kemâl-i intizam: kusursuz mükemmel düzen meşiet: irade, dileme namus: şeriat, maddî ve mânevî bütün ölçü ve keyfiyetleri düzen altına alan kalıp, kural rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Sâni: san’atkâr; Allah (c.c.) sıfât: sıfatlar şems: güneş şuhud: görme, müşâhede etme tafsil: ayrıntılarıyla anlatma, açıklama tahavvül: değişmek, dönüşmek tanzim: düzenleme, düzene koyma tasdik: doğrulama, onaylama teceddüd etmek: tazelenmek, yenilenmek tenvir etmek: aydınlatmak tesis: kurma, yerleştirme tezyin: süsleme vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu vücut: varlık, var olma

4304 NÜKTE.

Mukaddemede zikredilen dört kelimeden (1), “niyet” hakkındadır.

Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür.

Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki,

âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nükte: “niyet” hakkındadır 5/1.p s96 p304)

(1): dört kelime: mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır

acip: hayret verici, şaşırtıcı âdet: alışkanlık haline gelmiş sıradan davranışlar hâsiyet: özellik iksir: dertlere devâ olan ilâç mahsul: ürün mâlik: sahip olan maye: esas, temel; maya mukaddeme: başlangıç; giriş bölümü zikretmek: anmak, belirtmek

5512 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin

âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezalik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/1.İ’lem 1/1.p s178 p512)

âdet: alışkanlık andelib: bülbül galat: hata, yanlış halt etmek: karıştırmak kezalik: bunun gibi makam: derece, konum, yer menzil: durak, yer mertebe: derece, aşama mugalâta etmek: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söylemek nefis: bir kimsenin kendisi sadâ: ses sefer: yolculuk sülûk etmek: bir yöne doğru gitmek, yürümek, izlemek terennüm: bülbül vs. ötme, şakıma, hoş ses çıkarma

6552 DÖRDÜNCÜ NOTA. Bil ki,

ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin

âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymettar, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem, fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin her bir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/4.Nota 1/1.p s198 p552)

âdet: kanun, genel uygulama asrî: yüzyıllık beşer: insan binaen: dayanarak cisim: beden ehemmiyetli: değerli, önemli ekser: çoğunluk ekseriyetle: çoğunlukla eşya: şeyler, varlıklar Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şekilde yaratan Allah (c.c) fünun: ilimler hads: güçlü sezgi, seziş haşir: yeniden diriltilmek haşir ve neşr-i ekber: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma hayvânât: hayvanlar hilkat şeceresi: yaratılış ağacı ittifak: anlaşma, birlik kaide: kural, prensip kaide-i âdetullah: Allah’ın adeti olan kanun, kural kat’î: kesin kıymettar: kıymetli, değerli mahlûkat: varlıklar mevcudat: varlıklar misil: benzer muttarid: düzenli, kesintisiz nev’i: çeşit, tür, cins nota: bildiri sair: diğer senevî: yıllık şehadet: şahitlik tebeddül: değişim ulûm: ilimler umum: genel yevmî: günlük

7598 ON İKİNCİ NOTA.

Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben

hilâf-ı âdet olarak, gizlenmesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte bu noktaların te’lifinden bu notaların te’liflerinden on üç sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki (1):

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/1.p s220 p598)

(1): (bk. s220-222 p599-602)

Arabî: Arapça dağdağa: karışıklık, gürültü daim: devamlı, sürekli fırtına-i ruhiye: ruhta meydana gelen fırtına gaflet: duyarsızlık, umursamazlık hadsiz: sınırsız hengâm: zaman, çağ, devir hilâf-ı âdet: alışılmışın dışında inkılâp etmek: dönüşmek kâfi: yeterli kefaret: günahlardan ve hatalardan arınma vasıtası lisan: dil meâl: açıklama, anlam muvakkat: geçici münacât: Allah’a yalvarış, dua nedamet: pişmanlık netice: son, sonuç niyaz: yalvarıp yakarma nota: bildiri rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti tazarru: dua, yakarış telif: yazma, kaleme alma tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş ziyade: çok, fazla

8734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî

âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

ÂDET – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂDET - usûl, görenek, örf, alışılmış şey, huy, tabiat, alışkanlık, mukarrer ve mükerrer olan fiil

ADET – ADEDİNCE – 7s-18p - Risale-i Nur

ADET – aded - sayı, tâne, rakam, miktar – ADEDİNCE - sayısınca

Mesnevî-i Nuriye (MN):

130 Ve keza, toprağın suyun, havanın herbir cüz’ünde, nebatat

adedince mânevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar ziynet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz’ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hassalarını, cihazlarını ve mizanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünkü, bu üç unsurun herbir cüz’ü, herbir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet, bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh, ikinci yola zehab edenlerce, o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzım gelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.

(MN Lem’alar 14/4.Lem’a 2/2.p s24 p30)

Cihaz: organ, duyu cüz’: kısım, parça hassa: nitelik, özellik hurafe: gerçek dışı, uydurma inanış intizam: düzen kabiliyet: yetenek keza: aynı şekilde kudret: güç, kudret, iktidar mahiyet: esas nitelik, içyapı medar: dayanak noktası, kaynak, vasıta menşe: öz, kaynak mizan: ölçü, tartı muhalif: aykırı, zıt mütehalif: birbirine uymayan nebat: bitki nebatat: bitkiler sair: diğer, başka sıfat: özellik, vasıf teşkil: şekillendirme, yapılma teşkilât: yapı unsur: madde üç unsur: toprak, su ve hava vücud: varlık 2. yola zehab edenler: gidenler; meyve ve çiçeklerin teşkilini tabiata ve esbaba isnad edenler ziynet: süs

2144 Evet, Hâlık-ı Vâhid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı

adedince sonsuz ilâhların kabulüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinatı halk etmeye kâdir olması lâzımdır. Çünkü zîhayatın herbir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne, yani umumuna bir fihristedir. Cüz’îyi halk eden, küllîyi de halk etmeye kâdir olmalıdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/27.p s53 p144)

adet: sayı, miktar cüz’î: birey, ferd; bir sınıf veya türün bireyi fihriste: indeks, içindekiler listesi, katalog Hâlik-ı Vâhid: bir ve tek olan ve her şeyin yaratıcısı Allah (c.c.) halk etmek: yaratmak ilâh: tanrı kâdir olmak: güç ve iktidar sahibi olmak küll: bütün genel küllî: ferdlerden meydana gelen sınıf, tür mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar; elementler umum: bütün, genel, hepsi zerrat: zerreler, atomlar zevilhayat: canlılar, hayat sahipleri zîhayat: canlı, hayat sahibi

3185 Evet, onların (1) ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok cihetlerden bâki kalır. Meselâ, kudret-i Ezeliyyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak: Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zahiren fenaya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsalleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar

adedince mânâları kalır. Kezalik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür, gider. Amma onu gören insanların kuvve-i hafızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında suretleri, mânâları bâkidir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve-i hafızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, ziynetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekâsı için birer menzildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/68.p s63 p185)

(1): dünya menzilindeki masnûatın

adedince: sayısınca bâki: devamlı, kalıcı cihet: yön fenâ: geçip gitme, kaybolma halef: birinin yerine sonradan geçen hâmile: taşıyan, yüklenen hıfz: koruma, saklama kudret-i Ezeliyye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve muktedir olan iktidarı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek menzil: oturulan mekân, yer suret: görüntü timsal: örnek, benzer zahiren: dış görünüş itibariyle ziynet: süs

4293 Arkadaş!

Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar

adedince dünyaları hâvidir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/2.Hakikat 3/3.p s93 p293) hâvi: içine alan hayalî: hayale dayalı kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması

5394 HAŞİYE:

Bu Fârisî münâcat, kısalığına rağmen çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara’da otuzbeş sene evvel tab edildiği vakit, Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok beğenmiş ve Afgan Şahına bir

adet bu münâcattan hediye göndermiştir. Türkçe tercümesi İhtiyarlar Risalesinde ve On yedinci Sözde olduğundan, tercüme edilmedi.

(MN Hubâb Risalesi (Fârisî Münâcat) 1/1.p s128 p394)

6480 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın

adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise, sâni, masnû içinde olamaz. Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/11.İ’lem 1/1.p s162 p480)

illâ: ancak intizam: disiplin, düzen kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi kâtip: yazıcı, yazar kitâbet san’atı: yazı yazma san’atı kudret: güç, iktidar masnû: san’at eseri varlık masnûat: san’at eseri varlıklar muhal: olması imkânsız olan şey münasebet: bağlantı, ilişki nakış: işleme, süsleme sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan sümbül vermek: çiçek açmak; önemli bir netice ortaya çıkarmak teksir etme: çoğaltma

7487 Birinci şıkta (1) kâinatın zerratı

adedince muhalât vardır. Binaenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza, herbir zerre, herbir mürekkebat, muhtelif lisan ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: “Ibârâtünâ şettâ ve hüsnüke vâhid / Ve küllün ilâ zâkel cemâli yüşiyr. (2)” Evet, herbir harf kendi vücuduna bir vecihle delâlet eder. Amma kâtibinin, sâniinin vücuduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet, “Teemmel sütûreal kâinati feinnehâ / Minel mesâil eağ’lâ ileyke rasâil. (3)”

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/16.İ’lem 2/2.p s164 p487)

(1): (bk. s164 p486)

(2): “Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder.”

(3): “Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, mele-i alâdan sana gönderilmiş mektuplardır.” âciz: güçsüz beyit: iki mısradan oluşan şiir delâlet: işaret etme, gösterme Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ikrar: doğrulama, kabul etme, kabulü dile getirme kâinat: yaratılmış her şey, evren kâtib: yazan Kayyum: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan Allah (c.c.) lisan: dil Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam Mûcid: icad eden, her şeyi yaratan Allah (c.c.) muhalât: imkânsızlıklar, olması imkânsız olan şeyler muhtelif: çeşitli mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan şehadet: şahidlik, tanıklık tahammül: dayanma, katlanma terennüm etme: güzel sesle şiir söyleme vecih: yön vücud: varlık zerrat: zerreler, atomlar

8511 ZEYLÜ’L-HABBE. Arkadaş!

Şu müşevveş eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)”

“Hasbü nallâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (2)”

“Niğ’mel mevlâ ve niğ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)”

“Ellâhümme lâ tuh’rıcnâ mined dünyâ illâ meaş’şehâdeti vel îmân (4)”

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi alâ niğ’metil îmân vel islâm bi adedi katarâtil emtârı… (5)”

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi 1/1.p s177 p511)

(1): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(2): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

(4): Allah’ım bizi dünyadan ancak kelime-i şehâdet ve imânla çıkart.

(5): Bize bahşettiğin îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgaları, ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah’a hamdolsun. Ve her türlü halde bize in’âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri

adedince Allah’a şükür olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini’l-Muhtar (a.s.m.) efendimize, onun pâk âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.

bilâhare: daha sonra inkişaf etmek: açığa çıkmak, ortaya çıkmak keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak, ortaya çıkarmak müşevveş: dağınık, düzensiz, karışık; bu tabir bir tevazu ifadesi olarak kullanılmıştır zeylü’l-habbe: Habbe Risalesinin eki zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

9534 (A) EVVELKİ KELİMENİN (B) GAYR-I MAHSUR MUHÂLÂTI:

1) O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

2) İnsanın bedeninde zerrattan teşekkül eden mütehâlif mürekkebat

adedince, matbaalarda hurufatı tertip etmek için kullanılan kalıplar gibi kalıplar lâzımdır.

3) Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve keza, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/2.p s188 p534) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): yani Birinci kelimenin “Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.” Kelimesinin

gayr-ı mahsur: hadde hesaba gelmeyen; sınırsız, sonsuz hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan hurufat: harfler iktiza: bir şeyin gereği kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kârgir: birbirine girintili olan sağlam yapı, taş ve harçla yapılmış olan mahkûm olma: birinin hükmü, idaresi altında olma misil: eş, denk muhâlât: olması imkânsız olan şeyler mukayyed: kayıtlı, sınırlı mutlak: sınırsız mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar mütehâlif: farklı, birbirine uymayan sair: başka sıfât-ı lâzime: gerekli olan özellikler tertip etmek: düzenlemek, dizmek, sıralamak teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek teşkil etme: meydana getirme, oluşturma zerat: zerreler, hücreler, atomlar zerre: en küçük madde parçası, hücre, atom

10537 (A) Evet, insanda, herşeyde Sâni-i Ezelînin masnûu olduklarına mevcudatın

adedince şahitler vardır. Meselâ:

1) Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın herbirisi elli beş lisan ile şehadet etmektedir.

2) Kur’ân’dır. Evet Kur’ân, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallâkıyetine âdil şahitlerdir.

3) Mahlûkatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melâike ile birlikte herşeyin sânii Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.

4) İns ve cin taifeleri envâen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahittirler.

5) Ulûhiyet ve hallâkıyetin Allah’a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet ediyor.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/5.p s190 p537) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

âdil: adaletli enbiya: nebiler, peygamberler envâen: çeşit çeşit olarak, türler olarak evliya: Allah dostları velî kullar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hallâkıyet: yaratıcılık özelliği, kabiliyeti icadî: yaradılışa dâir ihtiva etmek: içermek, kapsamak ihtiyacat-ı fıtriye: fıtrî, yaratılıştan gelen ihtiyaçlar ilân-ı şehadet: tanıklık etmek, şahitliğini bildirmek ins ve cin: insanlar ve cinler kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mahsus: has, özel masnû: san’atla yapılmış eşya, varlık mevcudat: varlıklar muvahhidîn: Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine inananlar münhasır: sadece birine ait olma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, bileşimler resul: Allah’ın elçisi sahife-i kevn ve vücud: kâinat kitabındaki yaratılmış, varlıklar sayfası sâni: san’âtkâr, san’atla iş yapan Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şahitler: deliller, tanıklar şehadet etmek: şahitlik yapmak taife: grup, topluluk ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık zerrat: zerreler, atomlar

11566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat

adetlerini, mahlûkatın

aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

12572 ALTINCI NOTA.

Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve

adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı Frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânatın kemiyet ve

adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur. İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/6.Nota 3/1.p s207 p572)

âkıbet: netice, son biçare: çaresiz Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) envâ-ı hayvânat: hayvan türleri Fâtır-ı Hakîm: her şeyi sınırsız bir hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) Frenk: Avrupalı Frenkmeşrep: Avrupalıları taklit edenler habis: kötü, pis hadsiz: sınırsız, sayısız hakaik-i imaniye: iman hakikatleri hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan halk etmek: yaratmak hayvânat: hayvanlar hayvâniyet: hayvanlık ibâd: ibadet edenler ihtirâsât-ı hayvâniye: hayvanî istek ve arzularda aşırılıklar imâret: imar etme, kurma inkılâp etmek: dönüşmek itikad: inanç ittifak: anlaşma, birlik kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse kemiyet: sayı çokluğu muzır: zararlı mü’min: Allah’a inanan müstehak: hak etmiş, lâyık nevi: çeşit nisbeten: kıyasla, oranla sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan terakki etmek: ilerlemek, gelişmek umum: bütün vâhid-i kıyasî: ölçü birimi

13594 İşte, bu arzı böyle kendine sâcid (1) ve âbid ve ibâdına mescid (2) ve mahlûklarına beşik (3) ve kendine müsebbih (4) ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâle, yerin zerrâtı

adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı

adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/4.p s218 p594)

(1): bk. Ra’d Sûresi 13:15; Nahl Sûresi 16:49; Hac Sûresi 22:18.

(2): bk. Buhârî, Salât 56; Tirmizî, Salât 119; Ebû Dâvûd, Salât 24; İbni Mâce, Mesâcid 4.

(3): bk. Bakara Sûresi 2:22; Tâhâ Sûresi 20:53; Zuhruf Sûresi 43:10; Nebe Sûresi 78:6.

(4): bk. Fatiha Sûresi 1:2; En’am Sûresi 6:1; İsrâ Sûresi 17:44; Kehf Sûresi 18:1; Cum’a Sûresi 62:1. âbid: ibadet eden Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun arz: yeryüzü hamd: övgü ve şükür ibâd: kullar mahlûklar: varlıklar mevcudat: varlıklar mükebbir: tekbir getiren, “Allahü ekber” diyen müsebbih: tesbih eden; Allah’ı yüce şanına lâyık ifadelerle anan nevi: çeşit, tür Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sâcid: secde eden tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma ubudiyet: kulluk ümmet: Peygamberlere inanıp onların yolunda giden mü’minler Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerrât: atomlar

14626 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların

adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vahid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin iradesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahi nişanlar derc edilmiştir ki, gözle okunur da nazarla, yani akılla görünmez. İnsan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Madem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semî, Basîr bir Mürîdin iradesinin dâire-i tasarrufundadır. Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/3.İ’lem 1/1.p s236 p626)

acib: hayret verici ahval: haller, davranışlar alâmet: belirti, işaret âlem-i İslâm: İslâm dünyası Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âşikâr: ap açık Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) cihet: yön, taraf dâire-i tasarruf: dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek derc etmek: içine yerleştirmek erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan esaslar, temel unsurlar esas: temel etvar: tavırlar, haller fesat şebekesi: bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı Fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten tenzih ederim” mânâsında kullanılıp heyret ve şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır gayr-ı mütenahi: sonu olmayan Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâvi: ihtiva eden, içine alan ihrac: çıkarma ihtiyar: irade imkân: olabilirlik, olasılık, ihtimal infaz edilme: yerine getirilme, uygulanma irade: dileme, istek, kast etme ittifak: birleşme, birlik Kasıd: sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah (c.c.) kesret: çokluk muhâlât: olması imkânsız, akla uzak şeyler Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah (c.c.) Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nazar: akıl; akıl gözüyle bakmak, görmek nefiy: sürgün etme, uzaklaştırma nev: çeşit, tür nişan: işaret Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Semî: her şeyi işiten ve her bir varlığa kabiliyetine göre işitme duyguları veren Allah (c.c.) şirk: Allah’a ortak koşma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tehalüf: birbirine zıt olma, aykırılık teşekkül etme: oluşma, ortaya çıkma teşkil etmek: oluşturmak tevafuk: denk gelme, uygunluk tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) veçh: yüz

15679 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir burhanla elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zamla dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih burhanı reddetmek üzere, “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle, şu burhan onu intaç edemez” diye bahanelerle kabul etmez.

O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Burhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza, burhan bir değildir; bin değildir, zerrât-ı âlem

adedince burhanlar vardır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/1.p s258 p679)

aded: sayı azamet: büyüklük, yücelik burhan: delil i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intaç etmek: sonuç vermek isti’zam: büyütme kat’î: kesin, şüphesiz kayyûm: ayakta tutan maahaza: bununla beraber menfez: delik miskin: zavallı netice-i tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğu sonucuna ulaşma sahih: doğru, güvenilir tahammül etmek: yüklenmek vehim: kuruntu, varsayım zerrât-ı âlem: evrenin zerreleri

16716 (1) Ve keza, senin vücudunun zuhur ve vuzuhça Hâlıkın vücuduna nisbeti, Hâlıkın vücuduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücuduna delâlet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delâlet ediyor. Öyleyse, onun vücudu senin vücudundan âlemin zerratı

adedince zuhur dereceleri vardır. Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab: “1- Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir. “2- Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir. “3- İnsana en karib (yakın) nefistir” diyorsun. Pekâlâ. Fakat, o fâni lezzetlere mukabil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hâlıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyûmu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi’, Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabete lâyık değil midir? Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakikî olan Fatır-ı Hakîme ihdâ etmek lâzımdır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/18.İ’lem 2/2.p s278 p716)

(1): (bk. s277 p715)

âlem: dünya, evren Bâki: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hâle getiren, Allah (c.c.) binaenaleyh: bundan dolayı cem: bir araya gelme delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek esbab: sebepler fâni: gelip geçici, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) icad eden: yoktan yaratan ihdâ etmek: hediye vermek, hediye olarak sunmak inkısam eden: bölünen karib: yakın kayyûm: herbirşeyi ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren keza: aynı, aynı biçimde lezâiz-i bâkiye: bâki, sonsuz lezzetler maden-i menfaat: menfaat kaynağı mahbub-u hakikî: gerçek sevgili, sevilmeye lâyık olan mahzen: kaynak menfaat: fayda mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi mukabil: karşılık müstehak: hak etmiş, lâyık Nâfi’: bütün yararlı şeyleri ihsan eden, Allah (c.c.) nefis: maddî, geçici lezzetlere düşkün olan duygu nisbet: oran rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler sebeb-i muhabbet: sevginin sebebi sevk eden: yönlendiren ubudiyet: kulluk vecih: yön vuzuh: açık, açık olma vücud: varlık zerrat: zerreler ziyade: fazla zuhur: ortaya çıkma, görünme

17775 ŞÛLE.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün Esmâ-i Hüsnânın ifade ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lâfza-i Celâl olan “Allah” bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder, sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla, ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl, bilmutabakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizam delâlet eder. Ve keza, ulûhiyet ünvanı sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah’ın” da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlarla beraber düşünülür.

Binaenaleyh “Lâ ilâhe illâllah” kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın

adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibarıyla bir kelâm iken bin kelâm oluyor: “Lâ hâlıka illâllah, lâ fâtıra, lâ râzıka, lâ kayyûme illâllah“ gibi… Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/1.İ’lem 1/1p s306 p775)

bil’iltizam: zorunlu olarak; “Madem O Allah’tır. Öyleyse zorunlu olarak Onun son derece mükemmel sıfatları vardır.” şeklindeki delâlete bil’iltizam delâlet denir bilmutabakat: tam bir uygunlukla binaenaleyh: bundan dolayı cüz: kısım, parça delâlet: delil olma, gösterme, işaret etme Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iltizamen: zorunlu olarak ism-i has: özel isim istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik, kabul itibarıyla: bakımdan kelâm: ifsde, söz kelime-i tevhid: “Lâ ilâhe illâ Hû” ifadesidir, mânâsı Ondan (Allah’tan) başka ilâh yoktur keza: bunun gibi Lâfza-i Celâl: “Allah” lâfzı Lâ fâtıra illâllah: Allah’tan başka benzersiz şeyler yaratan yoktur Lâ hâlıka illâllah: Allah’tan başka yaratıcı yoktur Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ kayyûme illâllah: Allah’tan başka varlıkları ayakta tutan ve onlara bekâ veren yoktur Lâ râzıka illâllah: Allah’tan başka rızık veren yoktur lüzum-u beyyin: ispata ihtiyacı olmayan şey. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzum-u beyinidir müsemmâ: isim sahibi, ismlendirilen nefiy: inkâr sair: diğer, başka sıfât-ı kemâliye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan mükemmel sıfatları, nitelikleri şûle: parıltı, ışıltı tazammunen: içerme, içine alma şeklinde terakki etmek: ilerlemek ulûhiyet: ilâhlık, tanrılık ünvan: isim zâkir: zikreden Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

18797 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tevhid ile bütün eşyayı Vâhid-i Ehade isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlâhiye

adedince ilâhları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsallerine mâkes olan şeylerin

adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/4.İ’lem 1/1.p s315 p797)

âlem: dünya, evren efrad: fertler, bireyler hakikî: asıl, gerçek ilâh: tanrı, kendisine ibadet edilen i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irtibat: bağ, ilişki isnad etmek: dayandırmak mâkes: yansıma yeri, ayna mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek mecburiyet: zorunlu olma şems: güneş tecelliyat-ı İlâhiye: İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi, yansıması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi timsal: görüntü Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her şeyi kapladığı gibi her bir şeyde de görülen Allah (c.c.) vücud: varlık, var oluş

ADET – ADEDİNCE – 7s-18p - Risale-i Nur

ADET – aded - sayı, tâne, rakam, miktar – ADEDİNCE - sayısınca

ÂDETÂ – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂDETÂ – âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde, bayağı surette, âdi bir suretle, düpedüz

Mesnevî-i Nuriye (MN):

19 Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış, kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış.

Adeta Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/2.p s18 p9)

âfâkî: dış dünyaya ait asâ: baston, değnek cihet: yön ekseri: çoğunlukla enfüsî: iç dünyamıza ait haricî: dışa ait marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma Mesnevî: Mesnevî-i Nuriye risalesi turuk-u cehriye: zikirlerini âşikâr ve sesli yapan tarikatler turuk-u hafiye: gizli ve sessiz zikri temel alan tarikatlar, Nakşibendilik gibi

211 BEŞİNCİ NOKTA:

Eski Said’in Yeni Said’e inkılâp etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar binler hakikatler, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said telif ederken, meselelerin başında “i’lem, i’lem, i’lem”lerle, herbir hakikatı –ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir iki satırda zikrediyorlar.

Adeta herbir “i’lem bir risalenin şifresidir.

(MN Mukaddeme 5/5.Nokta 2/1p s18 p11)

ehemmiyetli: önemli i’lem: “bil ki!” mânâsında kullanılan uyarı ifadesi mevzu: konu, bahis telif ederken: Mesnevî-i Nuriye risalesini yazarken zikretmek: anmak, belirtmek

332 Kezalik, (1) kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de, pekçok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâniini gösterir, esmâsını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla,

âdeta Sâniini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerekir.

(MN Lem’alar 14/5.Lem’a 2/2.p s24 p32)

(1): (bk. s24 p31: bir harf kendisini yalnız bir cihetle, kâtibini ise çok cihetlerle gösterdiği gibi)

esmâ: Allah’ın isimleri eşkâl: şekiller, biçimler evsaf: nitelik, özellik Hebenneka: ahmaklığı darb-ı mesel olmuş, zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan bir kimse izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kaside: övgü şiiri medih: övgü, şükür mücessem: cisimleşmiş, maddî yapısı olan müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek başına Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (c.c. Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah’ın (c.c.)

440 Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envâı, âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür’atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını def eder. Evet, semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza, bulutla arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirimler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram

âdeta el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbirin emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/7.Lem’a 4/2.p s26 p40)

âlât ve edevat: aletler ve bir iş için gerekli olan malzemeler âlem: dünya, evren ameliyat: işlemler, uygulamalar arz: dünya arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme camid: cansız, katı cereyan eden: geçen, olan, yapılan cirim: büyük cisim def: gidermek dostâne: dostça ecram: gök cisimleri, yıldızlar ecza: bütünü oluşturan parçalar efrad: fertler envâ: çeşitler, türler fabrika-i kâinat: bir fabrika gibi mükemmel işleyen kâinat hakîmâne: çok hikmetli bir şekilde hararet: ısı, sıcaklık imdad: yardım kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet kemal-i sür’at: mükemmel bir hızla kerîmâne: çok lütufkâr ve cömert bir şekilde lisan-ı hal: hal dili muarefe: birbirini tanıma muavenet: yardımlaşma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (c.c.) mükâleme: karşılıklı konuşma savt: ses sa’y etmek: çalışmak sema: gök tedarik etmek: karşılamak teveccüh etmek: yönelmek yekdiğer: biri ötekine zevilhayat: canlılar ziya: ışık

5122 Arkadaş!

Herbirşey için iki suret ve şekil vardır: Biri: Maddiyedir ki,

âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücuduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir. Diğeri: Mâkuledir ki, birşeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimâından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.

(MN Lâsiyyemalar 90/5.p s49 p122)

diğeri: ikinci suret içtimâ: toplanma, bir araya gelme kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması maddiye: maddî, maddeye ait mâkule: akıl çerçevesinde değerlendirilebilen muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı mürur-u zaman: zamanın geçmesi ömürde: yaşama süresinde suret: biçim, şeil suret-i vehmiye: vehmî suret; olmadığı halde varsayılan suret, şekil takdir: herhangibir şeyin ne olacağını ve nasıl olacağını belirleme tasavvur edilmek: zihinde canlandırarak düşünülmek, hayal edilmek vücud: beden, yapı

6593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor.

Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

7816 Hem derince şu burhan (1) tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mesele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüt hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaike esas addederek, müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı o şedit kuvvet, sun’î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i’câz her ihbarını tasdik eder, tezkiyeden müstağni kılar.

Âdeta ihbaratı binefsihâ sâbit umurlardandır. Evet. Şu burhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i’câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde, hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin!

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/2.p s326 p816)

(1): ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır (bk. s325 p815)

addetmek: saymak, tutmak binefsihâ: kendi kendine burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı münevver: nurlu, parlak delil cihet: taraf, yön hakaik: hakikatler, gerçekler hayır: iyilik i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma ihbar: haber verme ihsas edilmek: hissedilmek ircâ etmek: döndürmek, iâde etmek istintak: konuşturma istişhad: şahit gösterme, şahit tutma kuvvet-i beyan: açıklamadaki, anlatımdaki kuvvet mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu müselleme: herkes tarafından kabul edilen, doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan müstağni kılmak: tenezzül etmemek, gerekli duymamak nokta-i istinad: dayanak noktası sikke-i i’câz: mu’cizelik mührü, benzerinin getirilmesinin imkânsızlığıyla ilgili delil sun’î: uydurma, yapmacık şaibe-i tereddüt: şüphe lekesi şedit: şiddetli tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tersim edilmek: resmedilmek, çizilmek tezkiye: tamize çıkarma umur: işler vahy-i mahz: Allah’ın vahyinin tâ kendisi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy vehim: zan, şüphe, kuruntu zaruriye: zorunlu

8832 MÜNDERECÂT HAKKINDA. Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana açılsın. Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum. “İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua,

adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

ÂDETÂ – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂDETÂ – âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde, bayağı surette, âdi bir suretle, düpedüz

ÂDETULLAH - 2s-4p - Risale-i Nur

ÂDETULLAH – Sünnetullâh – fıtri kanun, Allah’ın tabiata koyduğu ve kâinatta devam ettirdiği usûl, kanun ve nizâmı

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1552 DÖRDÜNCÜ NOTA. Bil ki,

ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymettar, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu

kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem, fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin her bir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/4.Nota 1/1.p s198 p552)

âdet: kanun, genel uygulama asrî: yüzyıllık beşer: insan binaen: dayanarak cisim: beden ehemmiyetli: değerli, önemli ekser: çoğunluk ekseriyetle: çoğunlukla eşya: şeyler, varlıklar Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şekilde yaratan Allah (c.c) fünun: ilimler hads: güçlü sezgi, seziş haşir: yeniden diriltilmek haşir ve neşr-i ekber: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma hayvânât: hayvanlar hilkat şeceresi: yaratılış ağacı ittifak: anlaşma, birlik kaide: kural, prensip kaide-i âdetullah: Allah’ın adeti olan kanun, kural kat’î: kesin kıymettar: kıymetli, değerli mahlûkat: varlıklar mevcudat: varlıklar misil: benzer muttarid: düzenli, kesintisiz nev’i: çeşit, tür, cins nota: bildiri sair: diğer senevî: yıllık şehadet: şahitlik tebeddül: değişim ulûm: ilimler umum: genel yevmî: günlük

2782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldır. Evet, zehiri içen adam,

âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

3807 Eğer herbir zerrede hükemâ şuuru, etibbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğu ve herbir zerre de sair zerratla vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zihayat makinede öyle bir mu’cize-i kudret, öyle bir harika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuûnatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun’u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiîden olamaz. Bâhusus o esbab-ı tabiîyenin üssü’l-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın içtimâlarının hortumu üzerinde, bir muhaliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuvâ gibi emirler,

âdetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/5.p 4/1.sual s321 p807)

âdetullah: Allah’ın kâinata koyduğu kanun ve prensipler âletiyet: âletlik, vasıtalık bâhusus: özellikle; bilhassa câiz: mümkün olan cezb: çekim cüz-ü lâyetecezzâ: bölünmeyen, parçalanmayan en ufak zerre, bölünmez parça; atom def: uzaklaştırma esas: temel esbab-ı tabiî: tabiî, doğal sebepler etibbâ: tabibler, doktorlar hakikat: gerçek, esas hâricî: dışarıya ait; zihnin dışındaki gerçek dünyaya ait harika-i hikmet: harika bir gaye ve olağanüstü bir fayda hikmet: ilmî bilgi hükemâ: âlimler, filozoflar hükkâm: hâkimler, büyük devlet adamları hükmünde olma: benzer birşeyle aynı hükmü taşıma icad etmek: yaratmak, var etmek içtimâ: toplanma, bir araya gelme imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan itibarî: var sayılan, gerçek ve fiilî olmayan itikad etme: inanma kaide: düstur, prensip kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kuvâ: kuvvetler, güçler kuvve-i câzibe: çekim gücü kuvve-i dâfia: itme gücü mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muhabere etme: haberleşme muhal: imkânsız, olması aslâ mümkün değil muhaliyet: imkânsızlık; yani fâil olması, bizzat işi yapması mümkün değil müessiriyet: tesirlilik, bizzat fiil ve eseri yapan olma nefis: bir kimsenin kendisi sair: diğer Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) sun’: san’at şuûnat: işler, haller şuur: bilinç tabiî: doğaya, tabiata ait tereddüt: şüphe üssü’l-esas: temel taşı; esas sağlam temel zerrat: zerreler zerre: maddenin en küçük parçası zihayat: canlı, hayat sahibi zihnî: düşünce kalıpları içerisinde olan

4812 Şeriat-ı İlâhiye ikidir:

BİRİ: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’âl-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İKİNCİSİ: Sıfat-ı iradeden gelen ve “evâmir-i tekviniye” tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta câri olan

kavânin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavânin-i akliyeden ibârettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavânin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/10.p 4/3.sual s324 p812)

beşer: insan câri olan: geçerli olan ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar, emirler evvel: önce hassa: özellik icad: var etme, meydana getirme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kavânin-i âdâtullah: Âdetullah kanunları; kâinatta işleyen İlâhî yasalar, yaratılış kanunları kavânin-i akliye: aklî kanunlar mâlik: sahip mecmu-u kavânin-i itibariye: varsayıma dayalı kanunlar bütünü muhassala: sonuç sıfat-ı kelâm: konuşma sıfatı sıfat-ı irade: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı, niteliği sıfat-ı kudret: kudret sıfatı, niteliği şeriat: İlâhî kanun, anayasa şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların bağlı olduğu anayasa, kanunlar mecmuası şeriat-ı İlâhiye: Allah’ın koymuş olduğu anayasa, kanunlar tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tanzim: düzenleme tesmiye edilen: adlandırılan

ÂDETULLAH – 2s-4p - Risale-i Nur

ÂDETULLAH – Sünnetullâh – fıtri kanun, Allah’ın tabiata koyduğu ve kâinatta devam ettirdiği usûl, kanun ve nizâmı

ÂDÎ – ÂDİYÂT – 5s-16p - Risale-i Nur

ÂDÎ – üstünlük farkı olmayan, basit, sıradan, kıymetsiz, her zamanki - ÂDİYÂT – kıymetsiz şeyler, alışılmış olan sıradan şeyler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

190 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş!

Aklı başında olan bir adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev

âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

2107 Evet, ednâ bir sesi, ednâ bir kimseden,

âdi bir iş için işitip kabul etmekle, en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise mümkün değildir. Çünkü, hüsn-i zâtî, kubh-u zâtîye inkılâp eder. İnkılâb-ı hakâik ise muhaldir.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/10.p s44 p107)

âdi: basit, sıradan ednâ: basit, küçük emsalsiz: benzersiz hüsn-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisinin güzel olması, güzelliği başkasından gelmemesi inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek inkılâb-ı hakâik: gerçeklerin zıddına dönüşmesi kubh: çirkinlik, kötülük kubh-u zâtî: bir şeyin bizzat kendisinin çirkin olması savt: ses

3174 Ve keza, bu âlemin Sâni’inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zira görüyoruz ki, bu âlemde yardım isteyen bir musibetzedeye kemâl-i sür’atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor. En

âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabul ediliyor. İşte böyle bir şefkat sahibi, nev-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarurî, şedit bir hâceti hakkında, bütün insanlar namına yaptığı duada istediği Cenneti ve saadet-i ebediyeyi ve ba’sü ba’del mevti yapacaktır. Bilhassa, o reis-i muhteremin şu umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlûkat “Âmin! Âmin!” diyorlar.

(MN Lâsiyyemalar 90/57.p s60 p174)

âdi: basit, sıradan ba’sü ba’del mevt: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilme dergâh-ı izzet: Allah’ın üstünlük, yücelik kapısı hâcet: ihtiyaç iltica etmek: sığınmak kemâl-i sür’at: çok hızlı bir şekilde mahlûkat: yaratılmış varlıklar musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse nev-i beşer: insanlar, insanlık türü rahîmâne: çok merhametli ve şefkatli bir şekilde reis-i muhterem: hürmet ve saygıya lâyık olan önder; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk sâil: dileyen, isteyen Sâni’: Allah (c.c.) sual etmek: istemek şedit: şiddetli şefkat: merhamet umumî: genel, herkese ait zarurî: zorunlu zevilhayat: canlılar zîhayat: canlı, hayat sahibi

4189 İşte bu misallerden (1) hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihatalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcudatın sahibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht-ı hıfz ve muhafazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhafazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rububiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hadiseyi,

âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır.

(MN Lâsiyye-malar 90/72.p s64 p189)

(1): (bk. s64 p188)

âdi: basit, sıradan cereyan etmek: meydana gelmek ednâ: küçük, aşağı hadise: olay hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık hıfz: koruma, saklama ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme intizam: düzenlilik kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kâide misal: örnek mülk: sahip olunan ve kendisine hükmedilen şey rububiyet: Allah’ın her varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için zarar verici şeylerden koruyup muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye etmesi, tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulundurması ve mutlak bir düzenlilik içinde yönetmesi saltanat: egemenlik, hâkimiyet, sultanlık taht-ı hıfz ve muhafaza: koruma altına alıp kollama

5214 Ve keza, nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder.

Evet, niyet

âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.

(MN Katre mukaddeme 9/5.p s72 p214)

âdi: basit, değersiz cehalet: cahillik hesabıyla: adına kalb etmek: dönüştürmek maddiyat: maddî şeyler mahiyet-i eşya: varlıkların asıl özelliği, içyüzü mârifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma nazar etmek: bakmak niyet: kasd, kalbin birşeye yönelmesi tağyir etmek: değiştirmek

6255 Evet, insan kâinatın en eşrefi ve esbab içinde ihtiyarı en geniş olduğu halde,

ef’âl-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en

âdi bir fiilinde, yüz cüz’ünden ancak bir cüzü insana ait olabilir. Esbabın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, tesirsiz olursa öteki esbab-ı câmide ne halt edebilir? İşte kâinat şu hakikatten tebarüz eden vücut ve vahdet lisanıyla “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (1)” yu tilâvet eder.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/37.p s82 p255)

(1): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

âdi: basit, sıradan cüz’: bölüm, parça ef’âl-i ihtiyarî: kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler esbab: sebepler esbab-ı câmide: cansız sebepler eşref: en şerefli, en üstün halt: karıştırma, yanlış yapma ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü tebarüz eden: belli olan, belirtilen, görülen tesir: etki tilâvet etmek: okumak vahdet: birlik, teklik vücut: varlık

7283 (1) Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken,

ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en

âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/3.p s91 p283)

(1): vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir (bk. s90 p282)

âdi: basit, sıradan cüz’: bölüm, parça ef’âl: fiiller, hareketler ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller ekl: yeme esbab: sebepler eşref: en şerefli, en üstün husûl: meydana gelme ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü nam: ad şürb: içme

8284 (1) Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/4.p s91 p284)

(1): insan, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlini ekl, şürb gibi en

âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir (bk. s91 p283)

daire-i ihtiyar: etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi havâs: hisler, duygular idhal etmek: bir şeyi içine katmak iftihar etmek: övünmek ihata etmek: kuşatmak, kapsamak ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü semere: meyve, sonuç

9441 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden

“birincisi”, cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi birşey zerreden âleme kadar vahdetle muttasıf ve alâkdardır. Öyle ise Sânide de vahdet var. Öyle ise Sâni Ehaddir.

İKİNCİSİ: Herşeyde kabiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En

âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî birşeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Herşeyin icad ve inşâsındaki suhulettir. Gözle görünen san’attaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/8.İ’lem 1/1.p s147 p441)

âdi: basit, sıradan âlem: dünya, evren antika: eski ve kıymetli san’at eseri cüz’î: ferdi; bir sınıf veya türe ait olan birey, ferd Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen, bir olan Allah (c.c.) eser-i san’at: san’at eseri eşya: şeyler, varlıklar hayvanî: hayvanlara ait, hayvansal icad: var etme, yaratma inşâ: varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma kabiliyet: yetenek kemâl-i ittikan: tam bir mükemmellik, kusursuzluk küllî: tür, belli bir sınıfa ait bireylerin tamamı liyâkat: iktidar, ehliyet, lâyık olmak muttasıf: vasıflanmış, bir özellikle nitelendirilmiş nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde san’atla yaratan Allah (c.c.) suhulet: kolaylık vahdet: birlik zerre: atom

10453 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın zihnine bazan şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de

âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvat ve arzı yed-i kudretine alan Hâlık-ı Zülcelâle karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?” Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:

1) İnsan gayr-ı mütenahi acz ve fakriyle beraber Cenâb-ı Hakka iman ile kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı, insan, hayvaniyetten terakki edip halife-i zemîn olmuştur.

2) Cenâb-ı Hak ihata-i kudret ve azametiyle insanın duasını işitir, hâcâtını görür. Ve semâvat ve arzın tedbiri, o insanı da düşünmeye mâni değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/17.İ’lem 3/1.p s151 p453)

acz: güçsüzlük, zayıflık arz: yer, dünya azamet: büyüklük, yücelik fakr: muhtaçlık gayr-ı mütenahi: sonsuz gınâ: zenginlik; başkasına muhtaç olmama hâcât: ihtiyaçlar hakikat: gerçek Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah (c.c.) halife-i zemîn: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hayvaniyet: canlılık; canlı olma ihata-i kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının her şeyi kuşatması izzet: değer, itibar, yücelik kudret: güç, iktidar; Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı mazhar olma: ayna olma, nail olma mazhariyet: aynalık, nail olma meşgul olmak: uğraşmak meziyet: üstün özellik semâvat: gökler tedbir: çekip çevirme, idare etme terakki etmek: ilerlemek, gelişmek vesvese: şüphe, asılsız kuruntu yed-i kudret: Allah’ın kudret eli

11624 ZERRE.

Hidayet-i Kur’âniyenin şuâından.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir.

Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karagâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/1.İ’lem 1/1.p s235 p624)

âdi: basit, normal, sıradan âlem: dünya, kâinat cehalet: cahillik gayet: çok hâvi: ihtiva eden, içine alan hidayet-i Kur’âniye’nin şuâsı: Kur’ân’ın hak ve doğru yolu gösteren hakikatlerinin parıltısı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma karargâh: karar yeri, merkez mesel: örnek, benzer mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar nâzır: bakan nisbetinde: oranında tabaka: derece teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek tevil: yorum vasıl olma: ulaşma,varma yekûn: bütün, toplam zerre: atom, maddenin en küçük parçası

12669 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibarla şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle

âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi, alel-ekser

âdidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/10.İ’lem 1/1.p s255 p669)

addedilmek: sayılmak, tutulmak âdi: basit, değersiz alel-ekser: çoğunlukla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ef’âl: fiiller, işler filcümle: bütünüyle, genellikle fuzulî: fazladan, lüzumsuz gayr: diğer, başka hakikat: doğru, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayalât: hayaller i’lem eyyü-he’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özelikler vâsi : geniş

13674 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla

âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o

âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garip hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgârla husule gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/15.İ’lem 1/1.p s257 p674)

âdi: basit, değersiz âdiyât: alışılmış olan sıradan şeyler azamet: büyüklük, yücelik dalâlet: hak yoldan sapkınlık ehemmiyet: önem fevkinde: üstünde fikren: düşünce olarak hâlât: haller, durumlar hayvanat: hayvanlar husule gelmek: meydana gelmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! im’ân-ı nazar: bir işi dikkatle düşünmek; bir şeye inceden inceye bakmak Mâlikü’l-bihar: denizlerin sahibi olan Allah (c.c.) mâlum: bilinen, belli melûf: alışılmış, ülfet edilmiş mesel: örnek, benzer mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi peyda olan: meydana gelen sâikasıyla: sebebiyle sair: diğer tecelliyat-ı seyyâle: akıp giden yansımalar, görünümler teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma telâkki etmek: zannetmek şems: güneş şuâât: parıltılar, ışıklar ülfet: alışkanlık, gaflet

14675 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanların arza âit malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları, ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku’l-âdât mu’cizeleri o

âdiyat içerisinde gösterir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/16.İ’lem 1/1.p s257 p675)

âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaen: dayanarak cehil: cahillik, bilgisizlik cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği hakikat: gerçek, doğru havâriku’l-âdât: olağanüstü şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! malûmat: bilgiler mebnî: bina edilmiş melûfat: alıştıkları, ülfet ettikleri şeyler mu’cize: şaşkınlık uyandıran olağanüstü şey müsellemât-ı bedihiyat: apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler nazar: bakış necim: yıldız ülfet: alışkanlık, gaflet

15724 İ’lem eyyühe’l-aziz! Görüyoruz ki,

Sâni-i Hakîm kemâl-i hikmetiyle, pek

âdi şeylerden pek harika, mu’cize-i mensucat yapıyor. Ve keza, abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifelerle tavzif ediyor. Hattâ, insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî birşeyin bulunması icab etseydi, bir başın Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezâife yer olsun. Ve keza, lisan sair vezâifiyle beraber, erzak hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur. İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılır ki, zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikati tenvir eder. Öyleyse, bu fani dünyada mevt, fena, devâir-i gaybiyede sâfi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki, “İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler. Ya gaflet ile muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzîe ile avdet ederler.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/26.İ’lem 1/1.p s281 p724)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âdi: basit, önemsiz âlem: dünya ashab-ı vezâif: görevli kişiler avdet etmek: dönmek bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak beka: devamlılık, kalıcı olma Cebel-i Tûr: Tûr Dağı, Mûsâ Dağı veya Harea Dağı. Mısır’da Sina Yarımadasındadır. Hz. Mûsâ’ya (a.s.) Tevrat’ın indirildiği yerdir. devâir-i gaybiye: gabya ait devirler, görünüp bilinmeyen dönemler ehl-i vukuf: bilirkişi envâen: çeşitli erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler eşya-yı seyyâle: akıp giden ve sürekli değişen şeyler faaliyet-i hakîmiye: hikmetli işler fani: ölümlü, geçici fena: gelip geçicilik ferd: birey, şahıs fihriste: özet gaflet: dalgınlık, umursamazlık hakikat: gerçek hasenat-ı muzîe: aydınlatıcı güzellikler, iyilikler icab etmek: gerekli olmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etmek: geçmek, ulaşmak kemâl-i hikmet: eksiksiz ve mükemmel hikmet keza: aynı, aynı biçimde kudret: güç ve iktidar leyl: gece lisan: dil mahal: yer mensucat: dokumalar mensucat-ı gaybiye ve uhreviye: gabya ve âhirete ait dokumalar mevt: ölüm mu’cize-i mensucat: mu’cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah’ın mu’cizesi olan varlıklar muvazzaf: görevli muzlim: zulme uğramış, karanlıklı nehar: gündüz rivâyet: nakledilen haber; Peygamber’e (a.s.m.) ait nakledilen haberler, hadiseler sâfi: arınmış, temiz sair: diğer, başka Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) seyl: akım taam: gıda, yiyecek takallüb: çevrilme, dönüşme tavzif etmek: görevlendirmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vezâif: görevler yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi

16821 İKİNCİ DELİL-İ KUR’ÂNÎ: Delil-i ihtirâdır (1).

Hülâsası: Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a’râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A’râz cevher olamaz.

Demek envâının fasîleleri ve umum a’râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül,

şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/7.p s328 p821)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

adem-i sırf: tam bir yokluk a’râz: bir şeyin aslında bulunmayıp sonradan meydana gelen âsâr-ı mahsusa: has, özel eserler bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak cevher: asıl, öz cihet: taraf, yön delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil envâ: türler, çeşitler fasîle: ana-baba; familya gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece gayr: hariç, başkası harekât-ı mütehavvile-i hâdise: olayın değişken hareketleri havâss-ı mümeyyize: bir şeyi diğerinden ayıran özellikler hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma hülâsa: özet, öz imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan inkılâb-ı hakaik: gerçek ve doğruların değişmesi, zıtlarına dönüşmesi inkılâb-ı hakikat: gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi istidad-ı kemâl: olgunlaşma kabiliyeti mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar muhakkak: gerçekliği kesin olan muhtera: icad edilmiş, yaratılmış mutavassıt nev’: evrim teorisindeki ara geçiş türü, iki ayrı türden doğan melez mübâyenet-i cevheriye: asla, öze ait farklılık, zıtlık müntiç: netice veren, sonuca eren mürettep: bağlantılı, dizili müteselsil-i ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir nevi: tür, çeşit silsile: zincir suret-i mütegayyire: değişmiş, başkalaşmış biçimler, şekiller şerait-i âdiye-i itibariye: var sayılan, normal, sıradan kurallar mecmuası tahavvül-ü esnaf: sınıfların, çeşitlerin dönüşümü tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tenâsül: üreme teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak umum: bütün vücud: beden, varlık

ÂDÎ – ÂDİYÂT – 5s-16p - Risale-i Nur

ÂDÎ – üstünlük farkı olmayan, basit, sıradan, kıymetsiz, her zamanki - ÂDİYÂT – kıymetsiz şeyler, alışılmış olan sıradan şeyler

ADIM - 1s-2p - Risale-i Nur

ADIM - adım atmak, adım başı

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1469 (1) Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir; ne ileri, ve ne de geri bir

adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatından hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme.

Biri de vücuttur. Vücut zaten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülktür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun: ümitsizliği intaç eden hırs gibi.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/2.p s158 p469)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır… Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468)

âciz: güçsüz daire-i emir: emir dairesi, alanı elem: acı, keder, üzüntü emir: iş, olay, olgu hariç: dış hudud: sınırlar intaç etmek: netice, sonuç vermek mahzun olmak: hüzünlenmek mâlik: sahip Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey şefkat: merhamet tahammül: dayanma, katlanma tâkat: güç, kapasite tayin edilmek: belirlenmek tûl-i emel: bitmez tükenmez, sonsuz arzu ve istekler vücud: beden ziyade: çok, fazla

2556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil.

Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her

adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

ADIM – 1s-2p - Risale-i Nur

ADIM - adım atmak, adım başı

ÂDİL – 2s-4p - Risale-i Nur

ÂDİL – adâlet eden, adâletle iş gören, sonsuz adâlet sahibi Allah (c.c.), doğru, doğruluk gösteren, Allah’ın emirlerini uygulayan

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1169 Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları – bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun – cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü fâni olan şu dünya menzili, o büyük adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz.

Öyleyse, o büyük

Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.

(MN Lâsiyyemalar 90/52.p s58 p169)

adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması adalet-i hakikiye: gerçek adalet Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı hâcet: ihtiyaç hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma hukuk-u ibad: kulların hakları ıztırar: çaresizlik ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç istidat: kabiliyet, yetenek lisan: dil mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme matlup: istek mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak menzil: durak, yer, mekân mevki: yer, konum rububiyet: Rablık sual etmek: istemek Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah (c.c.) vaz etmek: koymak, yerleştirmek zaruret: zorunluluk, mecburiyet

2204 Ve yine zannetme ki,

haşir ve âhireti iktiza eden, Esmâ-i Hüsnâdan yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm,

Âdil, Hafîz isimleridir. Belki, kâinatın tedbiriyle alâkadar olan herbir isim,

âhiret ve haşri iktiza eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/87.p s69 p204)

Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (c.c.) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri Hafîz: herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah (c.c.) Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) iktiza etmek: gerektirmek Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herbir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah (c.c.) tedbir: çekip çevirmek, ihtiyacını karşılamak

3537 (A) Evet, insanda, herşeyde

Sâni-i Ezelînin masnûu olduklarına mevcudatın adedince şahitler vardır. Meselâ:

1) Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın herbirisi elli beş lisan ile şehadet etmektedir.

2) Kur’ân’dır. Evet Kur’ân, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallâkıyetine

âdil şahitlerdir.

3) Mahlûkatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melâike ile birlikte herşeyin sânii Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.

4) İns ve cin taifeleri envâen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahittirler.

5) Ulûhiyet ve hallâkıyetin Allah’a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet ediyor.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/5.p s190 p537)

(A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

âdil: adaletli enbiya: nebiler, peygamberler envâen: çeşit çeşit olarak, türler olarak evliya: Allah dostları velî kullar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hallâkıyet: yaratıcılık özelliği, kabiliyeti icadî: yaradılışa dâir ihtiva etmek: içermek, kapsamak ihtiyacat-ı fıtriye: fıtrî, yaratılıştan gelen ihtiyaçlar ilân-ı şehadet: tanıklık etmek, şahitliğini bildirmek ins ve cin: insanlar ve cinler kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mahsus: has, özel masnû: san’atla yapılmış eşya, varlık mevcudat: varlıklar muvahhidîn: Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine inananlar münhasır: sadece birine ait olma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, bileşimler resul: Allah’ın elçisi sahife-i kevn ve vücud: kâinat kitabındaki yaratılmış, varlıklar sayfası sâni: san’âtkâr, san’atla iş yapan Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şahitler: deliller, tanıklar şehadet etmek: şahitlik yapmak taife: grup, topluluk ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık zerrat: zerreler, atomlar

4558 (1) İkinci yol ki (2), Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:

Görüyoruz ki: o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir

sultan-ı âdilin müstakim askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve padişahın pâyitahtına dönmesi ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazan terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar… Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslim et” diyorlar. Nefer diyor:

“Ben padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızasıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz. Yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş eğmeyeceğim!”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/6.p s201 p558)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): birinci yol için (bk. s200 p556-557)

beşer: insanlık cihet: yön, taraf çendan: gerçi hakikat: gerçek, bir şeyin gerçek yönü haysiyet: itibar, şeref hidayet: doğru ve hak yol himaye: koruma izzet: değer, itibar, yücelik Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân levazımat: ihtiyaç duyulan araç ve gereçler mahzun olmak: hüzünlenmek mâlik: sahip mekân: yer menzil: konaklama yeri mîrî: devlete ait muhafaza: koruma, saklama müferrah olmak: ferahlamak, rahatlamak müstakim: dosdoğru olan nefer: asker, er nefs: kişinin kendisi pâyitaht: başkent sultan-ı âdil: adaletle hükmeden sultan terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak tezkere: belge ünsiyet: cana yakın olma, alışma vikaye: koruma zâhiren: dış görünüş itibariyle

ÂDİL – 2s-4p - Risale-i Nur

ÂDİL – adâlet eden, adâletle iş gören, sonsuz adâlet sahibi Allah (c.c.), doğru, doğruluk gösteren, Allah’ın emirlerini uygulayan

ADL - 1s-1p - Risale-i Nur

ADL – adâlet üzere oluş, hakkaniyet, ihkak-ı hak, zulüm etmemek, doğruluk, bk- adâlet

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi

adldır. Evet, zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder.

Sonra hasta olursa,

adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

ADL – 1s-1p - Risale-i Nur

ADL – adâlet üzere oluş, hakkaniyet, ihkak-ı hak, zulüm etmemek, doğruluk, bk- adâlet

AF – AFFETMEK - 3s-7p - Risale-i Nur

AF - afv – suçunu bağışlamak, kusur ve günâhı affetmek, özür dileme, vazifesinden uzaklaştırma – AFFETMEK bağışlamak

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1310 (1) (2) Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları

affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/2.p s97 p310)

(1): Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur.

(2): kelp insanlar arasında necisü’l-ayn addedilmiştir (bk. s97 p309)

beynennâs: insanlar arasında darbe: vuruş; ceza esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma had: dinin emrettiği bir işi terk eden kişiye verilecek ceza hırs: öfke, açgözlülük ihtimam: özen, önem verme kefaret: günahın bağışlanmasına vesile olan şey kelp: köpek maraz: hastalık müessir: tesir eden; tesir sahibi Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) necis: pis; dinî ibadetlere engel sayılan pislik tâhir: temiz, pak; dinen temiz sayılan tahkir: aşağılanma, hakarete uğrama vasıta: aracı ve vesile olsun

2422 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır. Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî!

Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir.

Afv eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/12.İ’lem 1/1.p s141 p422)

acz: güçsüzlük aleyhisalâtü vesselâm: Allah’ım salât ve selâm onun üzerine olsun Âmin: kabul eyle, ey Allahım emel: istek, beklenti fâkat: yoksulluk, muhtaç olma hâli fakr: fakirlik, mıhtaçlık Feyâ Rabbî: ey bütün varlıkları terbiye eden Rabbim fıkdan-ı hile: hilesizlik Habîb: sevgili hâcet: ihtiyaç Hâlıkî: her şeyi yaratan Allah’ım hüccet: delil, kanıt mâden: kaynak mağfiret: bağışlama Mâlikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah’ım menba: kaynak merhamet eylemek: acımak, şefkat etmek nidâ: sesleniş Rahîm: rahmeti her şeyi kuşatan, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tdecellîsi olan Allah (c.c.) Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat, merhamet Re’sülmâl: ana para, sermaye şefî: Allah’ın izniyle şefaat eden, günahların bağışlanması için aracı ve vesile olan uddet: birikim, sermaye, hazırlık vesile: araç, vasıta

3424

“Ellâ hümme yâ kayyûmel erdı vessemâi innâ nüşhidüke ve cemîa mas’nû âtike ve cemîa… (1)”

(MN Zeylü’l-Hubâb (Salât ve Selâm) 1/1.p s142 p424)

(1): Ey yer ve göğün kayyûmu olan Allah’ım! Seni ve Senin bütün san’at eserlerini ve mahlûklarını şahit tutarak ilân ederiz ki, Sen, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’sın. Sen birsin, ortağın yoktur. Günahlarımızın

affı için Sana dönüyor ve

af diliyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed’in, Senin kulun ve peygamberin olduğuna da şehadet ediyoruz. Allah’ım, onun hürmetine münasip ve Senin rahmetine lâyık şekilde, ona ve bütün Âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.

4601 (1) İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin

af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip: “El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin (a.s.m.), Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/4.p s221 p601)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598): bilmüşahede: gözle görerek Deyyân: herkesin hakkını ve hesabını en iyi bilen Allah (c.c.) el-aman, el-aman: “imdat imdat” anlamına gelen ve yardım dilemeyi ifade eden söz Habib: Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (a.s.m.) Hannân: rahmetinin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah (c.c.) İlâhî: ey Allah’ım intizar etmek: beklemek mâsiyet: günah, isyan mekân: yer melce: sığınak mence: kurtulacak yer Mennân: ihsanı bol olan ve çok nimetler veren Allah (c.c.) münacât: Allah’a yalvarış, dua nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nidâ: sesleniş niyaz: yalvarıp yakarma Rahmân: yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran sonsuz rahmet sahibi Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (a.s.m.) şekvâ: şikâyet teşyîci: cenazeyi kabre getiren vesile: aracı

5695 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın “atâ”, “kazâ” ve “kader” namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da, kaderi bozar. Meselâ: Birşey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazâdan

affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat’iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vakıf olan ârif, “Yâ İlâhî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum” der.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/3.İ’lem 1/1.p s269 p695)

ârif: bilgide ileri olan atâ: bağış; ihsan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) hakikat: gerçek hasenat: güzellikler, iyilikler helâk olmak: mahvolmak, yok olmak ihraç: çıkarılma i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infaz: bir hükmü yerine getirme kader: Allah’ın meydana gelecek şeyleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması kanun: emirden gelen ve varlıkların ve tabiat olaylarının fiil, hareket ve hallerini düzen altında tutmasına vesile olan kurallardır kat’iyet: kesinlik kazâ: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması külliyet: bütünlük, kapsamlılık namında: isminde, adında nisbet: oran, kıyas seyyiat: günahlar, kötülükler şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık vakıf olma: bütün yönleriyle bilme, haberdar olma Yâ İlâhî: ey Allah’ım

6735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece

affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.” Lokman Sûresi 31/33

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

7782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları

affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldır. Evet, zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

AF – AFFETMEK – 3s-7p - Risale-i Nur

AF - afv – suçunu bağışlamak, kusur ve günâhı affetmek, özür dileme, vazifesinden uzaklaştırma – AFFETMEK bağışlamak

ÂFÂK – ÂFÂKÎ – 4s-9p - Risale-i Nur

ÂFÂK – ufuklar, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire, etraf, cihetler - ÂFÂKÎ - dış dünyaya ait, nefsin dışındaki âleme ait

Mesnevî-i Nuriye (MN):

19 Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış, kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi

âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Adeta Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…

(MN Mukaddeme 5/4.Nokta 3/2.p s18 p9)

âfâkî: dış dünyaya ait asâ: baston, değnek cihet: yön ekseri: çoğunlukla enfüsî: iç dünyamıza ait haricî: dışa ait marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma Mesnevî: Mesnevî-i Nuriye risalesi turuk-u cehriye: zikirlerini âşikâr ve sesli yapan tarikatler turuk-u hafiye: gizli ve sessiz zikri temel alan tarikatlar, Nakşibendilik gibi

276 ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

O zât (a.s.m.),

delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir. Meselâ, bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği, ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

(MN Reşhalar 12/3.Reşha s35 p76)

ahlâk-ı hamîde: büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk câmi: kapsamlı delâil-i âfâk: dış âlemde bulunan maddî deliller delâil-i enfüsi: dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller derece-i vüsûk: güvenilirlik derecesi hak: doğru, gerçek hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler, davranışlar haricî: dışa ait haslet: tabiat, huy hayy: diri, canlı icmâ: görüş birliği içtima etmek: toplanmak kat’î: kesin bir şekilde kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet keza: aynı, aynı biçimde kuvvet-i emniyet: güven verme özelliği mâlik: sahip metanet: sağlamlık, kararlılık musaddak: doğrulanmış, onaylanmış mütemessik: sıkı sıkıya yapışan; bağlanan nefs: kişinin kendisi nezih: temiz, hoş sadık: doğru sâlik: bir yola giren, bir yolda gitmek seciye: huy, karakter semere: meyve siyer-i nebeviye: Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet şems: güneş takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tarâvet: tazelik ubudiyet: kulluk zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zâtında: kişinin kendisinde ziyalandırmak: aydınlatmak, parlatmak zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendisini ibadete verme

3356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar.

Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

4388 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister

âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

(MN Hubâb Risalesi 28/23.İ’lem 1/1.p s124 p388)

âfâkî: dış dünyaya ait enfüsî: iç dünyaya ait halk: yaratma icad: var etme ihtiyar: dileme, seçme in’am eden: nimeti veren intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih istifade etmek: faydalanmak kesb: kazanma Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, ihsan sadâ: ses savt: ses şerait: şartlar vesait: araçlar, vasıtalar vusul bulma: kavuşma, erişme ziya: ışık

5478 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün

âfâkı cilvelerinden tecelliyât-ı esmâyı –kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/9.İ’lem 1/1.p s161 p478)

adem: yokluk, hiçlik âfâk: ufuklar ahvâl: haller, davranışlar alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık câri olmak: geçerli olmak cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak düstur: kural ecnas: cinsler, altında türlerin sıralandığı sınıf efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak hâdise: olay, olgu hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklenmek, isnat etmek, vermek hissedar: pay sahibi icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği imtinâ: imkânsızlık itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem mugalâta: demagoji, aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, -göre nefis: insanın kendisi nevi: çeşit Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah (c.c.) Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) şümullü: kapsamlı tasdik: doğrulama, onaylama tecelliyât: tecelliler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı

6484 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma, bizzat vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh, merkezden muhite, dahilden harice bakmak lâzımdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/14.İ’lem 1/1.p s163 p484)

âfâkî: dış dünyaya ait binaenaleyh: bundan dolayı bizzat: doğrudan dahil:dahilî: iç, içe âit enfüsî: iç dünyaya ait evham: vehimler, kuruntular, şüpheler hâli: uzak, boş hariç: dış mahal: yer malûmat: bilgiler muhit: çevrei etraf şuur: bilinç vesvese: şüphe, asılsız kuruntu vicdanî: vicdana ait; kalbe ait hislerin, aynası hükmünde olan vicdanla ilgili

7541 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat

âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de

âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı,

âfakî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/3.İ’lem 1/1.p s193 p541)

âfakî: dış dünyaya ait, dış dünya ile ilgili ahvâl: haller, davranışlar ahvâlât: haller bâtın: bir şeyin iç yüzü dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık enâniyet: benlik, gurur evham: kuruntular, şüpheler fezleke: öz, netice, özet gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli haricî: dış dünyaya âit hususî: özel icmal: özetleme, kısaca ifade etme icmâlî: kısaca, özetle isâl etme: ulaştırma izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kalb etme: alt üst olma, değişme, dönüşme kesret: çokluk lâkin: ama, fakat nefis: bir kimsenin kendisi, mânevî yapısı nefsî tefekkür: kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi sathî: sığ, yüzeysel tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tafsilât: ayrıntılar takarrüp etmek: yaklaşmak teemmül: düşünme, tefekkür etme, inceden inceye araştırma tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme tetkikat: incelemeler umumî: genel vahdet: Allah’ın birliği zulümat: karanlıklar

8683 (1) “Ene”nin mâhiyeti mevhûmedir. Rububiyeti hayalîdir. Vücudu birşeye hâmil olamaz. Ancak mizânülhararet gibi, Vâcibü’l-Vücudun rububiyetine âit sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.

Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen

âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sâyede “Kad efleha men zek’kâhâ (Şems 91/9) (2)” daki “men (3)” şümulüne dahil olarak, bihakkın emâneti ifâ etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse, “Ve kad hâbe men des’sâhâ (Şems 91/10) (4)” nın şümulüne dahil olmakla emânetle hıyânet etmiş olur. Zira semâvat ve arzın, hamlinden korkarak imtinâ ettikleri cihet, “ene”nin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “ene”nin şiddetli bir terbiyeyle başı kırılmazsa büyür, insanın vücudunu yutar. Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dahil eder, büyük bir şirke düşer. El-iyâzü billâh!

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/2.p s260 p683)

(1): (bk. p682)

(2): Şems Sûresi 91/9: “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.”

(3): Kim, kimse.

(4): Şems Sûresi 91/10: “Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.”

âfakî: dış dünyaya ait arz: dünya bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla cihet: yön, taraf dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık el-iyâzü billâh: Allah korusun, Allah’a sığınırım enâniyet: benlik, gurur ene: ben, benlik esbab: sebepler hâmil: taşıyan haml: yüklenme, üstlenme hayalî: hayale dayalı ifâ etmek: yerine getirmek imtinâ etmek: çekinmek inzimam etmek: eklenmek katılmak itikad etmek: inanmak kâinat: evren mâhiyet: bir şeyin aslı, esası mâlik: sahip, herhangi bir şeye sahip olan kimse malûmat: bilgiler merci: kaynak mevhûm: gerçekte olmadığı halde var sayılan mizan: ölçü, terazi mizânülhararet: termometre; sıcaklık ölçen âlet mübareze: karşı koyma, çarpışma müstakil: bağımsız, başlı başına nazar: bakış, bakma rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler sıfât: sıfatlar, nitelikler, özellikler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri sıfât-ı mutlaka-i muhita: her tarafı kuşatan mutlak sıfatlar, vasıflar, nitelikler şer: kötülük şirk: Allah’a ortak koşma şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar tasdik etmek: doğruluğu kabul etmek Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vücud: varlık

9694 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanı hayvandan ayıran şeylerden,

BİRİ: Mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek

bir idrâke mâlik değildir.

İKİNCİSİ: Gerek enfüsî, gerek

âfâkî, yani dahilî ve haricî şeylere taallûk eden idrâki, küllî ve umumîdir. ÜÇÜNCÜSÜ: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşif ve tertip etmektir: Meselâ, bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misilli lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertip etmek gibi. Binaenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir. (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/2.İ’lem 1/1.p s268 p694)

âfâkî: dış dünyaya ait alâkadar: alâkalı, ilgili bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla binaenaleyh: bundan dolayı dahilî:enfüsî: iç dünyamıza ait hal: şimdiki zaman hamd ü senâ etmek: hamd etmek ve övmek haricî: dış haricinde: dışında idrâk: anlama, kavrama ihzar: hazırlama i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’am: nimetler istikbal: gelecek zaman keşf etmek: bulup ortaya çıkarmak küllî: geniş lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mâlik: sahip mazi: geçmiş zaman misilli: gibi, benzer mukaddeme: ön hazırlık müstakbel: gelecek zaman müşahede: gözlem nefis: bir kimsenin kendisi Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.)şehadet: şahidlik, tanıklık taallûk etmek: ait olmak, ilgilendirmek tahmid: Allah’a övgü, minnet ve şükürlerini sunma tertip etmek: sıralamak, düzenlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umumî: genel

ÂFÂK – ÂFÂKÎ – 4s-9p - Risale-i Nur

ÂFÂK – ufuklar, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire, etraf, cihetler - ÂFÂKÎ - dış dünyaya ait, nefsin dışındaki âleme ait

ÂFÂK-I ÂLEM - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂFÂK-I ÂLEM - âlemin ufukları

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar.

Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

ÂFÂK-I ÂLEM – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂFÂK-I ÂLEM - âlemin ufukları

AFGAN - AFGAN ŞAHI - 1s-1p - Risale-i Nur

AFGAN – Afganistan - AFGAN ŞAHI – Afganistan’ın Şahı

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1394 HAŞİYE: Bu Fârisî münâcat, kısalığına rağmen çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara’da otuzbeş sene evvel tab edildiği vakit,

Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok beğenmiş ve

Afgan Şahına bir adet bu münâcattan hediye göndermiştir. Türkçe tercümesi İhtiyarlar Risalesinde ve On yedinci Sözde olduğundan, tercüme edilmedi.

(MN Hubâb Risalesi (Fârisî Münâcat) 1/1.p s128 p394)

AFGAN - AFGAN ŞAHI – 1s-1p - Risale-i Nur

AFGAN – Afganistan - AFGAN ŞAHI – Afganistan’ın Şahı

AFRİKA - 1s-1p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1578 Âyâ, zanneder misin ki, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve

Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/4.p s210 p578)

âyâ: acaba Berâhime: Dinler Tarihinde Hinduizm’le aynı anlamda kullanılmaktadır desise: hile, aldatma fakr-ı hal: fakir bir halde olma, fakirlik gasp etmek: zorla almak Hint: Hindistan kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse kut: rızık, gıda maddesi Mecusîler: ateşe tapan müşrik topluluktur münafık: ikiyüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen neş’et etmek: kaynaklanmak tasallut: musallat olma, sataşma terk-i dünya: dünyayı terk etme zalim: haksızlık eden zarurî: zorunlu ziyade: çok, fazla zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme

AFRİKA – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂGÂH - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂGÂH – ageh - uyanık, kalbi uyanık, aklı başında, haberdâr, malûmatlı, basîretli, vâkıf, bilen

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1571 (1) Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız (2).

Âyâ, Avrupan’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsınuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz.

Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır. “Hedâ nallâhü ve iyyâküm iles sırâtıl müstekıym (3)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/19.p s207 p571)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Mesnevî-i Nuriye 1919-1923 yılları arasında telif edilmiştir.

(3): Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

adâvet: düşmanlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba bâtıl: hak olmayan efkâr: fikirler, düşünceler emniyet etme: güvenme Frenk: Avrupalı hadsiz: sınırsız, sayısız hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti iltihak etmek: katılmak istihfaf: hafife alma istihza: alay etme ittibâ etmek: tabi olmak, uymak sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil zulüm: haksızlık

ÂGÂH – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂGÂH – ageh - uyanık, kalbi uyanık, aklı başında, haberdâr, malûmatlı, basîretli, vâkıf, bilen

AĞA - 1s-1p - Risale-i Nur

AĞA - halk arasında sayılan ve sözü geçen erkeklere verilen san, büyük kardeş ağabey

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1779 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mü’min olan zât, mânâ-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor.

Kâfir ise, mânâ-yı ismiyle, yani müstakil bir

“ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla herbir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sânie ve Esmâ-i Hüsnâdan kendisine olan tecelliyata bakar. İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı –o da bir vecihle- delâlet eder. Kâtibine çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/5.İ’lem 3/1.p s307 p779)

âlem: dünya cihet: yön, taraf delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri ibaret: meydana gelen, oluşan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itibarla: bakımından kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse kâmil: mükemmel, noksansız kâtib: yazan, yazar mânâ-yı harfi: harf mânâsı; bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: isim mânâsı; bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masnu: san’at eseri meal: anlam mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan müstakil: bağımsız, başlı başına nazarıyla: gözüyle Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) sıfât: sıfatlar tavsif: vasıflandırma, niteleme tecelliyat: tecelliler, yansımalar zât: bir kimsenin kendisi zira: çünkü

AĞA – 1s-1p - Risale-i Nur

AĞA - halk arasında sayılan ve sözü geçen erkeklere verilen san, büyük kardeş ağabey

AĞAÇ - 13s-37p - Risale-i Nur

AĞAÇ - şecer

Mesnevî-i Nuriye (MN):

124 Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki, meselâ balarısını pekçok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir

ağacının programını derc eden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir.

(MN Lem’alar 14/2.Lem’a 2/2.p s22 p24)

derc etmek: içine yerleştirmek ekser: pekçok fihriste: özet, içindekiler bölümü hâtem: mühür kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek mahiyet: öz nitelik, içyapı mesâil: meseleler nüve: çekirdek Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) taallûkat: ilgili unsurlar tarih-i hayat: hayat tarihi, özgeçmiş tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma

230 Ve keza, toprağın suyun, havanın herbir cüz’ünde, nebatat adedince mânevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar ziynet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz’ünde bütün

ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hassalarını, cihazlarını ve mizanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünkü, bu üç unsurun herbir cüz’ü, herbir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet, bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh, ikinci yola zehab edenlerce, o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzım gelir ki, hurafeciler dahi

bundan utanıyorlar.

(MN Lem’alar 14/4.Lem’a 2/2.p s24 p30)

Cihaz: organ, duyu cüz’: kısım, parça hassa: nitelik, özellik hurafe: gerçek dışı, uydurma inanış intizam: düzen kabiliyet: yetenek keza: aynı şekilde kudret: güç, kudret, iktidar mahiyet: esas nitelik, içyapı medar: dayanak noktası, kaynak, vasıta menşe: öz, kaynak mizan: ölçü, tartı muhalif: aykırı, zıt mütehalif: birbirine uymayan nebat: bitki nebatat: bitkiler sair: diğer, başka sıfat: özellik, vasıf teşkil: şekillendirme, yapılma teşkilât: yapı unsur: madde üç unsur: toprak, su ve hava vücud: varlık 2. yola zehab edenler: gidenler; meyve ve çiçeklerin teşkilini tabiata ve esbaba isnad edenler ziynet: süs

349 Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pekçok semereleri olan bir

ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlat ve edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.

(MN Lem’alar 14/10.Lem’a 4/2.p s28 p49)

cihazat: cihazlar, donanım edevat: edatlar, araçlar eyâdi-i kesire: çok eller hasıl olmak: meydana gelmek ittihad: bir ve tek olma keyfiyet: durum, nitelik, özellik külfet: güçlük malûm: bilinen, belli meşakkat: sıkıntı, zorluk, zahmet semere: meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk şecere: ağaç terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunluğa kavuşturma) tevdi etmek: bırakmak vahdaniyet: birlik vahdet: birlik, tek olma yed-i vâhid: tek el

474 Ve keza, o burhan-ı nurânîden zuhur eden inşikak-ı kamer, parmaklarından fışkıran sular,

ağaçların onun dâvetine icabetleri, duasının akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylân, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi mu’cizelerinin delâlet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır (a.s.m.).

(MN Reşhalar 12/2.Reşha 3/2.p s35 p74)

akabinde: devamında burhan-ı nurânî: nurlu delil; Hz. Muhammed (a.s.m.) icabet: kabul etme inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi sair: diğer, başka nüzul: gökten aşağıya inme zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zuhur eden: ortaya çıkan, görünen

576 ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

O zât (a.s.m.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir. Meselâ, bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği,

ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

(MN Reşhalar 12/3.Reşha s35 p76)

ahlâk-ı hamîde: büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk câmi: kapsamlı delâil-i âfâk: dış âlemde bulunan maddî deliller delâil-i enfüsi: dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller derece-i vüsûk: güvenilirlik derecesi hak: doğru, gerçek hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler, davranışlar haricî: dışa ait haslet: tabiat, huy hayy: diri, canlı icmâ: görüş birliği içtima etmek: toplanmak kat’î: kesin bir şekilde kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet keza: aynı, aynı biçimde kuvvet-i emniyet: güven verme özelliği mâlik: sahip metanet: sağlamlık, kararlılık musaddak: doğrulanmış, onaylanmış mütemessik: sıkı sıkıya yapışan; bağlanan nefs: kişinin kendisi nezih: temiz, hoş sadık: doğru sâlik: bir yola giren, bir yolda gitmek seciye: huy, karakter semere: meyve siyer-i nebeviye: Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet şems: güneş takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tarâvet: tazelik ubudiyet: kulluk zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zâtında: kişinin kendisinde ziyalandırmak: aydınlatmak, parlatmak zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendisini ibadete verme

6109 Meşhudatımızın tafsilâtını başka vakte tehir ederek, mu’cizat sahibi o zât-ı nurânî Aleyhissalâtü Vesselâma bir salât ü selâm getirelim. “Ellâhümme salli ve sellim alâ hâzezzâtin nûrâniyyillezî…” “Salât ve selâm o nurânî zâta olsun ki, o zât, Rahman ve Rahim’den ve Arş-ı Âzamdan gelen Furkân-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’dir. Ümmetinin iyilikleri sayısınca milyonlar salât ve milyonlar selâm üzerine olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsatla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşer kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay’ı parçalayan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin nefesleri sayısınca milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine

ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı,

ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi olan ve gözü asla şaşmayan o büyük miraç mu’cizesinde rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefaatçimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın ilk inmeye başladığı andan zamanın sonuna kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının âyinelerinde Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi bağışla, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.”

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/2.p s44 p109)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklüğünün tecelli ettiği yer Furkân-ı Hakîmin: doğruyu yanlıştan ayıran ve her âyeti hikmetlerle dolu olan Kur’ân hâtif: gaybdan haber veren irhâsat: Peygamberimize peygamberlik verilmeden önceki Peygamberlik delilleri kâhin: gelecekten haber veren meşhudat: görünen, gözlemlenen mu’cizat: mu’cizeler nübüvvet: peygamberlik Salât: Peygamber Efendimiz (a.s.m.) için yapılan dua salât ü selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz tafsilât: ayrıntı tehir etmek: ertelemek, sonraya bırakmak zât: Hz. Muhammed’e (a.s.m.) zât-ı nurânî: nûranî zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

7121 Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır.

Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O

ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/4.p s49 p121)

âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak ahmaklık: akılsızlık arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük bina etmek: yapmak, inşa etmek cesamet: büyüklük defter-i a’mâl: amellerinin kaydedildiği defter haml: yüklenme, üstlenme hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak itibarıyla: bakımdan, özelliğiyle küfür: inkâr ve inançsızlık küre-i arz: yer küre, dünya maahaza: bununla beraber, bununla birlikte misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek münkir: inkâr eden nâzır: bakar, yönelik nev’i: çeşit, tür nisbet: oran, ölçü san’atça: san’at itibariyle semere: meyve şecere: ağaç tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşadığı hadiseler, özgeçmiş zerre: atom, maddenin çok küçük parçası

8170 Ve keza, görünüyor ki, bu âlemin sahibi, yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle, harika bir sehavete sahip olduğu gibi, nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereleriyle hâmile eşcar ve

ağaçlar misillü pekçok hazineleri vardır. Binaenaleyh, bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira, nihayet bir sehavet, harika bir kerem, dâima halka ihsan ve in’am etmek iktiza eder. Bu ise, ihsan ve in’amlara minnettar ve muhtaç olanların devam-ı vücutlarını ister.

(MN Lâsiyyemalar 90/53.p s58 p170)

binaenaleyh: bundan dolayı dâima: devamlı, sürekli delâlet: delil olma, işaret etme devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ebedî: sonsuz eşcar: ağaçlar fiil: hareket, iş, etki hâmile: yüklü ihsan: bağış, ikram, lütuf iktiza etmek: gerektirmek in’am etmek: nimet vermek kerem: ikram, lütuf, bağış, cömertlik minnettar: şükran duyma misillü: benzeri, gibi, aynısı nihayet: son derece nur: aydınlık sehavet: cömertlik semere: meyve servet: zenginlik zira: çünkü ziya: ışık ziyafetgâh: ziyafet yeri

9188 Evet, görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan birşey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuttan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini levh-i mahfuzlarda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pekçok gaybî ayinelerde ibkâ eder. Meselâ, bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyveyle hâmiledir. Demek

ağacın bünyesinde semeresi mevcut olduğu gibi, tohumunda da semere mevcuttur. Ve keza, vücuttan çıkmış pekçok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcut kalır.

(MN Lâsiyyemalar 90/71.p s64 p188)

bünye: vücut daire-i vücut: varlık dairesi, dünya hayatı Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait hâmile: yüklü ibkâ etmek: bâkileştirme, sürekli ve kalıcı hâle getirme kuvve-i hâfıza: hâfıza gücü, bellek levh-i mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir defteri, ünvanı mevcut: var muvazzaf: görevli nakşetmek: işlemek semere: meyve suret: görüntü şecere: ağaç tarih-i hayat: özgeçmiş terhis edilmek: salıverilmek, görevi bitince işine son verilmek

10343 REMZ. Arkadaş!

Herbir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ, büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şâhın yapamadığı bir işi yapar. Çünkü, nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet, kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir

ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden

birer hakikattir.

(MN Katrenin Zeyli 18/14.Remz 1/1.p s109 p343)

baûda: sivrisinek cihazat: cihazlar, donanım Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ: tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah (c.c.) galebe: üstün gelme istinad: dayanak kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve kuvveti nazaran: bakarak, -göre nefer: asker Nemrud: Hz. İbrahim zamanında Urfa ve civarında yaşamış, onunla mücâdele etmiş, putperest ve zalim bir hükümdardı. Nemrud ve kavmi sivrisineklerin istilasına uğradılar ve bu yolla helâk oldular nokta-i istinad: dayanak noktası şâh: padişah tazammun etmek: içermek, içine almak tefâvüt: farklı olma, farklılık arz etme tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak

11354 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mesele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sümbül vermiş,

ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mesele üzerine şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir, Amma

ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehadet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o

ağacın bütün meyveleri seni tekzip ederler. Elma

ağacına inkılâp etmiş bir çekirdeği, hanzale

ağacının çekirdeği farz etmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhaldir.

(MN Hubâb Risalesi 28/4.İ’lem 2/1.p s113 p354)

aleyh: ona, onun üzerinde, karşıt, zıt evhâm: vehimler, kuruntular farz etmek: var saymak hanzale: zakkum i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki! iltibas etme: karıştırma inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek muhal: imkânsız müyesser: kolaylıkla yapılabilen şey sümbül vermek: çiçek açmak; önemli bir netice ortaya çıkarmak şehadet etmek: şahitlik yapmak şek etmek: şüphe etmek şükûk: şekler, şüpheler tebdil edilmiş: değiştirilmiş tekzip etmek: yalanlamak tevehhüm: kuruntu ve hayale dayalı olarak düşünmek

12355 (1) Binaenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet şeceresi bütün semeratıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi, seyyar yıldızları ismar eden şems gibi, İslâmiyetin on bir rüknünü intaç etmiştir. Acaba, bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şüphe ve tereddüt yeri kalır mı? Hâşâ!

(MN Hubâb 28/4.İ’lem 2/2.p s113 p355)

(1): …bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir, Amma

ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehadet ederler (bk. s113 p354).

binaenaleyh: bundan dolayı cihan-bahâ: dünya kadar kıymetli hâşâ: asla öyle değil intaç etmek: sonuç vermek ismar eden: meyve veren nübüvvet: peygamberlik rükün: esas, şart semerat: meyveler semere: meyve seyyar: yerinde sâbit olmayan, gezen, dolaşan şecere: ağaç şems: güneş tereddüt: şüphe

13385 (1) HÜLÂSA: Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında birşey-i vahide isnatlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misallerle (2) tavazzuh etti. Binaenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvazene, evâmir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinek ile arzın ihyası, bir

ağaç ile semâvâtın icadı, bir zerreyle güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücuda nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve adem-i tefavütü gözle görünür. Bak: Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/5.p s123 p385)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

(2): şeffafiyet, mukabale, nurânîyet, muvazene, intizam, mahiyet-i mücerrede sırlarının misalleriyle (bk. s123 p384)

adem-i tefavüt: farklılığın olmaması bilhassa: özellikle bir şey-i vahid: bir tek şey esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: kâinattaki İlâhî emirler, Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar havale etme: bir işi başka birine bırakma hülasa: özet olarak icad: var etme, ortaya çıkarma ihya: diriltme, hayat verme imkân: olabilirlik imtisal: bağlanma, boyun eğme intizam: disiplin, düzen isnat: dayandırma kalil: az kesir: çok kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti mahiyet: herbirşeyin temel nitelik ve özelliği malûm: bilinen meçhul: bilinmeyen misal: örnek mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey muvazene: karşılıklı kurulan denge müsavat: eşitlik, denklik mütesavi: birbirine eşit olan, aynı seviyede olan nakış: işleme, süsleme nisbet: oran kıyas nuraniyet: nur özelliği, parlaklık semâvât: gökler semerat: meyveler şeffafiyet: şeffaflık tavazzuh etmek: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefavüt: farklılık Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zerre: atom

14386 (1) ELHÂSIL: Hayatî, vücudî, nurânî şeylerin icadında üç nokta var:

BİRİNCİ NOKTA: Kudretin umur-u hasise ile zahiren mübaşereti görünmemek için perde olmak üzere esbab vaz edilmiştir.

İKİNCİ NOKTA: Hayat, vücut ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbab vaz edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da, altında dest-i kudret görünür.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasnîinde külfet yoktur. Evet, bir incir çekirdeğinden koca bir incir

ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbirşey ağır gelmez. Şöyle mu’cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru, kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünkü, herbir masnû, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâniine, hem aynen, hem aklen çok vecihlerle delâletleri vardır. Ve hangi bir masnûun vücudu esbabtan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnûun benzerini yapamazlar.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/6.p s123 p386)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

aklen: akıl bakımından delâlet: delil olma, işaret etme dest-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarının eli elhâsıl: netice olarak, özetle esbab: sebepler hayatî: hayata ait icad: varetme, ortaya çıkarma kesif: şeffaf olmayan, yansıtmayan kudret: güç, iktidar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti külfet: güçlük, zorluk malûm: bilinen masnû: san’atla yapılmış eser, varlık mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şeyler mübaşeret: doğrudan temas etme, bağlantı kurma nefis: bir varlığın kendisi nur: aydınlık nurânî: nurlu, parlak Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tasnî: san’atlı olarak yaratma tesir: etki umur-u hasise: sıradan ve değersiz şeyler vaz etmek: konmak, yerleştirmek vecih: cihet, yön vesait: araçlar, vasıtalar vücut: varlık, var olmak vücudî: varlığa ait, varlıkla ilgili zahiren: dış görünüş itibariyle zuhur: ortaya çıkma, görünme

15410 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hanzalenin çekirdeğinde hanzale

ağacı mündemiç ve dahil olduğu gibi, Cehennemin de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şuhudî bir yakînle müşahede ettim. Ve keza, nasıl ki hurmanın çekirdeği hurma

ağacına hamiledir; aynen öyle de, iman habbesinde de Cennetin mevcut olduğunu hads-i kat’î ile gördüm. Çünkü, o çekirdeklerin

ağaçlara tahavvül ve inkılâpları garip olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzip edici bir Cehennemi, imân ve hidâyet de bir Cenneti intaç edeceğinde istib’ad yoktur.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/3.İ’lem 1/1.p s135 p410)

dahil olmak: içine girmek, içinde bulunmak dalâlet: doğru yoldan sapkınlık garip: şaşırtıcı, tuhaf habbe: dane, tohum hads-i kat’î: zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın doğruluğuna, kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği şüphesiz bilgi hanzale ağacı: zakkum ağacı hidâyet: doğru ve hak yol olan, İslâmiyet inkılâp: dönüşüm, dönüşme intaç etmek: netice vermek istib’ad: akıldan uzak tutma, uzak göme küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etmek mündemiç: içinde bulunan, içine yerleştirilmiş müstetir: gizlenmiş, örtülmüş müşahede etmek: görmek, gözlemlemek şuhudî: açıkça, gözle görür derecesinde tahavvül: değişim tâzip etme: azap verme, işkence etme yakîn: şüphe edilmeyecek derecede kesinlik

16427 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek açıp semere veren

ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/1.p s143 p427)

gayr-ı mahdut: sınırsız haşr-i umumi: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması haşr ü neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yeryüzüne yayılması gibi hususî: özel îcad: var etme, yaratma istib’ad etmek: akıldan uzak görmek istiğrab etmek: garip karşılamak, garip bulmak kıyamet-i Kübra: büyük kıyamet, varlığın bozulup dağılması küsuf tutmak: örtülmek, perdelenmek semere: meyve vukua gelme: meydana gelme

17428 Eğer onlar (1) şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba

ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/2.p s143 p428)

(1): Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar (bk. s143 p427)

ayniyet: aynı oluş gayr: başka haşir: ölüm sonrası âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması istib’ad etmek: akıldan uzak görmek keyfiyet: özellik, nitelik kudret: Allah’ın güç ve iktidarı küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş mahlûkat-ı lâtife: hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar misil: benzer misliyet: birbirinin misli, benzeri mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey nazif: temiz semerat: meyveler şuhudî: açıkça, gözle görür derecede vahdet-i ruhiye: ruh birliği; bir ve tek ruhun olması yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik

18429 Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını

ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı didar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir

ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru

ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru

ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbirşey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/3.p s143 p429)

acip: tuhaf, şaşkınlık veren antika: eski ve kıymetli san’at eseri arz-ı didar etmek: kendini arz etmek, göstermek bedihî: açık, aşikâr câmid: cansız erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler hâşâ: asla haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması icad etmek: yaratmak, var etmek ihraç etmek: çıkarmak kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti lâtif: güzel, hoş mânevî: maddî olmayan; nurânî masnûat: san’atla yaratılmış varlıklar nâzik: zarif, ince, narin

19457 HABBE Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği

“Habbe mî Küyed - Men şahı dirahtem berâz meyvei tevhid yek şebnemem ezyem bürâz lü’lüi temcid (1)”

Bismillâhirrahmânirrhîm.

“Elhamdü lillâhi alâ dînil İslâmi ve kemâlil îmâni vessalâtü vesselâmü alâ muhammedinillezi hüve merkezü dâiretil islâmi… (2)”

(MN Habbe Risalesi (salât ve selâm) 1/1.p s154 p457)

(1): Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir

ağaç dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım.

(2): Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah’a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile onun ve bütün âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.

cennet-i Kur’âniye: Kur’ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret sadetini bahşeden Kur’ânî hakikatler ve esaslar kastediliyor ihtiva etmek: içermek semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, netice

20511 ZEYLÜ’L-HABBE. Arkadaş!

Şu müşevveş eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)”

“Hasbü nallâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (2)”

“Niğ’mel mevlâ ve niğ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)”

“Ellâhümme lâ tuh’rıcnâ mined dünyâ illâ meaş’şehâdeti vel îmân (4)”

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi alâ niğ’metil îmân vel islâm bi adedi katarâtil emtârı… (5)”

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi 1/1.p s177 p511)

(1): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(2): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

(4): Allah’ım bizi dünyadan ancak kelime-i şehâdet ve imânla çıkart.

(5): Bize bahşettiğin îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgaları,

ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah’a hamdolsun. Ve her türlü halde bize in’âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri adedince Allah’a şükür olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini’l-Muhtar (a.s.m.) efendimize, onun pâk âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.

bilâhare: daha sonra inkişaf etmek: açığa çıkmak, ortaya çıkmak keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak, ortaya çıkarmak müşevveş: dağınık, düzensiz, karışık; bu tabir bir tevazu ifadesi olarak kullanılmıştır zeylü’l-habbe: Habbe Risalesinin eki zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

21538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir

ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki:

Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla

ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o

ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere

ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir

ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam

ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

22584 (1) Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtat ve eşcar, bir şevk u lezzeti ihsas eden bir tavır ile Fâtır-ı Zülcelâlin emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü, dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celb edecek ziynetlerle süslenmeleri ve sümbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki, onların, emr-i İlâhînin imtisalinden öyle bir lezzetleri var ki, nefislerini mahvedip çürütüyorlar. Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar

ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Hem nar

ağacı sâfi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder. Hattâ hububatta dahi sümbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştakane ister; öyle de, hububatta, sümbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/5.p s213 p584)

(1): (bk. s212 p582, s213 p583)

celb etmek: çekmek ehl-i dikkat: olayları derinlemesine inceleyen kişiler emr-i İlâhî: Allah’ın emri eşcar: ağaçlar Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) hazine-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmet hazinesi hububat: tohumlar, taneli bitkiler ihsas eden: hissettiren imtisal: emre uyma, boyun eğme iştiyak: çok arzu ve istek kanaat etmek: yetinmek lisan-ı hal: hal ve beden dili meyvedar: meyveli müştakane: aşk ile, çok isteyerek nazar: bakış nebâtat: bitkiler nefs: bir şeyin kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi rahmet: şefkat, merhamet sâfi: temiz, arınmış sürurlu: mutluluk ve sevinç verici şevk: büyük istek ve arzu zâhir: açık, gözle görünür zât: kişi ziynet: süs

23611 DÖRDÜNCÜ MESELE:

Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve

ağaç gibi), doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına alarak Bismillâh de, al. Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü “Velâ te’külû mimmâ lem yüz keris müllâhi aleyh (En’âm 6/121) (1)” âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz” demektir. O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhîyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’âmdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhiri vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/1.p s226 p611)

(1): En’âm Sûresi 6/121: “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin”

âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle Bismillâh: Allah’ın adıyla esbab: sebepler esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler ihtiyar: dileme, irade in’âm: nimetlendirme lisan-ı hal: hal ve beden dili mânâ-yı işarî: işaret edilen anlam mânâ-yı sarih: açık anlam Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan nota: bildiri rahmet-i İlâhîye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma zâhiri: dış görünüşte

24621 ON BEŞİNCİ NOTA. Üç meseledir (1).

BİRİNCİ MESELE: İsm-i Hafîzin tecellî-i etemmine işaret eden “Femen yağmel miskâle zerretin hayran yerah, ve men yağmel miskâle zerretin şerran yerah (Zilzal 99/7-8) (2)” âyetidir.

Kur’ân-ı Hakîmin bu hakikatine delil istersen, Kitab-ı Mübînin mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîzin cilve-i âzamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-i kübrâsının nazîresini çok cihetletle görebilirsin. EZCÜMLE:

Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve

ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı, karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra, mizansız ve eşyayı fark etmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra, senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak. İsrâfilvâri melek-i ra’d, baharda, nefh-i sur nev’inden yağmura bağırması, yeraltında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîzin tecellisi altında kemâl-i imtisal ile, hatasız olarak, Fâtır-ı Hakîmden gelen evâmir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki, onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kast, bir irade, bir ilim, bir kemâl, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünkü, görüyorsun ki, o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor (3).

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/15.Nota 3/1.mesele 3/1.p s232 p621)

(1): On Beşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Meseleleri, Yirmi Dördüncü Lem’a’dır. Üçüncü Mesele ise Barla Lâhikası’nda yer almaktadır.

(2): Zilzal Sûresi (99/7-8): “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür.”

(3): (bk. s233 p622)

âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi basiret: görme câmid: cansız cihet: taraf, yön cilve-i âzam: en büyük yansıma defnetmek: gömmek evâmir-i tekviniye: kâinatta geçerli olan kanunlar ezcümle: örneğin, meselâ Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hakikat: gerçek ve doğru hakikat-i kübrâ: en büyük gerçek hikmet: bir gayeye yönelik olma imtisal etmek: emre uymak irade: dileme, tercih, seçme gücü ism-i Hafîz: herşeyi koruyan, bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden anlamına gelen Allah’ın bir ismi İsrâfilvâri: dört büyük melekten olan Hz. İsrâfil (a.s.) gibi kabza: avuç kâinat: evren kast: amaç, hedef kemâl: olgunluk, mükemmellik kemâl-i imtisal: tam ve mükemmel bir şekilde emre uyma Kitab-ı Mübîn: kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah’ın kudretine ait nizam ve intizam kanunlarını içeren mânevî kitap Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân melek-i ra’d: gök gürültüsüyle görevli melek mistar: cetvel, şablon mizansız: ölçüsüz muhalif: farklı muhtelif: çeşitli, farklı nazîre: benzer nefh-i ruh: ruhun üflenmesi nefh-i sur: kıyamet koptuktan sonra Hz. İsrâfil’in Sur’a üflemesi ve haşir meydanında insanların ve diğer canlıların diriltilmesi nev/nevi: çeşit, tür nota: bildiri sandukça: küçük sandık senevî haşir: yıllık haşir; bitkilerin bahar mevsiminde yeniden dirilip toplanmaları şuur: bilinç, anlayış tecellî: görünüm, yansıma tecellî-i etemm: noksansız tecelli, eksiksiz yansıma temayüz etmek: ayrıcalıklı olmak ayrılmak tevfik-i hareket: uygun hareket

25622 (1) Meselâ bu tohumcuk bir incir

ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîmin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sümbül ve

ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvânî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkezâ, kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif

ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. “Ferciıl besara hel terâmin fütûr (Mülk 67/3) (2)” sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîzin cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyetin tecellî-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/15.Nota 3/1.mesele 3/2.p s233 p622)

(1): (bk. s232 p621)

(2): Mülk Sûresi (67/3): “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”

cilve: görünme, yansıma Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) galat: hata gün âşıkı: ayçiçeği hadsiz: sınırsız hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hâkezâ: bunun gibi haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayvânî: hayvansal, canlı ihsan: bağış iltibassız: karıştırmadan inkişaf etme: ortaya çıkma, gelişme irsiyet: soydan gelen, miras olarak kalan ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakkın yarattığı herşeyi muhafaza eden, koruyan, anlamına gelen ismi kabza: avuç kat’î: kesin kıyamet: dünyanın yıkılıp, âhiret hayatının başlaması mertebe: derece muhafaza: korumak, saklamak muhtelif: çeşitli mütenevvi: çeşitli nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi neşir: yayılma nimet: iyilik, lütuf sureten: görünüşte surette: şekilde tecellî-i ekber: en büyük tecelli, yansıma terakki etmek: ilerlemek, yükselmek Zât-ı Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan Zât, Allah (c.c.)

26630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane

ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma

ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

27657 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünkü ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünkü, ikisinin de menşeleri semâdır. Ve kezâ, bir küçük balık, balina balığı ile müttehiddir. Çünkü ünvanları birdir. Kezâlik, esmâ-i İlâhiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba tecellî eden bir isim, kâinatı ihata eden isim ile müttehiddir. Çünkü müsemmâları birdir. Meselâ: Bütün kâinata taalluk ve tecellî eden Alîm ismiyle bir zerreye taallûk eden Hâlık ismi, müsemmâda müttehiddirler. Hurma

ağacına taallûk eden Musavvir ismiyle de, semeresine taallûk ve tecellî eden Münşi ismi, müsemmâda müttehiddirler. Zaten en büyük şeye tecellî eden isim ile en küçük birşeye de tecellî etmemesi muhaldir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/32.İ’lem 1/1.p s249 p657)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) esmâ-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın isimleri Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ihata etme: kuşatma, kapsama i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren, bütün yaratılmışlar katre: damla kezâ: bunun gibi kezâlik: bunun gibi menşe: kaynak muhal: olması imkânsız olan şey Musavvir: her şeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde yapan Allah (c.c.) Münşi: varlıkları kâinattaki unsurlardan tekrar tekrar yaratıp inşâ eden, Allah (c.c.) müsemmâ: ismin sahibi Allah (c.c.) müttehid: birleşmiş, aynı semâ: gök semere: meyve, netice taalluk etme: ilgili olma, bağlanma, alâkalı olma tecellî etme: yansıma zerre: atom, en küçük madde parçası

28662 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatıntohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lûtufla, bir hikmetle hıfzeden Sâni-i Hakîmin hafîziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren

ağaçlara çekirdek olacak a’mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki, sen hâmil-i emânet, halife-i arzsın. Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya ism-i Hayy, Hafîz, Bâki’nin tecellîsiyle incirar edeceğine delâlet eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/4.İ’lem 1/1.p s253 p662)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat a’mâl: ameller, işler Bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz; kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek ebedî: sonsuz Hafîz: esirgeyen, koruyan, yarattıklarını koruyup gözeten Allah (c.c.) hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip O’nun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde O’nun adına egemen olan insan hâmil-i emânet: emâneti taşıyan haşerat: zararlı hayvanlar hevâm: böcekler hıfzetmek: saklamak, korumak hıfzu’l-hayat: hayatı koruma hikmet: amaç, gaye ihmal etmek: önemsememek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! incirar etmek: sonuçlanmak ism-i Hayy: Cenâb-ı Hakk’ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini ifade eden ismi lûtuf: iyilik, ihsan, bağış nebatat: bitkiler rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semere: meyve tecellî: yansıma, görünme vücud: varlık zîhayat: canlı

29663 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilâlden vikaye eden ve o tohumda incir

ağacının teşkilâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev-i beşerin â’mâlini ihmal etmez, hıfzeder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/5.İ’lem 1/1.p s253 p663)

â’mâl: ameller, işler halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip O’nun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde O’nun adına egemen olan insan hıfz: koruma hıfzetmek: saklamak, korumak ihmal etmek: önemsememek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inhilâl: bozulma, dağılma kemâl-i ihtimam: son derece dikkat, özen ve titizlikle muhafaza: saklama, koruma nev-i beşer: insanlar, insanlık türü teşkilât: meydana gelme, oluşma vikaye etmek: korumak

30694 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanı hayvandan ayıran şeylerden,

BİRİ: Mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.

İKİNCİSİ: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dahilî ve haricî şeylere taallûk eden idrâki, küllî ve umumîdir.

ÜÇÜNCÜSÜ: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşif ve tertip etmektir: Meselâ, bir evin yapılması için lâzım olan taş,

ağaç, çimento misilli lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertip etmek gibi. Binaenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/2.İ’lem 1/1.p s268 p694)

âfâkî: dış dünyaya ait alâkadar: alâkalı, ilgili bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla binaenaleyh: bundan dolayı dahilî:enfüsî: iç dünyamıza ait hal: şimdiki zaman hamd ü senâ etmek: hamd etmek ve övmek haricî: dış haricinde: dışında idrâk: anlama, kavrama ihzar: hazırlama i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’am: nimetler istikbal: gelecek zaman keşf etmek: bulup ortaya çıkarmak küllî: geniş lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mâlik: sahip mazi: geçmiş zaman misilli: gibi, benzer mukaddeme: ön hazırlık müstakbel: gelecek zaman müşahede: gözlem nefis: bir kimsenin kendisi Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.)şehadet: şahidlik, tanıklık taallûk etmek: ait olmak, ilgilendirmek tahmid: Allah’a övgü, minnet ve şükürlerini sunma tertip etmek: sıralamak, düzenlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umumî: genel

31732 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenâb-ı Hakkın helâl ettiği tayyibat dairesinden haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki: Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor.

Sehpa ağacıyla

jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/1.p s284 p732)

(1): (bk. s284 p733)

Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehlî: evcil habîsat: pis ve çirkin şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irşad: doğru yolu gösterme lehviyat-ı nevmiye: insanları uyutucu zevk ve eğlenceler mesabe: derece mesel: örnek mezbele: çöplük mürşid: doğru yolu gösteren nasihat: öğüt tayyibat: temiz, güzel ve helâl şeyler tefrik etmek: birbirinden ayırmak temyiz etmek: birbirinden ayırmak teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren ünsiyetli: cana yakın, dost

32733 (1) Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da

sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O

sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.” Adamcağız: “Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

33734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o

sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

34778 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Çekirdek

ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken, o eğri büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntec bir şekle, bir vaziyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü’l-Guyûbun terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/4.İ’lem 1/1.p s307 p778)

Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah (c.c.) fihriste: içindekiler listesi; bir eserin içindekiler bölümü habbe: dane, tohum i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ilm-i ezelî: Allah’ın her şeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi istinsah: nüshasını çıkarma, çoğaltma kabiliyet: yetenek; alıp kabul etme yeteneği kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması kudret: güç, iktidar müntec: sonu belli olmuş müstakim: istikametli, dosdoğru sevk edilmek: gönderilmek suret: biçim tedbir: idâre etme, ihtiyacını karşılama tedvir: döndürme, idare etme tezkere: belge vaziyet: durum, hâl

35790 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İlim ve yakîn şümulüne dahil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey vücuda çıkan evlât ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir. Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır. Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kâdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza,

ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında fark yoktur.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/14.İ’lem 1/1.p s311 p790)

ahfâd: torunlar ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller alîm: bilen beşer: insan bostan: bahçe delâlet: delil olma ecdad: atalar, cedler ecram: gök cisimleri efrad: fertler, bireyler evlât: çocuklar ehven: kolay envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki farz etmek: var saymak garip: tuhaf Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanat: hayvanlar, canlılar iadeten: eski yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde icad: var etme, vücuda getirme ihya: hayat verme, diriltme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar istikbal: gelecek zaman itibar: -bakımdan, -açıdan itkan: sağlam ve pürüzsüz san’at eseri ittikan: muhkem yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek kadîr: güç ve iktidar sahibi kafile: grup, topluluk kâinat: evren keza: bunun gibi kezalik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kudret: güç, iktidar masnu: san’at eseri varlık mevcudat: var edilenler, varlıklar mevcudat-ı mâziye: geçmişteki varlıklar mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey mukayese: kıyaslama müşahede: görme, gözlem mütesâvi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması nebatat: bitkiler neşir: ölümünde sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi nisbeten: göre, oranla peyderpey: azar azar, yavaş yavaş Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) silsile-i neseb: soy zinciri şehadet: şahitlik, tanıklık şek: şüphe, tereddüt şümul: kapsam şümus: güneşler tefâvüt: farklılık vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar yakîn: kesin, doğru bilgi, şüphesizlik zerrat: zerreler, atomlar

36796 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlemde tesadüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün

ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sümbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenirse, tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/3.İ’lem 1/1.p s314 p796)

âlem: dünya, evren âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey basiret: feraset, seziş bilhassa: özellikle hikmet: varlıklardaki faydalar ve gayeler; evrendeki ve yaratılıştaki İlâhî gaye ve fayda i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inşad: şiir vs. okuma küre-i arz: yerküre, dünya mezrûat: ekilip dikilenler tanaggum: şarkı vs. söylemek terennüm: dile getirme

37815 ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır.

Şu burhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin, “Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû” yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedar bir

ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuk ise, semere vermez. Şu burhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mesele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor. Hem şu burhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı

(ağaç dalı) yine sabit hakaikle meyvedardır.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/1.p s325 p815)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet: görünen âlem Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû: “O Allah ki, Ondan başka ilâh yoktur bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı nâtık: konuşan delil cürsûme: kök gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem gayet: son derece gusn-u azam: büyük ağaç dalı hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: doğru, gerçek Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân menba-ı hayat: hayat kaynağı mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu meyvedar: meyveli meyve-i hak: gerçek ve doğru meyve mükemmel: eksiksiz semerât: meyveler semere: meyve sıdk: doğruluk sine: göğüs tazammun etmek: içine almak, kapsamak tedelli etme: aşağı inme, eğilme tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olması vehim: zan, şüphe, kuruntu

AĞAÇ – 13s-37p - Risale-i Nur

AĞAÇ - şecer

AĞIR – AĞIRLIK - 6s-16p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1120 Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü iman ve iz’an edebilmek için, bir zerre-i vahideye bir ton

ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeye ve bütün masnuatta bütün san’at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zira, hava unsurundan, meselâ, herbir zerre, bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenab-ı Hakkın emir ve iradesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir itikad edebilir.

(MN Lâsiyyemalar 90/3.p s48 p120)

bünye: yapı, beden cehalet: cahillik cihazat: cihazlar, donanımlar ders vermek: öğretmek emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemesi esbab: sebepler icad etmek: var etmek, yaratmak iman ve iz’an etmek: inanmak ve kabul etmek itikad etmek: inanmak kâfir: Allah’ı ve Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse kâfirâne: kâfirce, inançsızca keyfiyet: özellik, mahiyet, nitelik küfür: inkâr ve inançsızlık masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar memur: görevli muztar olmak: mecbur olmak, çaresiz kalmak nebat: bitki salâhiyet: gerekli şartlara sahip olma semere: meyve şirk sahibi: Allah’a ortak koşan tâbi olmak: uymak tabiat: doğa teşekkül etmek: belirli özelliklerle meydana gelmek, şekillenmek unsur: element, temel yapı taşı zerre: atom, maddenin çok küçük parçası zerre-i vahide: bir tek zerre, atom

2160 Ve keza, (1) mükâfat ve mücâzat hakkında tekrarla pekçok vaadleri ve tehditleri olursa ve o vaad ü vaîd edilen şeyler kudretine

ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfül-vaad, kudretin izzetine zıttır.

(MN Lâsiyyemalar 90/43.p s56 p160)

(1): o dikkat sahibi sultanın

ehemmiyetli: önemli hilâf: yalan, cayma hulfül-vaad: sözünden dönme, cayma, verdiği sözü yerine getirmeme izzet: değer, itibar, yücelik keza: bunun gibi kudret: güç, kuvvet, iktidar mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödüllendirme raiyet: halk, tâbi olanlar tehdit: ceza ile korkutma vaad: söz verme, verilen söz vaîd: korkutma zıt: aykırı, ters

3199 Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebatî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet, altı gün zarfında, o karışık nebatatın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesetleri galatsız, haltsız kemâ fi’s-sâbık inşa ve iâde etmekle, arz meydanında nebatî haşirleri yapan kudret, semâvat ve arzı altı günde halk etmesinden âciz değildir. Ve o kudrete nazaran göz işareti kadar kolay olan haşr-i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet, haşr-i nebatîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâhalt ve bilâgalat, kısa bir zamanda eski yazılarını iâde eden bir kudrete tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr-i insanî

ağır gelir mi? Hâşa!

(MN Lâsiyyemalar 90/82.p s67 p199)

âciz: güçsüz arz: yeryüzü, dünya bilâgalat: hatasız, yanlışsız bilâhalt: karıştırmadan ezcümle: örneğin, meselâ galatsız: hatasız, yanlışsız halk etmek: yaratmak haltsız: karıştırmaksızın hâşa: asla öyle değil haşir: âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i insanî: insanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzuruna getirilmesi haşr-i nebatî: bitkilerin öldükten sonra her baharda yeniden yaratılması iâde etmek: geri vermek inşa etmek: bina etmek, yapmak kemâ fi’s-sâbık: aynen eskisi gibi kudret: güç, kuvvet, iktidar nazaran: bakarak, -göre nebatat: bitkiler nebatî: bitkisel sathında: yüzeyinde semâvat: gökler

4248 (1) Ve keza, külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünkü kudret Sâniin zâtına zâtîdir, ârazî değildir. Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem’asına zerreler, şemsler mütesavidir. Büyük, küçükten

ağır ve zahmetli değildir. Ve keza, hayat, vücut, nur gibi şeylerin zahir ve bâtınları şeffaf olduğundan, icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse kudretin tasarrufu görünür.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/30.p s80 p248)

(1): kudret-i ezeliyede, tecezzî ve inkısam yoktur (bk. s80 p247)

acz: acizlik, güçsüzlük ârazî: bir şeyin aslen kendisinde olmayıp sonradan ona ilişen, zâtı için zorunlu olmayan bâtın: iç kısmı, birşeyin iç yönü icad: var etme, yapma kudret: güç, kuvvet ve iktidar külfet: güçlük, zorluk lem’a: parıltı mütesavi: birbirine eşit nur: aydınlık, ışık Sâni: her şeyi san’atla bir şekle yaratan Allah (c.c.) şems: güneş tahallül etmek: içine girmek, sızmak tasarruf: müdahale, istediğini yapma vaziyet: durum, hal vesait-i esbab: birer vasıta olan sebepler vücut: varlık zahir: bir varlığın dış görünüşü zât: kendi zâtî: sadece kendisine ait olan, başkasından gelmeyip bizzat kendisinde olan zerre: atom

5294 ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek

ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o

ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/3.Hakikat 1/1.p s93 p294) arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) esbab: sebepler fâsit: bozuk iltica etmek: sığınmak lezâiz: lezzetler minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah (c.c.) safâ: eğlence sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) vesait: araçlar, vasıtalar

6325 REMZ. Arkadaş!

Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) sünnet-leri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer’î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse, şeytanlara mel’ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma’rez ve dağlar kadar

ağır yüklere matiye olacaktır.

(MN Katrenin Zeyli 18/2.Remz 2/1.p s104 p325)

dalâlet: doğru yoldan sapkınlık ehval: korkular evham: kuruntular, şüpheler hadd-i şer’î: İslâm dininin emir ve yasakları, esasları inhiraf etmek: sapmak, yönünü değiştirmek ma’rez: yüzyüze gelinen yer matiye: binek hayvanı mel’ab: oyuncak merkeb: binek Resul-i Ekrem’in (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sünnet: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipleri udûl etmek: geri dönmek vesvese: şüphe, asılsız düşünceler zerre miskal: çok az miktarda, zerre ağırlığında zulmet: karanlık

7386 (1) ELHÂSIL: Hayatî, vücudî, nurânî şeylerin icadında üç nokta var:

BİRİNCİ NOKTA: Kudretin umur-u hasise ile zahiren mübaşereti görünmemek için perde olmak üzere esbab vaz edilmiştir.

İKİNCİ NOKTA: Hayat, vücut ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbab vaz edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da, altında dest-i kudret görünür.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasnîinde külfet yoktur.

Evet, bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbirşey

ağır gelmez. Şöyle mu’cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru, kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünkü, herbir masnû, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâniine, hem aynen, hem aklen çok vecihlerle delâletleri vardır. Ve hangi bir masnûun vücudu esbabtan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnûun benzerini yapamazlar.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/6.p s123 p386)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

aklen: akıl bakımından delâlet: delil olma, işaret etme dest-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarının eli elhâsıl: netice olarak, özetle esbab: sebepler hayatî: hayata ait icad: varetme, ortaya çıkarma kesif: şeffaf olmayan, yansıtmayan kudret: güç, iktidar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti külfet: güçlük, zorluk malûm: bilinen masnû: san’atla yapılmış eser, varlık mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şeyler mübaşeret: doğrudan temas etme, bağlantı kurma nefis: bir varlığın kendisi nur: aydınlık nurânî: nurlu, parlak Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tasnî: san’atlı olarak yaratma tesir: etki umur-u hasise: sıradan ve değersiz şeyler vaz etmek: konmak, yerleştirmek vecih: cihet, yön vesait: araçlar, vasıtalar vücut: varlık, var olmak vücudî: varlığa ait, varlıkla ilgili zahiren: dış görünüş itibariyle zuhur: ortaya çıkma, görünme

8416 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada cereyan eden ve husule gelen herbirşeyin iki veçhi vardır:

Biri âhirete bakar ki, nefsülemirde en sabit, en

ağır bu vecihtir.

İkincisi dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ıztırabına, düşüncelerine bais olacak bir kıymette değildir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/8.İ’lem 1/1.p s138 p416)

bais olmak: sebep olmak cereyan etme: meydana gelme hakaret: küçüklük, değersizlik hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hiffet: hafiflik husule gelme: ortaya çıkma mevki: yer, konum nefis: bir şeyin kendisi; insanı zevk ve lezzetlere sevk eden kuvvet nefsülemir: gerçek, asıl teellüm: elem çekme teessür: üzüntü vecih: yön, yüz zeval: gelip geçici olma

9429 Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı didar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî

ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbirşey

ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/3.p s143 p429)

acip: tuhaf, şaşkınlık veren antika: eski ve kıymetli san’at eseri arz-ı didar etmek: kendini arz etmek, göstermek bedihî: açık, aşikâr câmid: cansız erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler hâşâ: asla haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması icad etmek: yaratmak, var etmek ihraç etmek: çıkarmak kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti lâtif: güzel, hoş mânevî: maddî olmayan; nurânî masnûat: san’atla yaratılmış varlıklar nâzik: zarif, ince, narin

10432 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir. Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de, sür’atle giderken “Temerru merres sehâb (Neml 27/88) (1)” âyetini okuyor. Sefine-i arz sür’atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâki lezzetinden

ağırdır.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/1.p s145 p432)

(1): Neml Sûresi 27/88: “Bulutların geçişi gibi geçip gider.”

arz: dünya elem: acı, üzüntü, keder firâk: ayrılık gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı sefine: gemi sefine-i arz: dünya gemisi; uzayda yüzen yerküre sür’at: hız telâki: kavuşma, buluşma

11495 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz ve belâgatine dair “Lemeat” nâmındaki eserimde izah edilen bazı lem’aları (1) dinleyeceksin:

1) Kur’ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisanlara

ağır gelmez.

2) Büyük bir selâmet vardır ki, lâfzan ve mânen hatâdan sâlimdir.

3) Âyetler arasında büyük bir tesanüt vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur’âniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.

4) Büyük bir tenâsüp, tecâvüp, teâvün vardır ki, âyetleri birbirine ecnebî olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevap veriyor.

5) Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenâsüpten sanki bir defada nâzil olmuştur.

6) Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebâyin olduğu halde, şiddet-i tesânütten, sanki sebep birdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/22.İ’lem 3/1.p s168 p495)

(1): tamamı 14 lem’a olup 1-6. Lem’alar p495’de, 7-12. Lem’alar p496’da, 13-14. Lem’alar p497’dedir.

belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi bünye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın yapısı ecnebî: yabancı esbab-ı nüzul: iniş sebepleri; Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin gelmesine neden olan olaylar i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmaktan başkalarını aciz bırakma istizah: izahını isteme, açıklama isteme izah edilmek: açıklanmak kârgir: taş ve harçla yapılmış olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: ifade ve açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim lâfzan: kelime olarak, söz ve ifade olarak lem’a: parıltı lisan: dil mütebâyin: birbirinden ayrı, farklı nâzil olma: inme sâlim: sağlam, eksiksiz selâmet: kusur ve hatalardan arınmış sağlam olma, düzgünlük ve doğruluk selâset: sözün akıcı olma hâli; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık teâvün: birbirine yardım etme, yardımlaşma tecâvüp: birbirinin ihtiyacına cevap verme tenâsüp: birbirine uyumluluk, uygunluk tesanüt: dayanışma şiddet-i tenâsüp: büyük uyum, tam bir uygunluk şiddet-i tesânüt: tam büyük bir dayanışma vikaye etmek: korumak

12504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber”

bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine

ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

13508 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu mâlûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o unvan ile fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenâb-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i mıhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi

ağır gelmez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/30.İ’lem 1/1.p s173 p508)

fehim: anlayış, kavrayış gücü hakikat: asıl, gerçek ilâm etmek: bildirmek, duyurmak ilka etmek: bırakmak, koymak kâinat: evren, bütün yaratılmışlar malûm: bilinen mâlûmiyet: bilinirlik, bilinir olma mâruf: bilinen, tanınan mârufiyet: bilinirlik, tanınır olma meçhul: bilinmeyen, tanınmayan menkûr: bilinmeyen; belirsiz mevcud-u meçhul: bilinmeyen varlık mevsuf: sıfatlanan; nitelendirilen, vasıflandırılan mülâhaza: düşünme, akla getirme nevi: çeşit örfî: âdetlerde olan, yapılagelen şeylerden sema’: duyuş, duyma, işitme sıfât-ı mutlaka: Allah’ın yüce Zâtını niteleyen sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler: ilim, irade, kudret gibi sıfât-ı mutlaka-i mıhîta: Allah’ınyüce Zâtını niteleyen ve bütün kâinatı kuşatan sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler: ilim, irade, kudret gibi şuâ: ışın, ince ışık huzmesi taklidî: taklid edilen tebarüz etmek: ortaya çıkmak, belirmek, görünmek tecellî etme: yansıma tulû etmek: doğmak, görünmrk, zuhur etmek ülfet: alışkanlık ünvan: isim Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

14599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti.

Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu

ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

15600 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

“Küllü âtin kariyb (2)” sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın

ağır yüklerinden halâs eyle!”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/3.p s221 p600)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: “Her gelecek şey yakındır.” İbni Mâce, Mukaddime 7; Dârimî, Mukaddime 23. dergâh-ı rahmet: Allah’ın rahmet kapısı el-aman, el-aman: “imdat imdat” anlamına gelen ve yardım dilemeyi ifade eden söz feryad: bağırıp çağırma hacâlet: utanç halâs: kurtulma, kurtuluşa erme Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) Hannân: rahmetinin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah (c.c.) lisan-ı hal: hal ve beden dili lisan-ı kâl: söz ile anlatım Mennân: ihsanı bol olan ve çok nimetler veren Allah (c.c.) münacât: Allah’a yalvarış, dua nidâ: sesleniş niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) Rahmân: yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran sonsuz rahmet sahibi Allah (c.c.) teveccüh etmek: yönelmek Yâ: “hey, ey” mânâsında nida olarak kullanılır

16628 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delâletle, sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’âm ve ihsanın kesîfidir ki, bütün hâcâtına vakıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir, bu malûmatla herşeyin mâliki olan Mâlikinden nasıl tegafül eder? Ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semî, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakîbin bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey nefs-i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek zâlim-i ale’l-küll olacaksın. Bu yük

ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/5.İ’lem 1/1.p s237 p628)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) bünye: yapı; insanın maddî ve mânevî yapısı ebleh: ahmak, akılsız ecnebî: yabancı evâmir: emirler gayet: çok hâcât: ihtiyaçlar hariç: dışarıda, emir dairesinin dışında hakîm: hikmetle iş yapan, hikmet sahibi hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratılma hikmet-i nakkaşe: nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiram: saygı gösterme illâ: aksi halde ilm-i muhtar: seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi imtisal: emre uyma, itaat etme in’âm: nimet verme incimad etmek: donmak, katılaşmak, maddî yapıya bürünmek irade etmek: dilemek, istemek istidad: mimarlık, aşçılık, kulluk gibi sayısız yetenekler kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân kesîf: yoğun; burada bütün nimetlerin insana bolca verilmesi, insanda yoğunlaşması kastediliyor kudret-i basîre: görünen kudret, iktidar mahsul: hasıl olmuş, meydana gelmiş, netice, ürün mâlik: sahip Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) malûmat: bilgiler masnû: san’at eseri varlık mücessem: cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş Mücîb: bütün varlıkların her türlü istek ve ihtiyaçlarına cevap veren Allah (c.c.) mülküllah: Allah’ın mülkü münasip: uygun müraat: gözetme, uyma nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu Rakîb: bütün varlıkları görüp gözeten, koruyan, kendisinden hiçbir şey gizlenip kaybolmayan ve yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefine: gemi Semî: her şeyi işiten ve herbir varlığa kabiliyetine göre işitme duyuları veren Allah (c.c.) suret: biçim, şekil şirk: Allah’a ortak koşma tecessüd etmek: ceset şeklinde maddî varlık kazanmış, cisimleşmiş tegafül etmek: gaflet etmek, habersiz olma; Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma tersim etmek: resimlemek, çizmek tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vakıf: bilen vâveylâ: çığlık, feryad vuzuh-u delâlet: ap açık gösterme, işaret etme, delil olma zâlim-i ale’l-küll: bütün varlıklara ve her şeye zulmeden

AĞIR – AĞIRLIK – 6s-16p - Risale-i Nur

AĞIZ - 8s-20p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

171 O zâtın (a.s.m.) dâvâlarından biri tevhiddir. Bu dâvâyı tasrih ve ifade eden Lâilâhe illâllah kelime-i mübârekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-i iman ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o dâvânın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itmi’nan ve iz’anları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda, o kelime-i mübâreke, meşrepleri, meslekleri, an’aneleri mütehalif, mütebayin insanların

ağızlarında Mevlevîler gibi semâvî deveran ve cevelân ediyor.

(MN Reşhalar 12/1.Reşha 6/5.p s34 p71)

an’ane: gelenek cevelân etmek: dolaşmak, gezmek deveran etmek: dönüp dolaşmak hak: doğru, gerçek halka-i din ve zikir: İslâm dininin esaslarının ortaya konulduğu ve zikirlerin yapıldığı halka itmi’nan: inanma, tatmin olma iz’an: kesin şekilde kavrama kanaat: inanma, razı olma kelime-i mübâreke: mübârek kelime (Lâilâhe illâllah) kelime-i mukaddese: mukaddes söz, ifade (Lâilâhe illâllah) Lâilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”meşrep: hareket tarzı, metod Mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse mütebayin: ayrı ayrı mütehalif: aykırı, zıt rükn-i iman: imanın temel esası semâvî: gökyüzünde dönen yıldızlar gibi; mevlevîlerin döndüğü gibi şâmil: kapsayıcı tasrih: açık şekilde bildirme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ilân etme vird-i zeban etme: sürekli olarak tekrarlama zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

2185 Evet, onların (1) ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok cihetlerden bâki kalır. Meselâ, kudret-i Ezeliyyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak: Evet, nasıl bir kelime

ağızdan çıkar çıkmaz zahiren fenaya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsalleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince mânâları kalır. Kezalik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür, gider. Amma onu gören insanların kuvve-i hafızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında suretleri, mânâları bâkidir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve-i hafızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, ziynetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekâsı için birer menzildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/68.p s63 p185)

(1): dünya menzilindeki masnûatın

adedince: sayısınca bâki: devamlı, kalıcı cihet: yön fenâ: geçip gitme, kaybolma halef: birinin yerine sonradan geçen hâmile: taşıyan, yüklenen hıfz: koruma, saklama kudret-i Ezeliyye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve muktedir olan iktidarı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek menzil: oturulan mekân, yer suret: görüntü timsal: örnek, benzer zahiren: dış görünüş itibariyle ziynet: süs

3366 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın bir akrabasına, meselâ, okuduğu bir Fatiha-i Şerifeden hasıl olan bir sevapta istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki

ağızdan çıkan bir lâfzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir fert bir olur. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar. Ve keza, nûrânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nûrânî şeyde bin sevap bulunduğuna bir işarettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/14.İ’lem 1/1.p s116 p366)

cemaat: topluluk Fatiha-i Şerife: Kur’ân-ı Kerimin ilk sûresi olan Fâtiha asaûresi fert: birey hasıl olan: meydana gelen istifade etmek: faydalanmak lâfız: söz, kelime lâtif: mânevî, gözle görünmeyen, nurânî müsavi: eşit, denk nûrânî: nurlu, parlak tekessür: çokluk vahdet: birlik

4369 İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir!

Sen kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir. Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun?

Ağzını kapat!

(MN Hubâb Risalesi 28/17.İ’lem 1/1.p s117 p369)

âlem-i İslâm: İslâm dünyası cevaz-ı kanunî: kanunen verilen izin, müsaade cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu dalâlet: doğru yoldan sapkınlık dâll: doğru yoldan sapmış, ayrılmış fetvâ: bir mesele hakkında delillere kıyasen dinî hüküm verme herze: boş, saçma sapan söz hezeyan: boş söz, saçmalama hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme hukuk: haklar hukuk-u ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minlere ait haklar kat’iyen: kesinlikle kusur: eksiklik lisan: dil muhalif: aykırı muharrir: gazeteci namına: adına nedamet etmek: pişman olmak nefis: şahsın kendisi; insanı kötüye yönelten duygu neşir: etrafa yayma sıfat: özellik şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler tecavüz: saldırı tevkil etme: vekil yapma, vekil tayin etme ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

5388 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak,

ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

(MN Hubâb Risalesi 28/23.İ’lem 1/1.p s124 p388)

âfâkî: dış dünyaya ait enfüsî: iç dünyaya ait halk: yaratma icad: var etme ihtiyar: dileme, seçme in’am eden: nimeti veren intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih istifade etmek: faydalanmak kesb: kazanma Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nimet: iyilik, ihsan sadâ: ses savt: ses şerait: şartlar vesait: araçlar, vasıtalar vusul bulma: kavuşma, erişme ziya: ışık

6533 ZEYLÜ’Z-ZEYL. Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazı insanların

ağzında kemiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.

BİRİNCİSİ: “Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.”

İKİNCİSİ: “Mûcid ve müessir esbabtır.”

ÜÇÜNCÜSÜ: “Tabiat iktiza etti.” Bu üç kelimatın pekçok muhâlâta zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle: İnsan mevcuttur. Bu mevcut insan, birinci kelimeye nazaran hem sânidir, hem masnû. İkinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmiştir. Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir. Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatın istilzam ettiği gibi, Allah’ın masnûudur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/1.p s188 p533)

beyanat: açıklamalar, izahlar cihet: taraf, yön esbab: sebepler hak ve hakikat: doğru ve gerçek iktiza: bir şeyin gereği İ’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kelimat: kelimeler, sözler kemiyeten: çoğunluk olarak keyfiyeten: nitelik ve özellik bakımından masnû: san’at eseri olan varlık mevcut: var olan mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mûcid: icad edici, var edici, yaratıcı muhâlât: olması imkânsız olan şeyler müessir: tesir edici, tesir sahibi nazaran: bakarak, -göre sâni: san’atkâr, san’atla yapan tabiat: Evrende bulunan her şey tabiat kanunları; (tabiat fikri) materyalist düşünce teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek vücuda gelmek: meydana gelmek, var olmak zarf olmak: bir şeyi içine almak, kapsamak zeylü’z-zeyl: ekin eki

7534 (A) EVVELKİ KELİMENİN (B) GAYR-I MAHSUR MUHÂLÂTI:

1) O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

2) İnsanın bedeninde zerrattan teşekkül eden mütehâlif mürekkebat adedince, matbaalarda hurufatı tertip etmek için kullanılan kalıplar gibi kalıplar lâzımdır.

3) Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve keza, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/2.p s188 p534) (A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): yani Birinci kelimenin “Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.” Kelimesinin

gayr-ı mahsur: hadde hesaba gelmeyen; sınırsız, sonsuz hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan hurufat: harfler iktiza: bir şeyin gereği kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kârgir: birbirine girintili olan sağlam yapı, taş ve harçla yapılmış olan mahkûm olma: birinin hükmü, idaresi altında olma misil: eş, denk muhâlât: olması imkânsız olan şeyler mukayyed: kayıtlı, sınırlı mutlak: sınırsız mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar mütehâlif: farklı, birbirine uymayan sair: başka sıfât-ı lâzime: gerekli olan özellikler tertip etmek: düzenlemek, dizmek, sıralamak teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek teşkil etme: meydana getirme, oluşturma zerat: zerreler, hücreler, atomlar zerre: en küçük madde parçası, hücre, atom

8535 (A) İKİNCİ KELİMENİN (B) MUHÂLÂTI:

1) İnsanın me’hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczanelerde bulunan

ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizam ve muvazeneyle o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sânisiz, esbab ve mevadd-ı câmideden suduru mümkündür diyebilir.

2) Birşeyin kemâl-i intizam ile gayr-ı mahdut, kör, sağır, câmid, şuursuz esbabtan sudurunun muhaliyeti nisbetinde, sâni’siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zahire taallûku vardır. Bâtındaki lâtif, ince, garip nakışlara, san’atlara nüfuzu yoktur.

3) O kelimenin iktizâsına göre kemâl-i ittifak ve intizam ile ihtiyâcat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtimâ, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtimâ etmeleri demektir. Çünkü, insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı içtimâ edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/3.p s189 p535) (A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): ikinci kelime: “Mûcid ve müessir esbabtır.”

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âmil: amel eden, iş gören, etken azamet: büyüklük, haşmet, heybet bâtın: bir şeyin iç yüzü câmid: cansız cüz: parça, bölüm eczâ: parçalar, bölümler erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan ana unsurlar, temel esaslar esbab: sebepler garip: ilginç, tuhaf, şaşırtıcı gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sonsuz hayatî: hayatla bağlantılı içtimâ: toplanma içtimâ etmek: toplamak ihtiyâcat: ihtiyaçlar iktizâ: bir şeyin gereği kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen, sistem kemâl-i ittifak ve intizam: tam ve mükemmel birlik ve düzen lâtif: ince, hoş, güzel maahaza: bunula beraber mâcun: yoğrulmuş hamur, karışım me’haz: kaynak mevadd-ı câmide: cansız maddeler muhal: olması imkânsız şey muhâlât: olması imkânsız olan şeyler muhaliyet: imkânsızlık muvazene: denge mümteni: gerçekleşmesi imkânsız olan mütebâyin: birbirine uymayan, ayrı, farklı nakış: işleme, süsleme nazaran: bakarak, -göre nisbetinde: oranında nüfuz: etki, tesir sâni: san’atkâr sudur: ortaya çıkma, meydana gelme taallûk: ilgili olma, bağlantılı olmak teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak vaziyet: durum, hâl zahir: dış görünüm

9536 (A) ÜÇÜNCÜ KELİMENİN (B) MUHAL VE BUTLANI İSE:

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalâletçe hakikat zannedilmişir. Diğeri bâtınıdır ki, san’at-ı İlâhiye ve sıbğa-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîmin cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni olarak telâkki ettikleri tabiata cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalâletten neş’et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ ettikleri hezeyanlardır. Çünkü, müteaddit eserlerimde kat’î bir surette ispat edildiği gibi, harikaların harikası olan şu san’at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîrin yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyet, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/4.p s189 p536)

(A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): üçüncü kelime: “Tabiat iktiza etti.” kelimesidir.

âlem: dünya, evren bâtın: bir şeyin iç yüzü baûda: sivrisinek butlan: bir şeyin olması için gerekli şartları taşımadığından boş, faydasız olma, batıl olma câmid: cansız cenah: kanat cihet: taraf, yön cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr ehl-i gaflet ve dalâlet: âhiretten habersiz, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız, doğru ve hak yoldan sapmış kimseler evsaf-ı kemâliye: kusursuz, mükemmel nitelikler, özellikler Habîr-i Basîr: Kendisine hiçbirşey gizli kalmayacak şekilde bilen, her şeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah (c.c.) hakikat: doğru ve gerçek Hâlık-ı Hakîm-i Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan ve yarattığı her şeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâşâ, sümme hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hezeyan: boş söz, saçmalama ıztırar: çaresiz kalma, zorunlu olma ihtirâ etmek: icad etmek, bulmak ittifak: anlaşma, birlik kat’î: kesin, şüphesiz kesif: katı, yoğun, saydam olmayan miskin: zavallı, muhtaç muhal: olması imkânsız şey mukayyet: kayıt altında, sınırlı muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan müteaddit: birçok, çeşitli nakış: işleme, süsleme neş’et etme: kaynaklanma san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı sâni: san’âtkâr, san’atla iş yapan sıbğa-i Rahmâniye: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah’ın boyası tabiat: Evrende bulunan her şey tabiat kanunları; (tabiat fikri) materyalist düşünce telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesadüf: rastlantı teşekkül: oluşum yed-i kudret: Allah’ın kudret eli zahir: dış görünüm

10537 (A) Evet, insanda, herşeyde

Sâni-i Ezelînin masnûu olduklarına mevcudatın adedince şahitler vardır. Meselâ:

1) Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın herbirisi elli beş lisan ile şehadet etmektedir.

2) Kur’ân’dır. Evet Kur’ân, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallâkıyetine âdil şahitlerdir.

3) Mahlûkatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melâike ile birlikte herşeyin sânii Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.

4) İns ve cin taifeleri envâen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahittirler.

5) Ulûhiyet ve hallâkıyetin Allah’a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet ediyor.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/5.p s190 p537)

(A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

âdil: adaletli enbiya: nebiler, peygamberler envâen: çeşit çeşit olarak, türler olarak evliya: Allah dostları velî kullar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hallâkıyet: yaratıcılık özelliği, kabiliyeti icadî: yaradılışa dâir ihtiva etmek: içermek, kapsamak ihtiyacat-ı fıtriye: fıtrî, yaratılıştan gelen ihtiyaçlar ilân-ı şehadet: tanıklık etmek, şahitliğini bildirmek ins ve cin: insanlar ve cinler kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mahsus: has, özel masnû: san’atla yapılmış eşya, varlık mevcudat: varlıklar muvahhidîn: Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine inananlar münhasır: sadece birine ait olma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, bileşimler resul: Allah’ın elçisi sahife-i kevn ve vücud: kâinat kitabındaki yaratılmış, varlıklar sayfası sâni: san’âtkâr, san’atla iş yapan Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şahitler: deliller, tanıklar şehadet etmek: şahitlik yapmak taife: grup, topluluk ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık zerrat: zerreler, atomlar

11538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538)

(A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

12539 (A) HÜLÂSA: Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnat edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnat edilirse, âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimâları lâzım gelir. Halbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ! Maahaza, hüceyreden tut, âleme kadar herbirşeyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni de vahid olacaktır. Çünkü, vahid ancak vahidden sudur eder. Ve keza, bir habbe şemsi ziyasıyla, rengiyle, (tecellî suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibarıyla, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza, vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücud-u vücubî daha kavi, daha râsih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir. Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayine ve mâkesdirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücutlara ayine olduğu gibi, imkânî vücutlar da vücud-u vücubîye ayinedir. Sonra o imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de, vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/7.p s191 p539) (A) Bazı insanların

ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

âlem: dünya, evren esbab: sebepler habbe: dane, tohum hâşâ: asla öyle değil hülâsa: özet içtimâ: toplanma ilâh: tanrı, mabud ilm-i ezelî: Allah’ın her şeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi ilm-i muhiti ezelî: Allah’ın, geçmiş ve gelecek bütün zamanları ve her şeyi kuşatan sonsuz ilmi imkânî: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan intikal etmek: geçmek, ulaşmak isnad: dayandırma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kavi: güçlü, kuvvetli keza: bunun gibi maahaza: bununla beraber mahal: yer, saha, alan mâkes: ayna, yansıma yeri masdar: kaynak masdariyet: kaynaklık, kaynak olmak mertebe: derece muhit: kuşatan, kapsayan muhkem: sağlam nevi: çeşit rasih: sağlam, yerleşmiş sabit: kesin, yerleşmiş, kararlı, değişken olmayan sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sıfat: nitelik, özellik sudur etmek: çıkmak, meydana gelmek şems: güneş tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tecellî: yansıma tecellîyât-ı nuriye: nurlu tecellîler, parlak yansımalar temessül etme: görünme vahdet: birlik vahid: bir vasıl olmak: ulaşmak, varmak vücuda gelmek: meydana gelmek vücud-u haricî: zihinde bulunan veya aynada yansıması görünen bir şeyin dış dünyadaki maddî varlığı, gerçekliği vücud-u hakikî: gerçek varlık vücud-u misalî: maddî olmayan, görüntüden ibaret, yansımaya dayalı olan varlık vücud-u vücubî: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve diğer varlıkların var olması Kendisine bağlı olan, yokluğu düşünülemeyen varlık, Allah (c.c.) ziya: ışık

13586 Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız istidat ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa’y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlâhiye (1) düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder ki, o vazife-i fıtriyede bir şevk ve o meselede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsil eden, nezaret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir ki: Lâtif, nâzik su incimad emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevk ile o emre imtisal eder ki, demiri şak eder, parçalar. Demek burûdet ve tahtessıfır soğuğun lisanıyla

ağzı kapalı demir kaptaki suya “Genişlen” emr-i Rabbânisi tebliğ edilince, şiddet-i şevk ile kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkezâ, herşeyi buna kıyas et ki, güneşlerin deverânından ve seyir ü seyahatlerinden tut, tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ve hareket, kanun-u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest-i kudret-i İlâhîden sudur eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvînî ile zuhur eder. Hattâ herbir zerre, herbir mevcut, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi, herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ senin gözünde bir zerre, gözün hücresinde ve gözde ve âsâb-ı veçhiyede ve bedenin şerâyin tabir edilen damarlarında birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faidesi vardır. Ve hâkezâ, herşeyi ona kıyas et.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/7.p s214 p586)

(1): Sünnet-i İlâhiye: Sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar (bk. s213 p585).

âsâb-ı veçhiye: insanın yüzünde bulunan sinirler bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak bilkuvve: potansiyel olarak binaen: dayanarak burûdet: soğukluk câmid: cansız cemâdât: cansız varlıklar cereyan etmek: meydana gelmek cihet: yön dest-i kudret-i İlâhî: Allah’ın sonsuz kudret eli deverân: dönüş devretme: dönme düstur: kanun emr-i Rabbâni: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altına tutan Allah’ın emri emr-i tekvînî: Allah’ın varlıkları şekillendirmeye yönelik emri hâkezâ: bunun gibi hisse: pay içtihad: çaba gösterme, gayret etme ihtizaz: sarsılma, hareketlenme imtisal etme: emre uyma, boyun eğme inbisat etme: genişleme, yayılma incimad: donma, katılaşma inkişaf etme: açığa çıkma irade: dileme, seçme gücü istidat: kabiliyet kâinat: evren kanun-u kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar lâtif: ince, güzel lisan: dil mevcut: var mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup olan ve kendi etrafında dönerek semâ yapan kişi mezkûr: adı geçen muhtelif: çeşitli nâkıs: eksik, noksan nazar etmek: bakmak nefer: asker, er nezaret eden: gözeten nisbet: bağlılık, bağlantı noktası sa’y: çalışma seyir ü seyahat: yolculuk sudur eden: ortaya çıkan suret: biçim, görünüş sünnet-i İlâhiye: Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar, sünnetullah şerâyin: atardamar şevk: şiddetli arzu ve istek şiddet-i şevk: şiddetli bir istek ve arzu tabir edilen: adlandırılan tahtessıfır: sıfırın altında tazammun eden: içeren tebliğ etmek: bildirmek temsil eden: bir şeyin temsilcisi olan umumî: bütün vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev zerre: atom zîhayat: canlı zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

14593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip,

Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin

mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

15596 (1)

Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O ab-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.

İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün,

ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkit ile el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.

Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/10.Nota 2/2.p s219 p596)

(1) ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir (bk. s218 p595):

ab-ı hayat: hayat suyu basiret: kalp gözü burhan: güçlü ve sarsılmaz delil haris: aç gözlü, çok hırslı hayalât: hayaller ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek kesîf: sığ, yoğun, maddî yapısı olan külliyet: bütünlük, genellik lâkin: ancak, fakat maddî: maddeyle alâkalı mâlik: sahip marifetullah: Allah’ı bilme tanıma mekân: yer mesken: ev, mekân mizan: ölçü, tartı mukabil tutmak: bir şeyin karşısına doğru yönelmek müşahede etmek: gözlemlemek nazar: dikkat, bakış nesîm: hoş ve hafif rüzgâr rahmet: İlâhî şefkat, merhamet seyyid: efendi şahit: tanık tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tecessüs: gizlice araştırma teneffüs etmek: solumak tenkit: eleştiri tereddüt: şüphe tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek

16610 Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlar ile resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tabir etmiş: “Vemâ ena bilbâğî alel hubbi rüşveten daîfün heven yübğâ aleyhi sevab (1)” Yani, “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünkü, mukabilinde bir mükâfat, bir sevap istenilen muhabbet zayıftır, devamsızdır.” Hattâ hâlis muhabbet, fıtrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam mânâsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırr-ı şefkatle, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir. Tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin

ağzından kurtarmak için – Hüsrev’in müşahedesiyle – kafasını ite kaptırır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/3.p s226 p610)

(1): Hadis-i Şerif: İbni Kays, Kura’d-Dayf 1:95, 207; ez-Zehebî, Târihu’l-İslâm 103.

batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü derc edilmek: yerleştirilmek fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı hâlis: içten Hüsrev: Hüsrev Altınbaşak (1899 Isparta - 1977) “Gül Fabrikası Sahibi” olarak da anılır ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme mânâsıyla: anlamıyla mazhar etme: eriştirme muhabbet: sevgi mukabele: karşılık verme mukabil: karşılık mükâfat: ödül müşahede: gözlemleme saadet-i uhreviye: âhiret hayatındaki mutluluk sırr-ı şefkat: şefkatin içinde gizli olan sır tabir etmek: açıklamak, ifade etmek talep: istek tereccuh etmek: üstün gelmek umum: bütün valide: anne zât: kişi zerre: atom

17636 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sen kendi vücudunu yapmaya kadir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kasırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kasırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir

ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah’a şirk yapma! “İnneş şirke le zulmün azıym (Lokman 31/13) (1)”

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/12.İ’lem 1/1.p s241 p636)

(1): Lokman Sûresi (31/13): “Muhakkak ki, şirk pek büyük bir zulümdür.”

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen ezvak: zevkler, lezzetler icad: yaratma, var etme kadir: güçlü, kuvvetli kasır: yetersiz, eksik, noksan lisan: dil muhaberat: haberleşmeler, konuşmalar şecere-i kelimat: sözler ağacı şirk: ortak koşma

18733 (1) Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor:

“Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.” Adamcağız:

“Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla

kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

19746 (1) Ey insan!

Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin

ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!

HÜLÂSA: Allah’ı itham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki, nankör âsiler defterine kaydolmayasın.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/40.İ’lem 3/3.p s291 p746)

(1): (bk. s291 p744 - 745)

âsi: isyankâr enva-ı erzak: rızık türleri hülâsa: kısaca, özet iktidar: güç itham etmek: suçlamak leziz: lezzetli, tatlı mahrum: yoksun rahm-ı mâder: ana rahmi rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler sath-ı arz: yeryüzü tıfl: bebek; çocuk vaziyet: durum, hâl zahmet: zorluk

20751 Arkadaş!

Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir

ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/2.p s294 p751)

addetmek: saymak âlem-i beka: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun izerine olsun beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk berâhin: deliller burhan: delil, kanıt cemâl: güzellik delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları veliler Habib: sevgili; burada Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kastedilmektedir Habib-i Ekrem: Allah’ın en sevdiği şerefli kul olan Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hüsün: güzellik ve iyilik imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istilâ etmek: ele geçirmek kabih: çirkin kâfi: yeterli kâinat: evren kemâl: mükemmellik, olgunluk maadâ: başka, dışında, ötesinde Mahbub-u Ezelî: Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah (c.c.) müberrâ: temiz, pâk münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce naks: eksiklik, noksanlık nekais: eksiklikler, kusurlar serâpâ: tepeden tırnağa, baştan başa sıddıkîn: daima doğruluk üzere olan ve Allah’a ve peygambere bağlı yaşayan büyük insanlar tazarruât: yakarışlar, niyazlar teşkil etmek: oluşturmak vesile: araç, vasıta

AĞIZ – 8s-20p - Risale-i Nur

AĞLAMAK - 2s-4p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

181 Evet, kâinat iman nuruyla mâtem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbap ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdat, ünsiyetli birer hayattar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyatını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar.

Ağlayan, müteşekkî ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Halıkına şakir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tagayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektuplar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esmâ-i İlâhiyeye ayineler suretine inkılâp ederler.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/3.p s37 p81)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ahbap: dostlar, sevgililer âyat: âyetler, deliller âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait deliller, bütün varlıklar ayine: ayna cemâdat: cansız varlıklar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri eytam: yetimler, yetim kalanlar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) harekât: hareketler, sürekli meydana gelen değişmeler hayattar: canlı inkılâp: değişim, dönüşüm lisan-ı hal: hal dili mescid-i zikir ve şükür: Allah’ın isim ve sıfatlarının sürekli anıldığı, verdiği sonsuz nimetler için şükredildiği mekân musahhar: boyun eğerek itaatte bulunan müteşekkî: şikâyet eden, şikâyetçi nâtık: konuşan Rabbânî: her şeyin Rabbi olan Allah’a ait sıfat: özellik, vasıf şâkir: Allah’a şükreden tagayyürat: başkalaşmalar, değişmeler telâkki edilen: kabul edilen, düşünülen tenevvüat: çok çeşitlilik ünsiyetli: cana yakın, dost zâkir: zikreden, Allah’ı anan

2556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil.

Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ

ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların

ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

3563 (1) Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürur ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki beşerin

ağlanacak acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat, senin şakirtlerin nazarında, zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/11.p s203 p563)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

beşer: insanlık dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl eblehâne: ahmakçasına elem: acı, keder firavun-u zelil: alçak bir firavun kalb etmek: dönüştürmek mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme matemhane-i umumiye: genel yas evi miskin: zavallı musibetzede: musibete uğrayan muvakkat: geçici müstehziyâne: alay edercesine nazar: bakış, düşünce nev-i beşer: insanlar Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sadâ: ses sürur: mutluluk, sevinç şakirt: talebe, öğrenci telâkki eden: kabul eden tenvir etmek: aydınlatmak vâveylâ: çığlık, feryad zalim: haksızlık eden zîhayat: canlı zulmetli: karanlık zulüm: haksızlık

4598 ON İKİNCİ NOTA.

Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlenmesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte bu noktaların te’lifinden bu notaların te’liflerinden on üç sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in

ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki (1): (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/1.p s220 p598)

(1): (bk. s220-222 p599-602)

Arabî: Arapça dağdağa: karışıklık, gürültü daim: devamlı, sürekli fırtına-i ruhiye: ruhta meydana gelen fırtına gaflet: duyarsızlık, umursamazlık hadsiz: sınırsız hengâm: zaman, çağ, devir hilâf-ı âdet: alışılmışın dışında inkılâp etmek: dönüşmek kâfi: yeterli kefaret: günahlardan ve hatalardan arınma vasıtası lisan: dil meâl: açıklama, anlam muvakkat: geçici münacât: Allah’a yalvarış, dua nedamet: pişmanlık netice: son, sonuç niyaz: yalvarıp yakarma nota: bildiri rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti tazarru: dua, yakarış telif: yazma, kaleme alma tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş ziyade: çok, fazla

AĞLAMAK – 2s-4p - Risale-i Nur

AĞLEB - AĞLEBEN - 1s-2p - Risale-i Nur

AĞLEB – daha galib, çok kere, ekseriyâ, en çok, en fazla, çoğu, çoğunluk – AĞLEBEN şeklinde kullanılır

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1399 (1) HAMİSEN: (2)

Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın

ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat sathî kalır.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/5.söz Hamisen s131 p399)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Beşincisi (bk. s130 p395)

ağleb: çoğu, en fazla cereyan: akım ekseri: çoğu enbiya: nebiler, peygamberler fıtrat: yaratılış, mizaç garp: batı hamisen: beşincisi hebâen: boşu boşuna hükema: filozoflar intibaha getirme: uyandırma kader-i ezeli: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi muvafık: uygun muvakkat: geçici remiz: işaret sathî: sığ, yüzeysel sa’y: çalışma şark: doğu, doğu bölgesi

2619 (1) ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan!

Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun. Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz, bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazen söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün

ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/3.remiz 1/1.p s231 p619)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden ÜÇÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618)

ağleb: çoğunluk batman: yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü cihazat: cihazlar, âletler cihet: taraf, yön cüz’î: küçük, ferdî dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dane: tane, tohum ekser: çoğunluk Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli garip: şaşkınlık uyandıran gark olmak: boğulmak hâlet: durum, hal hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki hazer et: dikkatli ol hissiyat: hisler, duygular istiab etme: içine alma, kaplama kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek letâif: ruhtaki ince duygular lâtife: ruhtaki ince duygu lem’a: parıltı mahiyet: temel yapı mânevî: mânâya ait, maddî olmayan remiz: işaret sahaif-i ömür: ömür sayfaları sahife-i a’mâl: amellerin kaydedildiği sayfa sıklet: ağırlık zerrecik: atom

AĞLEB - AĞLEBEN – 1s-2p - Risale-i Nur

AĞLEB – daha galib, çok kere, ekseriyâ, en çok, en fazla, çoğu, çoğunluk – AĞLEBEN şeklinde kullanılır

AĞRI – AĞRIMAK - 1s-1p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1704 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnâsının gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me’kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir. Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir lâtife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o lâtife daimî seyir ve cevelân etmekte ise de, sahiline vâsıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük âlem o lâtifeye o kadar darlaşır ki, âlem o lâtifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o lâtifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalâa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da

ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/1.p s273 p704)

acâib: şaşırtıcı, garip şeyler âlât: âletler, organlar âlem: dünya câmiiyet: kapsamlılık cevelân etmek: dolaşmak cihâzat: cihazlar, duyular ve organlar cisim: beden daimî: devamlı, sürekli envâ-ı rahmet: rahmet çeşitleri Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri fehmetmek: anlamak fıtraten: yaratılış gereği gayr-ı mâdut: sınırsız gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sayısız gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hardale: çok küçük tohumları olan bir bitki ihata eden: kuşatan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: aynı, aynı biçimde kuvve-i hâfıza: hafıza gücü, bellek lâtife: duygu; burada hafıza merkezindeki idrak duygusu kastediliyor lâtife-i müdrike: idrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi maahaza: bunula beraber mahfî: gizli mâlik: sahip me’kûlât âlemi: yenilen şeyler, yiyecekler dünyası mertebe: derece, makam mesmûat âlemi: işitilen ve duyulan varlıklar dünyası mizan: ölçü mubsırat âlemi: görülen varlıklar dünyası mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek mütefâvit: çeşitli, farklı Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) seyir: yolculuk, gezinti sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tazammun etmek: içermek, içine almak vâsıl olmak: ulaşmak vaz etmek: koymak, yerleştirmek zerre: maddenin en küçük parçası

AĞRI – AĞRIMAK – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂH - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂH – bir acı hissedildiğinde kullanılır, nedamet, pişmanlık, teessüf beyan eder, birine acındığında, keder ve esefe delâlet eder

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1295 DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Ey nefis! (1)

Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâniin ispatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak: Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu’cizelerinden ve harika san’atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen

Ah!”, “Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlardan anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlıkın, o

ah u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zira, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk!” söyleyen o Sâni-i Semî ve Basîrin, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevaplar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/4.Hakikat 2/1.p s94 p295)

(1) Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrîhen, başkalara da târizen söylüyor.

ah u enîn: ah çekerek inleme âmâl: emeller, arzular cisim: beden, vücut enîn: inleme hâcât: ihtiyaçlar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haric: dış hilkat: yaratılış hüceyrat: hücreler icad: var etme Lebbeyk: “buyurun, emredin” lisan-ı hal: hal ve beden dili müellif-i muhterem: saygı ve hürmete lâyık müellif; Bediüzzaman müsbet: olumlu, uygun müştemilât: bir bütünü meydana getir unsurlar nefis: bir kimsenin kendisi nida: sesleniş Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Semî ve Basîr: her şeyi işiten ve gören ve her şeyi sonsuz mükemmellikteki san’atlarla yaratan Allah (c.c.) silsile: zincir şefkat: acıma, merhamet taht-ı taahhüd: sorumluluk ve güvence altı târizen: sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek tasrîhen: açıkça ifade ederek

ÂH – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂH – bir acı hissedildiğinde kullanılır, nedamet, pişmanlık, teessüf beyan eder, birine acındığında, keder ve esefe delâlet eder

ÂH U ENÎN - ÂH U FİZÂR - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂH U ENÎN - âh deyip inlemek, âh çekerek inlemek, ağlamak - ÂH U FİZÂR’da aynı mânâyı ifade eder

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1295 DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Ey nefis! (1)

Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâniin ispatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak: Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu’cizelerinden ve harika san’atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!”, “Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlardan anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlıkın, o

ah u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zira, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk!” söyleyen o Sâni-i Semî ve Basîrin, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevaplar vermemesi imkân ve

ihtimali var mıdır?

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/4.Hakikat 2/1.p s94 p295)

(1) Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrîhen, başkalara da târizen söylüyor.

ah u enîn: ah çekerek inleme âmâl: emeller, arzular cisim: beden, vücut enîn: inleme hâcât: ihtiyaçlar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haric: dış hilkat: yaratılış hüceyrat: hücreler icad: var etme Lebbeyk: “buyurun, emredin” lisan-ı hal: hal ve beden dili müellif-i muhterem: saygı ve hürmete lâyık müellif; Bediüzzaman müsbet: olumlu, uygun müştemilât: bir bütünü meydana getir unsurlar nefis: bir kimsenin kendisi nida: sesleniş Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Semî ve Basîr: her şeyi işiten ve gören ve her şeyi sonsuz mükemmellikteki san’atlarla yaratan Allah (c.c.) silsile: zincir şefkat: acıma, merhamet taht-ı taahhüd: sorumluluk ve güvence altı târizen: sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek tasrîhen: açıkça ifade ederek

ÂH U ENÎN - ÂH U FİZÂR – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂH U ENÎN - âh deyip inlemek, âh çekerek inlemek, ağlamak - ÂH U FİZÂR’da aynı mânâyı ifade eder

ÂHÂLÎ - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂHÂLÎ – ehl’in çoğulu – halk, nâs, bir memleketin yerlileri, orada oturanlar, yaşayanlar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1573 İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur (1). Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir.

Meselâ, bütün İstanbul

ahalisi, “Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder” (2). Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir (3). Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder. Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/6.Nota 3/2.p s208 p573)

(1): (bk. s207 p572)

(2): Hadis-i Şerif: Ebû Dâvûd, Savm 14; es-Serahsî, el-Mebsût 3:139-140; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:81-82; el-Merğinânî, el-Hidâye 1:121.

(3): (bk. Haşir Sûresi, 59:14)

adem: yokluk, hiçlik ahali: halk cehil: cahillik, bilgisizlik cemm-i gafîr: kalabalık insan topluluğu dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler esbab: sebepler galebe etme: üstün gelme hakikat: gerçek hakikat-ı imaniye: iman esaslarıyla bağlantılı olan gerçek hilâl-i Rmazan: ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay istinad eden: dayanan ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme kesretle: çoklukla küffâr: kâfirler, inkârcılar küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet: nitelik, özellik mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler mü’min: Allah’a inanan müteaddit: birçok, çeşitli nazar: bakış nefiy: inkâr nefyetme: inkâr etme râcih: üstün gelen sukut etmek: düşmek, hükümsüz olmak suret: biçim, şekil sübut: bir şeyin var olması şuhud: görme, şahid olma

ÂHÂLÎ – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂHÂLÎ – ehl’in çoğulu – halk, nâs, bir memleketin yerlileri, orada oturanlar, yaşayanlar

AHBAP – 2s-4p - Risale-i Nur

AHBAP – ahbâb - dost, sevilen dostlar, sevilenler, ehibbâ, muhibler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

181 Evet, kâinat iman nuruyla mâtem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine

ahbap ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdat, ünsiyetli birer hayattar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyatını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekkî ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Halıkına şakir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tagayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektuplar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esmâ-i İlâhiyeye ayineler suretine inkılâp ederler.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/3.p s37 p81)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ahbap: dostlar, sevgililer âyat: âyetler, deliller âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait deliller, bütün varlıklar ayine: ayna cemâdat: cansız varlıklar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri eytam: yetimler, yetim kalanlar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) harekât: hareketler, sürekli meydana gelen değişmeler hayattar: canlı inkılâp: değişim, dönüşüm lisan-ı hal: hal dili mescid-i zikir ve şükür: Allah’ın isim ve sıfatlarının sürekli anıldığı, verdiği sonsuz nimetler için şükredildiği mekân musahhar: boyun eğerek itaatte bulunan müteşekkî: şikâyet eden, şikâyetçi nâtık: konuşan Rabbânî: her şeyin Rabbi olan Allah’a ait sıfat: özellik, vasıf şâkir: Allah’a şükreden tagayyürat: başkalaşmalar, değişmeler telâkki edilen: kabul edilen, düşünülen tenevvüat: çok çeşitlilik ünsiyetli: cana yakın, dost zâkir: zikreden, Allah’ı anan

2437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın

ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

3544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası,

ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

4599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden

ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

AHBAP – 2s-4p - Risale-i Nur

AHBAP – ahbâb - dost, sevilen dostlar, sevilenler, ehibbâ, muhibler

AHFÂD - 1s-1p - Risale-i Nur

AHFÂD – torunlar, hafîdler, evlât oğulları, yardımcılar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1790 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İlim ve yakîn şümulüne dahil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey vücuda çıkan evlât ve

ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir. Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır. Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kâdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında fark yoktur.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/14.İ’lem 1/1.p s311 p790)

ahfâd: torunlar ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller alîm: bilen beşer: insan bostan: bahçe delâlet: delil olma ecdad: atalar, cedler ecram: gök cisimleri efrad: fertler, bireyler evlât: çocuklar ehven: kolay envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki farz etmek: var saymak garip: tuhaf Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanat: hayvanlar, canlılar iadeten: eski yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde icad: var etme, vücuda getirme ihya: hayat verme, diriltme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar istikbal: gelecek zaman itibar: -bakımdan, -açıdan itkan: sağlam ve pürüzsüz san’at eseri ittikan: muhkem yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek kadîr: güç ve iktidar sahibi kafile: grup, topluluk kâinat: evren keza: bunun gibi kezalik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kudret: güç, iktidar masnu: san’at eseri varlık mevcudat: var edilenler, varlıklar mevcudat-ı mâziye: geçmişteki varlıklar mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey mukayese: kıyaslama müşahede: görme, gözlem mütesâvi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması nebatat: bitkiler neşir: ölümünde sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi nisbeten: göre, oranla peyderpey: azar azar, yavaş yavaş Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) silsile-i neseb: soy zinciri şehadet: şahitlik, tanıklık şek: şüphe, tereddüt şümul: kapsam şümus: güneşler tefâvüt: farklılık vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar yakîn: kesin, doğru bilgi, şüphesizlik zerrat: zerreler, atomlar

AHFÂD – 1s-1p - Risale-i Nur

AHFÂD – torunlar, hafîdler, evlât oğulları, yardımcılar

AHIR - 1s-1p - Risale-i Nur

AHIR – ahur – hayvanların barındığı yer, dam

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1512 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezalik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir

ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/1.İ’lem 1/1.p s178 p512)

âdet: alışkanlık andelib: bülbül galat: hata, yanlış halt etmek: karıştırmak kezalik: bunun gibi makam: derece, konum, yer menzil: durak, yer mertebe: derece, aşama mugalâta etmek: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söylemek nefis: bir kimsenin kendisi sadâ: ses sefer: yolculuk sülûk etmek: bir yöne doğru gitmek, yürümek, izlemek terennüm: bülbül vs. ötme, şakıma, hoş ses çıkarma

AHIR – 1s-1p - Risale-i Nur

AHIR – ahur – hayvanların barındığı yer, dam

ÂHİR – 4s-9p - Risale-i Nur

ÂHİR – son, sonraki, biten, hitam bulan, sonra gelen - her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız kendisi bâkî kalan Allah (c.c.)

Mesnevî-i Nuriye (MN):

121 BİRİNCİ LEM’A: Bakınız:

Herbir masnûun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak herşeyi halk eden Hâlıka mahsustur. Ve herbir mahlûkun cephesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, herşeyi yapan Sâniden maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektuplarından herbir mektubun

âhirinde, taklidi kâbil olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı ezel ve Ebede hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’câza bakınız ki, hayatla birşeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vahide emr-i Rabbâniyle inkılâp ederler. Meselâ, su, bir şey-i vahid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izniyle menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.

(MN Lem’alar 14/1.Lem’a 2/1.p s21 p21)

âhir: son cihaz: organ, duyu emr-i Rabbâni: Allah’a ait emir, iş Hâlık: herşeyi yaratan Allah’a (c.c. Hâlık-ı Teâlâ: herşeyi yaratan, yüce yaratıcı Allah (c.c.) halk eden: yaratan has: özel, ait hâtem: mühür, damga husule gelmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak icad etmek: var etmek, yaratmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kâbil olmayan: mümkün olmayan maada: başka, dışında, ötesinde mahlûk: varlık masnû: san’at eseri varlık menşe: esas, kaynak neşretmek: yaymak Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) sikke: damga, mühür sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası, işareti Sultan-ı ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan; Allah (c.c.) şey-i vahid: birşey, tek şey turra. padişaha özel mühür, nişan uzuv: organ

2389 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herhangi birşeyin sonu ve

âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi, zahiri ve sureti de san’at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyleyse, eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahipsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçek ile, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san’at ve hikmet; çekirdek ile, çekirdekten çıkan filizin eser-i san’at ve nakşından aşağı değildir. Binaenaleyh, Sâni-i Zülcelâl hem evveldir, hem

âhir, hem zahirdir, hem bâtın. “Ve hüves semîul alîm. (Bakara 2/137) (1)”

(MN Hubâb Risalesi 28/24.İ’lem 1/1.p s125 p389)

(1): Bakara Sûresi 2/137: “O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.”

âhir: her şeyin sonuna hükmeden ve sonlarına meyve, çekirdek, sevap gibi sonuçlar takan Allah (c.c.) bâtın: her şeyin içine hükmeden ve bir fabrika gibi donatan Allah (c.c.) eser-i san’at ve hikmet: san’at ve hikmet eseri, san’at ve hikmetle yapılan eser eseri san’at ve nakış: nakış ve san’at eseri, san’atlı ve nakışlı eser havale etme: bir işi başka birine bırakma hikmetçe: hikmet yönünden, belli bir amaç ve hedefe yönelik olarak intizam: disiplin, düzen evvel: her şeyin öncesini plânlayıp takdir eden Allah (c.c.) nihayet: son Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semere: meyve sureti: görünen yüzü, şekli zahir: her şeyin dışını çeşitli nakışlarla süsleyip en güzel şekilde düzenlyen Allah (c.c.) zahiri: dışı

3421 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü, insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur, melekût cihetiyle de mazruf olur. Bu kaide, Arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş Zahir, Bâtın, Evvel,

Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan ism-i Zahir itibarıyla, Arş, mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla, Arş, melekût, kevn mülk olur. Demek, Arşa ism-i Zahir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza, ism-i Evvel itibarıyla “Ve kâne arşühü alel mâi (Hûd 11/7) (1)” âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve

İsm-i Âhir itibarıyla, “Sak’fül cenneti arşür rahmân (2)” hadîs-i şerifinin ima ettiği kevnin nihayetini içine alıyor. Demek, Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisselerle kevn ve vücudun sağını solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/11.İ’lem 1/1.p s140 p421)

(1): Hûd Sûresi 11/7: “Arşı su üzerindeyken…”

(2): “Cennetin damı Rahmân’ın Arşıdır.”

Âhir: her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız kendisi bâkî kalan Allah (c.c.) arş: taht, yüce makam; Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Bâtın: bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah (c.c.) bidayet: başlangıç cihet: yön, taraf Evvel: her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tesbit eden ve Kendisinden önce hiçbirşey var olmayan Allah (c.c.) hadîs-i şerif: Peygamber efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış halita: karışık halde olan, karışık ihata etmek: içine almak, kuşatmak ima etmek: işaret etmek ism-i Âhir: Allah’ın her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî olduğunu ifade eden ismi İsm-i Bâtın: Allah’ın, bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işlettiğini gösteren ismi ism-i Evvel: Allah’ın her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tesbit eden ve Kendisinden önce hiçbirşeyin olmadığını ifade eden ismi ism-i Zahir: Allah’ın varlığının eserleriyle ve delilleriyle âşikâr ve görünür olduğunu ifade eden ismi kaide: düstur, prensip, kural kevn: varlık, âlem, kâinat mazruf: zarflanan, zarf içinde olan melekût: bir şeyin iç yüzü, aslı, esası mülk: her şeyin görünen dış yüzü nazar: bakış nihayet: son tatbik etmek: uygulamak vücud: varlıkZahir: bütün varlıkların dışlarına hükmeden ve bütün isim ve sıfatlarının tecellileri yarattığı varlıklarda görünen Allah (c.c.)

4735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin:

“Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn…

ilâ âhir (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

5736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM. “Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn.

(ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Tin Sûresi 95/1-2: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine.

Ve Sînâ Dağına.

(sûrenin sonuna kadar…)”

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

6800 “Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi

vel yevmil’âhırı ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minel’lâhi teâlâ velba’sü ba’del mevti hak’kun eşhedü enlâ ilâhe illalâhü ve eşhedü enne muhammeden resûlüllâh. (1)” Said Nursî

(MN Nokta Risalesi (İfade-i meram) 2/2.p s317 p800)

(1): Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâdan geldiğine iman ettim. Ölümden sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik ederim. Muhammed’in, Allah’ın resulü olduğuna da şahitlik ederim

7823 (1) Birşeyde iki cihet var:

BİRİ, mülk-âyinenin mülevven vechi gibi, ezdat ona vârid oluyor; çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur,

ilâ âhir. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.

İKİNCİ CİHET, melekûtiyet cihetidir: Âyinen şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücut, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/9.p s329 p823

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî:

Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 822)

âyine: ayna azîm: büyük, yüce cihet: taraf, yön delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil dest-i kudret: Allah’ın kudret eli esbab: sebepler ezdat: zıtlar gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece hakîr: küçük, ehemmiyetsiz ilâ âhir: sona kadar izhar-ı azamet: büyüklüğün, yüceliğin ortaya çıkması, görünmesi izzet: büyüklük, yücelik izzet-i kudret: kudretin izzet ve üstünlüğü melekûten: bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati olarak melekûtiyet: bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati mülevven: renkli mülk: her şeyin görünen dış yüzü mülken: her şeyin görünen dış yüzü olarak nur: aydınlık şer: kötülük tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol Vahdet: Allah’ın birliği vârid olmak: gelmek, ulaşmak, erişmek vasıta: araç vecih: yön, yüz vücut: varlık

8832 MÜNDERECÂT HAKKINDA.

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem” de: “Bu risale, bazı âyât-ı Kur’âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur’ân-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tavahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki “Lehü mülküs semâvâti vel’ard (Furkan 25/2) (1)” ve emsali tekrarat-ı Kur’âniyenin sırrı sana açılsın. Ey kâri! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben her bir burhana, her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihâdiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara, delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum.

“İlâ ahir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua, adeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/1.p s337 p832)

(1): Furkan Sûresi 25/2: “Göklerin ve yerin mülkü Onundur.”

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cümle-i mukaddemat: başlangıçtaki cümleler; giriş delâlet etmek: delil olmak, işaret emsal: benzer fehim: anlayış harekât-ı cihâdiye: cihad etmek hülâsa: özet ibare: metin, ifade îcaz: az sözle çok mânâlar ifade etme icmal: özetleme ilâ âhir: sonuna kadar ilcâ etme: mecbur etme; zorlama i’lem: bil ki! kâri: okuyucu Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân makam-ı mahsus: hususî, özel yer, derece mazhar: ayna, görünme yeri mecmua: belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser mukaddeme: başlangıç münderecat: içindekiler, muhtevâ müşkilât: zorluklar mütalâa etmek: okumak, incelemek müyesser: kolaylıkla yapılan nevi: çeşit nur: aydınlık risale: küçük çaplı kitap seyahat-ı acibe: acaib seyahat; hayrete düşüren yolculuk şuhudî: görerek, şahit olarak tavahhuş: korkma, ürküntü tefsir: açıklama, yorum tekrarat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tekrarlamaları, Kur’ân’da tekrarlanan konular, bölümler tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma zahirî: görünüşte

9833 Bu “Mesnevî-i Nuriye’deki risalelerin isimleri Reşhalar, Katre, Hubab, Habbe şeklinde gidiyor. Eğer Katre risalesinin

âhirinde merhum Şeyh Saffet Efendinin yazdığı gibi, herbir risaleye bir takriz yazılsaydı, o merhumun “Bu bir katre değil, bir bahrdır” dediği gibi biz de derdik: “O bir lem’a değil, bir şemstir. O bir reşha, değil, bir bahrdır. O bir zühre değil, bir cinandır. O bir hubab değil, bir ummandır.”

(MN Nokta Risalesi Münderecât Hakkında 2/2.p s337 p833)

âhir: son bahr- bahir: deniz cinan: cennetler, bahçeler Habbe: dane, tohum; bu eserde yer alan bir bölüm Hubab: taneler, parçalar; su üstündeki kabarcık; bu eserde yer alan bir bölüm Katre: damla; bu eserde yer alan bir bölüm lem’a: parıltı merhum: Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş kişi münderecat: içindekiler, muhtevâ Reşhalar: sızıntılar; bu eserde yer alan bir bölüm risale: küçük çaplı kitap şems: güneş Şeyh Saffet Efendi: Meclis-i Mesahif ve Tetkik-i Müellefat-ı Şer’iye Reis-i Âlisi (1886-1950) takriz: bir şeyi veya bir eseri beğendiğini söyleme ve bu gayeyle yazılan yazı umman: okyanus zühre: çiçek

ÂHİR – 4s-9p - Risale-i Nur

ÂHİR – son, sonraki, biten, hitam bulan, sonra gelen - her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız kendisi bâkî kalan Allah (c.c.)

ÂHÎRET - 15s-52p - Risale-i Nur

ÂHÎRET - bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedî âlem, bk- haşir

Mesnevî-i Nuriye (MN):

175 Ve keza, dünya ve

âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, (1) nübüvvetini tasdik ve ispata kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatinden bazı şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı mucip tekrarları lâzım değildir.

(MN Reşhalar 12/2.Reşha 3/3.p s35 p75)

(1): O zâtın (a.s.m.)

kâfi: yeterli kâfil: kefil olan mucip: gerektiren nübüvvet: Peygamberlik, elçilik nübüvvetini: Hz. Peygamberin (a.s.m.) peygamberliğini şems-i şeriat: İslâm güneşi, yani din şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi şua: ışık huzmesi tatvil-i kelâm: sözü uzatma

2105 Evet, o zât, Cenâb-ı Hakkın rızasını ve Cennette mülâkat ve rüyetiyle saadet-i ebediye istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nurânînin tek duası ve tazarru ile niyaz etmesi, Cennetin icadına ve îtâsına kâfidir. Binaenaleyh, o zâtın risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebep olduğu gibi, o zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücâzat için

dâr-ı âhiretin îcadına sebep olur.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/8.p s43 p105)

adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma dâr-ı âhiret: âhiret âlemi esbab: sebepler hikmet: gaye, fayda îcad: var etme, yaratma îtâ: aynen tekrar edilme, verilme mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödül mülâkat: kavuşma niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma rahmet: merhamet ve şefkat rıza: memnuniyet, hoşnut olma risalet: elçilik, peygamberlik rüyet: Allah’ın cemâlini görme tazarru: dua, yakarış ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3140 Arkadaş!

Ulûhiyet, risalet,

âhiret, kâinat arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücut ve sübutu, ötekisinin de vücut ve sübutunu istilzam eder. Birisine iman, ötekisine de imanı icab ettirir.

(MN Lâsiyyemalar 90/23. p s53 p140)

hakikatte: gerçekte, aslında icab etmek: gerektirmek istilzam etmek: gerektirmek risalet: elçilik, peygamberlik sübut: sabit olma, kesin olarak var olma telâzum: karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı vücut: varlık, var olma

4152 Aziz arkadaş!

“İman-ı billâh” ile

âhiret imanı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle:

(MN Lâsiyyemalar 90/35.p s55 p152)

âhirete iman: öbür dünyaya, öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayata imandır aziz: çok değerli iman-ı billâh: Allah’a iman telâzum: karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma

5153 Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücâzat etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfat ve mücâzât menzilleri

âhirettir.

(MN Lâsiyyemalar 90/36.p s55 p153)

âhiret: öbür dünya, öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat iktiza etmek: gerektirmek, zorunlu kılmak inhidam: yıkılma isyan etmek: baş kaldırma itaat etmek: emre uymak, boyun eğmek kahr: Allah’ın üstünlük ve azap verici vasıflarının tecellisi lütuf: iyilik, ikram, bağış menzil: yer, mekân merhamet: şefkat etme mücâzat etmek: cezalandırmak mükâfat: ödüllendirme saltanat: hâkimiyet, egemenlik terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma

6154 Ve keza, yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan, saltanatının şanını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı

âhirette olur.

(MN Lâsiyyemalar 90/37.p s55 p154)

adalet: her hak sahibine hakkını tam ve eksiksiz verme, zâlimden mazlumun hakkını alma sıfatı cihet: yön, taraf hâkimiyet: egemenlik, hüküm ve idare altına alma haşmet: büyüklük, görkem hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı, niteliği hukuk: haklar iltica etmek: sığınmak muhafaza etmek: korumak saltanat: hâkimiyet, egemenlik şan: yüksek makam taltif: iyilik ve güzellikle muamele etmek

7155 Ve keza, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahip olan bir sultan için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiplerinin devam ve bekâlarını ister. Bu da ancak

âhirette olur.

(MN Lâsiyyemalar 90/38.p s55 p155)

bekâ: sürekli şekilde var olma daimî: devamlı dâr-ı ziyafet: ziyafet yeri lebâleb: dop dolu mâlik: sahip sehavet-i mutlaka: her yeri kaplayan, kusursuz ve sınırsız cömertlik umumî: genel, herkese ait

8156 Ve keza, bir cemâl sahibi, dâima hüsün ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise

âhiretin vücudunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka râzı olmaz, onun da devamını ister. Bu da

âhireti ister.

(MN Lâsiyyemalar 90/39.p s55 p156)

cemâl: güzellik dâima: sürekli olarak dâimî: devamlı hüsün: güzellik muvakkat: geçici müştak: arzulu, çok istekli; insan râzı olmak: izin vermek vücud: varlık zâil: yok olup gidici, geçici

9157 Ve keza, yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevap vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sahibi olan bir sultan – ki ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhal yapar, verir – elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl-i suhuletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak

âhirettir.

(MN Lâsiyyemalar 90/40.p s55 p0157)

derhal: hemen ednâ: basit, küçük husus: mevzu, konu kemâl-i suhulet: tam ve eksiksiz bir kolaylık, kolayca mahlûkat: yaratıklar, yaratılanlar mühim: önemli rahîmâne: çok merhametli ve şefkatli bir şekilde şefkat: merhamet umumî: genel, herkese ait

10161 Ve keza, hadd-i tevatüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak

âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makar olamaz.

(MN Lâsiyyemalar 90/44.p s56 p161)

azamet: büyüklük azîm: büyük, yüce bâliğ olmak: erişmek, ulaşmak cevelangâh: gezip dolaşma yeri daimî: devamlı hadd-i tevatür: tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi icmâ: fikir birliği, birleşme ittifak: bir mesele üzerinde birleşme, görüş birliğine varma makar: oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht medar: dayanak noktası, kaynak menzil: durak, yer, mekân muhbir: haber veren muhteşem: görkemli, ihtişamlı müstakar: yerleşmiş, oturmuş mütebeddil: değişken saltanat: egemenlik, hâkimiyet zâil: yok olup gidici, geçici

11162 Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimâları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak

âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünkü o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçük nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller, o âlemde bâki ve daimî semereler verecektir.

(MN Lâsiyyemalar 90/45.p s56 p162)

bizzat: bir şeyin aslı; kendisi cereyan etmek: meydana gelmek daimî: devamlı, sürekli, kalıcı emir: fâni: geçici hal: durum içtimâ: toplanma iftirak: ayrılık mahşer-i azîm: bütün varlıkların yeniden diriltilip hesaba çekileceği büyük toplanma yeri; mahşer meydanı maksat: amaç, gaye menzil: durak, yer, mekân meydan-ı ekber: çok büyük meydan muamele: uygulama nümune: örnek semere: meyve; sonuç vukua gelmek: gerçekleşmek zâil: yok olup gidici, geçici

12173 Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü bâki bir hüsün fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla, bu âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de

âlem-i âhireti istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/56.p s59 p173)

adavet: düşmanlık âlem: dünya, kâinat âlem-i ahiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi ayine: ayna bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz behemehal: ister istemez bilvasıta: vasıtayla bizzat: kendisi cemâl: güzellik dâim olmak: süreklilik sahibi olmak ebedî: sonsuz fâni: geçici, sonlu fehm: anlayış, kavrayış hakaik-i sabite: değişmez gerçekler hüsün: güzellik istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik kalb olmak: dönüşmek mahbub: sevgili muhabbet: sevgi müştak: çok istekli, âşık razı olmak: hoşnut olmak, kabul etmek Sâni: Allah (c.c.) sermedî: dâimî, sürekli takbih etmek: kötülemek zâil: yok olup gidici, geçici zarurî: zorunlu, şart

13178 Eğer,

âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve

âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

14190 İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu (1), elbette

âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir. (MN Lâsiyyemalar 90/73.p s64 p190)

(1): (bk. s64 p189)

ahvâl: haller, durumlar âlem-i âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat câri olmak: geçerli olmak cemaat: topluluk dellâl: ilân edici divan-ı muhasebat: insanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap eşref: en şerefli gayr-ı mes’ul: mes’uliyetsiz, sorumsuz hıfz: koruma, saklama hilâfet-i kübra: en büyük halifelik; insanların Allah tarafından bütün varlıkların üzerinde bir temsilci kılınması ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme keramet: yüksek şeref sahibi kılınmak muhafaza: koruma müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek müşahit: gören, şahit olan nail olmak: erişmek şâmil: kapsayıcı şuûnat: işler, hâller tekrim edilmek: yüceltilmek, saygıya lâyık bulunmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak teşrif edilmiş: şerefli kılınmış, kendisine makam verilmiş

15198 Ve keza, bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydanında,

âlem-i âhiretin büyük meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/81.p s67 p198)

âlem-i âhiret: ölümden sonraki hayat, âhiret âlemi arz: dünya keza: bunun gibi misal: benzer mutasarrıf: mülkünde dilediği gibi tasarruf eden Allah (c.c.) muvakkat: geçici nümune: örnek vakit: zaman

16204 Ve yine zannetme ki, haşir ve

âhireti iktiza eden, Esmâ-i Hüsnâdan yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimleridir. Belki, kâinatın tedbiriyle alâkadar olan herbir isim,

âhiret ve haşri iktiza eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/87.p s69 p204)

Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (c.c.) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri Hafîz: herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah (c.c.) Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) iktiza etmek: gerektirmek Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herbir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah (c.c.) tedbir: çekip çevirmek, ihtiyacını karşılamak

17205 Hülâsa: Haşir meselesi öyle bir hakikattir ki, celâliyle, cemâliyle, esmâsıyla Hâlık-ı Zîşan, bütün kütüb-ü semâviyeyle enbiya ve evliya ve asfiyanın icmâlarını tazammun eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Fahr-i Kâinat Hazret-i Muhammed (a.s.m.), ekmelü’l-halk ve eşrefü’l-insan, haşrin geleceğine ittifakla hükmettikleri gibi, şu kâinat dahi, bütün âyatıyla ve kelimatıyla haşrin vücut ve icadına şehadet ediyor. Hattâ her bir cüzün, cüz’î olsun küllî olsun, cüz olsun küll olsun, iki veçhi vardır. Bir vecihle Hâlıka bakar, vahdaniyete delâlet eder. Diğer vecihle de

âhirete nâzırdır ki, haşrin,

âhiretin vücutlarını ister.

(MN Lâsiyyemalar 90/88.p s69 p205)

asfiya: Hz. Peygamber (a.s.m.) yolundan giden ilim ve takvâ sahibi velî kullar âyat: âyetler, deliller celâl: azamet, yücelik, haşmet cemâl: güzellik cüz: parça, bölüm cüz’î: bir sınıfın veya türün bir ferdi, bireyi delâlet etmek: göstermek, işaret etmek ekmelü’l-halk: yaratıkların en mükemmeli enbiya: nebiler, peygamberler esmâ: Allah’ın isimleri eşrefü’l-insan: insanların en şereflisi evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz (a.s.m.) Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) Hâlık-ı Zîşan: şeref sahibi, herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, yaratma icmâ: fikir birliği, birleşme ittifak: anlaşma, birlik kelimat: kelimeler Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: aynı seviyede bir açıklama yapmaktan başkalarını âciz bırakan Kur’ân-ı Kerîm küll: bütün küllî: bireylerden oluşan sınıf, tür kütüb-ü semâviye: vahye dayanan mukaddes kitaplar nâzır: bakan tazammun eden: içine alan vahdaniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu vecih: yön vücut: varlık, var olmak

18206 Meselâ, bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san’atıyla Sâniin vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi, âmâl ve istidatları ebede kadar uzandığı halde pek sür’atle ölüm ve zevali,

âhiretin vücuduna delâlet eder. Bütün mevcudatta görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet, tevzin-i adalet, Sâni-i Hakîmin vücut ve vahdetine şahit oldukları gibi,

âhiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve vücutlarına delâlet ederler.

(MN Lâsiyyemalar 90/89.p s69 p206)

âmâl: emeller, arzular delâlet etmek: göstermek, işaret etmek hüsn-ü san’at: san’at güzelliği icad: var etme, yaratma intizam-ı hikmet: herbirşeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik istidat: yetenek, kabiliyet mevcudat: varlıklar saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Sâni: Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sür’at: hız taltif-i rahmet: şefkat ve merhametin lütfetmesi, iyilik ve güzellikle muamele etmesi tevzin-i adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, denge tezyin-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilikteki süsleme vahdet: Allah’ın birliği vücubu vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması vücut: varlık, var olmak zeval: yokluk

19299 (1) Bunun için dünya, kâfire cennet (yani

âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten) – yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur – denilmiştir.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nükte 4/3.p s95 p299)

(1): kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür. kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat nisbet: kıyas, oran mü’min: Allah’a inanan saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk ziyade: çok mesut: mutlu

20302 Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm. Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur. İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’ân-ı Azimüşşan, nazarları

âhiret ile muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise,

âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/2.p s95 p302)

adem: hiçlik, yokluk bâtın: bir şeyin iç yüzü filcümle: bütünüyle, genellikle Kur’ân-ı Azimüşşan: şan ve şerefi çok büyük olan Kur’ân muttasıl: yapışık, bitişik nazar: bakış, görüş, düşünce tevcih etmek: yöneltmek ünsiyet: yakınlık vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet vecih: şekil, tarz zahiren: dış görünüş açısından zahirî: açık, görünürde

21308 Arkadaş!

Dünya ve

âhiretteki lezzet ve nimetlere, imanla bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki, emsaller birbirini takip eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz’iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki, lezaiz-i imaniye, firak ve iftirakla müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zeval, hadd-i zâtında elem olduğu gibi, düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nükte: “niyet” hakkındadır 5/5.p s97 p308)

cihet: yön zevâl: kaybolma, yok olma devriye: dairesel, çember gibi elem: acı, keder emsal: benzer firak: ayrılık hadd-i zâtında: esasen, aslında hareket-i devriye: dairesel hareket iftirak: ayrılma lezaiz-i imaniye: imandan gelen lezzetler mahiyet: özellik, esas mahkûm olmak: hüküm altında olmak; belirli bir cezaya çarptırılmak misli: benzeri, eş değeri mükedder olmak: dertlenmek, üzüntü duymak müstakim: doğru bir çüzgi takip etmek müteessir: üzüntü nimet: rızık, iyilik, lütuf, ihsan teşahhusat-ı cüz’iye: ferdî şahıslanma, bireysel kimlik ve yapı

22338 REMZ. Arkadaş! Dünyanın ÜÇ VECHİ vardır:

BİRİSİ:

Âhirete bakar. Çünkü onun mezraasıdır.

İKİNCİSİ: Esmâ-i Hüsnâya bakar. Çünkü onların mektep ve tezgâhlarıdır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Kasten ve bizzat kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesatına, keyiflerine ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur. Nur-u iman ile dünyanın evvelki iki vechine bakmak, mânevî bir cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fena yüzüdür ki zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur.

(MN Katrenin Zeyli 18/9. Remz 1/1.p s107 p338)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat ehemmiyetli: önemli Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın sonsuz mükemmellikte ve güzellikte olan isimleri fâni: geçici olan, ölümlü fena: gelip geçici olan hevesat: nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular kasten ve bizzat: bilerek ve kendisi isteyerek medar: dayanak noktası, kaynak mektep: ders okutulan yer; okul mezraa: tarla nur-u iman: iman nuru, aydınlığı tekâlif: yükümlülükler, sorumluluklar vecih: yön, yüz zâtî: kendisine ait olan

23375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir.

Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan

âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

24378 BEŞİNCİSİ (1):

Herşeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü dünya

âhirete vesiledir.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/1.p s120 p378)

(1): içtihad’ın 5.ci mânisi.

âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat binaen: dayanarak bittabi: tabiî ki, elbette bizzat: doğrudan efkâr: fikirler, düşünceler hikmet: sebep illet: esas sebep, maksat maslahat: fayda, yarar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nâzır: bakan saadet-i dünya: dünya mutluluğu saadet-i uhreviye: sonsuz âhiret mutluluğu şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi tâbi: bağlı vesile: yol, vasıta vücuda gelmek: meydana gelmek

25416 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada cereyan eden ve husule gelen herbirşeyin iki veçhi vardır: Biri

âhirete bakar ki, nefsülemirde en sabit, en ağır bu vecihtir. İkincisi dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ıztırabına, düşüncelerine bais olacak bir kıymette değildir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/8.İ’lem 1/1.p s138 p416)

bais olmak: sebep olmak cereyan etme: meydana gelme hakaret: küçüklük, değersizlik hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hiffet: hafiflik husule gelme: ortaya çıkma mevki: yer, konum nefis: bir şeyin kendisi; insanı zevk ve lezzetlere sevk eden kuvvet nefsülemir: gerçek, asıl teellüm: elem çekme teessür: üzüntü vecih: yön, yüz zeval: gelip geçici olma

26437 Evet, dünyayı

âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

27443 (1) Mesele böyle olduğu halde, haşeratın zevk ve heveslerini tatmin için herbir noktasında bin türlü i’câz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sânii ya şuursuz, hissiz, iradesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemâlsizdir ki, bu kadar bol zîkıymet antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbata muhtaç olmayan bedihî bir hakikattir. Veya o hazine sâhibi, o hazineyi,

âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara, İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine-i gaybda eşyanın icadı “Kün” emriyle bağlıdır. Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri, santral gibi, Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcibü’l-Vücudun yed-i kudretindedir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/2.p s148 p443)

(1): Küre-i arz mağazasından me’kûlât ve meşrûbat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz (s148 p442 3/1.p)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) antika: eski ve kıymetli san’at eseri bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış bedihî: açık, aşikâr eşya: şeyler, varlıklar hakikat: gerçek Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) haşerat: küçük zararlı hayvanlar hazine-i gayb: görünmeyen hazine heves: nefsin arzu ve istekleri icad: var etme, yaratma i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük ihtiyar: dileme, seçme, tercih etme İlâhî: Allah tarafından olan irade: dileme, tercih, seçme gücü Kadîr: her şeye gücü yeten, sosuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kemâlsiz: mükemmellkten uzak, noksan kün emri: Arapça “kün = Ol” yani “Ol” emri küre-i arz: yerküre, yeryüzü melekûtiyet: bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati muvakkaten: geçici olarak Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nükte: ince mânâ Rahmânî: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah’a ait Sâni: her şeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tatmin: doyurma Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) yed-i kudret: Allah’ın kudret eli zîkıymet: kıymetli

28444 (1) Maahaza, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd-i müstehlikte zevilhayata âit cüz’î faidelerden başka esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuûnâtına ait gayr-ı mütenâhi hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünkü, o eşyanın intizamlı hakîmâne teşahhusatı ve şuurkârâne muhkem hususiyatı, kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de, o sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevad-ı Mutlakdan, bir Hakîm-i Mutlaktan, bir Kadîr-i Mutlakdan geldiğini gösteren şahitlerdir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/3.p s148 p444)

(1) küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sânii… o hazine sâhibi o hazineyi,

âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara, İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır.

Cevad-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) cüz’î: az, sınırlı, ferdî, bireysel esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri esrar: sırlar eşya: şeyler, varlıklar ferd-i müstehlik: tüketen, tüketici kişi feyz-i âmm: umumî, genel bolluk gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde Hakîm-i Mutlak: her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi olan Allah (c.c.) havale: bir işi başkasına bırakma, verme hikmet: gaye, fayda, anlam, sır hususiyat: hususî özellikler İlâhî: Allah tarafından olan intizamlı: düzenli ittifak: anlaşma, birlik Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) maahaza: bununla beraber muhal: gerçekleşmesi imkânsız olan muhkem: sağlam neş’et etme: kaynaklanma semerat: meyveler, neticeler sofra-i rahmet: rahmet sofrası şuûnât: hâller, durumlar, vaziyetler şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak tatmin: doyurma tecelliyat: tecellîler; yansımalar tesadüf: rastlantı teşahhusat: şahsiyet ve hüviyetini gösteren ayırt edici özelliklere kavuşma zevilhayat: canlılar ziyafet-i âmme: umumî, herkesi içine alan ziyafet

29501 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kabir,

âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/1.p s170 p501)

âlem-i âhiret: âhiret âlemi; öldükten sonraki sonsuz hayat cihet: yön, taraf gusül: yıkanıp temizlenme; boy abdesti ikrah etmek: kötü görme; tiksinme, nefret etme iltihak: bir topluluğa katılmak istikzar: kirlenme, kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme iştiyak: çok arzu ve istek kabir: mezar kazûrat: pislikler, süprüntüler rahmet: İlâhî şefkat, merhamet

30503 Şu esasata dikkat lâzımdır:

1) Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana herşey düşmandır.

2) Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

3) Mülk Allah’ındır; sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur, gider.

4) Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

5) Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/3.p s171 p503)

abd: kul âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat esasat: esaslar, temeller fâni: geçici olan, ölümlü ibka etmek: devamlı ve kalıcı hale getirmek, bâki kılmak kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi, plânlaması kâinat: evren, yaratılmış herşey kısmet: nasip, kader, Allah tarafından takdir edilmiş olan şey meccânen: ücretsiz, bedava muhafaza etmek: korumak, saklamak musahhar: boyun eğmiş, emrine verilmiş mülk: sahip olunan şey razı olmak: hoşnut olmak şekl-i hâzır: şu andaki şekil, mevcut hâl, durum takdir edilme: belirlenme zâil: geçip gidici, yok olucu zeval: yokluk

31542 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan ne kadar cahil ve gafildir! Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor! Dokuz vecihle menfaati muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalâleti irtikâp eder. Evet, Sofestaînin bir şüphesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terk ediyor.

Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa içtinap eder.

Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinap etmez. İşte cehalet bu kadar olur!

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/4.İ’lem 1/1.p s193 p542)

cehalet: cahillik, bilgisizlik dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık dünyevî: dünya ile ilgili gafil: Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan, sorumsuz, vurdumduymaz hayr-ı azîm: büyük hayır, savap hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet içtinap etmek: kaçınmak, sakınmak ihtiyatlı: tedbirli irtikâp etmek: yapmak, işlemek mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan muhakkak: kesin, gerçekliği kesin olan nazaran: bakarak, -göre nefis: bir kimsenin kendisi, mânevî yapısı Sofestaî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmeyen ve her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse vecih: tarz, yön vehham: aşırı derecede vehimli, kuruntulu

32544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma.

Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de

âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

33577 Ey divane baş ve bozuk kalb!

Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza mıhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar? Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir. “El harıysu hâibün hâsir (1)” durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var. Halbuki bâki olan

âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/3.p s210 p577)

(1): Hadis-i Şerif: “Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4: 301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:24.

âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz biçare: çaresiz dâi: davet eden, çağıran dem vurmak: söz etmek divane: akılsız durub-u emsal: ata sözleri esbab: sebepler fakr-ı hal: fakir bir halde olma, fakirlik hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti havas: hisler, duygular hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı hevâ: gelip geçici arzu ve istekler ikaz: uyarı imdat etmek: yardım etmek mü’min: Allah’a inanan nefis: insanı kötüye yönelten duygu sebeb-i hasâret: hüsrana uğrama sebebi sefalet: perişanlık, yoksulluk sevk eden: yönlendiren surî: görünüşte ulüvv-ü himmet: yüksek himmet ve gayret sahibi zerre miktar: çok az miktar

34602 (1) “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şeriyke leke âhırul kelâmi fid dünya ve evvelül kelâmi fil âhıreti ve fil kabri: Eşhedü en lâilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden resûlüllâh sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem (2).

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/5.p s222 p602)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598):

(2): Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son,

âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

abd: kul âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen alîl: hasta, hastalıklı âsi: isyan eden avdet etmek: geri gelmek, dönmek dergâh: Allah’ın yüce katı Erhamürrâhimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah (c.c.) evham: kuruntular, şüpheler gafil: duyarsız, umursamaz hadsiz: sınırsız hak: doğru, gerçek Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hatîat: yanlışlar, hatâlar illet: hastalık iltica etmek: sığınmak kemâl-i rahmet: mükemmel bir şefkat ve merhamet mâbud: kendisine ibadet edilen mağfiret etmek: bağışlamak mahlûk: yaratılmış, varlık masnu: sanatla yapılmış, sanat değeri yüksek münacât: Allah’a yalvarış, dua müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak müsi’: kötülük eden müsin: yaşlı, ihtiyarlamış nedamet etmek: pişman olmak niyaz: yalvarıp yakarma Rab: her bir varlığa ihtiyacını veren, onları terbiye eden, idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet seyyid: efendi şakî: eşkıya, haydut şân: yücelik, azamet tazarru ve niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma zelîl: alçak, aşağı

35607 Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı (1) okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-i İlâhî için,

âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/2.mesele 2/2.p s225 p607)

(1) Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya Cevşenü’l-Kebîr’i (bk. s224 p606).

aktab: kutuplar, zamanının en büyük mürşidi olan büyük veliler evrad: okunması adet olan dualar hâsiyet: özellik hikmet: sebep, fayda, gaye makbul: kabul edilen mervî: rivayet edilen, nakledilen müreccih: tercih ettiren müşevvik: teşvik edici rıza-i İlâhî: Allah’ın rızası Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri

36617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır? İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve

âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve

âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

37625 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herşeyin bâtını zahirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemâl ve saire, ancak bâtından zahire süzülen zayıf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur. Evet, karnın (miden) evinden, cildin gömleğinden ve kuvve-i hâfızan senin kitabından, nakış ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binaenaleyh, âlem-i melekût âlem-i şehadetten, âlem-i gayb dünya ve

âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef, nefs-i emmâre, hevâ-i nefisle baktığı için, zahiri, hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/2.İ’lem 1/1.p s235 p625)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem-i gayb: bilinmeyen, görünmeyen, fakat mahiyeti ancak Allah tarafından bilinen veya Onun bildirdiği başka âlemler âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi âlem-i şehadet: gözle gördüğümüz âlem âli: yüce, yüksek bâtın: bir şeyin görünmeyen tarafı, iç yüzü binaenaleyh: bundan dolayı câmid: cansız, sert, katı garip: hayret verici, şaşırtıcı hevâ-i nefis: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular intizam: disiplin, düzen kâmil: mükemmel, olgun kavî: kuvvetli, güçlü kemâl: mükemmellik, olgunluk kuvve-i hâfıza: hafıza gücü; bellek lâtif: hoş, ince, güzel meyyit: ölü müzeyyen: ziynetli, süslenmiş nakış: işleme, süsleme nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu şuur: bilinç, anlayış, idrak tereşşuh: sızıntı ünsiyetli: alışılan yakınlık hissi veren vahşetli: ürküten, korku hissi veren bir şey zahir: dış, bir şeyin görünen yüzü zehab: bir düşünceye sahip olma, bir fikre kapılıp gitme zulmetli: karanlıklı

38630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve

âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

39632 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Gafil nefis,

âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenâsının eleminden kurtulmak için

âhireti düşünmekle ümitvar olur.

Âhiret için lâzım olan a’mâl külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki, “Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları

âhiretle muttasıl ve

âhirette faideleri vardır” diye mütesellî oluyor. Meselâ, ilim gibi, “Dünyada menfaati olmasa bile

âhirette faidesi vardır” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.

HÜLÂSA: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâi, hevâ da Bektâşîdir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/9.İ’lem 1/1.p s239 p632)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat a’mâl: ameller, işler ve davranışlar Bektâşî: Hacı Bektaş-ı Veli tarikatına mensub olan kimse. Bektaşîliğin teşekkülü sonraki dönemlerde olmuştur. Bektaşîlikte “Âyin-i Cem” vardır. cihet: yön, şekil desise: hile, aldatma dünyevî: dünya ile ilgili ebedîleştirmek: sonsuzlaştırmak ehemmiyet: değer, önem elem: acı, keder, sıkıntı fenâ olmak: yok olmak gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz hevâ: hevesler, nefsin arzu ve istekleri hülâsa: özet, öz külfet: güçlük, zorluk matlup: istek, istenilen menzil: durak, yer muttasıl: yapışık, bitişik mütesellî: tesellî bulan, üzüntüsü dağılan nefis/nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sefer: yolculuk semere: meyve Sofestâî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmemek için her şeyi, hatta kendilerini dahi inkâr edenler tegafül: gaflet etme, duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma ümitvar: ümitli olan zeval: geçip gitme, yok olma

40662 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lûtufla, bir hikmetle hıfzeden Sâni-i Hakîmin hafîziyetine lâyık mıdır ki,

âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki, sen hâmil-i emânet, halife-i arzsın. Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya ism-i Hayy, Hafîz, Bâki’nin tecellîsiyle incirar edeceğine delâlet eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/4.İ’lem 1/1.p s253 p662)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat a’mâl: ameller, işler Bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz; kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek ebedî: sonsuz Hafîz: esirgeyen, koruyan, yarattıklarını koruyup gözeten Allah (c.c.) hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip O’nun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde O’nun adına egemen olan insan hâmil-i emânet: emâneti taşıyan haşerat: zararlı hayvanlar hevâm: böcekler hıfzetmek: saklamak, korumak hıfzu’l-hayat: hayatı koruma hikmet: amaç, gaye ihmal etmek: önemsememek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! incirar etmek: sonuçlanmak ism-i Hayy: Cenâb-ı Hakk’ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini ifade eden ismi lûtuf: iyilik, ihsan, bağış nebatat: bitkiler rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semere: meyve tecellî: yansıma, görünme vücud: varlık zîhayat: canlı

41680 Fesübhânallah! Mülk ile melekût arasındaki hicap ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür! Dünya ile

âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicap ne kadar lâtif ve ne kadar kalındır! İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir! İbadet ile mâsiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır! Halbuki, araları Cennet ile nârın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur! Evet, hâl ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir; cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/2.p s259 p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat berzah: aralık, mesafe cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf emel: arzu, istek Fesübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında hayret ifade etmek için kullanılmıştır hâl: şimdiki zaman hicap: perde kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan lâtif: ince, şeffaf mâsiyet: günâh, isyan mâzi: geçmiş zaman melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem nâr: ateş

42681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile

âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf,

âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

43719 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya,

âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede

âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi alât ve edevatından anlaşılır ki,

âlem-i âhirette de “Tecrî min tah’tihel enhâr (Bakara 2/25) (1)” kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/21.İ’lem 1/1.p s279 p719)

(1): Bakara Sûresi 2/25: “Altlarından ırmaklar akar.”

alât: aletler, araçlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya azâ: uzuvlar, organlar cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismanî: maddî yapısı olan ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereç fâni: gelip geçici, ölümlü fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler havâs: duyular, duyu organları hissiyat: hisler, duygular ifaza etmek: feyizlendirmek ihsas etmek: hissettirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kasır: saray rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler zelil: alçak, aşağı

44731 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma,

âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/33.İ’lem 1/1.p s284 p731)

ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi cüz’î: ferdî, bireysel emvat: ölüler fehmetmek: anlamak güz: sonbahar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar dirilip Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı insaniye: insan hayatı ihyâ: diriltme, hayat verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet, bütün varlığın bozulup dağılması küllî: tür, cins, sınıf veya bütün varlıklar üzerinde tecelliden; kapsamlı mikyas: ölçü sıfat: nitelik, özellik şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar vezâif: görevler

45734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani

âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

46735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da,

âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş

işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

47743 “Vemâ hâzihil hayâtüd dünya illâ lehvün ve leıbün ve inned dârel âhırete lehiyel hayevân. (Ankebut 29/64) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerekir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki, dünyada paşa,

âhirette gedâ olmasın!

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/39.İ’lem 1/1.p s290 p743)

(1): Ankebut Sûresi 29/64: “Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise

âhiret yurdudur.”

bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz binaenaleyh: bundan dolayı cehl: cahillik, bilgisizlik Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dünyevî: dünya ile ilgili ebed: sonsuzluk fâni: geçici olan, ölümlü gedâ: köle harcırah: yol masrafı için verilen para haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı bakiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! lâakal: en az levazımat: ihtiyaçlar, gereçler Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (c.c.) sabâvet: çocukluk sarf etmek: harcamak suret: yol, tarz uhrevî: âhirete dair, âhirete yönelik

48747 “Üd’ûnî estecib leküm (Mü’min 40/60) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! “Bazı dualar icabete iktiran etmez” diye iddiada bulunma. Çünkü dua bir ibadettir. İbadetin semeresi

âhirette görünür. Dünyevî maksatlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ, şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/1.p s292 p747)

(1): Mü’min Sûresi 40/60: “Bana dua edin, size cevap vereyim.”

dünyevî: dünya ile ilgili icabet: cevap verme iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! küsuf: güneş tutulması maksat: amaç, gaye semere: meyve şems: güneş

49749 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnkılâplar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin, isimleri mütenevvi olur. Meselâ, uyku, âlem-i yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile

âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismaniyle âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâp bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâplar olacağından, köprüsü de pek garip, acip olması lâzım gelir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/42.İ’lem s292 1/1.p p749)

acip: acayip, tuhaf, şaşırtıcı âlem: dünya âlem-i cismani: maddî âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi âlem-i yakaza: uyanıklık âlemi berzah: kabir âlemi husul: meydana gelme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkılâbat: büyük değişimler inkılâp: değişim kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâkin: ama, fakat mahiyet: asıl, esas, nitelik misal: aynadaki görüntü; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem münasebettar: alâkalı, ilgili mütebayin: ayrı ayrı mütenevvi: çeşit çeşit nevi: çeşit, tür

50753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve

a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

51760 İKİNCİ KATRE:

Geçen derslerden anlaşıldığı üzere, Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın, nev-i beşerin ıslâh ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur’ân’ın pekçok vazife ve makamları vardır. Evet, Kur’ân kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi, arz, semâvat sahifelerinde müstetir Esmâ-i Hüsnânın definelerini keşşaftır. Ve şu âlem-i şehadete âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve âlem-i İslâmın güneşi olduğu gibi,

âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb-ı Hakkın zâtına, sıfâtına, esmâsına, şuûnatına bir burhan ve bir tercümandır. Ve keza, nev-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, dâvet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitap şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitap hükmündedir.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/2.katre 1/1.p s298 p760)

arz: yer, dünya âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait âyetler, deliller burhan: güçlü delil cihet: yön dâvet: çağırma, çağrı define: hazine esmâ: isimler Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri fünun: fenler, bilimler Hâlık-ı Arz ve Semâvât: gökleri ve yeri yaratan Allah (c.c.) hikmet: ilim, irfan; her şeyin asıl gayesini ve faydasını gösteren hükmünde: bir şeyle aynı hükmü taşımak ıslâh: düzeltme, iyileştirme ihtiva etmek: içermek inzâl etme: indirme, Peygambere (a.s.m.) gönderme kâinat: evren katre: damla keşşaf: bilinmeyen bir şeyi keşfeden, buluş yapan keza: bunun gibi kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat lisan: dil makam: derece müstetir: gizli, örtülü nev-i beşer: insanlar, insanlık türü semâvat: gökler sıfât: nitelikler, özellikler şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes nitelikler, özellikler tefsir: açıklama, yorum terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma tercüman: çeviren, çevirici tercüme-i ezeliye: ezelden gelen tercüme ulûm: ilimler zahiren: dış görünüş itibariyle zât: bir kimsenin kendisi zikir: Allah’ı anma

52800 “Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi vel yevmil’âhırı ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minel’lâhi teâlâ velba’sü ba’del mevti hak’kun eşhedü enlâ ilâhe illalâhü ve eşhedü enne muhammeden resûlüllâh. (1)” Said Nursî

(MN Nokta Risalesi (İfade-i meram) 2/2.p s317 p800)

(1): Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,

âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâdan geldiğine iman ettim. Ölümden sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik ederim. Muhammed’in, Allah’ın resulü olduğuna da şahitlik ederim.

ÂHÎRET – 15s-52p - Risale-i Nur

ÂHÎRET - bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedî âlem, bk- haşir

AHKÂM - 3s-7p - Risale-i Nur

AHKÂM – hükmün çoğulu - hükümler, kanunlar, kurallar, nizamlar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1288 Arkadaş! Tahtel’arz yaptığım hayalî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:

BİRİNCİ HAKİKAT: Arkadaş! Mâlik-i Hakikîden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbabı, kendisine kıyas ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle,

Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek

ahkâm-ı ilâhiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/1.Hakikat 3/1.p s92 p288) ahkâm-ı ilâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler bilhassa: özellikle esbab: sebepler eşya: varlıklar firavunluk/firavun: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme hâli gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli hâkim: hükmeden, idareci hayalî: hayale dayalı mâlik: sahip; mülke sahip olan Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) muaraza: karşı gelme, karşı koyma mübareze: kavga nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu seyahat: yolculuk tahtel’arz: yer altı; gizli âlemler taht-ı tasarruf: tasarrufu altında taksim yapma: bölüştürme, paylaştırma tevehhüm: zannetme vesile: aracı, vasıta zikretmek: bildirmek, anlatmak

2318 NOKTA. Arkadaş!

Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye

ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin

ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete mâruz kalır. İHTAR:

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/5.Nokta 1/1.p s100 p318)

İHTAR: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızk yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.

ahkâm: hükümler, kurallar beşer: insan düstur: kâide, kural esbab: sebepler fehim: anlama, kavrama hâvi: içine alan helâl: dinen yapılmasına ve yenilmesine izin verilen hikmet: sır, fayda, gaye; tam yerli yerinde olma himâye: muhafaza hiss-i şefkat: şefkat hissi; acıma, mehamet duygusu husule gelen: meydana gelen hüküm: kural istidad: kabiliyet, kapasite mâruz kalmak: bir şeyle yüzyüze gelmek mâsum: günahsız, suçsuz muhalefet: karşı olma, aykırılık musibet: belâ, dert, felâket meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi nazara almak: dikkate almak rızık: yiyecekler şeriat: Allah tarafından konulan İlâhî kanun; burada kâinatta yürürlükte olan kanunlar kastedilmektedir şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tâbi olduğu kanunlar şiddet-i şefkat: şiddetli şefkat hissi tâbi: bağlı, ait tatbik: uygulama tecziye etmek: cezalandırmak vücud: varlık

3376 (1) Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zâfiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün istidatlar fünun-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir.

Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3.mâni 2/2.p s120 p376)

(1): Selef-i Salihîn asrında… bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi (bk. s119 p375).

Ahkâm-ı diniye: dinin hükümleri, esasları fünun-u hâzıra: günümüz fen ilimleri; çağdaş san’at dalları hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı himmet: ciddi gayret içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma inayet: iyilik ve yardımda bulunma iptilâ: bağımlı olma istidat: kabiliyet, yetenek müstakim: istikametli, dosdoğru olan müteveccih: yönlenmiş, yönelen rağbet: istek, düşkünlük sarf edilmek: harcanmak teşettüt: karışıklık, dağınıklık zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

4380 (1) Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise,

ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

SUAL: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

CEVAP: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/3.p s121 p380)

(1): içtihad’ın 5.ci mânisi p3/3.

ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler ahval: haller, durumlar ahval-i siyasiye: siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler Arabî: Arapça avâm-ı nâs: halk tabakası bilhassa: özellikle fehmetmek: anlamak gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan haberdar: haberli, bilgili, vâkıf hâli: boş, uzak hutbe: Cuma ve bayram namazlarında hatip tarafından minbere çıkılarak yapılan, İlâhî emirleri hatırlatan konuşma ve dualar hüküm: karar icmâlen: kısaca, özet hâlinde istihsan etmek: güzel görerek beğenmek ittihaz etmek: edinmek, kabul edilmek kisve-i Arabiye: Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir) lisan: dil lisan-ı Arap: Arap dili, Arapça maahaza: bununla beraber malûm: bilinen mâruf: bilinen, tanınan meziyet: üstün özellik müsellemat-ı diniye: dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri satvet: güçlülük, ezici güç sual: soru şehâmet: cesaret ve kahramanlık şeytanî: şeytana ait tafsilen: ayrıntılı olarak tebliğ: bildirme, duyurma zaruriyat: hükümleri açık ve dinen yerine getirilmesi zorunlu meseleler, emirler, yasaklar

5407 (1) (2) Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve,

tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona isnad ile vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pekçok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlikla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder. “Has’bünallâhü ve niğmel vekîl (Âl-i İmran 3/173) (3)” “Niğmel mevlâ ve niğmen nesıyr (Enfâl 8/40) (4)”

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/10.söz Âşiren 4/4.p s134 p407)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Onuncusu 4/4.p (bk. s130 p395)

(3): Âl-i İmran Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(4): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

cemaat: topluluk dahil:deruhte etmek: yerine getirmek ebedî: sonu olmayan sonsuz ferd: kişi gayr-ı mahdut: sınırsız halife-i şahsî: Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtın şahsı, kendisi hariç: dış hasım: düşman ihyâ etmek: canlandırmak isnad: dayanma, güvenme kâmil: olgun, mükemmel mahdut: sınırlı metin: sağlam, kuvvetli muhafaza etmek: korumak muktedir: güçlü müstakim olmak: doğru yolda olmak, istikametli olmak şahs-ı mânevî: tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik şeâir: İslâma sembol olmuş şeyler, iş ve ibadetler şuur: bilinç tahrip etmek: yıkıp yok etmek tehâvün: önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek tenfiz-i ahkâm-ı şer’iye: yürütme; şeriata ait hükümlerin uygulanması, yerine getirilmesi teşci etmek: cesaretlendirmek, gayrete getirmek tevkif etmek: durdurmak vezâif: vazifeler zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaaf-ı milliyet: milliyetin zayıflığı, güçsüzlüğü zarurî: zorunlu ziyade: fazla

6810

S: Nedir şu tabiat, kavânin, kuva ki, onlarla kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzâsının ef’âlini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, “sünnetullah” ve “tabiat” ile müsemmâdır. Hilkat-i kâinatta câri olan kavânin-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavânin dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki

ahkâmın yeknesak istimrârına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren, nüfusun istidat-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Halbuki, kör, şuursuz tabiat, kat’iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/8.p 4/3.sual s323 p810)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i şehadet: görünen âlem anâsır: unsurlar âsâr-ı bâhire: apaçık eserler âzâ: uzuvlar, organlar câri olan: geçerli olan cesed-i hilkat: yaratılmış olan varlık cesedi, bedeni ef’âl: fiiller, işler fâil-i müessir: etkin olan; iş ve fiili bizzat yapan hakikat: gerçek hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı ıztırar: çaresizlik intizam: düzen, disiplin istidat-ı şûre: çorak toprak istidadı, yeteneği istimrâr: devamlı sürüp gitme, devamlı olma istinaden: dayanarak kat’iyen: kesinlikle kavânin: kanunlar kavânin-i itibariye: itibarî kanunlar; varsayıma dayalı kanunlar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî kudreti kuvâ: kuvvetler, güçler masdar: kaynak mecmû: toplanmış, bir araya getirilmiş mefkud: kaybolmuş mevcud-u haricî: gözle görülür şekilde maddî bir yapıya sahip olan muhassala: sonuç mülâyemet: uygunluk münasebet: bağlantı, ilgi müsemmâ: isimlendirilen nazar-ı hakikat: gerçek bakış nefy-i Sâni: kâinatın san’atkârı olan Allah’ı reddetme, yok sayma nüfus: nefisler rapt: bağ sudur: çıkma suret: görünüm, şekil sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar şeriat: İlâhî anayasa, Allah’ın koyduğu kanunlar mecmuası şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiye: Allah’ın kâinata koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu büyük anayasa, kanunlar mecmuası şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu anayasa, kanunlar mecmuası şuur: bilinç tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tabiat-ı hevai: hava gibi hafif ve lâtif özellikte olan tabiat tahayyül edilmek: hayal edilmek tasallut: musallat olma, sataşma tazyik etme: zorlama, baskı yapma tecessüm: cisimlenme, maddî olarak görünme tevazzu’: konulmuş (tavazzû’: vuzû’dan: abdest alma – vuzû’: nefsini alçaltma, hakir görme) ünsiyet: dostluk, yakınlık vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce veleh-resan-ı efkâr: fikirleri, düşünceleri hayrette bırakan yeknesak: tekdüze, monoton

7815 ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır.

Şu burhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin, “Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû” yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuk ise, semere vermez. Şu burhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mesele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor. Hem şu burhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan

ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine sabit hakaikle meyvedardır.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/1.p s325 p815)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet: görünen âlem Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû: “O Allah ki, Ondan başka ilâh yoktur bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı nâtık: konuşan delil cürsûme: kök gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem gayet: son derece gusn-u azam: büyük ağaç dalı hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: doğru, gerçek Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân menba-ı hayat: hayat kaynağı mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu meyvedar: meyveli meyve-i hak: gerçek ve doğru meyve mükemmel: eksiksiz semerât: meyveler semere: meyve sıdk: doğruluk sine: göğüs tazammun etmek: içine almak, kapsamak tedelli etme: aşağı inme, eğilme tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olması vehim: zan, şüphe, kuruntu

AHKÂM – 3s-7p - Risale-i Nur

AHKÂM – hükmün çoğulu - hükümler, kanunlar, kurallar, nizamlar

AHKÂM-I DİNİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHKÂM-I DİNİYE - dinin hükümleri, esasları

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1376 (1) Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zâfiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün istidatlar fünun-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir.

Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3.mâni 2/2.p s120 p376)

(1): Selef-i Salihîn asrında… bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi (bk. s119 p375).

Ahkâm-ı diniye: dinin hükümleri, esasları fünun-u hâzıra: günümüz fen ilimleri; çağdaş san’at dalları hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı himmet: ciddi gayret içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma inayet: iyilik ve yardımda bulunma iptilâ: bağımlı olma istidat: kabiliyet, yetenek müstakim: istikametli, dosdoğru olan müteveccih: yönlenmiş, yönelen rağbet: istek, düşkünlük sarf edilmek: harcanmak teşettüt: karışıklık, dağınıklık zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

AHKÂM-I DİNİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHKÂM-I DİNİYE - dinin hükümleri, esasları

AHKÂM-I İLÂHİYE - 1s-2p - Risale-i Nur

AHKÂM-I İLÂHİYE - Allah’ın koyduğu hükümler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1288 Arkadaş! Tahtel’arz yaptığım hayalî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:

BİRİNCİ HAKİKAT: Arkadaş! Mâlik-i Hakikîden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbabı, kendisine kıyas ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle,

Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek

ahkâm-ı ilâhiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.

(MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/1.Hakikat 3/1.p s92 p288) ahkâm-ı ilâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler bilhassa: özellikle esbab: sebepler eşya: varlıklar firavunluk/firavun: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme hâli gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli hâkim: hükmeden, idareci hayalî: hayale dayalı mâlik: sahip; mülke sahip olan Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) muaraza: karşı gelme, karşı koyma mübareze: kavga nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu seyahat: yolculuk tahtel’arz: yer altı; gizli âlemler taht-ı tasarruf: tasarrufu altında taksim yapma: bölüştürme, paylaştırma tevehhüm: zannetme vesile: aracı, vasıta zikretmek: bildirmek, anlatmak

2380 (1) Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise,

ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

SUAL: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

CEVAP: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/3.p s121 p380)

(1): içtihad’ın 5.ci mânisi p3/3.

ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler ahval: haller, durumlar ahval-i siyasiye: siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler Arabî: Arapça avâm-ı nâs: halk tabakası bilhassa: özellikle fehmetmek: anlamak gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan haberdar: haberli, bilgili, vâkıf hâli: boş, uzak hutbe: Cuma ve bayram namazlarında hatip tarafından minbere çıkılarak yapılan, İlâhî emirleri hatırlatan konuşma ve dualar hüküm: karar icmâlen: kısaca, özet hâlinde istihsan etmek: güzel görerek beğenmek ittihaz etmek: edinmek, kabul edilmek kisve-i Arabiye: Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir) lisan: dil lisan-ı Arap: Arap dili, Arapça maahaza: bununla beraber malûm: bilinen mâruf: bilinen, tanınan meziyet: üstün özellik müsellemat-ı diniye: dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri satvet: güçlülük, ezici güç sual: soru şehâmet: cesaret ve kahramanlık şeytanî: şeytana ait tafsilen: ayrıntılı olarak tebliğ: bildirme, duyurma zaruriyat: hükümleri açık ve dinen yerine getirilmesi zorunlu meseleler, emirler, yasaklar

AHKÂM-I İLÂHİYE – 1s-2p - Risale-i Nur

AHKÂM-I İLÂHİYE - Allah’ın koyduğu hükümler

AHKÂM-I ŞER’İYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHKÂM-I ŞER’İYE - şeriata ait hükümler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1407 (1) (2) Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve,

tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona isnad ile vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pekçok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlikla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder. “Has’bünallâhü ve niğmel vekîl (Âl-i İmran 3/173) (3)” “Niğmel mevlâ ve niğmen nesıyr (Enfâl 8/40) (4)”

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/10.söz Âşiren 4/4.p s134 p407)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Onuncusu 4/4.p (bk. s130 p395)

(3): Âl-i İmran Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(4): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

cemaat: topluluk dahil:deruhte etmek: yerine getirmek ebedî: sonu olmayan sonsuz ferd: kişi gayr-ı mahdut: sınırsız halife-i şahsî: Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtın şahsı, kendisi hariç: dış hasım: düşman ihyâ etmek: canlandırmak isnad: dayanma, güvenme kâmil: olgun, mükemmel mahdut: sınırlı metin: sağlam, kuvvetli muhafaza etmek: korumak muktedir: güçlü müstakim olmak: doğru yolda olmak, istikametli olmak şahs-ı mânevî: tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik şeâir: İslâma sembol olmuş şeyler, iş ve ibadetler şuur: bilinç tahrip etmek: yıkıp yok etmek tehâvün: önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek tenfiz-i ahkâm-ı şer’iye: yürütme; şeriata ait hükümlerin uygulanması, yerine getirilmesi teşci etmek: cesaretlendirmek, gayrete getirmek tevkif etmek: durdurmak vezâif: vazifeler zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaaf-ı milliyet: milliyetin zayıflığı, güçsüzlüğü zarurî: zorunlu ziyade: fazla

AHKÂM-I ŞER’İYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHKÂM-I ŞER’İYE - şeriata ait hükümler

AHLÂK - 3s-9p - Risale-i Nur

AHLÂK - hulk ‘un çoğulu – huylar, iyi veya fena tavır ve hareketler, doğuştan veya sonradan kazanılan zihnî ve ruhî hâller

Mesnevî-i Nuriye (MN):

176 ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

O zât (a.s.m.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir. Meselâ, bütün

ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği, ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

(MN Reşhalar 12/3.Reşha s35 p76)

ahlâk-ı hamîde: büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk câmi: kapsamlı delâil-i âfâk: dış âlemde bulunan maddî deliller delâil-i enfüsi: dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller derece-i vüsûk: güvenilirlik derecesi hak: doğru, gerçek hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler, davranışlar haricî: dışa ait haslet: tabiat, huy hayy: diri, canlı icmâ: görüş birliği içtima etmek: toplanmak kat’î: kesin bir şekilde kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet keza: aynı, aynı biçimde kuvvet-i emniyet: güven verme özelliği mâlik: sahip metanet: sağlamlık, kararlılık musaddak: doğrulanmış, onaylanmış mütemessik: sıkı sıkıya yapışan; bağlanan nefs: kişinin kendisi nezih: temiz, hoş sadık: doğru sâlik: bir yola giren, bir yolda gitmek seciye: huy, karakter semere: meyve siyer-i nebeviye: Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet şems: güneş takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tarâvet: tazelik ubudiyet: kulluk zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zâtında: kişinin kendisinde ziyalandırmak: aydınlatmak, parlatmak zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendisini ibadete verme

287 O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin

ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak

ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

(MN Reşhalar 12/7.Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

388 SEKİZİNCİ REŞHA: Arkadaş!

Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, birşeyi tiryakisinden ref etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azimle, küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pekçok âdetleri, pekçok asabî, inatçı kavimlerden, cüz’i bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerine yüksek, nezih

ahlâk ve âdetlerle doldurmuştur.

(MN Reşhalar 12/8.Reşha 2/1.p s40 p88)

âdet: alışkanlık asabî: sinirli azim: kesin karar cüz’i: küçük; ferdî hâkim: hükmeden, idareci haslet: huy, özellik itiyad edilen: alışkanlık hâline gelen kavim: topluluk, millet müşkilât: zorluklar nezih: temiz, pâk rastgelmek: karşılaşmak ref etmek: ortadan kaldırmak tiryaki: bağımlı zahmet: zorluk, sıkıntı zât-ı nuranî: etrafını nuruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

4223 Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki, âyât-ı bâhire, mu’cizat-ı katıa ve secâyâ-yı sâmiye ve

ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/5.p s74 p223)

ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk âyât-ı bâhire: açık âyetler, deliller mehbit-i vahy-i İlâhî: İlâhî vahyin indiği yer mu’cizat-ı katıa: meydana gelişi kesin olan mu’cizeler secâyâ-yı sâmiye: yüksek ahlâk ve karakterler, vasıflar

5287 DÖRDÜNCÜ HASTALIK: “Sû-i zan”dır. Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur.

İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan

sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/4.Hastalık: sû-i zan 1/1.p s92 p287)

eslâf-ı izâm: önceden gelmiş olan büyük zâtlar hal: durum harekât: hareketler, davranışlar hikmet: sır; amaç, gaye hüsn-ü zan: başkaları hakkında iyi zanda bulunma içtimaiyat: sosyal hayat; toplumu meydana getiren temel unsurlar memur: emir altında bulunan; kendisine bir iş emredilen kişi sâika: yönlendiren, sevkeden sû-i ahlâk: kötü ahlâk sû-i zan: başkaları hakkında kötü zanda bulunma takbih etmek: çirkin görmek, kötülemek teşmil etmek: içine almak, kaplamak zedelemek: zarar vermek

6309 NOKTA. Arkadaş!

Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel

ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalasef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü’l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/2.Nokta 3/1.p s97 p309)

addedilmek: sayılmak aziz: izzetli, büyük darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü esbab: sebepler hakaret: hakir ve alçak bir konumda olma iştihar etmek: meşhur olmak; tanınmak kelp: köpek lâyık: yaraşan, uygun muttasıf: sıfata sahip olan, belli bir özelliği üzerinde taşıyan mübarek: bereketli, hayırlı mübarekiyet: bereketli olma nazar: bakış açısı necisü’layn: bir şeyin bizzat kendisinin pis olması sadakat: dostluk, bağlılık sair: diğer sıfat: özellik, vasıf sıfat-ı hasene: güzel özellikler şükran: minnettarlık, teşekkür vefadar: vefâlı olan vesait: araçlar, vasıtalar zillet: alçalma, aşağılanma

7571 (1) Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız (2).

Âyâ, Avrupan’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsınuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz.

Âgâh olunuz ki, siz

ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır. “Hedâ nallâhü ve iyyâküm iles sırâtıl müstekıym (3)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/19.p s207 p571)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Mesnevî-i Nuriye 1919-1923 yılları arasında telif edilmiştir.

(3): Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

adâvet: düşmanlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba bâtıl: hak olmayan efkâr: fikirler, düşünceler emniyet etme: güvenme Frenk: Avrupalı hadsiz: sınırsız, sayısız hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti iltihak etmek: katılmak istihfaf: hafife alma istihza: alay etme ittibâ etmek: tabi olmak, uymak sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil zulüm: haksızlık

8579 Sizin cebren böyle ehl-i imanı “mim’siz” medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat’iyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış,

ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür. İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler (1). Terakkiyat ve âsâyiş bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/5.p s211 p579)

(1): (bk. s210 p577)

ahlâk: huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı âsâyiş: emniyet ve güven ortamı binaen: dayanarak cebren: zorla düstur: kural ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler ehl-i salâhat: dine göre yaşayanlar, salih kimseler emniyet: güven, korkusuzluk esas: temel evâmir-i kudsiye: kusur ve noksandan uzak olan yüce emirler fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan itikad: inanç kat’iyen: kesin olarak mâbeyn: iki şeyin arası maksad: amaç, hedef mesai: çalışma, iş zamanı mim’siz medeniyet (deniyet): ahlâksızlık, alçaklık (Arapça yazılış olarak medeniyet kelimesinin ilk harfi olan “mim” harfi kaldırılınca geriye alçaklık anlamında”deniyet” kelimesi kalır) müşkül: zor salâbet-i diniye: dinin emirlerini koruma ve uygulamaktaki ciddiyet ve sağlamlık takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tanzim: düzenleme, düzene koyma teâvün: yardımlaşma temin: sağlamak terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler teshil: kolaylaştırma tesis: kurma, yerleştirme teşvik etme: şevklendirme, isteklendirme

9649 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvis ediyor.

Ezcümle: Riyâyı şan ve şeref ile iltibas etmiş. İnsanları da o pis

ahlâka sevk ediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere, hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlar. Bu yüzden şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” ünvanı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/25.İ’lem 1/1.p s246 p649)

dellâl: ilân edici ezcümle: bu cümleden, meselâ fısk: günah, günahkârlık hakikaten: gerçekte hamiyet-i cahiliye: körü körüne bilinçsiz ve şuursuzca yapılan koruma gayreti; güya mukaddes değerleri korumak için yapılan şuursuzca koruma gayreti i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! mülevves: kirli, pis, pislenmiş riyâ: özü sözü bir olmamak, gösteriş sevk etmek: yöneltmek şahsî hayat: kişisel hayat, ferdin hayatı, yaşamı telvis etmek: kirletmek, pisletmek unsur: ırk, soy unsurî hayat: ırka, soya ait hayat; ırkçılık ve menfi milliyetçiliğin egemen olduğu hayat tarzı

AHLÂK – 3s-9p - Risale-i Nur

AHLÂK - hulk ‘un çoğulu – huylar, iyi veya fena tavır ve hareketler, doğuştan veya sonradan kazanılan zihnî ve ruhî hâller

AHLÂK-I ÂLİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I ÂLİYE - yüksek, üstün ahlâk

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1223 Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki, âyât-ı bâhire, mu’cizat-ı katıa ve secâyâ-yı sâmiye ve

ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında-dır 58/5.p s74 p223)

ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk âyât-ı bâhire: açık âyetler, deliller mehbit-i vahy-i İlâhî: İlâhî vahyin indiği yer mu’cizat-ı katıa: meydana gelişi kesin olan mu’cizeler secâyâ-yı sâmiye: yüksek ahlâk ve karakterler, vasıflar

AHLÂK-I ÂLİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I ÂLİYE - yüksek, üstün ahlâk

AHLÂK-I HAMÎDE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I HAMÎDE - büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk

Mesnevî-i Nuriye (MN):

176 ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

O zât (a.s.m.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir. Meselâ, bütün

ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği, ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

(MN Reşhalar 12/3. Reşha s35 p76)

ahlâk-ı hamîde: büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk câmi: kapsamlı delâil-i âfâk: dış âlemde bulunan maddî deliller delâil-i enfüsi: dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller derece-i vüsûk: güvenilirlik derecesi hak: doğru, gerçek hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler, davranışlar haricî: dışa ait haslet: tabiat, huy hayy: diri, canlı icmâ: görüş birliği içtima etmek: toplanmak kat’î: kesin bir şekilde kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet keza: aynı, aynı biçimde kuvvet-i emniyet: güven verme özelliği mâlik: sahip metanet: sağlamlık, kararlılık musaddak: doğrulanmış, onaylanmış mütemessik: sıkı sıkıya yapışan; bağlanan nefs: kişinin kendisi nezih: temiz, hoş sadık: doğru sâlik: bir yola giren, bir yolda gitmek seciye: huy, karakter semere: meyve siyer-i nebeviye: Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet şems: güneş takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tarâvet: tazelik ubudiyet: kulluk zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zâtında: kişinin kendisinde ziyalandırmak: aydınlatmak, parlatmak zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendisini ibadete verme

AHLÂK-I HAMÎDE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I HAMÎDE - büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk

AHLÂK-I HASENE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I HASENE - güzel ahlâk

Mesnevî-i Nuriye (MN):

187 O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak

ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

(MN Reşhalar 12/7. Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

AHLÂK-I HASENE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I HASENE - güzel ahlâk

AHLÂK-I SEYYİE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I SEYYİE - kötü ahlâk

Mesnevî-i Nuriye (MN):

187 O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin

ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

(MN Reşhalar 12/7. Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

AHLÂK-I SEYYİE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHLÂK-I SEYYİE - kötü ahlâk

AHMAK - AHMAKANE - 5s-12p - Risale-i Nur

AHMAK - humk’dan – pek akılsız, sersem, şaşkın, anlayışsız – AHMAKANE - ahmakça

Mesnevî-i Nuriye (MN):

127 Kezalik, Şems-i Ezelînin şualar menzilesinde olan tecellî-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelîye isnad edilmediği takdirde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar herbir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi, Vacibü’l Vücuddan maada hiçbirşeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına cahilâne,

ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hükümle, herbir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlaka isnad etmekle sayısız şerikleri ispat etmek mecburiyeti hasıl olur.

(MN Lem’alar 14/3.Lem’a 4/3.p s23 p27)

bâtıl: geçersiz cahilâne: cahilce, bilgisizce hasıl olmak: gerekmek irade: dileme sıfatı isnad etmek: dayandırmak maada: başka menzil: yer, konum muhit: her tarafı kuşatan mutlak: kayıtsız, sınırsız nihayetsiz: sınırsız nokta-i merkeziye: merkez nokta Şems-i Ezelî: ezelî güneş; Allah (c.c.) şerik: Allah’a ortak koşulan şey şua: ışık, parıltı tecellî-i esma: Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ait büyük tecelliler, yansımalar ulûhiyet-i mutlaka: hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ve sınırsız bir ilâhlık vücud: varlık zerre: atom zîhayat: canlı

232 Kezalik, (1) kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de, pekçok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâniini gösterir, esmâsını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla, âdeta Sâniini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi

ahmaklaşan bir adam dahi Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerekir.

(MN Lem’alar 14/5.Lem’a 2/2.p s24 p32)

(1): (bk. s24 p31: bir harf kendisini yalnız bir cihetle, kâtibini ise çok cihetlerle gösterdiği gibi)

esmâ: Allah’ın isimleri eşkâl: şekiller, biçimler evsaf: nitelik, özellik Hebenneka: ahmaklığı darb-ı mesel olmuş, zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan bir kimse izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kaside: övgü şiiri medih: övgü, şükür mücessem: cisimleşmiş, maddî yapısı olan müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek başına Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (c.c. Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah’ın (c.c.)

3121 Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir

ahmaklık var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/4.p s49 p121)

âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak ahmaklık: akılsızlık arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük bina etmek: yapmak, inşa etmek cesamet: büyüklük defter-i a’mâl: amellerinin kaydedildiği defter haml: yüklenme, üstlenme hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak itibarıyla: bakımdan, özelliğiyle küfür: inkâr ve inançsızlık küre-i arz: yer küre, dünya maahaza: bununla beraber, bununla birlikte misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek münkir: inkâr eden nâzır: bakar, yönelik nev’i: çeşit, tür nisbet: oran, ölçü san’atça: san’at itibariyle semere: meyve şecere: ağaç tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşadığı hadiseler, özgeçmiş zerre: atom, maddenin çok küçük parçası

4194 Ezcümle, “ellâhü lâ ilâhe illâ hüve leyecmeanneküm ilâ yevmil kıyâmeti… (Nisâ 4/87) (1)” olan âyet-i kerime, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icadına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki, bütün mevcudat, sıdkına ve hak olduğuna delâlet ettiği o Mâlikü’l-Mülkün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve

ahmaklığına itimat eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/77.p s65 p194)

(1) (Nisâ Sûresi 4/87): “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. And olsun ki, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi kabirlerinizden toplayıp diriltecektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”

and: yemin âyet-i kerime: Kur’ân’da geçen herbir cümle delâlet etmek: göstermek, işaret etmek ezcümle: meselâ, örneğin hak: doğru, gerçek hezeyan: boş söz, saçmalama icad: var etme, vücuda getirme itimat etmek: güvenmek Mâlikü’l-Mülk: herşeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mevcudat: varlıklar, yaratılanlar nankör: gördüğü iyiliği unutan sıdk: doğruluk tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak

5251 Ve keza, esbab-ı zahiriye pek basit, mahdut, fakir, câmid, şuursuz, iradesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhum şeylerdir. Müsebbebatta bulunan harika nakışlar, ziynetler, garip ve acip san’atların o gibi kıymetsiz esbabla kat’iyyen münasebetleri yoktur. Binaenaleyh, meselâ bedenin hüceyratındaki nizamlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdud muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husulüne, lisan ve zihnin hareketleri gibi esbaba isnadları,

ahmakçasına bir hükümdür. Ancak, o gibi müsebbebat, gayr-ı mütenahî bir kudretle bir ilim ve bir iradeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binaen sabittir ki, kevn ve vücutta müessir-i hakikî ancak kudreti gayr-ı mütenahî bir Hâlik-ı Kadîrdir; esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir. Havas ve hasiyetler dahi, kudretin tecellîyatına ve lem’alarına isim ve ünvanlardır. Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilimle irade ve emrin envâa olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus iradedendir. İşte, kâinat müsebbebatın lisanıyla, “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (1)” ile Hâlık-ı Hakikîyi ilân ediyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/33.p s81 p251)

(1): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

acip: hayret verici, şaşırtıcı beden: vücut câmid: cansız) emir: Allah tarafından konulan, maddî yaratıkların fiillerini ve hareketlerini düzen altına alan hacimsiz, miktarsız kanunun envâ: çeşitler, türler esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünen sebepler gayr-ı mahdud: sınırsız gayr-ı mütenahî: sonu olmayan, nihayetsiz Hâlik-ı Kadîr: bütün varlıkların yaratıcısı olan ve her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (c.c.) hasiyet: özellik havas: duyular, hisler husul: meydana gelme, oluşma hüceyrat: hücrecikler iktiza etmek: gerektirmek intizam: düzenli bir şekilde yapma irade: dileme, istek, tercih isnad: dayandırma itibarî: gerçekte öyle olmadığı halde öyle sanılan (meridyenler gibi) kanun: kudret sıfatının tecellîsi, varlıkların ve tabiat olaylarının fiil, hareket ve hallerini düzen altında tutmasına vesile olan kural kat’iyyen: kesinlikle kevn: varlık, kâinat kuvve-i hâfıza: hâfıza gücü, bellek lem’a: parıltı lisan: dil mahdut: sınırlı mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan muntazam: düzenli müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) münasebet: ilgi, alâka müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları nâmus: irade sıfatının tecellîsi; irade sıfatından gelen ve ihtimalleri seçen, keyfiyetleri belirleyen, manevî ölçü, tartı, sınır ve kalıp nevâmis: temel kanunlar nizam: düzen suver-i zihniye: zihindeki şekiller, sûretler şuur: bilinç tecellî: yansıma, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi tecellîyat: tecelliler, yansımalar tefekkür: düşünme telâfif: büklümler, kıvrımlar teşekkülât: belli şekillerde meydana gelmeler vesait: vasıtalar vücut: beden, varlık ziynet: süs

6328 Kezalik, Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu’d vardır. Kurb Hâlıkındır, bu’d nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyet ile Hâlıka bakıp “Bana tesir edemez” diye bir

ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve keza, nefis mükâfatı gördüğü zaman “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.

(MN Katrenin Zeyli 18/3.Remz 3/2.p s104 p328)

bu’d: uzaklık cihet: yön dalâlete düşmek: doğru yoldan sapmak enâniyet: benlik Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) kurb: yakınlık mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödül nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu teâmî: görmez gibi görünmek, görmezden gelmek

7329 Ey

ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef’âli sana nazır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır. İmam-ı Rabbânî’nin (r.a.) dediği gibi: “Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.”

(MN Katrenin Zeyli 18/3.Remz 3/3.p s104 p329)

atiye: hediye ef’âl: fiiller, işler Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hendese: mühendislik ilmi; plân, proje hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı matiyye: binek hayvanı melik: hükümdar, sultan nazır: bakan; yönelik nokta-i sevda: siyak nokta; burada nefis kastediliyor

8356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın

ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

9381 İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden

ahmaklar! Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki: Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı muciptir. Bu da red ve inkârı icap eder. Bu dahi dalâletleri intaç eder. Bu ise ıztırâbât-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-Vücuda iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülât Onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler Onun iradesiyle açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvazeneyle izah edeceğim. Şöyle ki:

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/1.p s121 p381)

Cenâb-ı Hak: Hakkıın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dalâlet: doğru yoldan sapkınlık esbab: sebepler eşya: varlıklar firar ettirmek: kaçırmak gafletli: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan hakikat: herbirşeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti ıztırâbât-ı ruhiye: ruhun duyduğu ıstıraplar, azaplar, sıkıntılar icad: var etme, yaratma icap etmek: gerektirmek İ’lem: bil iltica etmek: sığınmak inkâr: inanmama irade: dileme, tercih isnad: dayandırma istiğrab: şaşkınlık izah etmek: açıklamak kudret: güç, iktidar mecbur etmek: zorlamak mucip: gerektiren, sebep, vesile mutmain: içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış muvazene: karşılaştırma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar müşkülât: zorluklar nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi şehadet: şahitlik, tanıklık teşevvüşat-ı akliye: aklın karmakarışık olması, bulanması Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, yön vücub-u vücud ve vahdet: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği zerrat: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı çokça anma zulmet: karanlık

10560 (1) Ey ikinci, bozuk Avrupa!

Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zihayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekâsını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvanâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye,

ahmakane hümetmişsin. Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevk ile beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/8.p s202 p560)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553) ahmakane: ahmakça bekâ: devamlılık, kalıcılık cidal: mücadele cilve: görüntü, yansıma düstur: kural düstur-u teavün: yardımlaşma kanunu erkân-ı kâinat: kâinatı oluşturan temel unsurlar esas: temel gaye-i himmet: gayret ve çabanın dayandığı gaye hakk-ı hayat: yaşama hakkı Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanât: hayvanlar hedef-i maksad: varılmak istenen maksat imtisal edilen: uyulan, boyun eğilen kemâl-i itaat: tam ve eksiksiz itaat kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek kerem: cömertlik, ikram Kerîm: sonsuz cömert ve ikram sahibi olan Allah (c.c.) kerîmâne: çok cömert bir şekilde mâlik: sahip melek: nurdan yaratılmış varlık nebâtat: bitkiler nefs: kendisi Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde semek: balık teavün: yardımlaşma tezahür eden: ortaya çıkan, görünen zât: kendisi zerrât-ı taâmiye: yiyecekleri oluşturan atomlar zihayat: canlı

11575 YEDİNCİ NOTA.

Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle

ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kâtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur (1). Ondandır ki, ilm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var” diye usul-i şeriatın bir düsturudur (2). Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür (3); fakat “fâsık merdûdü’ş-şehadettir. Çünkü haindir” (4).

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/1.p s209 p575)

(1): (bk. Bakara Sûresi 2/217)

(2): Hadis-i Şerif: Buhârî, Cihad 149; Tirmizî, Hudûd 25; İbni Mâce, Hudûd 2;

Müsned, 1: 217,282, 322, 5:231.

(3): el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2: 254-255; 6: 266. (4): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Şehâdât 2:

Ebû Dâvûd, Akdiyye 16; İbni Mâce, Ahkâm 30; Müsned, 2:181, 204, 208.

ahmakane: ahmakça bedbaht: talihsiz, bahtsız cebir: zorlama düstur: kural ehl-i zimme: İslâm ülkesinde yaşayan Müslüman olmayan halk fâsık: günahkâr hakk-ı hayat: yaşama hakkı hamiyetfuruş: hamiyetlilik taslayan hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse makbul: kabul edilen merdûdü’ş-şehadet: şahitliği kabul edilmeyen mezheb-i Hanefi: Hanefi mezhebi musalâha: barışma mürted: İslâmdan çıkan nota: bildiri rabıta: bağlantı semm-i kâtil: öldürücü zehir sevk eden: yönlendiren şehadet: şahitlik terakkiyât-ı ecnebiye: yabancıların sağladığı gelişmeler, ilerlemeler teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren usul-i şeriat: İslâm şeriatının temel usulü, kuralı zimmî: anlaşma ile İslâm diyarında yaşaması kabul edilmiş Müslüman olmayan kişi

12735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll,

ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Lokman Sûresi 31/33: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.”

(3): Yûnus Sûresi 10/62-64: “Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

AHMAK - AHMAKANE – 5s-12p - Risale-i Nur

AHMAK - humk’dan – pek akılsız, sersem, şaşkın, anlayışsız – AHMAKANE - ahmakça

AHMED-İ FARUKÎ - İmam-ı Rabbanî - 1s-1p - Risale-i Nur

AHMED-İ FARUKÎ - İmam-ı Rabbanî - Ahmed Farukî, Müceddid-i Elf-i Sâni (1563 -1624) Hindistan

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1502 Eğer

İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de “Ahmed,” Tevrat’ta “Ahyed,” Kur’ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca

Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25. İ’lem 3/2.p s171 p502)

Ahyed: Resûl-ü Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen ismi binaenaleyh: bundan dolayı cihan: dünya, âlem Farukî Ahmed: İmâm-ı Rabbânî muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış müsemmâ: isimlendirilen sâkin: ikâmet eden, oturan, oturmuş vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek

AHMED-İ FARUKÎ - İmam-ı Rabbanî – 1s-1p - Risale-i Nur

AHMED-İ FARUKÎ - İmam-ı Rabbanî - Ahmed Farukî, Müceddid-i Elf-i Sâni (1563 -1624) Hindistan

AHMED – 2s-6p - Risale-i Nur

AHMED – Hz. Peygamberin (a.s.m.) bir ismi, çok hamdeden, çok övülmeye ve medhedilmeye lâyık, çok sevilen, beğenlmiş

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1110 Arkadaş!

Risalet-i Ahmediyeyi ispat eden deliller pek büyük bir yekün teşkil ediyor.

On Dokuzuncu Söz namındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O zâtın izhar ettiği bine yakın mu’cizeleriyle Yirmi Beşinci Söz namındaki eserimde tafsil edilen kırk vech-i i’câza bâliğ olan Kur’ân,

risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) şehadet ettiği gibi, bu kâinat da âyâtıyla o zâtın nübüvvetine delâlet eder. Evet, kâinatta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehadin vahdaniyetine şehadet ettikleri gibi,

risalet-i Ahmediyeye de (a.s.m.) delâlet ve şehadet ederler.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/3.p s45 p110)

âyât: âyetler, deliller bâliğ olan: erişen, ulaşan delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek izhar etmek: açıklamak, göstermek namında: adında nübüvvet: paygamberlik risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri Risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m) peygamberliği şehadet etmek: şahitlik yapmak tafsil edilen: ayrıntılı olarak açıklanan vahdaniyet: Allah’ın benzersiz ve bir oluşu ve ortağının bulunmayışı vech-i i’câz: mu’cize olma yönü zât: kişi; Hz. Muhammed’in (a.s.m) Zât-ı Ehad: her bir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah (c.c.) zikredilmek: anılmak, belirtilmek

2111 Ezcümle: Kâinatta görünen hüsn-ü san’at dahi

risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) delâlet ve şehadet eden kat’î bir delildir. Zira, şu ziynetli masnuatın cemâli, hüsn-i san’at ve ziyneti izhar eder. San’at ve suretin güzelliği, Sânide güzelleştirmek ve ziynetlendirmek isteği mevcut olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve ziynetlendirmek sıfatları, Sâniin san’atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünkü o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en câmi ve en garibi olduğundan, şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi ve baîd bir cüzdür. İnsan zîşuur ve câmi olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkatı tamamıyla görür, şuuru da küllî olduğundan, Sâniin makasıdını bilir. Öyleyse, insan Sâniin muhatab-ı hâssıdır.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/4.p s46 p111)

âmm: genel, kapsamlı baîd: uzak câmi: kapsamlı cemâl: güzellik cihet: yön, taraf cüz: kısım, parça delâlet etme: delil olma, gösterme ecza: kısımlar, parçalar ekmel: en mükemmel ezcümle: meselâ, örneğin garib: farklı, benzersiz hüsn-ü san’at: sonsuz güzellikteki sanat eserleri izhar etmek: açıklamak, göstermek kat’î: kesin, şüphesiz küllî: kapsamlı, geniş makasıd: gayeler, istenilen şeyler masnuat: sanat eseri varlıklar mazhar: bir şeye erişme; ayna olma medar: sebep, vesile mevcut: var muhabbet: sevgi muhatab-ı hâs: özel muhatap nazar: bakış, görüş risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği ve ona semâvî kitap gönderilmesi Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) semere: meyve semere-i şuuriye: şuurlu bir meyve; kâinat ağacının şuurlu bir meyvesi olan insan sıfat: nitelik, vasıf suret: biçim, şekil şecere-i hilkat: yaratılış ağacı; kâinattaki bütün varlıkların bir ağaç misali yaratılmaları şuur: bilinç, anlayış zira: çünkü zîşuur: akıl ve şuur sahibi ziynet: süs ziynetlendirmek: süslemek

3177 Acaba bütün beni Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi

hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyine-lerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyle beraber istiyor, o esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/60.p s60 p177)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya âyine: ayna bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar câmi: kapsayan, içine alan cemâl: güzellik esmâ: Allah’ın isimleri esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan isimleri Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) ferîd-i kevn ü zaman: bütün varlıkların en değerlisi ve bütün zamanlarda biricik ve tek olan hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye (a.s.m.): Peygamberimizin (a.s.m.) kulluğunun aslı ve esası hülâsa-i ubudiyet: kulluğun özü, özeti müteveccihen: yönelerek nev-i beşer: insanlar, insanlık türü şefaat: af için aracılık şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi talep etmek: istemek ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

4502 Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de

Ahmed,” Tevrat’ta “Ahyed,” Kur’ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25. İ’lem 3/2.p s171 p502)

Ahyed: Resûl-ü Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen ismi binaenaleyh: bundan dolayı cihan: dünya, âlem Farukî Ahmed: İmâm-ı Rabbânî muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış müsemmâ: isimlendirilen sâkin: ikâmet eden, oturan, oturmuş vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek

5650 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaiki tafsilâtıyla beyan eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Binaenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde

nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) hak ve hakikattir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/26.İ’lem 1/1.p s246 p650)

Aleyhissalâtü Vesselâmdır: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun beyan etme: açıklama binaenaleyh: bundan dolayı dellâllık: ilân edicilik enbiya: nebiler, peygamberler enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatleri hakaik: hakikatler, esaslar hak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren, bütün yaratılmışlar merâtib: mertebeler, dereceler mücmel: öz, özet nisbet: ölçü Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği tafsilât: ayrıntılar, detaylar tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma

6759 Mu’cize-i Kübradan birkaç katreyi tazammun eden ON DÖRDÜNCÜ REŞHA.

BİRİNCİ KATRE:

Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden deliller ne tâdât ve ne tahdit edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâat” adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyan edildiği gibi, “Lemeat” adlı ikinci bir eserimde Kur’ân’ın î’câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücuh-u î’câzdan belâgat-i nazmiyeye ait bir vecihte “İşârâtü’l-Î’câz” nâm eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanları o üç kitabı tavsiye ediyorum.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/1.katre 1/1.p s298 p759)

acz: acizlik, güçsüzlük belâgat-i Nazmiye: nazma ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan: açıklama, izah delil: kanıt ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler iblâğ edilmek: belli bir seviyeye ulaştırılmak, çıkarılmak î’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma İşârâtü’l-Î’câz: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı bir tefsir iştah: istek, arzu katre: damla Lemeat: parıltılar; 1921 yılında telif edilen ve bazı Nur risalelerinin özetleri hükmünde olan bir eserdir, Sözlerin sonuna konulmuştur mu’cize-i kübra: büyük mu’cize; burada Kur’ân kastedilmektedir nâm: ad, isim Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği reşha: sızıntı, damla şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi Şuâat: ışınlar, ışık hüzmeleri; Hz Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir tâdât: sayma tahdit: sınırlama tasnif: sınıflandırma, ayırma tavsiye etmek: bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını öğütlemek tazammun etmek: içermek, içine almak vecih: yön, taraf vücuh-u î’câz: mu’cizelik yönleri

AHMED – 2s-6p - Risale-i Nur

AHMED – Hz. Peygamberin (a.s.m.) bir ismi, çok hamdeden, çok övülmeye ve medhedilmeye lâyık, çok sevilen, beğenlmiş

AHSEN – 2s-4p - Risale-i Nur

AHSEN - en güzel, çok güzel

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1129 Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın

gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et.

1) O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.

2) Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.

3) Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.

4) Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.

5) Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.

6) Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve

adem-i iltibasla yapılıyor.

7) Mahall-i taallûku gayr-i mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez,

ahsen şekilde husule gelir.

8) Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.

Arkadaş! Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/12.p 1/1.p s51 p129)

adem-i iltibas: herhangibir karıştırma hâlinin olmaması ahsen: en güzel azîm: büyük bu’d-u mutlak: sınırsız uzaklık efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler eser-i san’at: san’at eseri gayr-i mütenahi: sonsuz hakîmâne: hikmetle; bir maksat ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde husule gelmek: meydana gelmek icad: var etme, yaratma imtiyaz-ı mutlak: varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması intizam: düzen, tertip izhar etmek: açıklamak, göstermek kuvvet-i mutlaka: sınırsız, tam güç, kuvvet mahall-i taallûk: bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge mevzun: ölçülü mizan: ölçü, denge mutlak: kayıtsız, sınırsız sahife-i arz: yeryüzü sayfası; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü sehavet-i mutlaka: tam bir cömertlik; sınırsız, şartsız cömertlik sikke: damga suhulet-i mutlaka: sınırsız, tam bir kolaylık sür’at-i mutlaka: sınırsız hız taallûk etmek: bağlantılı olmak tevafuk-u mutlak: sınırsız uyum, uygunluk vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik

2687 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu,

ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn, İmâmü’l-Müttakîn, Habîbi Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. “Aleyhi ef’dalüs salevâti mâdâmetil erdu ves’semâvât (1)”

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/22.İ’lem 1/1.p s262 p687)

(1): “Yer ve gökler devam ettikçe salâvatın en üstünü onun üzerine olsun.”

ahsen: en güzel anâsır: unsurlar (hava, su, toprak, ateş) ekrem: en cömert eltaf: en lâtif, çok hoş ve güzel eşref: en şerefli, en üstün Habîbi Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) hayvanat: hayvanlar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! İmâmü’l-Müttakîn: Allah’tan korkan takvalıların imamı kâinat: evren nebatat: bitkiler semere: meyve Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn: nebî ve resûllerin reisi olan Peygamberimiz (a.s.m.) şecere: ağaç ziyadar: parlak, aydınlık

3774 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakk’ın “A’lem, Ekber, Erham,

Ahsen” gibi esmâ ve sıfat ve ef’alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünkü maksat, bizzat ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufu tafdil etmektir. Ve keza, izzet-i İlâhiyeye de münâfi değildir. Çünkü, maksat, sıfât ve ahvâl-i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef’âli arasında bir muvazene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki, sıfât-ı İlâhiyeye bir naks olsun. Evet, masnuattaki kemâlât, Cenâb-ı Hakkın kemâlinden in’ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuat, sıfât-ı İlâhiye ile muvazene hakkına malik değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/6.katre (İ’lem) 1/1.p s304 p774)

ahvâl-i İlâhiye: İlâhî haller Ahsen: en güzel, Allah (c.c.) aklî: akılla ilgili, akla uygun A’lem: en iyi bilen, Allah (c.c.) bizzat: doğrudan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.)ef’al: fiiller Ekber: en büyük, Allah (c.c.) Erham: en merhametli, Allah (c.c.) esmâ: isimler, Allah’ın isimleri gayr-ı hakikî: gerçek olmayan hakikî: asıl, gerçek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkân: mümkün olma, olabilirlik in’ikâs etmek: yansımak ism-i tafdil: “en üstün, daha üstün, daha iyi” gibi karşılaştırma ve üstünlük ifade eden sözler izzet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyden üstün ve yüce olması kemâl: mükemmellik kemâlât: mükemmellikler, üstün değerler keza: bunun gibi mahlûkat: yaratıklar malik: sahip masnuat: san’at eseri varlıklar mevsuf: nitelendirilen, vasıflandırılan muvazene: denk tutma, karşılaştırma münâfi: aykırı, zıt naks: eksiklik, noksanlık nazaran: bakarak, -göre sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri tafdil etmek: üstün tutmak tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi, Ona ait kılınması vehmî: varsayılan, olmadığı halde var gibi düşünülen

4827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve

ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

AHSEN – 2s-4p - Risale-i Nur

AHSEN - en güzel, çok güzel

AHSEN-İ MAHLUKAT - 1s-1p - Risale-i Nur

AHSEN-İ MAHLUKAT - yaratıkların en güzeli

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve

ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

AHSEN-İ MAHLUKAT – 1s-1p - Risale-i Nur

AHSEN-İ MAHLUKAT - yaratıkların en güzeli

AHVÂL – AHVÂLÂT – 12s-31p - Risale-i Nur

AHVÂL - haller, durumlar, davranışlar, vaziyetler, oluşlar - AHVÂLÂT – haller, durumlar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1108 ON İKİNCİ REŞHA: Arkadaş!

O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünkü

ahvalini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak, arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr-ı Saadetin güneşinden Ebû Hânife, Şâfiî, Ebû Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, Îmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî (radiyallâhü anhüm ecmâin) gibi binlerce nurânî ziyâdar yıldızlar ayrılıp âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/1.p s44 p108)

ahval: haller, durumlar âlem-i beşer: insanlık âlemi Asr-ı Saadet: mutluluk çağı, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Peygamber olarak dünyada bulunduğu devir feyiz: bereket, bolluk Ebû Hânife: İmâm-ı Âzam hatib-i mürşid: doğru yolu gösteren hatip; Hz. Peygamber (a.s.m.) ihâta etmek: kuşatmak, her şeyi içine almak nurânî: nur gibi etrafını aydınlatan radiyallâhü anhüm ecmâin: Allah onların hepsinden razı olsun tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak Ebû Yezid: Bâyezid-i Bistâmi zât: Hz. Muhammed (a.s.m.) ziyâdar: ışıklı, nurlu

2113 Ey insanlar!

Zikredilen

ahval ve şuûnatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.), Sâniin o ferd-i ferid dediğimiz muhatab-ı hassı olmamasına imkân varmıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev-i beşerde en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/6.p s46 p113)

ahval: haller, vaziyetler ferd-i ferid: eşi-benzeri olmayan tek kişi muhatab-ı hâs: özel muhatap muttasıf: bir nitelik ve özelliği üzerinde taşıyan Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) şuûnat: haller, işler zikredilen: hatırlatılan, söylenen

3182 Kezalik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların

ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki, bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm menziline davetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü visallerinin lezzeti, firaklarının elemine mukabil gelmez.

(MN Lâsiyyemalar 90/65.p s62 p182)

ahvâl: haller, durumlar Dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet ebedî: sonsuz elem: acı, keder firak: ayrılık içtima: toplanma kezalik: bunun gibi, böylece leziz: lezzetli mahlûkat: yaratılmış varlıklar menzil: mesken, yurt, ev mukabil: karşılık sermedî: dâimî, sürekli visal: kavuşma zevk: eğlenme

4190 İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu (1), elbette âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait şuûnat ve

ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.

(MN Lâsiyyemalar 90/73.p s64 p190)

(1): (bk. s64 p189)

ahvâl: haller, durumlar âlem-i âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat câri olmak: geçerli olmak cemaat: topluluk dellâl: ilân edici divan-ı muhasebat: insanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap eşref: en şerefli gayr-ı mes’ul: mes’uliyetsiz, sorumsuz hıfz: koruma, saklama hilâfet-i kübra: en büyük halifelik; insanların Allah tarafından bütün varlıkların üzerinde bir temsilci kılınması ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme keramet: yüksek şeref sahibi kılınmak muhafaza: koruma müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek müşahit: gören, şahit olan nail olmak: erişmek şâmil: kapsayıcı şuûnat: işler, hâller tekrim edilmek: yüceltilmek, saygıya lâyık bulunmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak teşrif edilmiş: şerefli kılınmış, kendisine makam verilmiş

5231 Öyle bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da, bütün âzâsıyla, cevahiriyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla,

ahvaliyle delâlet eder. 7Yani bu kâinat, ihtiva ettiği bütün envâıyla “Lâ ilâhe illâllah” ve o âlemlerin erkânıyla “Lâ hâlıka illâ hû”; ve o erkânın âzâsıyla “Lâ sânia illâ hû”; ve o âzanın eczâsıyla “Lâ müdebbire illâ hû”; ve o eczânın cüz’iyatıyla “Lâ mürebbiye illâ hû”; ve o cüz’iyatın hüceyratıyla “Lâ mütesarrıfe illâ hû”; ve o hüceyratın zerratıyla “Lâ hâlıka illâ hû”; ve o zerratın tarlası olan esiriyle “Lâ ilâhe illâ hû” söyleyerek, bütün envâıyla, erkânıyla, âzâsıyla, eczâsıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esiriyle, elli beş lisanla vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ve delâlet eder. Şu lisanların tafsili gelecektir. Şimdi icmal ile zikredeceğim. Şöyleki:

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/13.p s75 p231)

ahval: haller, durumlar âlem: dünya, evren âzâ: organlar cevahir: cevherler, değerli şeyler cüz’iyat: parçanın bölümleri delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek eczâ: parça, kısım envâ: türler erkân: esaslar, esas unsurlar esir: kâinatı kapladığına inanılan ince ve lâtif madde evsaf: özellikler, nitelikler fasıl: bölüm hüceyrat: hücreler icmal: kısaca, özet olarak ihtiva etmek: içermek insan-ı kebir: büyük insan kitab-ı kebir: büyük kitap, kâinat lisan: dil şehadet: şahitlik tafsil: ayrıntılı olarak açıklama vahdet: birlik vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları, atomlar

6232 Kâinat terkiplerindeki intizam,

cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet, nakışlarındaki ziynet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet, câmidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağyir, tanzim, imkân, hudus, ihtiyaç, zaaf, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkeza, pekçok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîrin vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemâliyesine şehadet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâyı tilâvet ederek, Cenâb-ı Hakka tesbih ve Kur’ân-ı Hakîmi tefsir ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) ihbaratını tasdik ediyorlar.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/14.p s76 p232)

câmidat: cansız varlıklar cehil: cahillik, bilgisizlik cereyan-ı ahval: sürekli meydana gelen ve değişen durumlar daavat: dualar eşya: varlıklar evsaf-ı kemâliye: mükemmelliğini gösteren özellik ve sıfatlar garabet: gariplik, şaşırtıcı özellik Hâlık-ı Kadîm-i Kadîr: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan, varlığının başlangıcı olmayan, herşeyi yaratan Allah (c.c.) hikmet: gaye, fayda hikmet-i âmme: genel gaye ve fayda; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hudus: sonradan meydana gelme, yaratılma ihbarat: bazı hadiselerle ilgili verilen haberler imkân: varlıkla yokluk özelliklerinden birinin her an ihtimal dairesinde olması inayet-i tâmme: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu intizam: düzen lisan: dil mevt: ölüm muavenet: yardımlaşma muhalefet: farklı özellikler mümaselet: benzerlik nakış: işleme nizam: düzen rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet Resul-i Ekremin (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) rızk-ı âmm: genel rızık; herkesin faydalandığı rızık suret: biçim, görünüş tağyir: değiştirme tahvil: dönüştürme tanzim: düzenleme tasarruf: kullanma, yönetme tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından açıklaması, yorumu terkip: bir parçayı meydana getiren unsurlar tesanüd: dayanışma tesbihat: tesbihler; Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilâvet etmek: okumak vücub: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu vücud: var oluş zaaf: zayıflık, güçsüzlük ziynet: süs

7356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve

ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait

ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

8375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün

ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

9380 (1) Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki,

halkın bilhassa siyasî

ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi

ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

SUAL: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

CEVAP: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/3.p s121 p380)

(1): içtihad’ın 5.ci mânisi p3/3.

ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler ahval: haller, durumlar ahval-i siyasiye: siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler Arabî: Arapça avâm-ı nâs: halk tabakası bilhassa: özellikle fehmetmek: anlamak gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan haberdar: haberli, bilgili, vâkıf hâli: boş, uzak hutbe: Cuma ve bayram namazlarında hatip tarafından minbere çıkılarak yapılan, İlâhî emirleri hatırlatan konuşma ve dualar hüküm: karar icmâlen: kısaca, özet hâlinde istihsan etmek: güzel görerek beğenmek ittihaz etmek: edinmek, kabul edilmek kisve-i Arabiye: Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir) lisan: dil lisan-ı Arap: Arap dili, Arapça maahaza: bununla beraber malûm: bilinen mâruf: bilinen, tanınan meziyet: üstün özellik müsellemat-ı diniye: dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri satvet: güçlülük, ezici güç sual: soru şehâmet: cesaret ve kahramanlık şeytanî: şeytana ait tafsilen: ayrıntılı olarak tebliğ: bildirme, duyurma zaruriyat: hükümleri açık ve dinen yerine getirilmesi zorunlu meseleler, emirler, yasaklar

10420 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i ulûhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta, ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuûnâtını,

ahvalini düşünür.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/10.İ’lem 1/1.p s139 p420)

ahval: haller, durumlar beyan etmek: açıklamak daire-i imkân: imkân dairesi; varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan bütün varlıklar, kâinat daire-i mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde ve eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlıklar dairesi, yaratılanların tamamının oluşturduğu kâinat dairesi daire-i ulûhiyet: İlâhlık dairesi daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan, sıfat ve niteliklerinin zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi, Allah’ın (c.c.) varlığı durub-u emsal: meşhur sözler, atasözleri fevk: üst hakaik-i mücerrede: soyut, maddî bir kalıba sokulamayan hakikatler, gerçekler hakikat: gerçek, esas Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân misal: örnek miskin: zavallı mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlık şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler tavazzuh etmek: açıklığa kavuşma temessül etmek: belirmek, görünür hâle gelmek

11465 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet, ayinede irtisam eden bir bahçe, hareket, tegayyür ve sair

ahvalinde ayineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misal gibi. Binaenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü kalbin kâsavetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/3.İ’lem 1/1.p s156 p465)

ahval: haller, davranışlar âlem: dünya, evren eşhas: şahıslar, kişiler hususî âlem: şahsa ait, özel âlem hüsün: güzellik irtisam eden: resmedilen, görünen kâsavet: katılık, sertlik kubuh: çirkinlik, kötülük küsufa tutturmak: örtmek, perdelemek letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular misal: aynadaki yansıma, görüntü safvet: paklık, temizlik şems: güneş tâbi: bağlı tegayyür: başkalaşma umumî âlem: genel dünya, evren zerre: en küçük madde parçası ziya: ışık zulmet: karanlık

12478 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelerinden tecelliyât-ı esmâyı –kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün

ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/9.İ’lem 1/1.p s161 p478)

adem: yokluk, hiçlik âfâk: ufuklar ahvâl: haller, davranışlar alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık câri olmak: geçerli olmak cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak düstur: kural ecnas: cinsler, altında türlerin sıralandığı sınıf efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak hâdise: olay, olgu hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklenmek, isnat etmek, vermek hissedar: pay sahibi icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği imtinâ: imkânsızlık itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem mugalâta: demagoji, aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, -göre nefis: insanın kendisi nevi: çeşit Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah (c.c.) Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) şümullü: kapsamlı tasdik: doğrulama, onaylama tecelliyât: tecelliler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı

13517 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve

ahvâlin her birisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında,

ahvâlinde, “Nasıl bu nimete vasıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun

ahvâl, vukuattır. Gelecek

ahvâlin ademdir. Vücut mes’uldür, adem ise mes’ul değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/4.İ’lem 1/1.p s180 p517)

adem: yokluk, hiçlik ahvâl: haller, davranışlar binaenaleyh: bundan dolayı edâ etmek: bir şeyi olması gereken vaktinde yapmak, yerine getirmek envâ: neviler, türler eşkâl: şekiller; tarzlar, biçimler etvar: haller, tavırlar fihriste: ana özelliklerin sıralandığı liste, muhteva imkân: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem kaza etmek: yapılması gereken ancak vaktinde yapılmayan bir şeyi sonradan yapmak, yerine getirmek mâzi: geçmiş zaman mebde-i hareket: hareketin başlangıcı menzil: durak, uğranılan yer mes’ul: sorumlu müstahak olma: hak etme, lâyık olma müteaddit: birçok, çeşitli nimet: iyilik, lütuf, ihsan sıfat: özellik, nitelik sual: soru, sorgu suret: görüntü, biçim, şekil şükür: teşekkür etme, methetme ve övme tâbi: bağlı vasıl olmak: kavuşmak, ulaşmak vaziyet: durum, hâl vukua gelme: meydana gelme, olma vukuat: gerçekleşmiş olanlar, meydana gelen olgular vücud: varlık, var olma

14529 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin şuur ve ilminin sana taallûku,

ahval ve levâzımât-ı ihtiyâcâtın nisbetindedir. Çünkü, sebep ile müsebbep, kuvvetle amel arasında münasebet lâzımdır; fazla noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh, pek cüz’î olan ilim ve şuurun ile, Şems-i Ezelinin ilim ve nazarına mukabele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında, güneşin ziyası ile mübarezeye çıkan ateşböceği gibi olma!

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/16.İ’lem 1/1.p s185 p529)

ahval: durumlar amel: iş, fiil binaenaleyh: bundan dolayı cüz’î: az, sınırlı, ferdî Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) levâzımât-ı ihtiyâcât: ihtiyaç duyulan şeyler, muhtaç olunan şeyler mukabele etmek: karşılık vermek, karşılaştırmak mübareze: karşılıklı mücadele, meydan okuma münasebet: ilişki, ilgi müsebbep: sebeple meydana gelen, sebebin sonucu nazar: bakış nisbet: oran, kıyas Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah (c.c.) şuur: bilinç taallûk: bağlı olma, ilgili olma, ait olma ziya: ışık

15532 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (A)” cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve

ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pekçok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ,

1) Lâ havle anil ademi velâ kuvvete alel vücûdi: “Ademden çıkıp vücuda gelmek.”

2) Lâ havle aniz zevâli velâ kuvvete alel bekâi: “Zevale gitmeyip bekada kalmak.”

3) Lâ havle anil medarrati velâ kuvvete alen nef’ı: “Mazarratı def, menfaati celp.”

4) Lâ havle anil mesâibi velâ kuvvete alel metâlibi: “Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.”

5) Lâ havle anil meâsı velâ kuvvete alel ıbâdeti: “Maâsiye düşmemek, ibadete devam etmek.”

6) Lâ havle anil nikami velâ kuvvete alen niğ’meti: “Azaba mâruz kalmamak, nimete mazhar olmak.” 7) Lâ havle aniz zulmeti velâ kuvvete alen nûri: “Zulmete düşmemek, nurla tenevvür etmek.”

Ve hâkeza, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/19.İ’lem 1/1.p s186 p532)

(A): “Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.”

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar beka: devamlılık, kalıcı olma, sonsuzluğa gitmek binaenaleyh: bundan dolayı câmidiyet: cansızlık celp: kendine çekme cümle-i mukaddese: kusur ve eksiklikten uzak, yüce cümle elem: acı, keder emel: istek, beklenti etvar: tavırlar, aşamalar hâkeza: bunun gibi havl: güç, iktidar hayvaniyet: hayvana âit, hayvansal İ’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatını çekmek için kullanılan bir söz insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan insaniyet: insanlık letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular, duyular maahaza: bununla beraber maâsiye: günah makam: konu, yer, derece mâruz kalmak: hedef olmak, yüz yüze gelmek, uğramak, tesirinde kalmak matlub: istek mazarrat: zararlar mazhar olmak: erişmek menfaat: fayda, yarar menzil: durak, yer musibet: belâ, dert, felâket mutlak: sınırsız müteallik: alâkalı, ilgili olan şeyler nâil olmak: erişmek, ulaşmak nâzır: bakar, yönelik nebatiyet: bitkilere âit, bitkisel nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur: aydınlık suret: görünüm, şekil şümûl: kapsam takyid: sınırlandırma tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak tenevvür etmek: aydınlanmak tesellî-bahş: tesellî bahşeden vaziyet: durum, hal vücuda gelmek: var olmak, yaratılmak zeval: yokluk zerre: en küçük parça, hücre zikredilmek: belirtilmek, anılmak zulmet: karanlık

16540 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kevn ve vücut sahasında durup

ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var. Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nuranî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/2.İ’lem 1/1.p s192 p540)

ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar azamet: büyüklük cismanî: maddî yapısı olan esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma fâil: işi yapan hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hassa: ayırıcı özellik infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme kesif: katı, yoğun, saydam olmayan kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat keza: bunun gibi lâtif: ince, cismanî olmayan maddî: cismanî, gözle görülen mertebe: derece misal: örnek Mûcid: her şeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah (c.c.) mücerret: somut olmayan, soyut müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları müsebbebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma nisbetinde: oranında nur: aydınlık, ışık nuranî: nurlu Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâ: gökyüzü şe’n: durum, hâl, özellik teessür: etkilenme vukua gelme: meydana gelme, olma vücut: varlık ziya: ışık

17541 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî

ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî

ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfakî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/3.İ’lem 1/1.p s193 p541)

âfakî: dış dünyaya ait, dış dünya ile ilgili ahvâl: haller, davranışlar ahvâlât: haller bâtın: bir şeyin iç yüzü dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık enâniyet: benlik, gurur evham: kuruntular, şüpheler fezleke: öz, netice, özet gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli haricî: dış dünyaya âit hususî: özel icmal: özetleme, kısaca ifade etme icmâlî: kısaca, özetle isâl etme: ulaştırma izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kalb etme: alt üst olma, değişme, dönüşme kesret: çokluk lâkin: ama, fakat nefis: bir kimsenin kendisi, mânevî yapısı nefsî tefekkür: kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi sathî: sığ, yüzeysel tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tafsilât: ayrıntılar takarrüp etmek: yaklaşmak teemmül: düşünme, tefekkür etme, inceden inceye araştırma tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme tetkikat: incelemeler umumî: genel vahdet: Allah’ın birliği zulümat: karanlıklar

18559 (1) İşte, o ikinci yoldaki (2) (3) medar-ı sürur ve saadet olan binler

ahvalden bu hal bir nümunedir. Sair

ahvâli sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdat namında, -sevinç ve şenlikle- bir tahşidat ve sevkiyat-ı askeriye var ve vefiyat namında –sürur ve mızıka- ile terhisat-ı askeriye görünüyor. İşte, Kur’ân-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne de gelecek şeyden havf eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/7.p s201 p559)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): İkinci yol ki, Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir (bk. s201 p558)

(3): birinci yol için ise (bk. s200 p556-557)

ahval: haller, durumlar beşer: insanlık cihan: dünya, âlem havf etmek: korkmak kıyas etmek: karşılaştırmak Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân mahzun: hüzünlü medar-ı sürur ve saadet: sevinç ve neşe kaynağı nam: ad nümune: örnek sair: diğer sefer: yolculuk sevkiyat-ı askeriye: askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi tahşidat: yığınak yapma işlemleri terhisat-ı askeriye: askerlikten terhis etmeler tevellüdat: doğumlar vefiyat: vefatlar, ölümler

19626 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vahid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin iradesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahi nişanlar derc edilmiştir ki, gözle okunur da nazarla, yani akılla görünmez. İnsan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Madem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş

ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semî, Basîr bir Mürîdin iradesinin dâire-i tasarrufundadır. Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/3.İ’lem 1/1.p s236 p626)

acib: hayret verici ahval: haller, davranışlar alâmet: belirti, işaret âlem-i İslâm: İslâm dünyası Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âşikâr: ap açık Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) cihet: yön, taraf dâire-i tasarruf: dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek derc etmek: içine yerleştirmek erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan esaslar, temel unsurlar esas: temel etvar: tavırlar, haller fesat şebekesi: bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı Fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten tenzih ederim” mânâsında kullanılıp heyret ve şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır gayr-ı mütenahi: sonu olmayan Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâvi: ihtiva eden, içine alan ihrac: çıkarma ihtiyar: irade imkân: olabilirlik, olasılık, ihtimal infaz edilme: yerine getirilme, uygulanma irade: dileme, istek, kast etme ittifak: birleşme, birlik Kasıd: sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah (c.c.) kesret: çokluk muhâlât: olması imkânsız, akla uzak şeyler Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah (c.c.) Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nazar: akıl; akıl gözüyle bakmak, görmek nefiy: sürgün etme, uzaklaştırma nev: çeşit, tür nişan: işaret Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Semî: her şeyi işiten ve her bir varlığa kabiliyetine göre işitme duyguları veren Allah (c.c.) şirk: Allah’a ortak koşma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tehalüf: birbirine zıt olma, aykırılık teşekkül etme: oluşma, ortaya çıkma teşkil etmek: oluşturmak tevafuk: denk gelme, uygunluk tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) veçh: yüz

20658 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mümkün ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tagayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir.

Binaenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin

ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir. Çünkü, o şeyin istikbal halleri ademde kalır. Yol bulup vücuda gelemez. Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh, faaliyette lezzet olduğu gibi,

ahval ve şuûnatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş’et eden teessürat, teellümat, bir cihette çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet birşeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasına gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücut da teceddüd eder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/33.İ’lem 1/1.p s250 p658)

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar atâlet: hareketsizlik, durgun olma binaenaleyh: bundan dolayı cihet: yön, taraf elem: acı, keder eşya: varlıklar, şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keyfiyet: durum, nitelik mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah ‘ın var etmesine bağlı olan varlık; kâinat ve içindeki varlıklar müteessir: üzüntülü, üzgün neş’et etme: doğma, kaynaklanma nevi: çeşit, tür sükût etme: susma şerr-i mahz: tamamen şer, kötülüğün ta kendisi şuûnat: haller, durumlar, işler tagayyür: başkalaşma, değişme, tazelenme tahavvül: başkalaşım, hal değiştirme tasaffi etmek: temizlenmek, safileşmek tebeddül: değişim teceddüd: yenilenme, tazelenme teellümat: elemler, acılar teessürat: üzüntüler tevakkuf: durma, duraklama vukua gelme: meydana gelme vücud: varlık

21661 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla,

ahvâliyle cüz’ün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyleyse, cüzde tasarruf, Hâlık-ı Küllün emri altındadır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/3.İ’lem 1/1.p s252 p661)

ahvâl: haller, vaziyetler cüz: parça evvel: önce Hâlık-ı Küll: her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) hüceyre: hücre i’lem: bil küll: bütün, genel münasebet: bağlantı, ilişki mütevakkıf: bağlı nakış: işleme, süsleme tasarruf: dilediği gibi kullanma tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek

22686 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî

ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/21.İ’lem 1/1.p s262 p686)

ahval: haller, davranışlar amel:bizzat: kendisi cihet: yön ferah: sevinç, rahat, huzur fesad: bozulma fıtrî: yaratılış gereği gam: sıkıntı, üzüntü hasenât: sevaplar, iyilikler hayrat: hayırlar, iyilikler hâkezâ: böylece, bunun gibi ifsad etmek: bozmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkıtâ: kesinti izâle etmek: gidermek, yok etmek keder: sıkıntı riyâ: gösteriş şuur: bilinç, anlayış, idrak tahfif etmek: hafifletmek tekebbür: kibirlenme, büyüklenme tevâzu: alçakgönüllülük ucub: kendini beğenme vicdaniyat: vicdanla hissedilenler

23723 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Meselâ, kamerin

ahvaline veya istikbalin hakikatine dair itâ-i malûmat eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma daire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hâlıkından haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm meselelere dair malûmat itâ eden ve seni mânevî perişaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye iman ile mâülhayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebedin muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahmân’ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadıka iman ile teslim olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terk etmiyorsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/25.İ’lem 1/1.p s281 p723)

ahval: haller azîm: büyük, yüce dalâlet: sapkınlık, doğru ve hak yoldan ayrılma daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi; her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattığı varlıklar âlemi ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk firak: ayrılık hakaik-i esasiye: esas hakikatler, temel gerçekler hakikat: gerçek Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı hevâ: boş faydasız ve gelip geçici arzular heves: gelip geçici arzu ve istek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istikbal: gelecek itâ etmek: ihsan etmek, vermek itâ-i malûmat: bilgi vermek kamer: ay kesret: çokluk malûmat: bilgiler mâmelek: sahip olunan şey marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler mâülhayat: hayat suyu metalib: istekler, arzular muhabere: haberleşme Muhbir-i Sadık: doğru haber veren, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu perişaniyet: perişanlık Resul-i Rahmân: rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah’ın elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) Sultan-ı Ezel, Ebed: başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah (c.c.) teslim olmak: kabul etmek vahdet: birlik, teklik

24731 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla

ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/33.İ’lem 1/1.p s284 p731)

ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi cüz’î: ferdî, bireysel emvat: ölüler fehmetmek: anlamak güz: sonbahar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar dirilip Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı insaniye: insan hayatı ihyâ: diriltme, hayat verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet, bütün varlığın bozulup dağılması küllî: tür, cins, sınıf veya bütün varlıklar üzerinde tecelliden; kapsamlı mikyas: ölçü sıfat: nitelik, özellik şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar vezâif: görevler

25733 (1) Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir.

Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan

ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.” Adamcağız: “Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

26745 (1) Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır. Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair

ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/40.İ’lem 3/2.p s291 p745)

(1): (bk. s291 p744)

ahval: haller, durumlar atâlet: hareketsizlik, tembellik azap: acı, sıkıntı, ceza betâlet: âvârelik; işsizlik binaenaleyh: bundan dolayı cem etmek: toplamak cihad: mücadele, din uğrunda çaba harcama erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler evlât: çocuk hükûmet: ülke yönetimi, idare iştigal: meşgul olma, uğraşma itibar: göz önünde bulundurmak, dikkate almak küre-i arz: yerküre, dünya levazımat: gerekli olan şeyler libas: elbise nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu sair: diğer şakî: haydut, yol kesici taallûkat: yakın akrabalar takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma tâlim: öğretme, eğitme tedarik: elde etme temin: hazırlama, bulma terk-i kebâir: büyük günahları terk etme ubudiyet: kulluk vazife: görev

27769 VE SALİSEN:

Kur’ân mevcudatın

ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder. Mevcudatın zâtlarına ait değildir.

Bu itibarla, Kur’ân’ca en mühim, kâinatın Hâlıka nâzır olan

ahvalidir. Fen ise, Hâlıkı işe katmıyor, kâinatın

ahvalinden bizâtihâ bahseder. Ve keza, Kur’ân bütün insanlara hitap eder. Ve ekseriyetin fehmini mürâat eder ki, tahkikî bir mârifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avâmı nazara almıyor; avâm taklitte kalıyor. Bu itibarla, fennin tafsilâtını ihmal veya ipham, maslahat-ı âmme ve mefaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/1.nükte 5/4.p s302 p769)

ahval: haller avâm: halk tabakası, sıradan insanlar ayn-ı hikmet: hikmetin kendisi ayn-ı isabet: doğruluğun kendisi bizâtihâ: yalnızca kendisinden ekseriyet: çoğunluk fehim: anlayış fen: bilim fenci: bilimle uğraşan, bilim adamı Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hitap etmek: konuşmak ihmal: önemsememe, göz ardı etme ipham: gizleme, üstü kapalı bırakma itibar: özellik kâinat: evren keza: bunun gibi mârifet: Allah’ı tanıma, bilme maslahat-ı âmme: herkesin faydası mefaat-i umumiye: herkesin yararı, umumun menfaati mevcudat: var edilenler, varlıklar mürâat etmek: gözetmek nazara almak: göz önünde bulundurmak nazaran: bakarak, -göre nâzır: bakan salisen: üçüncü olarak tafsilât: ayrıntı tahkikî: delillerle doğrulanmış, araştırmaya dayanan taklit: hakikatini araştırmadan kabul etme zât: kendi

28774 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakk’ın “A’lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfat ve ef’alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünkü maksat, bizzat ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufu tafdil etmektir. Ve keza, izzet-i İlâhiyeye de münâfi değildir. Çünkü, maksat, sıfât ve

ahvâl-i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef’âli arasında bir muvazene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki, sıfât-ı İlâhiyeye bir naks olsun. Evet, masnuattaki kemâlât, Cenâb-ı Hakkın kemâlinden in’ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuat, sıfât-ı İlâhiye ile muvazene hakkına malik değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/6.katre (İ’lem) 1/1.p s304 p774)

ahvâl-i İlâhiye: İlâhî haller Ahsen: en güzel, Allah (c.c.) aklî: akılla ilgili, akla uygun A’lem: en iyi bilen, Allah (c.c.) bizzat: doğrudan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.)ef’al: fiiller Ekber: en büyük, Allah (c.c.) Erham: en merhametli, Allah (c.c.) esmâ: isimler, Allah’ın isimleri gayr-ı hakikî: gerçek olmayan hakikî: asıl, gerçek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkân: mümkün olma, olabilirlik in’ikâs etmek: yansımak ism-i tafdil: “en üstün, daha üstün, daha iyi” gibi karşılaştırma ve üstünlük ifade eden sözler izzet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyden üstün ve yüce olması kemâl: mükemmellik kemâlât: mükemmellikler, üstün değerler keza: bunun gibi mahlûkat: yaratıklar malik: sahip masnuat: san’at eseri varlıklar mevsuf: nitelendirilen, vasıflandırılan muvazene: denk tutma, karşılaştırma münâfi: aykırı, zıt naks: eksiklik, noksanlık nazaran: bakarak, -göre sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri tafdil etmek: üstün tutmak tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi, Ona ait kılınması vehmî: varsayılan, olmadığı halde var gibi düşünülen

29785 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez.

Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin

ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/9.İ’lem 1/1.p s310 p785)

ahvâl: haller, durumlar âmi: basit, sıradan binaenaleyh: bundan dolayı esrar: sırlar, gizemler fennî: bilimsel feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci gaflet: duyarsızlık, sorumluluklarından habersiz davranma hâli hak: doğru, gerçek hakaik: bir şeyin gerçek yüzü, aslı esası; doğru gerçekler hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri, esasları ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keşfetmek: bulmak, ortaya çıkarmak maddiyat: maddi şeyler muteber: geçerli, itibar edilen nefsülemir: gerçek; işin aslı ve gerçeği nur: aydınlık, ışık şiddet-i tevaggul: bir şeye fazlaca dalma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; “tabiat, insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklindeki düşünce tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak vukuf: bir şeyi etraflıca bilme, anlama zira: çünkü

30790 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İlim ve yakîn şümulüne dahil olan

ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan

ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:

Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey vücuda çıkan evlât ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir.

Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır.

Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kâdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında fark yoktur.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/14.İ’lem 1/1.p s311 p790)

ahfâd: torunlar ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller alîm: bilen beşer: insan bostan: bahçe delâlet: delil olma ecdad: atalar, cedler ecram: gök cisimleri efrad: fertler, bireyler evlât: çocuklar ehven: kolay envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki farz etmek: var saymak garip: tuhaf Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanat: hayvanlar, canlılar iadeten: eski yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde icad: var etme, vücuda getirme ihya: hayat verme, diriltme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar istikbal: gelecek zaman itibar: -bakımdan, -açıdan itkan: sağlam ve pürüzsüz san’at eseri ittikan: muhkem yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek kadîr: güç ve iktidar sahibi kafile: grup, topluluk kâinat: evren keza: bunun gibi kezalik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kudret: güç, iktidar masnu: san’at eseri varlık mevcudat: var edilenler, varlıklar mevcudat-ı mâziye: geçmişteki varlıklar mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey mukayese: kıyaslama müşahede: görme, gözlem mütesâvi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması nebatat: bitkiler neşir: ölümünde sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi nisbeten: göre, oranla peyderpey: azar azar, yavaş yavaş Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) silsile-i neseb: soy zinciri şehadet: şahitlik, tanıklık şek: şüphe, tereddüt şümul: kapsam şümus: güneşler tefâvüt: farklılık vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar yakîn: kesin, doğru bilgi, şüphesizlik zerrat: zerreler, atomlar

31818 (1) Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir.

BİRİNCİSİ: Delil-i inayet ve gayettir ki, menâfi-i eşyayı tâdât eden bütün âyat-ı Kur’âniye bu delili nesc ve şu burhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san’at ve riayet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâniin kast ve hikmetini ispat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet, nizamın şahitleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semeratı ve

inkılâbât-ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Sâniin kast ve hikmetine kat’î şehadet ediyorlar. Ezcümle (2):

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/4.p s327 p818)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır

(2): (bk. p819 – 821)

âyat-ı Kur’âniye: Kur’ânî âyetler burhan: güçlü ve sarsılmaz delil delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili ezcümle: örneğin fevaid: faydalar, yararlar fünun-u ekvan: yaratılışa ait ilimler, pozitif bilimler hikem: hikmetlet hikmet: İlâhî gaye ve fayda ihtiyar: dileme, istek, irade inkılâbât-ı ahvâl: hallerdeki, durumlardaki değişimler itkan: muhkem, sağlam kılma, inanma, emin olma, bir şeyi sağlam ve pürüzsüz yapmak itkan-ı san’at: sağlam ve pürüzsüz san’at ittikan: gözle görmüş gibi iyi ve sağlam bilme kast: amaç, hedef katmer: üst üste katlanmış sargı menâfi-i eşya: eşyaların, varlıkların faydaları mesâlih: maslahatlar, faydalar, işler mevcudat: varlıklar nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek nesc: dokuma nevi: çeşit nizam: düzen nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen riayet-i mesâlih: amaca, yarara riayet etme, uyma Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah semerat: meyveler, neticeler silsile: zincir şehadet etmek: şahitlik yapmak tâdât eden: sayan tanzim etmek: düzenlemek tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce zübde: en seçkin kısım, öz

AHVÂL – AHVÂLÂT – 12s-31p - Risale-i Nur

AHVÂL - haller, durumlar, davranışlar, vaziyetler, oluşlar - AHVÂLÂT – haller, durumlar

AHVÂL-İ ÂLEM - 1s-2p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ ÂLEM - âlemdeki haller, durumlar, âlemin halleri, dünyanın durumu

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1540 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kevn ve vücut sahasında durup

ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var. Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nuranî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/2.İ’lem 1/1.p s192 p540)

ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar azamet: büyüklük cismanî: maddî yapısı olan esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma fâil: işi yapan hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hassa: ayırıcı özellik infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme kesif: katı, yoğun, saydam olmayan kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat keza: bunun gibi lâtif: ince, cismanî olmayan maddî: cismanî, gözle görülen mertebe: derece misal: örnek Mûcid: her şeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah (c.c.) mücerret: somut olmayan, soyut müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları müsebbebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma nisbetinde: oranında nur: aydınlık, ışık nuranî: nurlu Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâ: gökyüzü şe’n: durum, hâl, özellik teessür: etkilenme vukua gelme: meydana gelme, olma vücut: varlık ziya: ışık

2733 (1) Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir.

Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan

ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.” Adamcağız: “Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

AHVÂL-İ ÂLEM – 1s-2p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ ÂLEM - âlemdeki haller, durumlar, âlemin halleri, dünyanın durumu

AHVÂL-İ İLÂHİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ İLÂHİYE - İlâhî haller

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1774 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakk’ın “A’lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfat ve ef’alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünkü maksat, bizzat ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufu tafdil etmektir. Ve keza, izzet-i İlâhiyeye de münâfi değildir.

Çünkü, maksat, sıfât ve

ahvâl-i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef’âli arasında bir muvazene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki, sıfât-ı İlâhiyeye bir naks olsun. Evet, masnuattaki kemâlât, Cenâb-ı Hakkın kemâlinden in’ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuat, sıfât-ı İlâhiye ile muvazene hakkına malik değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/6.katre (İ’lem) 1/1.p s304 p774)

ahvâl-i İlâhiye: İlâhî haller Ahsen: en güzel, Allah (c.c.) aklî: akılla ilgili, akla uygun A’lem: en iyi bilen, Allah (c.c.) bizzat: doğrudan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.)ef’al: fiiller Ekber: en büyük, Allah (c.c.) Erham: en merhametli, Allah (c.c.) esmâ: isimler, Allah’ın isimleri gayr-ı hakikî: gerçek olmayan hakikî: asıl, gerçek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkân: mümkün olma, olabilirlik in’ikâs etmek: yansımak ism-i tafdil: “en üstün, daha üstün, daha iyi” gibi karşılaştırma ve üstünlük ifade eden sözler izzet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyden üstün ve yüce olması kemâl: mükemmellik kemâlât: mükemmellikler, üstün değerler keza: bunun gibi mahlûkat: yaratıklar malik: sahip masnuat: san’at eseri varlıklar mevsuf: nitelendirilen, vasıflandırılan muvazene: denk tutma, karşılaştırma münâfi: aykırı, zıt naks: eksiklik, noksanlık nazaran: bakarak, -göre sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri tafdil etmek: üstün tutmak tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi, Ona ait kılınması vehmî: varsayılan, olmadığı halde var gibi düşünülen

AHVÂL-İ İLÂHİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ İLÂHİYE - İlâhî haller

AHVÂL-İ İSTİKBAL - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ İSTİKBAL - gelecekteki haller

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1790 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İlim ve yakîn şümulüne dahil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan

ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey vücuda çıkan evlât ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir. Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır. Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kâdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında fark yoktur.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/14.İ’lem 1/1.p s311 p790)

ahfâd: torunlar ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller alîm: bilen beşer: insan bostan: bahçe delâlet: delil olma ecdad: atalar, cedler ecram: gök cisimleri efrad: fertler, bireyler evlât: çocuklar ehven: kolay envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki farz etmek: var saymak garip: tuhaf Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanat: hayvanlar, canlılar iadeten: eski yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde icad: var etme, vücuda getirme ihya: hayat verme, diriltme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar istikbal: gelecek zaman itibar: -bakımdan, -açıdan itkan: sağlam ve pürüzsüz san’at eseri ittikan: muhkem yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek kadîr: güç ve iktidar sahibi kafile: grup, topluluk kâinat: evren keza: bunun gibi kezalik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kudret: güç, iktidar masnu: san’at eseri varlık mevcudat: var edilenler, varlıklar mevcudat-ı mâziye: geçmişteki varlıklar mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey mukayese: kıyaslama müşahede: görme, gözlem mütesâvi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması nebatat: bitkiler neşir: ölümünde sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi nisbeten: göre, oranla peyderpey: azar azar, yavaş yavaş Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) silsile-i neseb: soy zinciri şehadet: şahitlik, tanıklık şek: şüphe, tereddüt şümul: kapsam şümus: güneşler tefâvüt: farklılık vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar yakîn: kesin, doğru bilgi, şüphesizlik zerrat: zerreler, atomlar

AHVÂL-İ İSTİKBAL – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ İSTİKBAL - gelecekteki haller

AHVÂL-İ MÂZİ - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ MÂZİ - geçmişteki haller

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1790 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İlim ve yakîn şümulüne dahil olan

ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra, mevcudat-ı mâziye kafilesine dahil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp peyderpey vücuda çıkan evlât ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâniin masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâniin masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâniin ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iâdeten ihyası, evlâdının icadından daha garip değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki, vukuat-ı mâziye, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir. Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden harikalardır. Kezalik, nebatat ve hayvanat, envâıyla, efradıyla, Sânilerinin herşeye kâdir olduğuna şehadet eden san’at harikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyası arasında

fark yoktur.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/14.İ’lem 1/1.p s311 p790)

ahfâd: torunlar ahvâl-i istikbal: gelecekteki haller ahvâl-i mâzi: geçmişteki haller alîm: bilen beşer: insan bostan: bahçe delâlet: delil olma ecdad: atalar, cedler ecram: gök cisimleri efrad: fertler, bireyler evlât: çocuklar ehven: kolay envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki farz etmek: var saymak garip: tuhaf Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hayvanat: hayvanlar, canlılar iadeten: eski yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde icad: var etme, vücuda getirme ihya: hayat verme, diriltme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkânat-ı istikbaliye: gelecekte meydana gelmesi muhtemel olanlar istikbal: gelecek zaman itibar: -bakımdan, -açıdan itkan: sağlam ve pürüzsüz san’at eseri ittikan: muhkem yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek kadîr: güç ve iktidar sahibi kafile: grup, topluluk kâinat: evren keza: bunun gibi kezalik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kudret: güç, iktidar masnu: san’at eseri varlık mevcudat: var edilenler, varlıklar mevcudat-ı mâziye: geçmişteki varlıklar mu’cize: bir benzerini yapma hususunda başkasını yapmakta aciz bırakan şey mukayese: kıyaslama müşahede: görme, gözlem mütesâvi: birbirine eş, birbiriyle eşit, iki şeyin birbiriyle aynı seviyede olması nebatat: bitkiler neşir: ölümünde sonra dirilme, iyi kötü yapılan her şeyin diriltildikten sonra sergilenmesi nisbeten: göre, oranla peyderpey: azar azar, yavaş yavaş Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) silsile-i neseb: soy zinciri şehadet: şahitlik, tanıklık şek: şüphe, tereddüt şümul: kapsam şümus: güneşler tefâvüt: farklılık vukuat-ı mâzi: geçmişteki olaylar yakîn: kesin, doğru bilgi, şüphesizlik zerrat: zerreler, atomlar

AHVÂL-İ MÂZİ – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ MÂZİ - geçmişteki haller

AHVAL-İ SİYASİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVAL-İ SİYASİYE - siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1380 (1) Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi

ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

SUAL: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

CEVAP: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/5.mâni 3/3.p s121 p380)

(1): içtihad’ın 5.ci mânisi p3/3.

ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler ahval: haller, durumlar ahval-i siyasiye: siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler Arabî: Arapça avâm-ı nâs: halk tabakası bilhassa: özellikle fehmetmek: anlamak gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan haberdar: haberli, bilgili, vâkıf hâli: boş, uzak hutbe: Cuma ve bayram namazlarında hatip tarafından minbere çıkılarak yapılan, İlâhî emirleri hatırlatan konuşma ve dualar hüküm: karar icmâlen: kısaca, özet hâlinde istihsan etmek: güzel görerek beğenmek ittihaz etmek: edinmek, kabul edilmek kisve-i Arabiye: Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir) lisan: dil lisan-ı Arap: Arap dili, Arapça maahaza: bununla beraber malûm: bilinen mâruf: bilinen, tanınan meziyet: üstün özellik müsellemat-ı diniye: dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri satvet: güçlülük, ezici güç sual: soru şehâmet: cesaret ve kahramanlık şeytanî: şeytana ait tafsilen: ayrıntılı olarak tebliğ: bildirme, duyurma zaruriyat: hükümleri açık ve dinen yerine getirilmesi zorunlu meseleler, emirler, yasaklar

AHVAL-İ SİYASİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVAL-İ SİYASİYE - siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler

AHVÂL-İ SURİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ SURİYE - dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait

ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

AHVÂL-İ SURİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ SURİYE - dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar

AHVÂL-İ UMUMİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ UMUMİYE - genel haller, durumlar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1731 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla

ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/33.İ’lem 1/1.p s284 p731)

ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi cüz’î: ferdî, bireysel emvat: ölüler fehmetmek: anlamak güz: sonbahar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar dirilip Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı insaniye: insan hayatı ihyâ: diriltme, hayat verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet, bütün varlığın bozulup dağılması küllî: tür, cins, sınıf veya bütün varlıklar üzerinde tecelliden; kapsamlı mikyas: ölçü sıfat: nitelik, özellik şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar vezâif: görevler

AHVÂL-İ UMUMİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ UMUMİYE - genel haller, durumlar

AHVÂL-İ ZAHİRİYE - 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ ZAHİRİYE - dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve

ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

AHVÂL-İ ZAHİRİYE – 1s-1p - Risale-i Nur

AHVÂL-İ ZAHİRİYE - dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar

AHYÂR – 1s-2p - Risale-i Nur

AHYÂR – hayırlılar, hayırlı kimseler, dostlar, iyilik sevenler, eşrarın zıddı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

169 O zât (a.s.m.) öyle bir kutup ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde bulunan bütün

enbiyâ-i ahyâr, ebrâr-ı sâdıkîn onun gelmesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyânın esasat-ı semâviyesidir. Dal ve budakları, evliyânın maarif-i ilhamiyesidir.

(MN Reşhalar 12/1.Reşha 6/3.p s34 p69)

ebrâr-ı sâdıkîn: sâdık, iyi kullar enbiyâ: nebiler, peygamberler enbiyâ-i ahyâr: seçkin peygamberler esasat-ı semâviye: vahiy yoluyla gelmiş olan esaslar evliyâ: veliler, Allah’ın sevgili kulları halka-i zikr: zikir halkası kelâm-ı nutuk: söz, ifade kutup: mânevî açıdan merkez konumunda bulunan maarif-i ilhamiye: ilhamla kalbe gelen bilgiler müttefik: ittifak etmiş, birleşmiş nâtık: konuşan nokta-i merkeziye: merkezî nokta O zât: Hz. Muhammed (a.s.m.) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç

2691 DÖRDÜNCÜ BASAMAK:

Cenâb-ı Hakkın, iktizâları, hükümleri mütegayir bazı esmâları vardır. Meselâ, Bedir gibi bazı gazâlarda Ashab-ı Kirama yardım etmek üzere, küffar ile muharabe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtin (yani semâvî olan

ahyar ile arzî eşrar) arasında muharebenin vukuunu istib’ad değil, iktizâ eder. Evet, Cenâb-ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetin iktizâsı üzerine, bu kabil mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhiri, azametine lâyıktır.

BEŞİNCİ BASAMAK: Ruhânîlerin

ahyârı semâda bulunduklarından, eşrarı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i semâ, onları şerâretleri için kabul etmeyerek def ediyorlar. Maahaza, bu gibi mânevî mübârezeleri âlem-i şehadete, bilhassa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana ilân ve teşhirine recm-i nücum alâmet ve nişan kılınmıştır.

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/4.-5.basamaklar) 5/3.p s267 p691)

ahyar: hayırlı kimseler alâmet: belirti, işaret âlem-i şehadet: görünen âlem arzî: dünyaya âit, dünyalı azamet: büyüklük Bedir: Medine’ye 160 Km. mesafede küçük bir kasabadır. Bedir savaşı: (M/624) Hicretin 2. Yılında olmuştur. Başta Ebû Cehil olmak üzere 70 müşrik öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Müslümanlar 14 şehit verdiler. Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) def: uzaklaştırma ehl-i semâ: gök ehli, melekler ve ruhanîler esmâ: isimler eşrar: şerliler, kötüler gazâ: savaş haşmet: büyüklük, ihtişam hüküm: karar ihlâk etmek: helâk etmek, yok etmek iktizâ: gereklilik iltihak etmek: katılmak inzâl: indirme istib’ad: akıldan uzak görme kabil: gibi küffar: kâfirler letâfet: hafiflik, incelik maahaza: bununla beraber melâike: melekler muharabe: harp, savaş mübâreze: karşı koyma mücâzât: cezalandırma müstehak: hak etmiş mütegayir: değişik, birbirine zıt müşahede: görme, gözlem nişan kılmak: işaret yapmak, işaret olarak koymak recmetmek: taşlamak recm-i nücum: yıldızlarla taşlama ruhânî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık; melek ve cin gibi varlıklar satvet: güç, ezici kuvvet semâ: gökyüzü semâvî: gökle ilgili, uzaylı şehadet: şahidlik, tanıklık şerâret: şerlilik, kötülük teşhir: ilân etme, duyurma vuku: gerçekleşme, meydana gelme

AHYÂR – 1s-2p - Risale-i Nur

AHYÂR – hayırlılar, hayırlı kimseler, dostlar, iyilik sevenler, eşrarın zıddı

AHYED - 1s-1p - Risale-i Nur

AHYED – Hz Peygamberin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen bir ismidir, bazı metinlerde Uheyd, Uhîdu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılır

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1502 Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de “Ahmed,” Tevrat’ta

Ahyed,” Kur’ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25. İ’lem 3/2.p s171 p502)

Ahyed: Resûl-ü Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen ismi binaenaleyh: bundan dolayı cihan: dünya, âlem Farukî Ahmed: İmâm-ı Rabbânî muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış müsemmâ: isimlendirilen sâkin: ikâmet eden, oturan, oturmuş vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek

AHYED – 1s-1p - Risale-i Nur

AHYED – Hz Peygamberin (a.s.m.) Tevrat’ta geçen bir ismidir, bazı metinlerde Uheyd, Uhîdu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılır

AHZ – AHZETMEK - 1s-2p - Risale-i Nur

AHZ – AHZETMEK - alma, almak, kabzetme, tutma, kabul etme, tesellüm, işkence etme, rehber yol gösterici vs. edinmek

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1531 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’ân’dan fehim ve iktibas ettiği, (hâfızasında) kendine has bir Kur’ân vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder. Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddit sûrelerden ayrı ayrı âyetleri

ahz edebilir. Çünkü, bir âyetin sair âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla, müteaddit sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur’ân hükmünde olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/18.İ’lem 1/1.p s186 p531)

ahz etmek: almak; rehber, yol gösterici vs. edinmek âlem: dünya, evren âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri cihet: taraf, yön ehl-i meşrep: bir hareket tarzı ve yol takip edenler, bir metoda sahip olanlar fehim: anlayış, anlama, kavrama hakikî: gerçek hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak yola ulaşma iktibas etmek: alıntı yapmak ittisal: bitişmek, birleşmek meşreb: yol, hareket tarzı, metot meziyet: üstün nitelik, özellik münasebet: irtibat, ilişki, ilgi müteaddit: birçok rahmet: şefkat, merhamet, bağış sair: başka sûre: Kur’ân-ı Kerimin ayrıldığı 114 bölümden her biri terbiye: eğitim, yetiştirme ulemâ: âlimler vahşet: yalnızlık, yabancılık

2697 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Acz de aşk gibi Allah’a isal eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir. Ehl-i sülûk, tarîk-i hafâda letâif-i aşere üzerine, tarîk-i cehirde nüfus-u seb’a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir, âciz ise dört hatveden ibâret, hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur’ân’ın feyzinden istifade etmiştir. Birinci hatveyi “Felâ tüzek’kû en’füseküm (Necm 53/32) (1)” âyetinden, İkinci hatveyi “Velâ tekûnû kel’lezine nesul’lâhe feen’sâhüm en’füsehüm (Haşir 59/19) (2)” âyetinden, Üçüncü hatveyi “Mâ esâbeke min hasenetin feminel’lâhi ve mâ esâbeke min sey’yietin femin nefsik (Nisâ 4/79) (3)” âyetinden, Dördüncü hatveyi “Kül’lü şey’in hâlikün illâ vec’heh (Kasas 28/88) (4)” âyetinden

ahzetmiştir. Bunların izahı: (5)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatvedir) 1/1.p s270 p697)

(1): Necm Sûresi 53/32: “Nefislerinizi temize çıkarmayın.”

(2): Haşir Sûresi 59/19: “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.”

(3): Nisâ Sûresi 4/79: “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.”

(4): Kasas Sûresi 28/88: “Onun zatından başka herşey helâk olup gidicidir.”

(5): (bk. p698-p700)

âciz: güçsüz acz: acizlik, güçsüzlük ahzetmek: almak âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ehl-i sülûk: tarikat yolunda yürüyenler fakir: muhtaç feyz: ihsan, bağış, kerem hatve: basamak, mertebe ibâret: meydana gelmiş, toplanmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isal etmek: ulaştırmak, eriştirmek istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak letâif-i aşere: on lâtife veya duygu nüfus-u seb’a: nefsin yedi mertebesi sehl: kolay selâmet: esenlikli, güvenli sülûk etmek: yol almak tarîk: mânevî yol tarîk-i cehriye: açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat tarîk-i hafâ: gizli olarak zikir yapılan tarikat

AHZ – AHZETMEK – 1s-2p - Risale-i Nur

AHZ – AHZETMEK - alma, almak, kabzetme, tutma, kabul etme, tesellüm, işkence etme, rehber yol gösterici vs. edinmek

AİT - 17s-45p - Risale-i Nur

AİT - ilgilendiren, ilişkin, ... için, ... e düşen, birinin olmak, birine düşmek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

113 LEM’ALAR

Türkçe Risale-i Nur’un Yirmi İkinci Sözüyle aynı mealdedir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

(Zümer Sûresi 39/62 (1), Zümer Sûresi 39/63 (2), Yâsin Sûresi 36/83 (3),

Hicr Sûresi 15/21 (4), Hûd Sûresi 11/56 (5)

(MN Lem’alar s19 p13)

(1) Zümer Sûresi 39/62: Allah herşeyin yaratıcısıdır. Ve O herşey üzerinde

hakkıyla görüp gözeticidir.

(2) Zümer Sûresi 39/63: Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona

âittir.

(3) Yâsin Sûresi 36/83: “Şanı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir.

(4) Hicr Sûresi 15/21: Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın.

(5) Hûd Sûresi 11/56: “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine

boyun eğdirmiş olmasın.

meal: anlam; mânâ

2190 İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu (1), elbette âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine

ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir. (MN Lâsiyyemalar 90/73.p s64 p190)

(1): (bk. s64 p189)

ahvâl: haller, durumlar âlem-i âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat câri olmak: geçerli olmak cemaat: topluluk dellâl: ilân edici divan-ı muhasebat: insanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap eşref: en şerefli gayr-ı mes’ul: mes’uliyetsiz, sorumsuz hıfz: koruma, saklama hilâfet-i kübra: en büyük halifelik; insanların Allah tarafından bütün varlıkların üzerinde bir temsilci kılınması ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme keramet: yüksek şeref sahibi kılınmak muhafaza: koruma müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek müşahit: gören, şahit olan nail olmak: erişmek şâmil: kapsayıcı şuûnat: işler, hâller tekrim edilmek: yüceltilmek, saygıya lâyık bulunmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak teşrif edilmiş: şerefli kılınmış, kendisine makam verilmiş

3208 KATRE. Tevhid Denizinden.

İFADE-İ MERAM. Malûmdur ki, insan, hasbelkader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da, bazen da boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle pek acip bir yola girmiştim. Ve pekçok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye, beni Kur’ân’a teslim edip, Kur’ân’ı bana muallim yaptı.

İşte, Kur’ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytanla yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe, “Süb-hânellâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekberu lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)” kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işarettir.

(MN Katre ifade-i meram 2/1.p s71 p208)

(1): “Allah her noksandan münezzehtir. Ve hamd Allah’a mahsustur. Ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve Allah herşeyden büyüktür. Ve havl ve kuvvet ancak Allah’a

aittir.”

acip: acayip, tuhaf acz: acizlik, güçsüzlük ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inkârcılar fakr: fakirlik, muhtaçlık halâs olmak: kurtulmak hasbelkader: kaderin sevkiyle, kaderin bir cilvesi olarak ifade-i meram: maksadı ifade etme iltica etmek: sığınmak inayet-i ezeliye: varlığı ezelî olan Allah’ın inayeti, yardımı kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması katre: damla malûm: bilinen, belli muallim: öğretmen, öğretici muharebe: mücadele; savaş musibet: belâ, sıkıntı muzafferen: zafer kazanmış olarak muzafferiyet: zafer kazanma münakaşa: tartışma müsademe: çarpışma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) risale: küçük çaplı kitap; Katre Risalesi sülûk etmek: yönelmek, belli bir yolda ilerlemek tahassun etmek: sığınmak tesadüf etmek: rast gelmek tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma ve herşeyi bir olan Allah’a verme vesile: aracı vuku bulmak: meydana gelmek

4255 Evet, insan kâinatın en eşrefi ve esbab içinde ihtiyarı en geniş olduğu halde, ef’âl-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz’ünden ancak bir cüzü insana

ait olabilir. Esbabın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, tesirsiz olursa öteki esbab-ı câmide ne halt edebilir? İşte kâinat şu hakikatten tebarüz eden vücut ve vahdet lisanıyla “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (1)” yu tilâvet eder.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/37.p s82 p255)

(1): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

âdi: basit, sıradan cüz’: bölüm, parça ef’âl-i ihtiyarî: kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler esbab: sebepler esbab-ı câmide: cansız sebepler eşref: en şerefli, en üstün halt: karıştırma, yanlış yapma ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü tebarüz eden: belli olan, belirtilen, görülen tesir: etki tilâvet etmek: okumak vahdet: birlik, teklik vücut: varlık

5282 (1) Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücut, hâvi olduğu garib san’at, acip nakışların şehadetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana

aittir.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/2.p s90 p282)

(1): insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir, onlara güvenemez.

(bk. s90 p281)

acip: acayip, hayret verici dest-i kudret: Allah’ın kudret eli eser-i san’at: san’at eseri garib: hayret verici ve şaşırtıcı şey hane: ev hâvi olma: içinde bulundurma lakîta: buluntu onun: insanın Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (c.c.) şehadet: şahitlik, tanıklık tasarruf: dilediği gibi kullanma ve idare etme işlemleri temellük: sahiplenme, kendisine mal etme

6283 (1) Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana

aittir.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/3.p s91 p283)

(1): vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana

aittir (bk. s90 p282)

âdi: basit, sıradan cüz’: bölüm, parça ef’âl: fiiller, hareketler ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller ekl: yeme esbab: sebepler eşref: en şerefli, en üstün husûl: meydana gelme ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü nam: ad şürb: içme

7284 (1) Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/4.p s91 p284)

(1): insan, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlini ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana

aittir (bk. s91 p283)

daire-i ihtiyar: etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi havâs: hisler, duygular idhal etmek: bir şeyi içine katmak iftihar etmek: övünmek ihata etmek: kuşatmak, kapsamak ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü semere: meyve, sonuç

8317 NÜKTE.

“Ve mâ min dabbetin fil’ardı illâ alellâhi rız’kuhâ (Hûd 11/6) (1)” âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısımdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak, sa’y ve kisbe bağlıdır.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/5.Nükte 1/1.p s100 p317)

(1): Hûd Sûresi 11/6: Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a

ait olmasın.

âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi cisim: beden gayr-ı zarurî: zorunlu olmayan hakikî rızık: hayatın devamı için sahip olmamız gereken nimetler kisb: kazanma mecâzî rızık: yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler nükte: ince anlamlı söz rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler sa’y: çalışma, emek semiz: besili taahhüt: garanti zaafiyet: zayıfık zarurî: zorunlu, gerekli

9340 REMZ.

İnsanı dalâlete sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile İsm-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur. Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine

ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır. Ve keza, daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli. Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî ayinelerde âni ve def’îdir. Çünkü, icad ile tecellî arasında fark vardır.

(MN Katrenin Zeyli 18/11.Remz 1/1.p s107 p340)

âni: en kısa zamanda berzahî: dünya ve âhiretin ortasında bulunan kabir âlemine ait; iki şey arasındaki ara bölme cihet: yön cilve: görüntü, yansıma daire-i esbab: sebepler dairesi daire-i itikad ve tevhid: sarsılmaz inanç ve her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma dairesi dalâlet: doğru yoldan sapkınlık, inançsızlık def’î: birden bire, âni hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak tam yerli yerinde olma icad: yaratma, var etme iltibas etme: karıştrma İsm-i Bâtın: Cenâb-ı Hakkın her varlığın içine hükmettiğini ifade eden ismi İsm-i Zâhir: Cenâb-ı Hakkın bütün varlıkları dıştan kuşatan ve varlığını eserleriyle ve delilleriyle açıkça ifade eden ismi kudret: güç, kuvvet ve iktidar levazım: gerekli olan ve ihtiyaç duyulan şeyler levazımat: gerekli olan ve ihtiyaç duyulan şeyler mahzurlu: sakıncalı merci: başvurulacak, sığınılacak yer sair: diğer, başka sıfat: özellik, vasıf taallûkat: ilgili ve bağlantılı hususlar tecellî: yansıma tecelliyât: tecelliler, yansımalar tedricî: aşamalı vücud: var olma

10347 REMZ. Ey insan!

Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlikü’l-Mülke

aittir. Binaenaleyh, kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuur ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın Onun mülküne el uzatma. Binaenaleyh, gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap – fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şeriatından öğrenirsin.

(MN Katrenin Zeyli 18/17.Remz 1/1.p s110 p347)

Bâki: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık haddini tecavüz etme: haddini aşma, ileri gitme Mâlik: her şeyin hakikî sahibi olan Allah (c.c.) Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (c.c.) meşiet: dileme, irade, istek mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer nisbetinde: ölçüsünde, oranında şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi şuur: bilinç, anlayış, idrak teşebbüs: girişim yed-i ihtiyar: irâde eli vücud: varlık

11356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına

ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

12414 Arkadaş!

Şu dünyevî hayatın faideleri pekçoktur. O faidelerden, hayat sahibine, tasarruf ve hizmeti nisbetinde bir hisse ayrılduktan sonra, bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîme râcidir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve Cennette rahmet-i İlâhiyenin envâının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-ı mütenahi semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek, insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdut faidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan kısmı sultana râcidir. İnsan da, sefine-i vücuduyla alâkası derecesinde o vücudun hayattar semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan-ı Ezelîye

aittir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/2.p s137 p414)

alâka: ilgi bâki kalan: geri kalan cilve: görüntü, yansıma dünyevî: dünya ile ilgili envâ: neviler, türler esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mütenahi: sonsuz hayat-ı uhreviye: öteki dünya hayatı, öldükten sonraki sonsuz hayat hayattar: canlı hisse: pay mazhar: erişmiş, kavuşmuş mütebâki: geri kalan râci: dönen, ait olan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti sefine: gemi sefine-i vücud: vücut gemisi, beden gemisi semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, sonuç Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı bütün zamanları kuşatan Sultan, Allah (c.c.) tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tecelliyat: tecellîler, yansımalar, görüntüler vücud: beden

13420 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i ulûhiyete

ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta, ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuûnâtını, ahvalini düşünür.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/10.İ’lem 1/1.p s139 p420)

ahval: haller, durumlar beyan etmek: açıklamak daire-i imkân: imkân dairesi; varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan bütün varlıklar, kâinat daire-i mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde ve eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlıklar dairesi, yaratılanların tamamının oluşturduğu kâinat dairesi daire-i ulûhiyet: İlâhlık dairesi daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan, sıfat ve niteliklerinin zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi, Allah’ın (c.c.) varlığı durub-u emsal: meşhur sözler, atasözleri fevk: üst hakaik-i mücerrede: soyut, maddî bir kalıba sokulamayan hakikatler, gerçekler hakikat: gerçek, esas Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân misal: örnek miskin: zavallı mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlık şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler tavazzuh etmek: açıklığa kavuşma temessül etmek: belirmek, görünür hâle gelmek

14444 (1) Maahaza, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd-i müstehlikte zevilhayata

âit cüz’î faidelerden başka esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuûnâtına

ait gayr-ı mütenâhi hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünkü, o eşyanın intizamlı hakîmâne teşahhusatı ve şuurkârâne muhkem hususiyatı, kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de, o sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevad-ı Mutlakdan, bir Hakîm-i Mutlaktan, bir Kadîr-i Mutlakdan geldiğini gösteren şahitlerdir. (MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/3.p s148 p444)

(1) küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sânii… o hazine sâhibi o hazineyi, âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara, İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır.

Cevad-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) cüz’î: az, sınırlı, ferdî, bireysel esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri esrar: sırlar eşya: şeyler, varlıklar ferd-i müstehlik: tüketen, tüketici kişi feyz-i âmm: umumî, genel bolluk gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde Hakîm-i Mutlak: her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi olan Allah (c.c.) havale: bir işi başkasına bırakma, verme hikmet: gaye, fayda, anlam, sır hususiyat: hususî özellikler İlâhî: Allah tarafından olan intizamlı: düzenli ittifak: anlaşma, birlik Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) maahaza: bununla beraber muhal: gerçekleşmesi imkânsız olan muhkem: sağlam neş’et etme: kaynaklanma semerat: meyveler, neticeler sofra-i rahmet: rahmet sofrası şuûnât: hâller, durumlar, vaziyetler şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak tatmin: doyurma tecelliyat: tecellîler; yansımalar tesadüf: rastlantı teşahhusat: şahsiyet ve hüviyetini gösteren ayırt edici özelliklere kavuşma zevilhayat: canlılar ziyafet-i âmme: umumî, herkesi içine alan ziyafet

15452 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herbir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahi gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata

ait, ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahi olan mâlikiyeti nisbetinde, hayatı icad eden zâta

âittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün faideleri bir zîhayata

ait değildir ki, abes olsun. Evet, sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i âmme-i İlâhiye, nev-i beşere, halife olduğu münâsebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/16.İ’lem 1/1.p s151 p452)

abes: boş ve faydasız abesiyet: faydasızlık, gayesizlik bâki kalan: geri kalan gayr-ı mütenahi: sonsuz hakikat: gerçek halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan icad etme: yapma, yaratma, meydana getirme ikram: bağış, ihsan, lütuf istifade: faydalanma mahlûk: yaratılan varlık, yaratılmış mâlikiyet: sahiplik münâsebet: ilgi, bağ nazaran: bakarak, -göre nev-i beşer: insanlar nisbet: oran sath-ı arz: yeryüzü tekebbür etmek: kibirlenmek, büyüklenmek zât: şahıs zîhayat: canlı, hayat sahibi ziyafet-i âmme-i İlâhiye: Allah’tan gelen ve herkesi kapsayan ziyafet

16456 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İmana

ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mâl-i salihadır. Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir. Ecnebîlerden alınan maddî bilgiler, san’at ve terakkiyata

âit ise, lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır. “Ellâhümme yâ erhamerrâhımiyn… (1)”

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/18.İ’lem 1/1.p s153 p456)

(1): Ey Erhamü’r-Râhimîn olan Allah’ım! Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine rahmet et ve onların kalblerini iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Kur’ân’ın burhanlarını izhar et ve İslâm dinini yücelt. Âmin.

a’mâl-i saliha: güzel işler; dinin emir ve yasaklarına uygun davranışlar bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla ecnebî: yabancı hukuk-u ibâd: kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, mükellefin irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar; mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi haklar hukukullah: Allah’a ait haklar; ibadet ve cezâ ile ilgili ilâhî hükümler; yalnız bir şahsa ait olmayan ve bütün halka bakan hükümler, genel hukuk ifa etmek: bir işi gerçekleştirmek, yerine getirmek maddî: maddeyle alâkalı muzır: zararlı sâlih amel: faydalı, yararlı iş; dinin emir ve yasaklarına uygun davranış sefahet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık tecavüz etmek: haddi aşmak, saldırmak, zulmetmek terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler

17468 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada sana

ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor:

Biri, cesettir. Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.

Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.

Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Dâim-i Bâkinin zikriyle muhafazası lâzımdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/1.p s157 p468)

âkıbet: netice, son bekâ: devamlılık, kalıcılık Dâim-i Bâki: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah (c.c.) emir: iş, olay, olgu hayvaniyet: canlılık, hayat taşıma insaniyet: insanlık lâtif: şirin, güzel, hoş mâhiyet: temel özellik, asıl nitelik mütereddit: şüpheli, karasız; iki şey arasında gidip gelme tahavvül etmek: bir halden başka bir hale dönüşmek zarif: ince, nazik zeval: yokluk zikir: devamlı Allah’ı anma

18475 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakat-ı beşerin iştiha ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O mâidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma

aittir. Meselâ: “İnnes semevâti vel arda kânetâ ratkan fefe teaknâ hümâ (Enbiyâ 21/30) (1)” âyet-i kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifham ve ifade ediyor: Semâvat, ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebatat çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu mânâya delâlet eden “Ve cealnâ minel mââi külle şey’in hayy (Enbiyâ 21/30) (2)” âyet-i kerimesidir. Çünkü, hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz ve semânın izdivacından tevellüd edebilir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/1.p s159 p475)

(1): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.”

(2): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Her canlı şeyi sudan yarattık.”

arz: yeryüzü âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi beşer: insan delâlet: işaret etme, gösterme fetk etmek: yapışık bir şeyi ayırmak hâvi: içine alan hayvanî: hayvansal ifham etmek: anlatmak, anlamasını sağlamak istifade: faydalanma iştiha: iştah, istek, arzu izâle etmek: ortadan kaldırmak, yok etmek izdivac: birbirine eş olma, evlenme kabiliyet: yetenek mâide: sofra mânâ: anlam mezkûr: zikredilen, anılan nâzil olmak: inmek nebatat: bitkiler nebatî: bitkisel nüzûl: inme safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden herbiri, herbir aşama satıh: yüzey semâ: gök; burada semânın yüksekliğine teşbih edilerek sonsuz yücelik ve azamet sahibi Allah’ın yüce katı kastedilmiştir semâvat: gökler semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî sofra-i İlâhiye: Allah tarafından gönderilen sofra, nimetler tabaka-i avâm: halk tabakası tabakat-ı beşer: insan tabakaları tevellüd etmek: doğmak

19476 (1) Mezkûr âyetin tabaka-i avâma

ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden “Evvelü mâ hâlekallâhü nûrî (2)” hadis-i şerifidir. İkinci misal: “Efeayînâ bil’halkıl evveli bel hüm fî lebsin min halkın cediyd (Kaf 50/15) (3)” olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma

ait safhasında şu mânâ vardır: “Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/2.p s160 p476)

(1): Enbiyâ Sûresi 21/30: “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi 21/30: “Her canlı şeyi sudan yarattık.”

(2): hadis-i şerif: Cenab-ı Hak her şeyden evvel benim nurumu yarattı.”

(3): Kaf Sûresi 50/15: “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz olalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.”

acip: hayret verici âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil delâlet: işaret etme, gösterme ehven: daha kolay hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak infisal: ayrılma mâcun: karıştırılmış; karışım madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, mâcun mânâ: anlam mezkûr: zikredilen, anılan misal: örnek nur: aydınlık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden herbiri, herbir aşama seyyarat: gezegenler şehadet: şahitlik, tanıklık şems: güneş tabaka-i avâm: halk tabakası tenvir etme: aydınlatma teyid etmek: doğrulamak

20498 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Fıtrat-ı insaniyenin garip bir hali, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine banzetir, tefrik edemez. Meselâ, el ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnun, yüksekte gözüyle gördüğü birşeyi almak için elini uzatıyor. El gözün komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi el de yapabilir zanneder.

Kezâlik, insan-ı gafil, kendi şahsına

ait ednâ, cüz’î bir tanzimden âciz olduğu halde, gururuyla, hayaliyle Cenâb-ı Hakkın ef’âline tahakkümle el uzatıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/23.İ’lem 2/1.p s169 p498)

âciz: güçsüz cüz’î: küçük, basit, bireysel ednâ: en basit, en küçük ef’âl: fiiller, işler fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız olma hâli garip: tuhaf, şaşırtıcı, ilginç havâs: duygular, hisler hüküm: yargı, bir şeyi diğer bir şeye olumlu veya olumsuz isnad etme; “namaz farz bir ibadettir” gibi iltibas: karıştırma insan-ı gafil: vurdum duymaz, habersiz, sorumsuz insan kezâlik: bunun gibi letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular mecnun: deli tahakküm: zorla, dilediği gibi hükmetme, baskı altına alma tanzim: düzenleme, düzene koyma tefrik etmek: ayırmak, ayırd etmek

21514 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller:

1) Tevhidin bütün iktizâlarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.

2) Esmâ-i Hüsnânın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlâhiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir.

3) Rububiyet ve ulûhiyete

âit şuûnatı kemâl-i muvazene ile cem etmesidir.

Kur’ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliya ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınına dalmış olan İşrâkiyun ve âlem-i gayba nüfuz eden Rûhâniyun dahi Kur’ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyet olduğundan, hakikat-i mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat-tefritle tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü bozup muvazeneyi ihlâl ediyorlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/1.p s178 p514)

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem bâtın: bir şeyin iç yüzü beşer: insan cem etmek: toplamak cihet: taraf, yön Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri eşya: varlıklar evliya: Allah dostları veli kullar hak: doğru, gerçek hakaik-i âliye-i İlâhiye: Allah’a ait yüksek, yüce hakikatler, gerçekler hakikat: asıl, esas hakikat-i mutlaka: bir sınırı olmayan sınırsız hakikat, gerçek hâsiyet: özellik ifrat: normalden yukarı olma, aşırılık ihata etmek: kuşatmak, kapsamlı olarak anlayıp idrak etmek ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak iktizâ: bir şeyin gereği İşrâkiyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri kemâl-i muvazene: mükemmel derecede ölçülü ve dengeli olma Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: ifade ve açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim melekût: görünmeyen mânevî âlem, herbirşeyin iç yüzü mertebe: derece, aşama muhafaza etmek: korumak mukayyet: sınırlı muvazene: denge, ölçü müraat etmek: riayet etmek, uymak nazar: bakış; bakış açısı netaic-i fikir: düşünce ürünleri, düşünce ürünü eserler nüfuz etme: içine girme rububiyet: Rablık Rûhâniyun: gayb âlemine nüfuz eden nurânî ve ruhânî kimseler sadık: doğru, doğrulayıcı şuûnat: Cenab-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tasarruf: dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma tenasüp: uygunluk tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait kılınması ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık

22517 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin her birisi sana

âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde, “Nasıl bu nimete vasıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahvâl, vukuattır. Gelecek ahvâlin ademdir. Vücut mes’uldür, adem ise mes’ul değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır. (MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/4.İ’lem 1/1.p s180 p517)

adem: yokluk, hiçlik ahvâl: haller, davranışlar binaenaleyh: bundan dolayı edâ etmek: bir şeyi olması gereken vaktinde yapmak, yerine getirmek envâ: neviler, türler eşkâl: şekiller; tarzlar, biçimler etvar: haller, tavırlar fihriste: ana özelliklerin sıralandığı liste, muhteva imkân: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem kaza etmek: yapılması gereken ancak vaktinde yapılmayan bir şeyi sonradan yapmak, yerine getirmek mâzi: geçmiş zaman mebde-i hareket: hareketin başlangıcı menzil: durak, uğranılan yer mes’ul: sorumlu müstahak olma: hak etme, lâyık olma müteaddit: birçok, çeşitli nimet: iyilik, lütuf, ihsan sıfat: özellik, nitelik sual: soru, sorgu suret: görüntü, biçim, şekil şükür: teşekkür etme, methetme ve övme tâbi: bağlı vasıl olmak: kavuşmak, ulaşmak vaziyet: durum, hâl vukua gelme: meydana gelme, olma vukuat: gerçekleşmiş olanlar, meydana gelen olgular vücud: varlık, var olma

23526 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Zîhayatın vücuduna terettüp eden semereler, yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemâline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine

aittir. Bâki kalan kısm-ı âzamı Hâlıka râcidir. Zîhayata

âit, uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlıka râci kısım ise, bir anda husule gelir. Meselâ, o zîhayat, Esmâ-i Hüsnânın tecelliyatına mazhariyetle, Hâlıkı, evsaf-ı kemâliyeyle tavsif ve lisan-ı haliyle hamd etmiş oluyor.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/13.İ’lem 1/1.p s184 p526)

bâki kalan: geri kalan beka: devamlılık, kalıcılık Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri evsaf-ı kemâliye: mükemmel, kusursuz sıfatlar, nitelikler, özellikler Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak husule gelmek: meydana gelmek kemâl: olgunluk, mükemmellik kısm-ı âzam: büyük kısım lisan-ı hal: hâl ve beden dili mahsus: has, bir şeye ait mazhariyet: ayna olma, nâil olma râci: dönen, ait olan semere: meyve, netice, sonuç tavsif: vasıflandırma, nitelendirme, tanıtma, bildirme tecelliyat: tecellîler; yansımalar, görüntüler terettüp eden: sonuç olarak meydana gelen, ortaya çıkan vücud: varlık zîhayat: canlı, hayat sahibi

24551 ÜÇÜNCÜ NOTA. Ey gafil Said! Bil ki,

“galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun” (1). Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekâsı sana faide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana

ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakika o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/3.Nota 1/1.p s198 p551)

(1): Hadis-i Şerif (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368)

bekâ: devamlılık, kalıcılık daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı fâni: geçici olan, ölümlü fenâ: fânilik, gelip geçicilik gafil: duyarsız, umursamaz galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak hercümerc: karma karışık hususî: özel kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâyemut: ölümsüz mağlata: aldatmaca mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret mizan: ölçü, denge muhtemel: ihtimal dahilinde muvakkat: geçici müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins nota: bildiri tagayyür: başkalaşım, değişme telâkki etmek: kabul etmek, algılamak vaziyet: durum, hal zeval: gelip geçici olma

25586 Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız istidat ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa’y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlâhiye (1) düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder ki, o vazife-i fıtriyede bir şevk ve o meselede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsil eden, nezaret eden şeye

aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir ki: Lâtif, nâzik su incimad emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevk ile o emre imtisal eder ki, demiri şak eder, parçalar. Demek burûdet ve tahtessıfır soğuğun lisanıyla ağzı kapalı demir kaptaki suya “Genişlen” emr-i Rabbânisi tebliğ edilince, şiddet-i şevk ile kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkezâ, herşeyi buna kıyas et ki, güneşlerin deverânından ve seyir ü seyahatlerinden tut, tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ve hareket, kanun-u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest-i kudret-i İlâhîden sudur eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvînî ile zuhur eder. Hattâ herbir zerre, herbir mevcut, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi, herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ senin gözünde bir zerre, gözün hücresinde ve gözde ve âsâb-ı veçhiyede ve bedenin şerâyin tabir edilen damarlarında birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faidesi vardır. Ve hâkezâ, herşeyi ona kıyas et.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/7.p s214 p586)

(1): Sünnet-i İlâhiye: Sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar (bk. s213 p585).

âsâb-ı veçhiye: insanın yüzünde bulunan sinirler bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak bilkuvve: potansiyel olarak binaen: dayanarak burûdet: soğukluk câmid: cansız cemâdât: cansız varlıklar cereyan etmek: meydana gelmek cihet: yön dest-i kudret-i İlâhî: Allah’ın sonsuz kudret eli deverân: dönüş devretme: dönme düstur: kanun emr-i Rabbâni: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altına tutan Allah’ın emri emr-i tekvînî: Allah’ın varlıkları şekillendirmeye yönelik emri hâkezâ: bunun gibi hisse: pay içtihad: çaba gösterme, gayret etme ihtizaz: sarsılma, hareketlenme imtisal etme: emre uyma, boyun eğme inbisat etme: genişleme, yayılma incimad: donma, katılaşma inkişaf etme: açığa çıkma irade: dileme, seçme gücü istidat: kabiliyet kâinat: evren kanun-u kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar lâtif: ince, güzel lisan: dil mevcut: var mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup olan ve kendi etrafında dönerek semâ yapan kişi mezkûr: adı geçen muhtelif: çeşitli nâkıs: eksik, noksan nazar etmek: bakmak nefer: asker, er nezaret eden: gözeten nisbet: bağlılık, bağlantı noktası sa’y: çalışma seyir ü seyahat: yolculuk sudur eden: ortaya çıkan suret: biçim, görünüş sünnet-i İlâhiye: Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar, sünnetullah şerâyin: atardamar şevk: şiddetli arzu ve istek şiddet-i şevk: şiddetli bir istek ve arzu tabir edilen: adlandırılan tahtessıfır: sıfırın altında tazammun eden: içeren tebliğ etmek: bildirmek temsil eden: bir şeyin temsilcisi olan umumî: bütün vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev zerre: atom zîhayat: canlı zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

26589 İşte, ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvânâtı bu sineğe (1) kıyas et. Hattâ nebâtâtı da aynen hayvânâta kıyas edebilirsin. Evet, Cevâd-ı Mutlak (celle celâluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş, onunla evâmir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelâle, nasıl Kitab-ı Mübînin düsturlarından, arı vazifesine

ait miktarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymıştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder. “Ve evhâ rabbüke ilen nahl (Nahl 16/68) (2)” âyetinin sırrını izhar eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/10.p s216 p589)

(1): sivri sinek (bk. s215 p588)

(2): Nahl Sûresi (16/68): “Rabbin balarısına ilham etti.”

arı: balarısı âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi celle celâluhu: (c.c.), Allah’ın şânı yücedir Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (c.c.) düstur: kanun evâmir-i tekviniye: yaratılışa ait emirler ve kanunlar ferd-i zîhayat: bir canlı varlık fihriste: liste, özet, içerik Hakîm-i Zülcelâl: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (c.c.) hayvânât: hayvanlar ilhâm: Allah tarafından kalbe gelen mânâ izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak kıyas etmek: karşılaştırmak Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap mazhar olma: bir şeye erişme, kavuşma midâd: mürekkep nebâtât: bitkiler sandukça: küçük sandık sinek: sivrisinek tevdi etmek: vermek tezkere: belge vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün

27603 ON ÜÇÜNCÜ NOTA. Medar-ı iltibas olmuş olan beş meseledir.

BİRİNCİSİ: Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka

ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. “Edebü’d-Din ve’d Dünya” risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.” Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: “İnne lillâhi en yahtebira abdehü ve leyse lil abdi en yahtebira rabbehü (1).” Yani, “Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: “Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?” diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: “Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?” diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.” Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/1.mesele 3/1.p s223 p603)

(1): Hadis-i Şerif: Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din s.12; Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’ 11:113; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 4:12; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs 1:344; İbni Hacer, el-İsâbe 4:764.

abd: kul Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun ecel: ölüm vakti Edebü’d-Din ve’d Dünya: İmam Maverdi’nin eseri hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması medar-ı iltibas: karıştırma sebebi mücahede: cihad etme, mücadele münâfi: aykırı, zıt nota: bildiri risale: bir konuda kaleme alınmış kitap rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi sû-i edep: edepsizlik surette: şekilde tarik-i hak: hak ve hakikat yolu tecrübe etmek: denemek, imtihan etmek tecrübevâri: imtihan edercesine ubudiyet: kulluk

28605 (1) Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenâb-ı Hakka

ait netâici düşünmemek gerekir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, “Vemâ aler rasûli il’lel belâğ (Nur 24/54) (2)” olan ferma-ı İlâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü “İnneke lâ tehdî men ahbebte velâ kinnel lâhe yehdî men yeşâü (Kasas 28/56) (3)” sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb-ı Hakkın vazifesidir; Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmazdı. Öyle ise, işte ey kardeşlerim! Siz de, size

ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyeti almayınız.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/1.mesele 3/3.p s224 p605)

(1): insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı (bk. s223 p603).

(2): Nur Sûresi (24/54): “Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir.”

(3): Kasas Sûresi (28/56): “Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir.”

Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade ef’al: fiiller, hareketler ferman-ı İlâhî: Allah’ın emir ve buyruğu Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) harekât: hareketler hidayet: doğru ve hak olan yol, islâmiyet iltihak: katılmak kuvve-i mâneviye: manevi güç muktedâ-yı küll: herkesin her konuda uyması, örnek alması gereken kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.) netâic: neticeler rehber-i ekmel: en mükemmel rehber rehber-i mutlak: her bakımdan rehber Resul-i Ekerem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sa’y: çalışma tebliğ etmek: bildirmek tecrübe: deneme üstad-ı mutlak: ilimde üstünlüğü ve öğreticiliği tartışmasız olan kişi zât: kişi ziyade: çok, fazla ziyadeleşme: fazlalaşma, artma

29606 İKİNCİ MESELE:

Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâisi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya

ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya

ait faideler ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/2.mesele 2/1.p s224 p606)

akîm: neticesiz Cevşenü’l-Kebîr: Kur’ân’ın hakikî ve tam bir çeşit münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit özet mahiyetindedir cüz’: kısım, parça dâi: gerektiren sebep emr-i İlâhî: Allah’ın emri evrad: okunması adet olan dualar Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî: Şah-ı Nakşibendî’nin sürekli olarak okuduğu kutsal virdler, zikirler fevâid: faydalar, kazançlar fazlî: karşılıksız verilen hâlis: içten hâsiyet: özellik ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep illet: esas sebep, maksat maksud-u bizzat: asıl gaye münâfi: aykırı, zıt müreccih: tercih ettiren sebep müşevvik: teşvik edici netice: son, sonuç rıza-yı Hak: Allah’ın rızası rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, verim talep: istek terettüp eden: sonuç olarak ortaya çıkan ubudiyet: kulluk uhreviye: âhirete ait vird: devamlı yapılan zikir zikir: Allah’ı anma

30615 BEŞİNCİ MESELE:

Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate

ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar. Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

31624 ZERRE.

Hidayet-i Kur’âniyenin şuâından. Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karagâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye

ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/1.İ’lem 1/1.p s235 p624)

âdi: basit, normal, sıradan âlem: dünya, kâinat cehalet: cahillik gayet: çok hâvi: ihtiva eden, içine alan hidayet-i Kur’âniye’nin şuâsı: Kur’ân’ın hak ve doğru yolu gösteren hakikatlerinin parıltısı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma karargâh: karar yeri, merkez mesel: örnek, benzer mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar nâzır: bakan nisbetinde: oranında tabaka: derece teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek tevil: yorum vasıl olma: ulaşma,varma yekûn: bütün, toplam zerre: atom, maddenin en küçük parçası

32643 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvat ve arzın Nâzım ve Hâlıkı olan Allah’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi ve tefviz etsin? Arşın Sahibinden maadâ arşın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahaza, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibâdullahın enzarını kendine celb eden ismî bir vasıta bılunsun. Maahaza, küll ile cüzde, nev’ ile fertte yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedahil ve yekdiğerine mütesanit olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı faillere vermek mümkün değildir. Meselâ, âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dahildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dahildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hakezâ, bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudret ile yapılır. Nasıl ki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbirşey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor.

Kezalik, bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye

âittir. Başka birşeyin müdahalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.

HÜLÂSA: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/19.İ’lem 1/1.p s244 p643)

âlem: dünya a’mâl: ameller, işler arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya ceberûtiyet: daimî olan kudret büyüklük ve haşmet celb etme: kendine çekme cüz: kısım, parça ef’âl: fiiller, işler enzar: bakışlar, dikkatler eşya: varlıklar fail: işi yapan, özne fert: tek, birey gayr: diğer, başkası Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hariç: dışında hüceyrat-ı bedeniye: beden hücreleri hülâsa: kısaca, özet ibâdullah: Allah’ın kulları i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâme: sarık İmâm-ı Mübîn: İlâhî ilim ve emrin bir unvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğine ait bilgi ve kurallarının yazıldığı kader defteri imkân dairesi: varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat intizam: düzenlilik, tertiplilik istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış izzet: değer, itibar, yücelik kasır: eksik, noksan katre: damla kellâ: asla kezalik: bunun gibi kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan ve ezelî olan sonsuz güç ve iktidarı küll: bütün, genel küre: dünya küre-i arz: yer küre, dünya maadâ: -den başka, -in dışında maahaza: bununla beraber miskin: zavallı, muhtaç muhasebe: hesaba çekilme, sorgulanma muhit: her şeyi içine alan, kuşatan müdahale: karışma mühmel bırakmak: ihmal etmek mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mütedahil: iç içe, birbiri içinde mütesanit olma: dayanışma içinde olma nakış: işleme, süsleme Nâzım: her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah (c.c.) nev’: çeşit, tür nizam: düzen safahat: sayfalar, alanlar, aşamalar semâvat: gökler şems: güneş şuûnât: fiiller, durumlar, haller, işler tanzim etme: düzenleme tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama, idare etme tefviz etmek: vazifelendirmek, görevlendirmek tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak tevdi: birisine bırakmak, emanet etmek ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık; Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı yekdiğeri: bir başkası zerrat: zerreler, hücreler zerre: atom, maddenin en küçük parçası

33675 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanların arza

âit malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları, ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/16.İ’lem 1/1.p s257 p675)

âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaen: dayanarak cehil: cahillik, bilgisizlik cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği hakikat: gerçek, doğru havâriku’l-âdât: olağanüstü şeyler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! malûmat: bilgiler mebnî: bina edilmiş melûfat: alıştıkları, ülfet ettikleri şeyler mu’cize: şaşkınlık uyandıran olağanüstü şey müsellemât-ı bedihiyat: apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler nazar: bakış necim: yıldız ülfet: alışkanlık, gaflet

34682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine

ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

35683 (1) “Ene”nin mâhiyeti mevhûmedir. Rububiyeti hayalîdir. Vücudu birşeye hâmil olamaz. Ancak mizânülhararet gibi, Vâcibü’l-Vücudun rububiyetine

âit sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor. Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sâyede “Kad efleha men zek’kâhâ (Şems 91/9) (2)” daki “men (3)” şümulüne dahil olarak, bihakkın emâneti ifâ etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse, “Ve kad hâbe men des’sâhâ (Şems 91/10) (4)” nın şümulüne dahil olmakla emânetle hıyânet etmiş olur. Zira semâvat ve arzın, hamlinden korkarak imtinâ ettikleri cihet, “ene”nin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “ene”nin şiddetli bir terbiyeyle başı kırılmazsa büyür, insanın vücudunu yutar. Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dahil eder, büyük bir şirke düşer. El-iyâzü billâh!

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/2.p s260 p683)

(1): (bk. p682)

(2): Şems Sûresi 91/9: “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.”

(3): Kim, kimse.

(4): Şems Sûresi 91/10: “Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.”

âfakî: dış dünyaya ait arz: dünya bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla cihet: yön, taraf dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık el-iyâzü billâh: Allah korusun, Allah’a sığınırım enâniyet: benlik, gurur ene: ben, benlik esbab: sebepler hâmil: taşıyan haml: yüklenme, üstlenme hayalî: hayale dayalı ifâ etmek: yerine getirmek imtinâ etmek: çekinmek inzimam etmek: eklenmek katılmak itikad etmek: inanmak kâinat: evren mâhiyet: bir şeyin aslı, esası mâlik: sahip, herhangi bir şeye sahip olan kimse malûmat: bilgiler merci: kaynak mevhûm: gerçekte olmadığı halde var sayılan mizan: ölçü, terazi mizânülhararet: termometre; sıcaklık ölçen âlet mübareze: karşı koyma, çarpışma müstakil: bağımsız, başlı başına nazar: bakış, bakma rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler sıfât: sıfatlar, nitelikler, özellikler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri sıfât-ı mutlaka-i muhita: her tarafı kuşatan mutlak sıfatlar, vasıflar, nitelikler şer: kötülük şirk: Allah’a ortak koşma şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar tasdik etmek: doğruluğu kabul etmek Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vücud: varlık

36700 (1) Ve keza, Vahdetü’l-vücud ehli, kâinatı nefyetmekle idam ediyorlar. Vahdetü’ş-şühud halkı ise, bütün mevcudatı, kürek cezalıları gibi nisyan zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar. Kur’ân’ın ifham ettiği tarik, kâinatı, mevcudatı hem idamdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ-i Hüsnâya mazhariyet ile ayinedarlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinatı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor. Ve keza, insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmi dört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur. İnsanı hatâ ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir. “Haleka lenâ mâfil’erdı cemîâ (2)” ‘ya istinaden insaniyetin mide-i hayvaniye ve nebatiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine

ait olduğunun hasriyle galat ediyor. Sonra herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/3.4. hatvelerin devamı) 2/2.p s271 p700)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Yerdeki her şeyi bizim için yarattı.

ayinedarlık: bir şeyin özelliklerini yansıtma, aynalık görevi yapma azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak ebedî: sonsuz Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri galat: hatâ, yanlış hasr: sınırlama, bir şeye mahsus kılma hayvanî: hayvansal idam: yokluğa mahkum etme ifham etmek: anlatmak, bildirmek insanî: insana ait insaniyet: insanlık istihdam etmek: belli bir görevde çalıştırmak, kullanmak istiklâliyet: bağımsızlık, birşeye bağlı olmayış istinaden: dayanarak kâinat: evren keza: aynı, aynı biçimde mahkûm: cezalandırılma mazhariyet: ayna olma menfaat: yarar, fayda mevcudat: varlıklar, var edilenler muamele: davranış mukabil: karşılık münhasır: ait, mahsus nebatî: bitkisel nefis: kişinin kendisi; hazır lezzet ve zevklere düşkün olan duygu nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek nisbetinde: ölçüsünde nisyan: unutkanlık riayet etmek: uymak, gözetmek tabaka-i imaniye: iman tabakası, derecesi tabaka-i nebatiye: insanın bitkisel yönü tarik: mânevî yol tezkiye: temizleme, arındırma Vahdetü’l-vücud ehli: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve “varlık” adını almaya lâyık değiller” tarzındaki tasavvufî görüş sahipleri Vahdetü’ş-şühud: İlâhî tecellilerin karşısında Allah’tan başka bir şeyin görülmemesi ve Allah’tan başka her şeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi vücud: varlık zühre: çiçek

37729 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Kerîm, bazan birşeyin müteaddit gayelerinden insanlara

ait bir gayeyi zikre tahsis eder. Bu ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizam ve intizam ve sair faidelerine insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için insanlara râci o faideyi zikrediyor. Meselâ: “Vel kamere kad’der’nâhü menâzil (Yâsin 36/39) (1)” “Litağ’lemû adedes’sinîne vel’hısâb (Yûnus 10/5) (2)” âyet-i kerimeyle zikredilen faide, takdir-i kamerin binlerce faidelerinden biridir. Yoksa, takdir-i kamer bu faideye münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/31.İ’lem 1/1.p s283 p729)

(1): Yâsin Sûresi 36/39: “Ay için de menziller takdir ettik.”

(2): Yûnus Sûresi 10/5: “Vaktinizi ve hesabınızı bilesiniz diye.”

âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi celbetmek: çekmek ihtar: hatırlatma, ikaz i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inhisar: bir şeyle sınırlama intizam: düzenlilik, tertip kamer: ay münhasır: sadece bir şeye ait, bir şeye özel müteaddit: bir çok, çeşitli nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nizam: düzen râci: ait, dönen sair: diğer, başka tahsis etme: bir şeye ait kılma, ayırma takdir-i kamer: aya nizam verilmesi; konaklar takdir edilmesi zikretmek: bildirmek, anmak

38745 (1) Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe

ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır. Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/40.İ’lem 3/2.p s291 p745)

(1): (bk. s291 p744)

ahval: haller, durumlar atâlet: hareketsizlik, tembellik azap: acı, sıkıntı, ceza betâlet: âvârelik; işsizlik binaenaleyh: bundan dolayı cem etmek: toplamak cihad: mücadele, din uğrunda çaba harcama erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler evlât: çocuk hükûmet: ülke yönetimi, idare iştigal: meşgul olma, uğraşma itibar: göz önünde bulundurmak, dikkate almak küre-i arz: yerküre, dünya levazımat: gerekli olan şeyler libas: elbise nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu sair: diğer şakî: haydut, yol kesici taallûkat: yakın akrabalar takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma tâlim: öğretme, eğitme tedarik: elde etme temin: hazırlama, bulma terk-i kebâir: büyük günahları terk etme ubudiyet: kulluk vazife: görev

39752 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki: Herbir nimetin iki veçhi vardır.

Bir veçhi insana

aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür.

İkinci veçhi ise, in’am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in’âmını ifşa, esmâsına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var: Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı, “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/44.İ’lem 1/1.p s294 p752)

binaenaleyh: bundan dolayı cem etmek: toplamak derece-i rahmet: rahmet derecesi esmâ: Allah’ın isimleri içtimâ: toplanma ifrat: aşırılık ifşa: yayma, duyurma ilân: duyuru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi takdirde in’am: nimet verme incirar: bir sona doğru çekilip dayanma istikamet: doğru yolda olma izhar: açığa çıkarma, gösterme kast: amaç, hedef kerem: cömertlik, ikram ketmetmek: söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek kibir: gurur, kendini büyük görme küfran: nankörlük, inkâr Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mânevî: mânâya ait, maddî olmayan medar-ı lezzet: lezzet kaynağı memduh: övülmeye, takdire lâyık mezmum: aşağılanmış, kınanmış mizan: ölçü, denge mucib-i fahr: övünmeye vesile olma müracaat: başvurma nimet: iyilik, lütuf, ihsan şehadet etmek: şahit olmak tahdis-i nimet: ilâhi nimeti şükrederek anlatma tazammun etmek: içermek, içine almak tefrit: normalden aşağı olma temayüz: seçkin olma; başkalarından üstün olma tevazu: alçak-gönüllülük tezyin: süsleme, donatma vecih: yön

40759 Mu’cize-i Kübradan birkaç katreyi tazammun eden ON DÖRDÜNCÜ REŞHA.

BİRİNCİ KATRE: Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden deliller ne tâdât ve ne tahdit edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâat” adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyan edildiği gibi, “Lemeat” adlı ikinci bir eserimde Kur’ân’ın î’câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücuh-u î’câzdan belâgat-i nazmiyeye

ait bir vecihte “İşârâtü’l-Î’câz” nâm eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanları o üç kitabı tavsiye ediyorum.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/1.katre 1/1.p s298 p759)

acz: acizlik, güçsüzlük belâgat-i Nazmiye: nazma ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan: açıklama, izah delil: kanıt ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler iblâğ edilmek: belli bir seviyeye ulaştırılmak, çıkarılmak î’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma İşârâtü’l-Î’câz: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı bir tefsir iştah: istek, arzu katre: damla Lemeat: parıltılar; 1921 yılında telif edilen ve bazı Nur risalelerinin özetleri hükmünde olan bir eserdir, Sözlerin sonuna konulmuştur mu’cize-i kübra: büyük mu’cize; burada Kur’ân kastedilmektedir nâm: ad, isim Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği reşha: sızıntı, damla şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi Şuâat: ışınlar, ışık hüzmeleri; Hz Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir tâdât: sayma tahdit: sınırlama tasnif: sınıflandırma, ayırma tavsiye etmek: bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını öğütlemek tazammun etmek: içermek, içine almak vecih: yön, taraf vücuh-u î’câz: mu’cizelik yönleri

41769 VE SALİSEN:

Kur’ân mevcudatın ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder. Mevcudatın zâtlarına

ait değildir. Bu itibarla, Kur’ân’ca en mühim, kâinatın Hâlıka nâzır olan ahvalidir. Fen ise, Hâlıkı işe katmıyor, kâinatın ahvalinden bizâtihâ bahseder. Ve keza, Kur’ân bütün insanlara hitap eder. Ve ekseriyetin fehmini mürâat eder ki, tahkikî bir mârifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avâmı nazara almıyor; avâm taklitte kalıyor. Bu itibarla, fennin tafsilâtını ihmal veya ipham, maslahat-ı âmme ve mefaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/1.nükte 5/4.p s302 p769)

ahval: haller avâm: halk tabakası, sıradan insanlar ayn-ı hikmet: hikmetin kendisi ayn-ı isabet: doğruluğun kendisi bizâtihâ: yalnızca kendisinden ekseriyet: çoğunluk fehim: anlayış fen: bilim fenci: bilimle uğraşan, bilim adamı Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hitap etmek: konuşmak ihmal: önemsememe, göz ardı etme ipham: gizleme, üstü kapalı bırakma itibar: özellik kâinat: evren keza: bunun gibi mârifet: Allah’ı tanıma, bilme maslahat-ı âmme: herkesin faydası mefaat-i umumiye: herkesin yararı, umumun menfaati mevcudat: var edilenler, varlıklar mürâat etmek: gözetmek nazara almak: göz önünde bulundurmak nazaran: bakarak, -göre nâzır: bakan salisen: üçüncü olarak tafsilât: ayrıntı tahkikî: delillerle doğrulanmış, araştırmaya dayanan taklit: hakikatini araştırmadan kabul etme zât: kendi

42780 Kezalik, kudret-i ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder, ama Nakkaş-ı Ezelîye pekçok vücuhla delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder. Kavâid-i mükerreredendir ki, “Mânâ-yı harfî, kastî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mânâ-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi, sâdık, kâzip her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mânâ-yı ismîyle kâinata bakan felâsifenin kitaplarında kâinata

âit hükümler, nefsülemirde örümceğin nescinden zayıf ise de, zahire göre daha muhkem görünüyor.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/5.İ’lem 3/2.p s308 p780)

binaen: -dayanarak cirm: cisim, büyüklük delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek esmâ: isimler felâsife: felsefeciler hüküm: karar inşâd etmek: şiir okumak kaside: övgü şiiri kastî hüküm: bir şeyin bizzat kendisi hakkında “bu doğrudur veya yalandır” şeklinde verilen hüküm kavâid-i mükerrere: yerleşmiş kaideler, kurallar kâzip: yalan kezâlik: bunun gibi, böylece kudret-i ezelî: ezelî kudret; Allah’ın bütün zamanları kuşatan kudreti, güç ve iktidarı mahal olma: yer, mekân olma mahkûm-u aleyh: bizzat kendisi üzerine hüküm binâ edilen (yani bu kaideyi şöyle açıklayabiliriz: Harf veya harf konumunda olan bir şeyin bizzat bir mânâsı olmadığı için, onun hakkında “bu doğrudur veya yalandır” şeklinde bir hüküm verilmez ve üzerine bir hüküm binâ edilmez. İsim veya isim konumunda olan bir şey ise böyle değildir. Hakkıında “bu doğrudur veya yalandır” şeklinde hüküm verilir ve üzerine bir hüküm bina edilebilir. Çünkü ismin bizzat bir mânâsı vardır ve mânâsı kendisine delâlet eder) mânâ-yı harfi: harf mânâsı; bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: isim mânâsı; bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masnu: san’at eseri muhkem: sağlam Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri her şeyi san’atlı bir şekilde işleyen ve nakışlarla süsleyen Allah (c.c.) nefis: kişinin kendisi nefsülemir: gerçek, asıl nesc: dokuma, örme sâdık: doğru tecellî: yansıma, görünme tetkikat: araştırmalar, incelemeler vecih: yön, taraf vücuh: vecihler, yönler zahir: açık, görünen

43786 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh, o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına

âit hususî nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi, fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki, en büyük nimet, âmm ve dâimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemâl-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/10.İ’lem 1/1.p s310 p786)

âmm: genel, herkese ait basar: görme binaenaleyh: bundan dolayı dâimî: sürekli, devamlı delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek ehemmiyet: önem hususî: özel i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istihkak: hak etme kemâl-i ehemmiyet: tam ve mükemmel bir önem küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük, nimete saygısızlık liyakat: lâyık olma nazaran: bakarak, -göre nimet: iyilik, lütuf, ihsan sem’: işitme şahsî: kişisel şükran: teşekkür, minnettarlık şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak ve Ona teşekkür etmek şümul: kapsamlılık, kapsamı içine alma ulviyet: yücelik umumî: genel, herkese ait umumiyet: genellik, herkese ait olma

44788 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete

ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemâliyenin namuslarını fezlekelerle zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar, ta ki sâmiin fikri âyetlerde zikredilen cüz’iyatla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/12.İ’lem 1/1.p s311 p788)

âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi azamet: büyüklük, yücelik bahis: konu cüz’iyat: ferdî şeyler; bir sınıfa ait bireyler düstur: kâide, kural fezleke: hülâsa, özet; âyetlerin sonlarındaki anafikirler ve konuların dayandığı İlâhî isimler halel: eksiklik, zarar icmal: özet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illet: esas sebep kesret: çokluk meziyet: üstün özellik mukaddeme: başlangıç namus: kanun, düstur, anayasa rububiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi sâmi: dinleyen, işiten, kulak veren sıfât-ı kemâliye: Allah’ın noksandan uzak olduğunu ifade eden mükemmel sıfatları, nitelikleri tafsil: ayrıntı tezkire: hatırlatmaya yarayan yazı, hatırlatma yazısı ubudiyet-i fikriye: fikrî kulluk; düşünce ve tefekkür şeklinde yapılan kulluk ulûhiyet-i mutlaka: hiçbir kaydı ve şartı olmayan sınırsız ilâhlık, mutlak ilâhlık vahdet: birlik, teklik zikir: Allah’ı anma zikretme: söyleme, belirtme

45831 (1) TENVİR.

Meselâ, küre-i arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farz olunursa, herbiri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nispetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temâsili ve elvân-ı seb’asının tesâviri ve güneşin tecellîsi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı faraza lisana gelseler, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir. “En hayâlâtî kî dâmî evliyest aksimeh dûyân büstân hudast (2)” Fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü’l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfi meşrep ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır. “Tefekkerû fî âlâ illâhi velâ tefekkerû fî zâtihi feinneküm len takdirû (3)” “Hakîkatül mer’i leysel mer’ü yüdrikühâ, fekeyfe keyfiyyetül cebbâri zîl kıdemi, hüvellezî ebdeul eşyâe ve enşâehâ, fekeyfe yüdrikühü müstahdesün nesemi (4)” Nokta’nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha

ait olduğundan, bu hakikatleri kerametli Yirmi Dokuzuncu Söz ve Onuncu Söz gayet parlak bir surette izah ettiğinden, onlara havale edilerek buraya derc edilmedi. Üçüncü kısım ise, on dört dersten ibaret “Nurun İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi. Said Nursî

(MN Nokta Risalesi (tevhid 4 burhanı-Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte’nin sonu-Tenvir s335 p831)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsünün sonu

(2): Evliyaya tuzak olan hayaller, ilâhî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir.

(3): “Allah’ın nimetlerini tefekkür edin; Onun zâtını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç yettiremezsınız.” Hadis-i Şerif – El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3: 262-263.

(4): “İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz iken, her şeyden önce var olan ve her şeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zikıdem ki, her şeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl idrak etsin?” İmam-ı Ali’ye (r.a.)

ait olduğu rivayet edilmektedir. bk. Dîvân-u İmamı Ali, Beyrut.

akis: yansıma ayn-ı ziya: ışığın kendisi beka-yı ruh: ruhun bâkiliği, ölümsüzlüğü cebbâr: cebr’den- cebredici, zorlayıcı, zorba, kuvvet ve kudret sahibi, Allah (c.c.) ceberût: aşırı büyüklük, pek ziyâde kibir, Allah’ın büyüklüğü, tas- Allah’a varmanın 3. Basamağı, Âlem-i ceberût: ilâhî kudret cirm: vücud, cisim derc edilmek: yerleştirilmek Ehl-i vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve “varlık” adını almaya lâyık değiller” tarzındaki tasavvufî görüşe sahip olanlar ehl-i vahdetü’ş-şuhud: Allah’tan başka her şeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi görüşünde olanlar elvân: renkler elvân-ı seb’a: yedi renk evliya: Allah dostları faraza: varsayalım ki farz olunma: var sayma feyiz: mânevî bereket, bolluk gûna-gûn: çeşit çeşit hakikat: doğru, gerçek hasiyet: özellik haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma havale edilmek: gönderilmek ilâhî: Allah tarafından olan izah etmek: açıklamak keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü şey kıdem: kadim olma, eskilik, bir işte eskilik, zamanca, me’mûriyetçe, rütbece eskilik, başlangıcı olmayacak kadar eskilik, kıdem- Allah’ın aslî sıfatlarındandır küre-i arz: yerküre, dünya levn: renk lisana gelmek: konuşmak mahv: tasavvufta insanî eksikliklerden kurtulma hâline verilen ad melâike: melekler meşreb: hareket tarzı, metod meşreb-i ehl-i fark ve sahv: Ulûhiyet tecellileri karşısında, kendilerinden geçmekle birlikte, yine de sarhoşluğa düşmeden vücudu vâcib olan Cenâb-ı Hakk’ın şuûn, sıfât ve esmâ tecellilerine, aralarındaki dengeyi koruyarak bakabilen, Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki münasebeti hakikatiyle görebilen velî âlimlerin yolu muhtelif: çeşitli, farklı mutlak, mutlaka: talâk’dan- ıtlak olunmuş, salıverilmiş, başıboş bırakılmış, kayıtsız, şartsız, yalnız, tek, salt nam: isim neşredilmek: yayımlanmak rivâyet: söylenti, bir haber, söz veya hâdisenin hikâyesi, hikâye edilen bir haber, söz veya hâdise sâfi: temiz, arınmış sahv: ayıklık; uyanıklık; tasavvufta kendinden geçme hâlinin sona ermesi sekir: mânâ âlemindeki sarhoşluk suret: şekil şems: güneş tecellî: görünüm, yansıma temâsil: timsaller; görüntüler tenvir: aydınlatma tesâvir: tasvirler, resimler zât: kendisi ziya: ışık

AİT – 17s-45p - Risale-i Nur

AİT - ilgilendiren, ilişkin, ... için, ... e düşen, birinin olmak, birine düşmek

AKAB – AKABİNDE – 1s-1p - Risale-i Nur

AKAB – a’kab – birşeyin hemen sonrası, torunlar, zürriyetler, evlâdlar, mâbâ’dlar – AKABİNDE – devamında, sonrasında

Mesnevî-i Nuriye (MN):

174 Ve keza, o burhan-ı nurânîden zuhur eden inşikak-ı kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun dâvetine icabetleri, duasının

akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylân, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi mu’cizelerinin delâlet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır (a.s.m.).

(MN Reşhalar 12/2. Reşha 3/2.p s35 p74)

akabinde: devamında burhan-ı nurânî: nurlu delil; Hz. Muhammed (a.s.m.) icabet: kabul etme inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi sair: diğer, başka nüzul: gökten aşağıya inme zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zuhur eden: ortaya çıkan, görünen

AKAB – AKABİNDE – 1s-1p - Risale-i Nur

AKAB – a’kab – birşeyin hemen sonrası, torunlar, zürriyetler, evlâdlar, mâbâ’dlar – AKABİNDE – devamında, sonrasında

AKARİB - 1s-1p - Risale-i Nur

AKARİB - ekarib – akrabalar, yakın hısımlar, bk- AKRABA

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve

akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

AKARİB – 1s-1p - Risale-i Nur

AKARİB - ekarib – akrabalar, yakın hısımlar, bk- AKRABA

AKDÂM - 1s-1p - Risale-i Nur

AKDÂM – kadem’in C. – ayaklar, kademler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1279 (1) “Tevhid Denizinden Bir Katre” namındaki risale gözüme tecellî etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî’nin sa’yinden dolayı Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürler olsun.

El-fakir, türabu akdâmu’l-ulemâ Safvet (rahmetullâhi aleyh)

(MN Katre Takriz (övücü tanıtma yazısı) 3/3.p s89 p279)

(1): Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir

allâme: büyük âlim El-fakir, türabü akdâmu’l-ulemâ: tevazu için söylenen ve “fakir, âlimlerin ayaklarının altındaki toprak” mânâsına gelen bir deyim hakikatte: gerçekte Katre: “damla” mânâsına gelen bir risale namında: isminde rahmetullâhi aleyh: Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri sa’y: çalışma, emek tecellî etmek: belirmek, görünmek tevhid: birleme, herşeyi bir olan Allah’a verme

AKDÂM – 1s-1p - Risale-i Nur

AKDÂM – kadem’in C. – ayaklar, kademler

AKDES - 3s-6p - Risale-i Nur

AKDES – en kudsî, en mübârek

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1436 Ve keza, kalbime vaki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi, akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeye kadir olan

Zât-ı Akdesten maada kimseye ibadet etmiyorum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/5.p s145 p436)

kâdir: her şeye gücü yeten maada: -den başka müyûl: eğilimler, meyiller saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet hayatı temenni etmek: dilemek, beklemek vaki olma: düşme, gelme Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

2437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

3508 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu mâlûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o unvan ile fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak,

Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenâb-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i mıhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/30.İ’lem 1/1.p s173 p508)

fehim: anlayış, kavrayış gücü hakikat: asıl, gerçek ilâm etmek: bildirmek, duyurmak ilka etmek: bırakmak, koymak kâinat: evren, bütün yaratılmışlar malûm: bilinen mâlûmiyet: bilinirlik, bilinir olma mâruf: bilinen, tanınan mârufiyet: bilinirlik, tanınır olma meçhul: bilinmeyen, tanınmayan menkûr: bilinmeyen; belirsiz mevcud-u meçhul: bilinmeyen varlık mevsuf: sıfatlanan; nitelendirilen, vasıflandırılan mülâhaza: düşünme, akla getirme nevi: çeşit örfî: âdetlerde olan, yapılagelen şeylerden sema’: duyuş, duyma, işitme sıfât-ı mutlaka: Allah’ın yüce Zâtını niteleyen sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler: ilim, irade, kudret gibi sıfât-ı mutlaka-i mıhîta: Allah’ınyüce Zâtını niteleyen ve bütün kâinatı kuşatan sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler: ilim, irade, kudret gibi şuâ: ışın, ince ışık huzmesi taklidî: taklid edilen tebarüz etmek: ortaya çıkmak, belirmek, görünmek tecellî etme: yansıma tulû etmek: doğmak, görünmrk, zuhur etmek ülfet: alışkanlık ünvan: isim Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

4736 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

“Vettinî vezzeytûni. Ve tûri sîniyn. (ilâ âhir-i sûre…) (Tin 95/1-2) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir masnuda tahakkuk eden kemâl-i san’at, Sâniin her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi, hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delâlet eder. Ve keza, insan, herbirşeye muhtaç olduğu cihetle, herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan

Zât-ı Akdesten maadâ kimseye ibadet edemez. Ve keza insan vücut, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zayıftır. Fakat adem, tahrip, şer, infial cihetiyle semâvat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ, hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/1.p s287 p736)

(1): Tin Sûresi 95/1-2: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (sûrenin sonuna kadar…)”

adem: yokluk, hiçlik arz: yeryüzü cibal: dağlar cihet: yön delâlet etmek: işaret etmek ednâ: basit, en aşağı ef’al: fiiller, hareketler habbe: dane hasenat: iyi ameller, hayırlar hayır: iyilik icad: var etme ilâ âhir-i sûre: sûrenin sonuna kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infial: fiilden etkilenme, bir etkinin gücü altında hareket etme kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at keza: bunun gibi kıymet: değer küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi birşeyi inkâr etme maadâ: başka, dışında masnu: san’at eseri varlık melekût: varlığın iç yüzü, hakikati mevcudat: varlıklar nâkıs: eksik Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler seyyiat: kötülükler, günahlar seyyie: kötülük şer: kötülük tahakkuk eden: gerçekleşen tahkir etmek: aşağılamak tahrip: bozma, yok etme vücut: var olma Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer, ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah (c.c.)

5775 ŞÛLE. Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün Esmâ-i Hüsnânın ifade ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lâfza-i Celâl olan “Allah” bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder, sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla, ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl, bilmutabakat

Zât-ı Akdese delâlet eder.

Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizam delâlet eder. Ve keza, ulûhiyet ünvanı sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah’ın” da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlarla beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâ ilâhe illâllah” kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibarıyla bir kelâm iken bin kelâm oluyor: “Lâ hâlıka illâllah, lâ fâtıra, lâ râzıka, lâ kayyûme illâllah“ gibi… Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/1.İ’lem 1/1p s306 p775)

bil’iltizam: zorunlu olarak; “Madem O Allah’tır. Öyleyse zorunlu olarak Onun son derece mükemmel sıfatları vardır.” şeklindeki delâlete bil’iltizam delâlet denir bilmutabakat: tam bir uygunlukla binaenaleyh: bundan dolayı cüz: kısım, parça delâlet: delil olma, gösterme, işaret etme Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iltizamen: zorunlu olarak ism-i has: özel isim istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik, kabul itibarıyla: bakımdan kelâm: ifsde, söz kelime-i tevhid: “Lâ ilâhe illâ Hû” ifadesidir, mânâsı Ondan (Allah’tan) başka ilâh yoktur keza: bunun gibi Lâfza-i Celâl: “Allah” lâfzı Lâ fâtıra illâllah: Allah’tan başka benzersiz şeyler yaratan yoktur Lâ hâlıka illâllah: Allah’tan başka yaratıcı yoktur Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ kayyûme illâllah: Allah’tan başka varlıkları ayakta tutan ve onlara bekâ veren yoktur Lâ râzıka illâllah: Allah’tan başka rızık veren yoktur lüzum-u beyyin: ispata ihtiyacı olmayan şey. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzum-u beyinidir müsemmâ: isim sahibi, ismlendirilen nefiy: inkâr sair: diğer, başka sıfât-ı kemâliye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan mükemmel sıfatları, nitelikleri şûle: parıltı, ışıltı tazammunen: içerme, içine alma şeklinde terakki etmek: ilerlemek ulûhiyet: ilâhlık, tanrılık ünvan: isim zâkir: zikreden Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

6801 Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne vesselâtü vesselâmü alâ muhammedin hâtemin nebiyyîne ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (1)” “Ellâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. (Bakara 2/255) (2)” maksudumuzdur, matlubumuzdur. Gayr-ı mütenahi berâhininden dört burhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

BİRİNCİ BURHAN: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu burhan-ı neyyirimiz “Şuâat” da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir’attır.

İKİNCİ BURHAN: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kitab-ı mu’cizü’l-beyan,

Kelâm-ı Akdestir.

DÖRDÜNCÜ BURHAN: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 1/1.p s318 p801)

(1): “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm olsun.”

(2): Bakara Sûresi 2/255: “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O hayydır,

O kayyûmdur.”

âlem: dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem Aleyhissalâtü Vesselâm: salat ve selâm onun üzerine olsun berâhin: güçlü deliller, kanıtlar berzah: geçit yeri burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter fıtrat-ı zîşuur: şuurlu fıtrat; yaratılışında ve öz yapısında şuur olan varlık gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz insan-ı ekber: en büyük insan îrad etme: sunma, söyleme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar Kelâm-ı Akdes: kutsal söz; Kur’ân kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitab-ı mu’cizü’l-beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan kitap, Kur’ân maksud: kast edilen, hedeflenen matlub: istenen, arzu edilen mir’at: ayna mülteka: buluşma yeri; kavşak münevver: aydın, aydınlanmış neşretmek: yayınlamak nokta-i iltisak: kavuşma noktası, birleşme noktası seyyârât: bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler şehadet: görünen âlem şuâ: parıltı şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir tenevvür etmek: aydınlanmak tenvir-i müddeâ: iddia edilen şeyin aydınlatılması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi vicdan: iyiyi kötüden ayırabilen his

AKDES – 3s-6p - Risale-i Nur

AKDES – en kudsî, en mübârek

ÂKIBET - 2s-6p - Risale-i Nur

ÂKIBET – âkibe-t- bir şeyin sonu, netice, nihayet

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1468 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne

âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir. Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder. Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir. Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Dâim-i Bâkinin zikriyle muhafazası lâzımdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/1.p s157 p468)

âkıbet: netice, son bekâ: devamlılık, kalıcılık Dâim-i Bâki: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah (c.c.) emir: iş, olay, olgu hayvaniyet: canlılık, hayat taşıma insaniyet: insanlık lâtif: şirin, güzel, hoş mâhiyet: temel özellik, asıl nitelik mütereddit: şüpheli, karasız; iki şey arasında gidip gelme tahavvül etmek: bir halden başka bir hale dönüşmek zarif: ince, nazik zeval: yokluk zikir: devamlı Allah’ı anma

2470 (1) Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir. Biri de, sen burada misafirsin. Ve burandan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider, veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder. (MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/3.p s158 p470)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır Amma ne mâhiyetlerinden ve ne

âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469)

aziz: çok değerli, izzetli bâd-ı hevâ: karşılıksız; boş, boşu boşuna emir: iş, olay, olgu fâni: geçici olan, ölümlü menzil: yer, mekân mûcid: icad eden, varlıklara vücut verip yaratan Allah (c.c.) mukabilinde: karşılığında musibet: belâ, büyük sıkıntı rücû etmek: dönmek, geri dönmek vücud: beden zâil: geçip gidici, yok olucu zeval: geçici olma

3471 (1) Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, O noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır. Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer, Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/4.p s158 p471)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne

âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470)

adem: yokluk, hiçlik cihât-ı erbaa: dört yön, taraf emir: iş, olay, olgu itimad etmek: güvenmek kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı kısmet: hisse, pay, nasip nur: aydınlık, ışık sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma taleb: isteme vücud: beden vücut bulmak: var olmak

4472 (1) Dünyanın

âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü,

âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının

âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/5.p s158 p472)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne

âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470) Biri de, dünyanın lezzetleridir… (bk. s158 p471)

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma âkıbet: netice, son elem: acı, keder, üzüntü elim: acı ve sıkıntı veren, üzücü emir: iş, olay, olgu evlâ: daha iyi fâni: geçici olan, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel intizar: bekleyiş küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık lezâiz: lezzetler mukayyed: kayıtlı, sınırlı saadet: mutluluk sâika: sebep, neden şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık terk-i lezâiz: lezzetleri terk etme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme tezyin: süsleme vukua gelmek: gerçekleşmek zeval: geçici olma

5572 ALTINCI NOTA.

Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı Frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânatın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur. İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp,

âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/6.Nota 3/1.p s207 p572)

âkıbet: netice, son biçare: çaresiz Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) envâ-ı hayvânat: hayvan türleri Fâtır-ı Hakîm: her şeyi sınırsız bir hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) Frenk: Avrupalı Frenkmeşrep: Avrupalıları taklit edenler habis: kötü, pis hadsiz: sınırsız, sayısız hakaik-i imaniye: iman hakikatleri hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan halk etmek: yaratmak hayvânat: hayvanlar hayvâniyet: hayvanlık ibâd: ibadet edenler ihtirâsât-ı hayvâniye: hayvanî istek ve arzularda aşırılıklar imâret: imar etme, kurma inkılâp etmek: dönüşmek itikad: inanç ittifak: anlaşma, birlik kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse kemiyet: sayı çokluğu muzır: zararlı mü’min: Allah’a inanan müstehak: hak etmiş, lâyık nevi: çeşit nisbeten: kıyasla, oranla sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan terakki etmek: ilerlemek, gelişmek umum: bütün vâhid-i kıyasî: ölçü birimi

6580 SEKİZİNCİ NOTA.

Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine de koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat, hattâ bir nokta-i nazarda câmidat dahi, evâmir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemâl-i şevkle ve bir çeşit lezzet ile evâmir-i Rabbâniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey kemâl-i lezzet ile vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından

âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar.

(MN Zühre (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/1.p s211 p580)

âkıbet: netice, sonuç amel: iş yapma câmidat: cansızlar derc etmek: yerleştirmek evâmir-i Rabbâniye: Allah’ın koyduğu kurallar evâmir-i tekviniye: Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar ifa etmek: bir işi gerçekleştirmek, yerine getirmek imtisal etmek: bağlanmak, boyun eğmek kamer: ay kemâl-i kerem: lütuf ve cömertliğin mükemmelliği, kusursuz ikram edicilik kemâl-i lezzet: eksiksiz lezzet kemâl-i şevk: büyük bir istek mevcudat: varlıklar mükâfât: ödül nefs-i amel: amelin kendisi nokta-i nazar: bakış açısı nota: bildiri saadet: mutluluk sa’y: çalışma şems: güneş tabir edilen: adlandırılan vazife: görev

ÂKIBET – 2s-6p - Risale-i Nur

ÂKIBET – âkibe-t- bir şeyin sonu, netice, nihayet

AKIL - AKLÎ - 26s-77p - Risale-i Nur

AKIL - akl – insanın düşünme, anlama ve tedbir alma kabiliyeti, us, bellek, hafıza, insanın hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeplerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası –AKLÎ –akıl ile bilinen

Mesnevî-i Nuriye (MN):

13 Risale-i Nur’un bir nevi Arabî Mesnevî-i Şerif’i hükmünde olan

bu mecmuanın mukaddemesi beş noktadır.

BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade

ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü’l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü,

aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı.

(MN 337s Mukaddeme16-18s 5/1.Nokta 3/1.p s16 p3)

Arabî: Arapça ehl-i hakikat: gerçekleri bilenler hakikatlere ulaşmayı temel alanlar ehl-i tarikat: tarikat mensubu Eski Said: 1926 yılına kadarki hayatı hakikatü’l-hakaik: hakikatlerin hakikati; en büyük hakikat hikmet-i felsefiye: varlıkların hakikatlerini felsefî yollarla açıklamayı esas alan sistem hükmünde olan: bir şeyle aynı hükmü alan kalben: kalp aracılığıyla kanaat etmek: yetinmek Mesnevî-i Şerif’: Mevlânâ’nın Farsça eseri mukaddeme: önsöz ulûm-u akliye ve felsefiye: aklî ve felsefî ilimler ziyade: çok, fazla

24 Sonra hem kalben, hem

aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasından gitmek istedi. Baktı, onların her birinin ayrı, câzibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbanî de ona gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et” demiş. Yani, “Yalnız bir üstadın arkasından git (1)”. O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki:

(MN Mukaddeme16-18s 5/1.Nokta 3/2.p s16p4)

(1): (1): İmam-ı Rabbanî, el-Mektubat, 1:87. 75. Mektubat.

aklen: akıl vasıtasıyla câzibedar: çekici gaybî: gayba ait; bilinmeyen âlemlerle bağlantılı hakikat: bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti hassa: nitelik, özellik İmam-ı Rabbanî: Ahmed Farukî, Müceddid-i Elf-i Sâni (1563 -1624) tahayyürde kalma: hayrete düşme; ne yapacağını şaşırma Tevhid-i kıble: bir tek hedef belirleme üstad: eğitici; lider, öncü

35 “Üstad-ı hakikî Kur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (r.a.) Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi kalb, ruh,

akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın

akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ “Vefî külli şey’in lehü âyetün tedüllü alâ ennehü vâhıd (1)” hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.

(MN Mukaddeme 5/1.Nokta 3/3.p s16 p5)

(1) “Herbirşeyde Onun bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır.

ehl-i istiğrâk: manevî zevklere dalıp kendinden geçen kişiler gayet: çok hadsiz: sınırsız İmam-ı Gazâlî (r.a.): Hüccetü’l-İslâm Ebû Hamid Muhammed bin Ahmed el-Gazzali: Eş’ari kelâmcısı, Şâfiî fâkihi (1058-1111) irşad: doğru yolu gösterme Mevlâna Celâleddin (r.a.): Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: (1207-1273) mücahede: cihad etme, din uğrunda çaba harcama Nefs-i emmare: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sülûke başlamak: mânevî âlemlere ve derecelere yönelmek şükûk ve şübehat: şekler ve şüpheler Tevhid-i kıble: bir tek hedef belirleme Üstad-ı hakikî: gerçek hoca üstad-ı kudsî: kutsal üstad, yol gösterici hoca Yeni Said: 1926-1950 yılları arasındaki hayatı

46 İKİNCİ NOKTA:

Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) ve İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi

akıl ve kalp ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalp ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, Eski Said Yeni Said’e inkılâp etmiş. Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arapça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu’le, Lem’alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemeatı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karşı, Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.

(MN Mukaddeme 5/2.Nokta s17 p6)

ittifak: birlik, bütünlük evham: kuruntular, şüphelerden lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun ki Farisî: Farsça nevi: çeşit, tür inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek tab etmek: yazmak, basmak dahilî: hariçte: dışarıda mütehayyir: şaşkın dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık küllî: genel kapsamlı Mesnevîler: Mesnevî tarzıyla yazılan eserler Katre: damla Hubab: habbeler, tohumlar Habbe: dâne, tohum Zühre: çiçek Zerre: atom Şemme: koklama ve güzel koku Şu’le: parıltı Lem’alar: parıltılar Reşhalar: sızıntılar Lâsiyyemalar: özellikle, hususan Lemeatı: parıltılar

518 Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola

aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

(MN Lem’alar s20 p18)

azamet: büyüklük, yücelik celâl: azamet, haşmet esbab: sebepler nazar: bakış, görüş, düşünce perdedar-ı dest-i kudret: kudret elinin perdecisi; sebepler tesir-i hakikî: gerçek tesir sahibi Tevhid: Allah’ın birliği

622 İşte kalb,

akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti (1) düşünürse anlar ki, birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak ve çok şeyleri birşeye tahvil etmek, ancak herşeyi halk eden ve herşeyi yapan Sânie mahsus bir sikkedir.

(MN Lem’alar 14/1.Lem’a 2/2.p s22 p22)

(1) (bk. s21 p21)

cihet: yön, taraf halk etmek: yaratmak Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah’a (c.c. sikke: damga, işâret şuur: bilinç, anlayış, idrak tahvil etmek: dönüştürmek, değiştirmek

724 Evet,

aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki, meselâ balarısını pekçok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derc eden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir.

(MN Lem’alar 14/2.Lem’a 2/2.p s22 p24)

derc etmek: içine yerleştirmek ekser: pekçok fihriste: özet, içindekiler bölümü hâtem: mühür kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek mahiyet: öz nitelik, içyapı mesâil: meseleler nüve: çekirdek Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) taallûkat: ilgili unsurlar tarih-i hayat: hayat tarihi, özgeçmiş tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma

877 DÖRDÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

Tûl-i zaman ve bu’d-i mekânın

muhâkemat-ı akliyede tesiri çoktur. Maahaza, “Leysel hâberu kelayân” (1) düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekânla, hayalen Ceziretü’l-Araba gidelim ve Medine-i Münevverede nurânî minber-i saadetine çıkmış, nev-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı muallâyı bizzat görüp sözlerini dinlemeliyiz.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/1.p s36 p77)

(1): Haber gözle görmek gibi kesin değildir.

bizzat: doğrudan, aracısız olarak bu’d-i mekân: mekânın uzaklığı Ceziretü’l-Arab: Arap Yarımadası düstur: kâide, kural hayalât: hayaller hayalen: hayal ederek hitaben: hitap ederek, seslenerek irşadat: irşadlar; doğru yolu gösteren nasihat ve emirler ittibâen: tâbi olarak maahaza: bununla beraber, bununla birlikte minber-i saadet: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) saadet kaynağı olan yüce makamı muhâkemat-ı akliye: akıl yürütmeler, değerlendirmeler muhit: çevre, etraf nev-i beşer: insanlık tayy-ı zaman ve mekân: zaman ve mekân sınırlarını ortadan kaldırma tûl-i zaman: uzun zaman dilimi zât-ı muallâ: yüce zât; Hz. Muhammed (a.s.m.)

978 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği

akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

1082 Hülâsa: İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki, “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyle,

aklının haşmet-i imaniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve

akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebep olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ân’ın ziyasıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binaen, o zât-ı nurânî olmasaydı, kâinat da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/4.p s38 p82)

acz: acizlik, güçsüzlük adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya binaen: -dayanarak ehemmiyet: değer, önem enbiya: nebiler, peygamberler esbab: sebepler evliya: Allah dostları, veliler fakr: fakirlik, muhtaçlık hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık haşmet-i imaniye: imandan kaynaklanan büyüklük, görkem Hikmet-i Samedâniye Kitabı: hiç kimseye muhtaç olmayan Allah’ın, bir kitap misâli, bütün hikmetlerini sergilediği kâinat ve varlıklar âlemi hilâfet: halifelik; insanların yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu hülâsa: öz, özet istikbal: gelecek kâinat: evren kudret: güç, iktidar mezar-ı ekber: çok büyük mezar nam almak: adını taşımak nuranî: aydınlık, ışık saçan sukut: düşüş suud: yükselme şevket: büyüklük, haşmet şua: ışık, parıltı tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: yükselmek, ilerlemek ubudiyet: kulluk, ibadet zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaman-ı mazi: geçmiş zaman zât-ı nurânî: etrafını nûrlandıran ve aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zirve: doruk, en üst aşama ziya: ışık ziyadar: ışık saçan, aydınlatan

1187 O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve

akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki,

kalblere mahbub,

akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

(MN Reşhalar 12/7.Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

1290 DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş!

Aklı başında olan bir adam münazaralı dâvâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcup olmasından korkar. Ve keza, bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübâli bir tarzda söyleyemez. Ve keza, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez velev âdi bir mesele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazifeyle vezifedar, pek büyük bir meselede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedit hasımların karşısında iddia ettiği bir dâvâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?

(MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/1.p s40 p90)

âdi: basit, sıradan bilâhare: daha sonra cemaat: topluluk hasım: düşman haysiyet: itibar hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı keza: aynı, aynı biçimde lâübâli: saygısız, çekinmesi olmayan, dikkatsiz mahcup olmak: utanmak münazara: tartışma pervasız: korkusuz şedit: çok şiddetli vezifedar: görevli velev: eğer, gerçi

1391 İşte, o zât-ı nurânî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarzda okuyor; ne tereddüdü var, ne hicabı, ne korkusu var, ne teessürü… Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere,

akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir dâvâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu meseleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ! (MN Reşhalar 12/9.Reşha 3/2.p s40 p91)

dâvâ: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tebliğ ettiği İslâm dini hâlis: içten, katıksız, samimî hâşâ: asla öyle değil hicab: utanma, çekinme hile: aldatma, yalan hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân izzet: değer, itibar miskal: yaklaşık 4.5 grama denk bir ağırlık ölçüsü safa-i kalp: bütün kirlerden arınmış bir kalp şahıs: Hz. Peygamber (a.s.m.) tahkir etmek: aşağılamak teessür: bir başkasının tesirinde kalma, etkilenme tereddüd: kararsızlık, şüphe tezyif: hakaret, küçük düşürme zât-ı nurânî: etrafını nuruyla aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zerre: atom

1493 ONUNCU REŞHA: Arkadaş!

O zât-ı mürşid, nev-i beşeri korkutmak için pek müthiş hakikatlerden bahsediyor.

Ve insanları tebşir için, kalbleri cezb ve

akılları celb eden meselelerden haber veriyor.

(MN Reşhalar 12/10.Reşha 5/1.p s41 p93)

celb eden: kendi tarafına çeken cezb: çekme müthiş: dehşet veren tebşir: Müjde vermek zât-ı mürşid: Hz. Muhammed (a.s.m.)

15116 Bu hakikati gözünle gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına

aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemâl-i ihlâsla hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisapla her iki daire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyleyse, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbup ve makbulüdür.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/9.p s47 p116)

azîm: büyük, yüce bilbedâhe: ap açık bu hakikat: Rububiyet ve Ubudiyet dairesi ile Hüsn-ü san’at ve Tefekkür ve istihsan levhaları arasındaki münasebet, bağlantı has: özel intisab: bağlanma, mensup olma kavî: kuvvetli, sağlam kemâl-i ihlâs: mükemmel ve kusursuz samimiyet mahbup: sevgili muârefe: karşılıklı tanışma, bilişme; birbirini bilip tanıma münasebet: bağlantı, bağ reisler: başkanlar; Allah (c.c.) ile Hz. Muhammed (a.s.m.) rububiyet: Rablık Sâni: Allah (c.c.) tahakkuk etmek: gerçekleşmek ubudiyet: kulluk, ibadet ubudiyet reisi: Allah’a hakiki kulluğu gösteren lider; Hz. Muhammed (a.s.m.)

16121 Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla,

akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/4.p s49 p121)

âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak ahmaklık: akılsızlık arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük bina etmek: yapmak, inşa etmek cesamet: büyüklük defter-i a’mâl: amellerinin kaydedildiği defter haml: yüklenme, üstlenme hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak itibarıyla: bakımdan, özelliğiyle küfür: inkâr ve inançsızlık küre-i arz: yer küre, dünya maahaza: bununla beraber, bununla birlikte misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek münkir: inkâr eden nâzır: bakar, yönelik nev’i: çeşit, tür nisbet: oran, ölçü san’atça: san’at itibariyle semere: meyve şecere: ağaç tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşadığı hadiseler, özgeçmiş zerre: atom, maddenin çok küçük parçası

17143 Ve keza, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi,

aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizamla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâniin vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinatı meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden, ancak ve ancak

Bâni ve Sânidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/26.p s53 p143)

âdet: usul, kaide, kural akis: yansıma Bâni: bina eden, kuran, yaratan cilve: görüntü ve akis; yansıma düstur: kural, kanun esmâ: isimler hikmet: her şeyi bir fayda ve gayeye sevk edip yerli yerine yerleştirme sıfatı, niteliği inayet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması kemâl-i intizam: kusursuz mükemmel düzen meşiet: irade, dileme namus: şeriat, maddî ve mânevî bütün ölçü ve keyfiyetleri düzen altına alan kalıp, kural rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Sâni: san’atkâr; Allah (c.c.) sıfât: sıfatlar şems: güneş şuhud: görme, müşâhede etme tafsil: ayrıntılarıyla anlatma, açıklama tahavvül: değişmek, dönüşmek tanzim: düzenleme, düzene koyma tasdik: doğrulama, onaylama teceddüd etmek: tazelenmek, yenilenmek tenvir etmek: aydınlatmak tesis: kurma, yerleştirme tezyin: süsleme vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu vücut: varlık, var olma

18172 Ve keza, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûatın Sânii için mücerred mânevî bir cemâl vardır. Ve Onun, o mahfî hüsün ve cemâl için pekçok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa

akıllarımızla idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif ayinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte daima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif, ilân ve izhar eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/55.p s59 p172)

asır: yüzyıl ayine: ayna cemâl: güzellik cilve: görüntü, yansıma ezcümle: meselâ, örneğin hüsün: güzellik idrak etmek: anlamak, kavramak ilân: duyurma izhar etmek: ortaya çıkarmak, gösteriş kesif: yoğun, katı, saydam olmayan letâif: ince ve hoş özellikler mahfî: gizli mânevî: mânâya ait, maddî olmayan masnûat: san’at eseri varlıklar mehâsin: güzellikler, iyilikler mücerred: maddî özelliği bulunmayan; hâlis, saf münevver: aydın, nurlu müzeyyen: süslü Sâni: her şeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sath-ı arz: yeryüzü tavsif etmek: vasıflandırmak, anlatmak, tanıtmak tecellî etmek: görünmek, yansımak teşhir: sergilemek vakit: zaman

19185 Evet, onların (1) ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok cihetlerden bâki kalır. Meselâ, kudret-i Ezeliyyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak: Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zahiren fenaya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsalleri kaldığı gibi,

akıllarda da

akıllar adedince mânâları kalır. Kezalik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür, gider. Amma onu gören insanların kuvve-i hafızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında suretleri, mânâları bâkidir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve-i hafızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, ziynetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekâsı için birer menzildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/68.p s63 p185)

(1): dünya menzilindeki masnûatın

adedince: sayısınca bâki: devamlı, kalıcı cihet: yön fenâ: geçip gitme, kaybolma halef: birinin yerine sonradan geçen hâmile: taşıyan, yüklenen hıfz: koruma, saklama kudret-i Ezeliyye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve muktedir olan iktidarı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek menzil: oturulan mekân, yer suret: görüntü timsal: örnek, benzer zahiren: dış görünüş itibariyle ziynet: süs

20 229 Ve (1) öyle bir Furkan-ı Hakîmdir ki, bütün

akıllar ve kalbler, hükümlerini kabul ve tasdike icmâ ettikleri ve cihat-ı sittesinden

nur-efşan bir kitaptır.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/11.p s75 p229)

(1): hikmetli Kur’ân

cihat-ı sitte: altı yön; sağ, sol, ön, arka, alt ve üst yönleri icmâ etmek: aynı noktada görüş birliğine varmak nur-efşan:

nur saçan

21230 Ve (1) öyle bir Furkan-ı Hakîmdir ki, mazhar-ı vahiy olan resullerce, mahz-ı vahydir. Ehl-i keşif ve ilhamca ayn-ı hidayettir. Mâden-i iman ve mecma-i hakaiktir. Hükümleri

delâil-i akliye ile müeyyed ve fıtrat-ı selîmenin şehadetiyle musaddaktır. Lisanü’l-gayb olup, Âlem-i şehadette nev-i beşeri “feağlem ennehü Lâ ilâhe illâllah (Muhammed 47/19) (2)” ile tevhide emir ve dâvet ediyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/12.p s75 p230)

(1): hikmetli Kur’ân

(2): Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed Sûresi (47/19)

âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya ayn-ı hidayet: hidayetin ta kendisi delâil-i akliye: aklî ve mantıkî deliller ehl-i keşif ve ilham: görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere ait olan hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve yardımıyla keşfeden, bilen kimseler fıtrat-ı selîme: karakteri ve yapısı bozulmamış olan, yaratılış gayesine uygun hareket eden lisanü’l-gayb: gaybın lisanı, bilinmeyen ve görünmeyen âlemin dili mâden-i iman: imanın, inancın kaynağı mahz-ı vahy: tamamen vahye dayanan; her yönüyle vahiy olan mazhar-ı vahiy: kendisine vahiy gelen mecma-i hakaik: iman hakikatlerinin bir araya toplandığı yer musaddak: tasdik edilmiş, doğrulanmış müeyyed: teyid edilmiş, desteklenmiş nev-i beşer: insanlar tevhid: birleme; bir olan Allah’a inanmak

22250 Ve keza, eşyanın esbaba isnadındaki istib’addan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş’et eden dalâletlerden hâsıl olan ıztırabat, bütün

akılları, ruhları Vâcibü’l-Vücuda firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünkü ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh, necat ve halâs ancak Allah’a iltica ile olur. “fefirrû ilallâh: (Zâriyât 51/50) (1)” “elâ bi zikrillâhi teatme innül kulûb: (Ra’d 13/28) (2)” İşte, kâinat şu hakikatin lisanıyla, “Ellâhü lâ ilâhe illâ hû: (Bakara 2/255) (3)” yu söylüyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/32.p s80 p250)

(1): Hepiniz Allah’a koşun. Zâriyât Sûresi 51/50

(2): Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur. Ra’d Sûresi 13/28:

(3): Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Bakara Sûresi 2/255:

dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr esbab: sebepler eşya: varlıklar halâs: kurtuluş hâsıl olmak: ortaya çıkmak, meydana gelmek ıztırabat: ıstıraplar, sıkıntılar iltica etmek: sığınmak irade: dileme, istek, tercih isnad: dayandırma istib’ad: akıldan uzak görme istiğrab: garip görme, acayip bulma mutmain olmak: bir konudaki kesin kanaatten dolayı kalp rahatlığına ulaşmak müşkül: zorluk necat: kurtuluş neş’et eden: kaynaklanan, bir şeyden ortaya çıkan Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zikir: Allah’ı devamlı anma

23275 Maahaza, burhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her fertten istemek ve her fertte aramak,

aklın hastalığına, zihnin cüz’iyetine işaret olup, matlubu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binaenaleyh, bir burhana bakıldığı zaman zâfiyetten dolayı vehimler baş gösterirse, öteki burhanlardan süzülen kuvvetle ortada zâfiyet kalmaz; vehimler de dağılır.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/57.p s88 p275)

burhan: güçlü sarsılmaz delil cüz’iyet: küçüklük fert: birey heyet-i mecmua: bir şeyin bütün parça veya bireylerin tamamı maahaza: bununla beraber matlub: talep edilen, istek terettüb eden: sıralayan, gerektiren teşkil etmek: oluşturmak vehim: kuruntu vuzuh: açıklık zâfiyet: zayıflık zemin: dayanak

24284 (1) Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır.

Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal

akıl ve

aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken,

nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun.

(MN Katre Hâtime (4 hastalık: yeis, ucb, gurur, sû-i zan) 4/2.Hastalık: ucb 5/4.p s91 p284)

(1): insan, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlini ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir (bk. s91 p283)

daire-i ihtiyar: etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi havâs: hisler, duygular idhal etmek: bir şeyi içine katmak iftihar etmek: övünmek ihata etmek: kuşatmak, kapsamak ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü semere: meyve, sonuç

25301 NOKTA. Arkadaş!

Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur.

O hastalık marazı da

ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları

aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve

akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/1.Nokta 3/1.p s95 p301)

aklî: akılla ilgili akliyat: aklın kapasitesine göre ele alınan meseleler emraz-ı kalbiye: kalb hastalıkları felsefe ilimleri: aklı esas alan, vahye itimat etmeyen ilimler iştigal etmek: meşgul olmak maraz: hastalık meyil: eğilim, yönelme muhabbet: sevme müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak nisbet: kıyas, oran sevk etmek: yöneltmek tavaggul: meşguliyet, çok uğraşmak teşvik: isteğini arttırma ulûm-i akliye: akıldan hareketle ortaya konulan fen bilimleri ziyade: çok

26318 NOKTA. Arkadaş!

Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı,

aklın vücuduna tâbi değildir ki,

aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete mâruz kalır. İHTAR: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızk yapmak,

şeriat-ı fıtriyece haramdır.

(MN Katre Hâtime (5 Nükte – 5 Nokta) 5/5.Nokta 1/1.p s100 p318)

ahkâm: hükümler, kurallar beşer: insan düstur: kâide, kural esbab: sebepler fehim: anlama, kavrama hâvi: içine alan helâl: dinen yapılmasına ve yenilmesine izin verilen hikmet: sır, fayda, gaye; tam yerli yerinde olma himâye: muhafaza hiss-i şefkat: şefkat hissi; acıma, mehamet duygusu husule gelen: meydana gelen hüküm: kural istidad: kabiliyet, kapasite mâruz kalmak: bir şeyle yüzyüze gelmek mâsum: günahsız, suçsuz muhalefet: karşı olma, aykırılık musibet: belâ, dert, felâket meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi nazara almak: dikkate almak rızık: yiyecekler şeriat: Allah tarafından konulan İlâhî kanun; burada kâinatta yürürlükte olan kanunlar kastedilmektedir şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tâbi olduğu kanunlar şiddet-i şefkat: şiddetli şefkat hissi tâbi: bağlı, ait tatbik: uygulama tecziye etmek: cezalandırmak vücud: varlık

27321 (1) Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyif için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticâlî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müthiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O, ateşle nurun karıştıkları” bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum.

Çünkü, tâkip ettiğim yol,

akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur.

Akıldan kalbe, kalbden

akla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’ân güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi. “ellâhümmecalil kur’âne nûran liukûlinâ ve kulûbinâ ve ervâhınâ ve mürşiden lienfüsinâ âmin âmin âmin (2)”

(MN Katre Hâtimenin sonundaki İtizar 3/3.p s101 p321)

(1): Bu risale (Katre Risalesi), Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir (bk. s101 p319)

(2): Allah’ım, Kur’ân’ı

akıllarımızın, kalblerimizin, ruhlarımızın nuru ve nefislerimizin de mürşidi yap.

Amin, âmin, âmin.

âni: birden bire berzahî: iki dünya arasına ait, iki yer arasında bulunan bîzar: bezmiş, usanmış delâlet: işaret hengâm: zaman, an ibare: cümle, ifade ihtiyar: irade ilham: Allah tarafından kalbe atılan mânâlar irticâlî: sözlü konuşma işkâl ve iğlâk: zor anlaşılan ve kapalı olan ifadeler kâh: bazen misbah: lamba nefs-i emmâre/nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu nişan: alâmet, işaret şerefe: minarede müezzinin ezan okuduğu yer zulmet: karanlık

28326 Ve keza, o sünnetleri (1), sanki semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki,

onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de

akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan Firavun gibi

bir firavun olur.

(MN Katrenin Zeyli 18/2.Remz 2/2.p s104 p326)

(1): Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) sünnetleri (bk. s104 p325)

Firavun: Mısır’ın ilâhlık davasında bulunan kral’ı hamakat: ahmaklık muhalefet etmek: karşı durmak, zıt gitmek nâil olmak: ulaşmak, erişmek saadet: mutluluk semâ: gökyüzü sünnet: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipleri tedellî eden: aşağıya sarkan temessük eden: sarılan, tutunan tenezzül eden: aşağıya inen

29361 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılâp eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir?

Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyleyse,

aklın gezdiği daire nasıldır?

Aklı da dünyayı yutar. Fesüb-hânallah! Cenab-ı Hak hardaleyi

akıl için dünya; ve dünyayı da,

akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

(MN Hubâb 28/9.İ’lem 1/1.p s115 p361)

fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında bir hayret ifedesi habbe: dane, tohum hardale: hardal tanesi ihata etmek: içine almak, kapsamak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek nazar: bakış açısı sahra: geniş çöl; ova tabir edilen: adlandırılan vaziyet: durum, hâl

30363 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve

aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. “Min haysü lâ yeş’ur” husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.

(MN Hubâb 28/11.İ’lem 1/1.p s115 p363)

celb eden: çeken feyiz: bereket, bolluk feyz-i İlâhî: Allah’ın feyzi, lütfu gaflet: dalgınlık, dinî sorumluluklarını unutup dünya ile ilgili şeylere dalma hâli: boş, uzak husûle gelmek: meydana gelmek lâtife: duyu, ince hislerden her biri min haysü lâ yeş’ur: hissedilmeden; farkına varılmadan muhtelif: çeşitli şuur: bilinç tâbi: bağlı zikreden: Allah’ı anan

31373 İ’lem!

Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle

kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir. (MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/1.mâni 1/1.p s119 p373)

âdât-ı ecânib: yabancı âdetler, yabancıların gelenek ve görenekleri bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulamalar cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan sapkınlık gark olmak: boğulmak, suya batmak hengâm: zaman, çağ, devir içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma istilâ: heryeri kaplama kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini kesret: çokluk mâni: engel mesâil-i diniye: dine ait meseleler muharrip: tahrip edici, bozucu münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler nam: ad, isim seddetmek: tıkamak, kapamak tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar vesile: araç, vasıta

32381 İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar!

Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki: Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı muciptir. Bu da red ve inkârı icap eder. Bu dahi dalâletleri intaç eder. Bu ise ıztırâbât-ı ruhiye ve

teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve

akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-Vücuda iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülât Onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler Onun iradesiyle açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvazeneyle izah edeceğim. Şöyle ki:

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/1.p s121 p381)

Cenâb-ı Hak: Hakkıın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dalâlet: doğru yoldan sapkınlık esbab: sebepler eşya: varlıklar firar ettirmek: kaçırmak gafletli: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan hakikat: herbirşeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti ıztırâbât-ı ruhiye: ruhun duyduğu ıstıraplar, azaplar, sıkıntılar icad: var etme, yaratma icap etmek: gerektirmek İ’lem: bil iltica etmek: sığınmak inkâr: inanmama irade: dileme, tercih isnad: dayandırma istiğrab: şaşkınlık izah etmek: açıklamak kudret: güç, iktidar mecbur etmek: zorlamak mucip: gerektiren, sebep, vesile mutmain: içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış muvazene: karşılaştırma mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar müşkülât: zorluklar nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi şehadet: şahitlik, tanıklık teşevvüşat-ı akliye: aklın karmakarışık olması, bulanması Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vecih: şekil, yön vücub-u vücud ve vahdet: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği zerrat: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı çokça anma zulmet: karanlık

33386 (1) ELHÂSIL: Hayatî, vücudî, nurânî şeylerin icadında üç nokta var:

BİRİNCİ NOKTA: Kudretin umur-u hasise ile zahiren mübaşereti görünmemek için perde olmak üzere esbab vaz edilmiştir.

İKİNCİ NOKTA: Hayat, vücut ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbab vaz edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da, altında dest-i kudret görünür.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasnîinde külfet yoktur. Evet, bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbirşey ağır gelmez. Şöyle mu’cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru, kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünkü, herbir masnû, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâniine, hem aynen, hem

aklen çok vecihlerle delâletleri vardır. Ve hangi bir masnûun vücudu esbabtan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnûun benzerini yapamazlar.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/6.p s123 p386)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. (bk. s121 p381):

aklen: akıl bakımından delâlet: delil olma, işaret etme dest-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarının eli elhâsıl: netice olarak, özetle esbab: sebepler hayatî: hayata ait icad: varetme, ortaya çıkarma kesif: şeffaf olmayan, yansıtmayan kudret: güç, iktidar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti külfet: güçlük, zorluk malûm: bilinen masnû: san’atla yapılmış eser, varlık mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şeyler mübaşeret: doğrudan temas etme, bağlantı kurma nefis: bir varlığın kendisi nur: aydınlık nurânî: nurlu, parlak Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tasnî: san’atlı olarak yaratma tesir: etki umur-u hasise: sıradan ve değersiz şeyler vaz etmek: konmak, yerleştirmek vecih: cihet, yön vesait: araçlar, vasıtalar vücut: varlık, var olmak vücudî: varlığa ait, varlıkla ilgili zahiren: dış görünüş itibariyle zuhur: ortaya çıkma, görünme

34387 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın

akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs’attedir ki, ihatası mümkün değildir. Ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan da âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir,

akıl odasında misafir eder. Bazan da o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki, Vâcibü’l-Vücudu görmeye çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semâvat kadar büyür. Bazan da bir katreye girer, Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır.

(MN Hubâb Risalesi 28/22.İ’lem 1/1.p s124 p387)

fıtrat: yaratılış, mizaç haddini tecavüz etme: sınırını aşma hilkat: yaratılış ihata: kapsama, kuşatma i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki! katre: damla mahal: yer misafireten: misafir olarak semâvat: gökler Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) vüs’at: genişlik zerre: atom

35392 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe,

akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûp olur. Ancak onları mağlûp edip kaçırma çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez. HAŞİYE: O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ, sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâî-yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, ayinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi ayineyi telvis etmez.

(MN Hubâb Risalesi 28/27.İ’lem 1/1.p s126 p392)

âyât: âyetler def: uzaklaştırma fikren: düşünce aracılığıyla hakaik-i İlâhiye: İlâhî hakikatler; Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler ve isimlerinin tecellileri hevâî: nefsin istek ve arzularına ait huzur-u İlâhî: Allah’ın huzurunda bulunma kalben: kalp aracılığıyla lümme-i şeytanî: şeytanın kuruntu ve asılsız şüpheler aktardığı kalpteki bir bölüm mâlâyâniyât-ı rezile: içi boş ve değersiz olan rezil şeyler mazarrat: zararlar menzil: yer, mekân misal: yansıma, görüntü müdafaa: savunma müteessif: esef duyan; üzülen müteessir: etkilenen, üzülen necaset: pislik nefis: insanı kötüye yönelten duygu semâ: gökyüzü tedâî-yi efkâr: sürekli olarak bir fikrin başka fikirleri çağrıştırması tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme telvis etmek: kirletmek tesir etmek: etki etmek timsal: görüntü, yansıma vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan, kuruntu vesvese: şüphe, asılsız kuruntu

36399 (1) HAMİSEN: (2)

Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir,

akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat sathî kalır.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/5.söz Hamisen s131 p399)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Beşincisi (bk. s130 p395)

ağleb: çoğu, en fazla cereyan: akım ekseri: çoğu enbiya: nebiler, peygamberler fıtrat: yaratılış, mizaç garp: batı hamisen: beşincisi hebâen: boşu boşuna hükema: filozoflar intibaha getirme: uyandırma kader-i ezeli: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi muvafık: uygun muvakkat: geçici remiz: işaret sathî: sığ, yüzeysel sa’y: çalışma şark: doğu, doğu bölgesi

37409 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bazan birşeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. Ve keza, şiddet-i havf ve

gayet azamet ve

aklın ihatasızlığı da inkâra sebep olur.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/2.İ’lem 1/1.p s135 p409)

azamet: büyüklük gayet: çok ihatasızlık: kuşatamama, kapsayamama keza: bunun gibi muhabbet: sevgi şiddet-i havf: şiddetli, aşırı korku

38428 Eğer onlar (1) şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse,

akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/3.İ’lem 3/2.p s143 p428)

(1): Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar (bk. s143 p427)

ayniyet: aynı oluş gayr: başka haşir: ölüm sonrası âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma haşr-i umumî: her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması istib’ad etmek: akıldan uzak görmek keyfiyet: özellik, nitelik kudret: Allah’ın güç ve iktidarı küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş mahlûkat-ı lâtife: hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar misil: benzer misliyet: birbirinin misli, benzeri mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey nazif: temiz semerat: meyveler şuhudî: açıkça, gözle görür derecede vahdet-i ruhiye: ruh birliği; bir ve tek ruhun olması yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik

39436 Ve keza, kalbime vaki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi,

akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeye kadir olan Zât-ı Akdesten maada kimseye ibadet etmiyorum.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/5.p s145 p436)

kâdir: her şeye gücü yeten maada: -den başka müyûl: eğilimler, meyiller saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet hayatı temenni etmek: dilemek, beklemek vaki olma: düşme, gelme Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

40437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur.

Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

41458 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun

aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, harikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretefzâ dâvet ediyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/1.İ’lem 1/1.p s154 p458)

âlem: evren, kâinat âlem-i kebir: büyük âlem, evren andelîb: bülbül antika: eski ve kıymetli san’at eseri âsâr-ı san’at: san’at eserleri câzibedar: çekici bir şekilde farz etmek: var saymak harika: olağanüstü, hayranlık veren haşmet: heybet, görkem, büyüklük, yücelik hâvi: içine alan hayretefzâ: hayret içinde bırakacak şekilde, hayret saçan kâtib: yazar, müellif; bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) makarr-ı saltanat: saltanat, otorite ve hâkimiyet merkezi mu’cize: bir benzerini yapmakta başkasını âciz bırakan olağanüstü şey mücessem: cisimleşmiş, maddî şekle bürünmüş münâdi: nida eden, seslenen, çağıran nazar: bakış nâzır: bakan, gören nur: aydınlık, ışık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru ruh: hayat kaynağı, can, cevher Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semere: meyve, netice Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi Ezelî Sultan, Allah (c.c.) şaşaalı: gösterişli, parlak şecere: ağaç tahayyül etmek: hayal etmek târif etmek: anlatmak, tanıtmak tasavvur etmek: düşünmek, zihinde canlandırmak, hayal etmek tecelliyat-ı cemâliye: İlâhî güzelliklerin akisleri, yansımaları teşrifatçı: önemli bir mekânda, gelenleri buyur eden zîhayat: canlı, hayat sahibi

42471 (1) Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, O noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır. Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer, Ve sür’at-i zevali itibarıyla,

aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/5.İ’lem 5/4.p s158 p471)

(1): Dünyada sana ait çok emirler vardır Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor: Biri, cesettir… Biri de hayat ve hayvaniyettir… Biri de insaniyettir… (bk. s157 p468) Biri de ömür ve yaşayıştır… Biri de vücuttur… (bk. s158 p469) Biri de belâ ve musibetlerdir… Biri de, sen burada misafirsin… (bk. s158 p470)

adem: yokluk, hiçlik cihât-ı erbaa: dört yön, taraf emir: iş, olay, olgu itimad etmek: güvenmek kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı kısmet: hisse, pay, nasip nur: aydınlık, ışık sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma taleb: isteme vücud: beden vücut bulmak: var olmak

43481 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangibir noktaya girse bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/12.İ’lem 1/1.p s162 p481)

âlem: dünya, evren daire-i imkân: imkân dairesi; bir şeyin var veya yok olabilme ihtimalinin eşit olduğu daire, kâinat fena: yok olma garip: şaşırtıcı ihata etmek: içine almak, kapsamak kâinat: yaratılmış her şey, evren katre: damla maahaza: bunula beraber, bununla birlikte müdahale: karışma münhasır: ait, sınırlı yed-i tûlâ: uzun el zerre: maddenin en küçük parçası, atom

44488 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh,

akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki ayinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü, o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vakıf olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/17.İ’lem 1/1.p s165 p488)

akis: yansıma âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem asıl: bir şeyin kendisi binaen: dayanarak gayr: başka hararet: ısı hâsiyet: özellik maddiyat-ı kesife: kesif, şeffaf olmayan maddeler mahal: yer mahrum: yoksun mâlik: sahip mazhar: ayna olma, yansıma yeri muttasıl: yapışık, bitişik münfasıl: ayrılmış, ayrık nurânî: nurlu, parlak Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: başka salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.)edilen rahmet ve esenlik duaları şems: güneş şuur: bilinç tecellî-i timsal: görüntünün belirmesi, yansıması temessül etme: belirme, görünme, aksetme timsal: görüntü, akis vakıf olmak: etraflıca bilmek ziya: ışık

45504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber”

bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden

aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

46507 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/29.İ’lem 1/1.p s173 p507)

ebedî: sonu olmayan sonsuz fâni: geçici olan, ölümlü maahaza: bununla beraber, bununla birlikte mahzun: hüzünlü mesrur: mutlu ömr-ü bâki: devamlı ve kalıcı ömür sa’y: çalışma sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali tavattun etmek: bir yeri vatan edinmek, bir yerde yerleşmek tulû etmek: doğmak, görünmek, zuhur etmek umur: işler, olaylar vücud: beden

47520 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip târif etmemesi de muhaldir. Çünkü, insan, Mâlikin kemâlatına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor. Ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir.

Hattâ semâ-i dünyada dahi

aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zâfiyetiyle beraber harika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlûkat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan, bütün esbab içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin rusül vasıtasıyla böyle yüksek, fakat gafil abdlerine kendisini bildirip târif etmesi zarurîdir ki, o Mâlikin evâmirine ve marziyatına vakıf olsunlar. (MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/7.İ’lem 1/1.p s182 p520)

abd: kul âlem: dünya, evren cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade, seçme gücü delâlet etme: işaret etme, gösterme esbab: sebepler eşref-i mahlûkat: yaratıkların en şereflisi evâmir: emirler gafil: habersiz, vurdumduymaz, umursamaz; Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından hebersiz halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hüsün: güzellik kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar küre-i arz: yerküre Mâlik: sahip; görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlik-i Hakikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) marziyat: Allah’ın rızasına vesile olan herşey muhal: olması imkânsız olan şey rusül: peygamberler salâhiyet: yetki semâ-i dünya: dünya semâsı, gökyüzü, uzay târif etmek: bildirmek, tanıtmak tasarrufat-ı acibe: hayret verici tasarruflar, işler tasarruf etme: irade ve seçim gücüyle dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma ünvan: isim vâkıf: bilgi sahibi, farkında olan, haberdar vasıta: aracı zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük zarurî: zorunlu

48522 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzaheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler. Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve

akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur. Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/9.İ’lem 1/1.p s182 p522)

âlem: dünya, evren âlem-i berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi âlem-i cezb: çekim âlemi, dünyası âlem-i esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem âlem-i hararet: sıcaklık âlemi âlem-i hava: hava âlemi âlem-i kehrüba/ âlem-i elektrik: elektrik âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ziya: ışık âlemi arz: dünya cereyan: akma, akım, dolaşım cevelan: dolaşma, gezme cinnî: cin taifesinden olan, cinler deveran: dönüp dolaşma gaybî: bilinmeyen, gabya ait olan hararet: ısı, sıcaklık içtimâ: toplanma, bir araya gelme ihtilâl: karışıklık, kargaşa kesif: katı, yoğun kezalik: bunun gibi mâni: engel men etmek: yasaklamak müsademe: çarpışma müzaheme: sıkışma, sürtüşme, birbirine zahmet verme nur: aydınlık nüfuz: etki, tesir ruh: hayat kaynağı, can, cevher ruhânî: maddî yapısı olmayan, lâtif varlık seyeran: seyahat, gezinme şuâ: ince ışık huzmesi, parıltısı vasıta: aracı ziya: ışık

49527 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle,

aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesb eder. Ve keza, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla şuurca alâkadar olduğundan, nebatî olsun, hayvanî olsun, pekçok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nevi gibidir. Ve bu itibarla, insanın bir ferdi, neviler sırasına geçer. Binaenaleyh, gerek hayvanatın, gerek semeratın nevilerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevâm ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde câridir. HÜLÂSA: Kur’ân’ın âyetleriyle ebnâ-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delâletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübrâya pek kat’î delâletler ve işaretler vardır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/14.İ’lem 1/1.p s184 p527)

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âyât-ı tekviniye: Allah’ın yaratılışa dair koyduğu kanun ve emirleri gösteren bu dünyadaki âyetler, deliller câri: geçerli delâlet: işaret etme, gösterme ebnâ-yı beşer: insan oğulları, insanlar eczâ: parçalar, kısımlar hayvanat: hayvanlar hayvanî: hayvansal haşerat: zararlı, zehirli böcekler haşir ve neşir: yeniden dirilip toplanma ve yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yayılması gibi hevâm: böcekler hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev hülâsa: özet ihata-i fikriye: fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı kat’î: kesin, şüphesiz kesb etmek: kazanmak, elde etmek kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet; varlığın bozulup dağılması, dünyanın sonu kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat kitabı külliyet: kapsamlılık, bütün fertleri kapsama mükerrer: tekrarlanan, devamlı nebatî: bitkisel nevi: çeşit semerat: meyveler, neticeler, sonuçlar senevî: yıllık şuur: bilinç tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme vukua gelmek: meydana gelmek vücuda gelme: var olma vüs’at: genişlik, kapasite

50549 BİRİNCİ NOTA.

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, “şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen” (1), hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak

kâr-ı akıl değildir. Eğer

aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/1.Nota 1/1.p s197 p549)

(1): Hadis-i Şerif: Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenaiz 52;

Müsned, 3:110

âlem: dünya asr: yüzyıl bahusus: hususan, özellikle berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem berzahî: kabir âlemine ait ebed: sonsuzluk ebedî: sonsuz ehemmiyet: değer, önem etvâr: haller, tavırlar Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetli ve benzersiz san’atıyla yaratan Allah (c.c.) fenâ: gelip geçici oluş fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen firak: ayrılık gafil: duyarsız, sorumsuz harab: yok olma, yıkılma hitaben: hitap ederek husul: meydana gelme hususan: özellikle inkıraz: dağılıp yok olma, son bulma inkılâbât: değişimler, dönüşümler kâr-ı akıl: akıl kârı, işi lâtife: ince duygu mahiyet: öz nitelik, özellik mâsivâ: Allah’ın dışındaki varlıklar mufarakat eden: ayrılan muktedir olmayan: gücü yetmeyen mutî: emre uyan, itaat eden müsâdemât: vuruşmalar, çarpışmalar nefis: insanın kendisi nota: bildiri rağmına: zıddına, aksine refakat: arkadaşlık tenezzül etmek: alçalmak, kendi değerini düşürmek teşyî: uğurlama; vefat eden kişinin kabre götürülüp defnedilmesi teveccüh etmek: yönelmek uhrevî: âhirete ait zevâl: geçicilik, yokluk

51551 ÜÇÜNCÜ NOTA.

Ey gafil Said! Bil ki, “galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun” (1).

Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekâsı sana faide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakika o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/3.Nota 1/1.p s198 p551)

(1): Hadis-i Şerif: Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368

bekâ: devamlılık, kalıcılık daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı fâni: geçici olan, ölümlü fenâ: fânilik, gelip geçicilik gafil: duyarsız, umursamaz galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak hercümerc: karma karışık hususî: özel kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâyemut: ölümsüz mağlata: aldatmaca mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret mizan: ölçü, denge muhtemel: ihtimal dahilinde muvakkat: geçici müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins nota: bildiri tagayyür: başkalaşım, değişme telâkki etmek: kabul etmek, algılamak vaziyet: durum, hal zeval: gelip geçici olma

52554 (1) O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîyesine karşı demiştim: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem

aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/2.p s199 p554)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (bk. s199 p553)

bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan cismiyle: bedeniyle dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık fünun-u nâfia: faydalı ilimler küfran: nankörlük küfür: ihkâr ve inançsızlık mâlâyâni: anlamsız, faydasız mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikler mesut: mutlu musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse muzır: zararlı neşreden: yayan saadet: mutluluk sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk suret: biçim, şekil şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik zâhirî: açık ziynet: süs

53556 (1) Ey nev-i beşerin nefs-i emmâresi!

Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve

aklın muktezasını iptal etsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/4.p s200 p556)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz beşer: insanlık biçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön elem: acı, keder eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme mazlum: zulme uğramış minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç nihayetsiz: sonsuz selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek tahammül: dayanma. Katlanma tecerrüt etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umumî: genele ait umum: genel, bütün

54571 (1) Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız (2).

Âyâ, Avrupan’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi

akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsınuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır. “Hedâ nallâhü ve iyyâküm iles sırâtıl müstekıym (3)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/19.p s207 p571)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Mesnevî-i Nuriye 1919-1923 yılları arasında telif edilmiştir.

(3): Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

adâvet: düşmanlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba bâtıl: hak olmayan efkâr: fikirler, düşünceler emniyet etme: güvenme Frenk: Avrupalı hadsiz: sınırsız, sayısız hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti iltihak etmek: katılmak istihfaf: hafife alma istihza: alay etme ittibâ etmek: tabi olmak, uymak sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil zulüm: haksızlık

55580 SEKİZİNCİ NOTA.

Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine de koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat, hattâ bir nokta-i nazarda câmidat dahi, evâmir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemâl-i şevkle ve bir çeşit lezzet ile evâmir-i Rabbâniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey kemâl-i lezzet ile vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki,

akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/1.p s211 p580)

âkıbet: netice, sonuç amel: iş yapma câmidat: cansızlar derc etmek: yerleştirmek evâmir-i Rabbâniye: Allah’ın koyduğu kurallar evâmir-i tekviniye: Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar ifa etmek: bir işi gerçekleştirmek, yerine getirmek imtisal etmek: bağlanmak, boyun eğmek kamer: ay kemâl-i kerem: lütuf ve cömertliğin mükemmelliği, kusursuz ikram edicilik kemâl-i lezzet: eksiksiz lezzet kemâl-i şevk: büyük bir istek mevcudat: varlıklar mükâfât: ödül nefs-i amel: amelin kendisi nokta-i nazar: bakış açısı nota: bildiri saadet: mutluluk sa’y: çalışma şems: güneş tabir edilen: adlandırılan vazife: görev

56595 ONUNCU NOTA.

Bil, ey gafil, müşevveş Said! Cenâb-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin üstünden geçen, kalbine gelen ve

aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir (1):

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/10.Nota 2/1.p s218 p595)

(1): (bk. s219 p596)

âyât: âyetler âyine: ayna berâhin: deliller burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cilve: görünme, yansıma esbab: sebepler gafil: duyarsız, sorumsuz gaflet: dikkatsizlik, umursamazlık iktiza etmek: gerektirmek marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma mesâmât: gözenekler, pencereler müşahede etmek: gözlemlemek müşevveş: dağınık, karışık, düzensiz müteveccih olmak: yönelmek nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanıma nuru Said: Bediüzzaman Said Nursî şahit: tanık tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak temâşâ etmek: gözlemlemek, seyretmek tenkit: eleştiri tereddüt: şüphe

57626 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vahid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin iradesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahi nişanlar derc edilmiştir ki, gözle okunur da nazarla, yani

akılla görünmez. İnsan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Madem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semî, Basîr bir Mürîdin iradesinin dâire-i tasarrufundadır. Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/3.İ’lem 1/1.p s236 p626)

acib: hayret verici ahval: haller, davranışlar alâmet: belirti, işaret âlem-i İslâm: İslâm dünyası Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âşikâr: ap açık Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) cihet: yön, taraf dâire-i tasarruf: dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek derc etmek: içine yerleştirmek erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan esaslar, temel unsurlar esas: temel etvar: tavırlar, haller fesat şebekesi: bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı Fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten tenzih ederim” mânâsında kullanılıp heyret ve şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır gayr-ı mütenahi: sonu olmayan Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâvi: ihtiva eden, içine alan ihrac: çıkarma ihtiyar: irade imkân: olabilirlik, olasılık, ihtimal infaz edilme: yerine getirilme, uygulanma irade: dileme, istek, kast etme ittifak: birleşme, birlik Kasıd: sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah (c.c.) kesret: çokluk muhâlât: olması imkânsız, akla uzak şeyler Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah (c.c.) Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nazar: akıl; akıl gözüyle bakmak, görmek nefiy: sürgün etme, uzaklaştırma nev: çeşit, tür nişan: işaret Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Semî: her şeyi işiten ve her bir varlığa kabiliyetine göre işitme duyguları veren Allah (c.c.) şirk: Allah’a ortak koşma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tehalüf: birbirine zıt olma, aykırılık teşekkül etme: oluşma, ortaya çıkma teşkil etmek: oluşturmak tevafuk: denk gelme, uygunluk tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) veçh: yüz

58627 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri: “Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelînin nakşı, mülkü olmuş olsaydı, bu kadar miskin, biçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâniin kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar câhil, yetim, miskin olmazlardı” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytân-ı insî! Cenâb-ı Hak, herşeye lâyıkını veriyor. Ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’âmı bu kaideden hariç olsaydı, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha

akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek herşeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir. Kader, herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlaktan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Mâlûmdur ki, dahilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesiyle, hâkimiyet-i Esmânın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahaza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak,

akıllı olanın işi değildir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/4.İ’lem 1/1.p s237 p627)

atâ: lütuf, bağış Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Alîm-i Ezelî: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âlim: bilgin azamet: büyüklük, yücelik bâtın: bir şeyin görünmeyen iç yüzü biçare: çaresiz Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cinnî: cin taifesinden, cinlerden olan cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği, seçim gücü dahilden harice: içten dışa Feyyaz-ı Mutlak: yarattığı varlıklara pek çok feyiz, sınırsız bolluk ve bereket veren Allah (c.c.) feyz: ihsan, bağış had: sınır hâkimiyet-i Esmâ: Allah’ın isimlerinin egemenliği, hâkim olması hariç: dışında iktidar: güç, kudret İ’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ilka etmek: atma, bırakma, verme in’âm: nimet verme kabiliyet: yetenek kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi, plânlaması Kadîr: her şeye gücü yeten, her şeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kaide: düstur, prensip maahaza: bununla beraber mâlûm: bilinen maslahat: fayda, gaye miskin: zavallı, muhtaç, çaresiz mizan: ölçü, denge mukayyed: sınırlı mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) müsaade: izin nakış: işleme, süsleme nizam: düzen Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şems: güneş şeytân-ı insî: insanlardan olan şeytan, şeytan gibi olan insan şuur: bilinç, anlayış, idrak tekabül: birbirine karşılık olma, bir ayna gibi karşısında olma üstad: hoca vesvese: kuruntu, şüphe

59641 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Vâcibü’l-Vücud, zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’âlinde de benzemiyor.

Çünkü, Vâcibü’l-Vücudun kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, fert-nev’, cüz-küll aralarında fark yoktur. Ve keza, Onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-Vücudun ef’âlini fiillerine benzetemiyor.

Hakikatini fehmetmekte

akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/17.İ’lem 1/1.p s243 p641)

cüz-küll: parça-bütün ef’âl: fiiller, işler ef’âlin: işlerin fâil: bir işi yapan, özne, fiilin sahibi Fehmetmek: anlamak fert: tek, birey hakikat: asıl, gerçek, doğru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kudret: Allah’ın güç ve iktidarı mahiyet: asıl nitelik, temel özellik mübaşeret: bizzat kendisi yapma, vasıtasız doğrudan yapma mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlık mütehayyir kalma: hayrete düşme, şaşırma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu nisbeten: bir dereceye kadar Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) zâtında: bizzat kendisinde

60684 (1) MÜHİM BİR MESELE:

“Ene”nin iki veçhi vardır. Bir veçhini nübüvvet almıştır, bir veçhini de felsefe almıştır.

BİRİNCİ VECİH, ubudiyet-i mahzâya menşedir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir. Vazifesi Hâlıkın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya (aleyhimüsselâm) enâniyetin bu veçhine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne ulûhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir. “Ene”nin bu veçhinden, Cenâb-ı Hak şecere-i tûbâ-i ubudiyeti inbat edip dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddîkîn gibi mübarek semereleri vermiştir.

İKİNCİ VEÇHİ alan felsefe, “ene”nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî olduğunu zu’m etmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. “Ene”nin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır. Ezcümle: Kuvve-i behîmiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gadabiye gusnundan firavunlar, nemrutlar çıkmıştır.

Kuvve-i akliyeden dehriyun, maddiyun, felâsife çıkmışlardır ki, Vâcibü’l-Vücuda bir mahlûk-u vahidi verir, bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/3.p s261 p684)

(1): (bk. p682 - p683)

aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun aslî: asıl, esas bâki kalan: geride kalan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık dehriyun: dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler enâniyet: benlik, gurur enbiya: nebiler, peygamberler ene: ben, benlik envâen: çeşit çeşit, türlü evliya: Allah dostları veliler ezcümle: meselâ, örneğin fehmetmek: anlamak felâsife: felsefeciler gayr: diğer, başkası gusn: dal Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) harfiye: harf mânâsında; tek başına bir mânâsı olmayıp başkasının mânâsını gösterme hubb-u zât: kendini sevme inbat etmek: yeşertmek, büyütmek kâinat: evren kuvve-i akliye: akıl gücü, duygusu kuvve-i behîmiye: hayvanî güç, duygu kuvve-i gadabiye: öfke gücü, duygusu maddiyun: materyalistler, her şeyi madde ile açıklamaya çalışanlar mahiyet: asıl, esas nitelik mahlûk-u vahid: bir tek varlık mâlik-i hakikî: bir şeyin gerçek sahibi olma menşe: esas, kaynak, kök mikyas: ölçek mîzan: tartı, ölçü mübarek: bereketli, hayırlı mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer müstakil: bağımsız, başlı başına nübüvvet: peygamberlik rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sanem: put semere: meyve sıddîkîn: sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar sıfât: sıfatlar, nitelikler, özellikler şecere-i tûbâ-i ubudiyet: kulluğun nurlu tûbâ ağacı; tûbâ ağacı gibi şekillenmiş ve dal budak salmış kulluk şerik: Allah’a ortak koşulan şey şirk: Allah’a ortak koşma taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak tebeî: başka bir şeye tabi olan tekemmül-ü hayat: hayatın mükemmelleşmesi, tamamlanması ubudiyet-i mahzâ: tam bir kulluk ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vech: yüz, yön vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen, hayal edilen vücud: varlık zu’m etmek: sanmak, zannetmek

61735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz

akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.” Lokman Sûresi 31/33:

(3): Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.” Yûnus Sûresi 10/62-64:

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

62741 (1) Evet, ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete ulaştığında, onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümatı içinde yürüyenler esnâ-yı seferde korkudan, açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda, onda dokuzu ya idam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh

aklı olan, zararlı birşeyi, dünyevî, ednâ bir hiffet için tercih etmez.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/38.İ’lem 3/2.p s289 p741)

(1): (bk. s289 p740)

bilâhare: daha sonra binaenaleyh: bundan dolayı dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık dünyevî: dünya ile ilgili ebedî: sonsuz ednâ: basit, aşağı ehl-i şuhud: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gören kimseler ehl-i vukuf: bilirkişi, bir konuda derinleşmiş olanlar emn ü eman: emniyet ve korkusuzluk esnâ-yı sefer: yolculuk esnasında, yolculuk sırasında hiffet: hafiflik mahall-i hükûmet: hükûmet yeri mahkûm olma: cezalandırılma, hüküm giyme mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek merkez-i hükûmet: hükûmet merkezi mükâfat: ödül şehadet: şahitlik tasdik: doğrulama, onaylama tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme vâsıl olmak: kavuşmak, ulaşmak yümn (yümün): kuvvet; bereket; bolluk; saadet zulümat: dinsizlik ve inkâr karanlığı

63743 “Vemâ hâzihil hayâtüd dünya illâ lehvün ve leıbün ve inned dârel âhırete lehiyel hayevân. (Ankebut 29/64) (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerekir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine

akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki, dünyada paşa, âhirette gedâ olmasın!

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/39.İ’lem 1/1.p s290 p743)

(1): Ankebut Sûresi 29/64: “Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir.

Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur.”

bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz binaenaleyh: bundan dolayı cehl: cahillik, bilgisizlik Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) dünyevî: dünya ile ilgili ebed: sonsuzluk fâni: geçici olan, ölümlü gedâ: köle harcırah: yol masrafı için verilen para haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı bakiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı fâniye: geçici dünya hayatı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! lâakal: en az levazımat: ihtiyaçlar, gereçler Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (c.c.) sabâvet: çocukluk sarf etmek: harcamak suret: yol, tarz uhrevî: âhirete dair, âhirete yönelik

64765 BEŞİNCİ NOKTA: Bilirsiniz ki,

Kur’ân pek büyük meselelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike dâvet eder.

Ve çok ince hakikatlerden bahis açar.

Akılları, mârifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesâilin, o ince hakaikin, kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslûplarla tekrara ihtiyaç vardır.

ALTINCI NOKTA: Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala’ var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksatlar vardır. Binaenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münasip bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zahiren tekrar görünse bile hakikatte tekrar değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/3.katre (6 nokta) 6/5.6.noktalar 1/1.p s300 p765)

âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi bahsetmek: bir konu üzerinde söz söylemek, konuşmak bâtın: görünmeyen taraf binaenaleyh: bundan dolayı efkâr: fikirler had: sınır, kapsam hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: gerçek, doğru hüküm: karar itibarla: özellikle kıssa: ibretli hikâye mârifet: Allah’ı tanıma, bilme mesâil: meseleler muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış muttala’: anlam çerçevesi münasip: uygun suver-i muhtelife: çeşitli sûreler tahrik etmek: harekete geçirmek takrir: yerleştirme, sağlamlaştırma tesbit: sağlam şekilde yerleştirme üslûp: ifade ve söyleyiş tarzı vecih: yön, taraf zâhir: açık, görünen zahiren: dış görünüş itibariyle zikredilmek: anılmak, belirtilmek

65774 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakk’ın “A’lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfat ve ef’alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünkü maksat, bizzat ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya

aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufu tafdil etmektir. Ve keza, izzet-i İlâhiyeye de münâfi değildir. Çünkü, maksat, sıfât ve ahvâl-i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef’âli arasında bir muvazene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki, sıfât-ı İlâhiyeye bir naks olsun. Evet, masnuattaki kemâlât, Cenâb-ı Hakkın kemâlinden in’ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuat, sıfât-ı İlâhiye ile muvazene hakkına malik değildir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/6.katre (İ’lem) 1/1.p s304 p774)

ahvâl-i İlâhiye: İlâhî haller Ahsen: en güzel, Allah (c.c.) aklî: akılla ilgili, akla uygun A’lem: en iyi bilen, Allah (c.c.) bizzat: doğrudan Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.)ef’al: fiiller Ekber: en büyük, Allah (c.c.) Erham: en merhametli, Allah (c.c.) esmâ: isimler, Allah’ın isimleri gayr-ı hakikî: gerçek olmayan hakikî: asıl, gerçek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imkân: mümkün olma, olabilirlik in’ikâs etmek: yansımak ism-i tafdil: “en üstün, daha üstün, daha iyi” gibi karşılaştırma ve üstünlük ifade eden sözler izzet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyden üstün ve yüce olması kemâl: mükemmellik kemâlât: mükemmellikler, üstün değerler keza: bunun gibi mahlûkat: yaratıklar malik: sahip masnuat: san’at eseri varlıklar mevsuf: nitelendirilen, vasıflandırılan muvazene: denk tutma, karşılaştırma münâfi: aykırı, zıt naks: eksiklik, noksanlık nazaran: bakarak, -göre sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri tafdil etmek: üstün tutmak tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi, Ona ait kılınması vehmî: varsayılan, olmadığı halde var gibi düşünülen

66785 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun

aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/9.İ’lem 1/1.p s310 p785)

ahvâl: haller, durumlar âmi: basit, sıradan binaenaleyh: bundan dolayı esrar: sırlar, gizemler fennî: bilimsel feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci gaflet: duyarsızlık, sorumluluklarından habersiz davranma hâli hak: doğru, gerçek hakaik: bir şeyin gerçek yüzü, aslı esası; doğru gerçekler hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri, esasları ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keşfetmek: bulmak, ortaya çıkarmak maddiyat: maddi şeyler muteber: geçerli, itibar edilen nefsülemir: gerçek; işin aslı ve gerçeği nur: aydınlık, ışık şiddet-i tevaggul: bir şeye fazlaca dalma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; “tabiat, insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklindeki düşünce tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak vukuf: bir şeyi etraflıca bilme, anlama zira: çünkü

67793 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbim ile arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi

akla veriyor.

Akıl berveçh-i mutad, burhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir. Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vakıf olasın. Meselâ, biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta, diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır. Ve keza herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ, şems, timsallerine kayyûm olduğu için, fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Ayinedeki zıl ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/16.İ’lem 1/1.p s313 p793)

arz: dünya âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri ayine: ayna bâtın: iç, içinde berveçh-i mutad: âdet olduğu gibi bu’diyet: uzaklık burhan: güçlü delil, sağlam kanıt cihet: yön, taraf dahil olmak: içinde olmak, bulunmak daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan ve varlığı zorunlu olan daire; Cenâb-ı Hakkın varlığı fâil-i aslî: asıl fâil, asıl işi yapan Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) fevk: üst, yukarı fevkalhad: sınır ötesi, sınır üstü garp: batı hariç: dışında hasâis: vasıflar, özellikler ıtlak: kayıt altına girmeme, sınırsızlık ibraz etmek: ortaya koymak, göstermek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren kayyûm: ayakta tutan ve varlığı devam ettiren keza: bunun gibi kudret: güç, iktidar kurbiyet: yakınlık mâhiyet: bir şeyin aslı esası mâmulât-ı kudret: kudretin yaptığı ürünler; güç ve iktidarın ürünleri mazhar olma: ayna olma mübâyenet-i lâzime: iki şeyin arasında lâzım olan zıtlık ve zorunlu olan farklılık münfail: fiilden etkilenen nefis: kişinin kendisi Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) sath-ı arz: yeryüzü semâ: hava, gök şark: doğu şems: güneş tecerrüd: maddî olmama, soyut olma, maddeden soyutlanmış olma temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji timsal: akis, aynadaki görüntü zıll: gölge zıllî: gölge ile ilgili, gölge olan ziyade: çok, fazla

68799 NOKTA.

“Min nûri mağ’rifetillâhi celle celâlühü (1)”

Kırk beş sene evvel (2) telif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır.

İFADE-İ MERAM. Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler: “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?” Bilirim ki, kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. “Şuâat” ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhatap, âsi nefsimdir. Müstemi, müteharrî-i hakikat bir Japondur. Temâşâ eden bunu düşünmeli. Gayetü’l-gayat olan mârifetullahın bir burhanı olan mârifetü’n-Nebîyi “Şuâat” ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin lâyühad berâhininden yalnız dört muazzam burhanına işaret edeceğiz. Hem

nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îma ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem’asını, fehm-i kâsırımla göstermek isterim.

(MN Nokta Risalesi (İfade-i meram) 2/1.p s316 p799)

(1): Marifetullahın (c.c.) nurundan (bir nokta).

(2): Milâdî 1918 (1337)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen arzu etmek: istemek âsi: isyan eden, başkaldıran berâhin: güçlü deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek burhan: güçlü delil, kesin kanıt delâil: deliller fehm-i kâsır: dar anlayış, etraflıca anlayamama gayetü’l-gayat: gayelerin gayesi, gayelerin son noktası, esas hedef hads-i kalbi: kalbin güçlü sezişi haşir: insan öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması huz mâ safâ: duru ve saf olanı al ifade-i meram: bir maksadın ifadesi intihab etmek: seçmek Japon: 1907 yılında Japonya’nın Başkumandanı, İslâm âlimlerinden dinî bazı sorular sormuştu. İstanbul’daki hocalar da bu soruları Bediüzzaman’a yönelttiler. Bediüzzaman bu sorulara gayet ikna edici cevaplar verdi. kâh: bazan lâyühad: sınırı, sonu belli olmayan lem’a: parıltı maksud-u bizzat: asıl gaye mârifetullah: Allah’ı tanıma mârifetü’n-Nebî: Peygamberi (a.s.m.) bilmek, tanımak melâike: melekler muazzam: azametli, çok büyük muhatap: hitap edilen müstemi: dinleyici müteharrî-i hakikat: hakikati inceleyen, araştıran mütekellim: konuşan nazar-ı aklî: akıl nazarı, akıl gözü nebze: az miktar nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümlerinden her biri rükün: esas, şart şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir telif: yazılmış eser temâşâ: seyir, hoşlanarak bakma tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi zuhurat: gönle doğan mânâlar, ele gelen hakikatler

69801 Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne vesselâtü vesselâmü alâ muhammedin hâtemin nebiyyîne ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (1)” “Ellâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. (Bakara 2/255) (2)” maksudumuzdur, matlubumuzdur. Gayr-ı mütenahi berâhininden dört burhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

BİRİNCİ BURHAN: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu burhan-ı neyyirimiz “Şuâat” da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir’attır.

İKİNCİ BURHAN: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kitab-ı mu’cizü’l-beyan, Kelâm-ı Akdestir.

DÖRDÜNCÜ BURHAN: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan

akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 1/1.p s318 p801)

(1): “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed’e

ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm olsun.”

(2): “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O hayydır, O kayyûmdur.”

Bakara Sûresi 2/255

âlem: dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem Aleyhissalâtü Vesselâm: salat ve selâm onun üzerine olsun berâhin: güçlü deliller, kanıtlar berzah: geçit yeri burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter fıtrat-ı zîşuur: şuurlu fıtrat; yaratılışında ve öz yapısında şuur olan varlık gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz insan-ı ekber: en büyük insan îrad etme: sunma, söyleme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar Kelâm-ı Akdes: kutsal söz; Kur’ân kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitab-ı mu’cizü’l-beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan kitap, Kur’ân maksud: kast edilen, hedeflenen matlub: istenen, arzu edilen mir’at: ayna mülteka: buluşma yeri; kavşak münevver: aydın, aydınlanmış neşretmek: yayınlamak nokta-i iltisak: kavuşma noktası, birleşme noktası seyyârât: bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler şehadet: görünen âlem şuâ: parıltı şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir tenevvür etmek: aydınlanmak tenvir-i müddeâ: iddia edilen şeyin aydınlatılması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi vicdan: iyiyi kötüden ayırabilen his

70805 (1)

S: Neden

aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden. “Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

71808

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü envâ gibi umur-u bâtılaya

neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umurun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde, kasten ve bizzat ona müteveccih olursa, muhaliyetine ve mâkul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü ani’s-Sâni sebebiyle hasıl olan ıztırar ile kabul edebilir. Dalâlet ne kadar aciptir. Zât-ı Zülcelâlin lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı

aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenâhî zerrâta ve aciz şeylere veriyor?

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/6.p 4/2.sual s322 p808)

acip: acayip, şaşırtıcı, tuhaf aciz: güçsüz bizzat: doğrudan dalâlet: doğru ve hak yoldan sapma, sapkınlık derk etmek: anlamak, algılamak ezeliyet: sonradan var olmama, varlığının başlangıcı olmaması ezeliyet-i madde: sonradan meydana gelmemiş ve varlığının başlangıcı olmayan madde faraza: varsayalım ki gayr-ı mütenâhî: sonsuz harekât-ı zerrat: zerrelerin, atomların hareketleri hasıl olan: ortaya çıkan hassa: özellik hükmetmek: kesin bir yargıya varmak ıztırar: çaresizlik icad: var etme, meydana getirme lâzım-ı zarurî: olması gerekli, şart olan mâkul: akla uygun muhaliyet: imkânsızlık; yani fâil olması, bizzat işi yapması mümkün değil müteveccih: yönelmiş, dönmüş nazar: bakış nefis: bir kimsenin kendisi neş’et etmek: doğmak, kaynaklanmak saded: niyet, maksat suret: görünüm, şekil tebeî: başka bir şeye tabi olan, dolaylı tegafül-ü ani’s-Sâni: her şeyin san’atkârı olan Allah’ı unutma veya unutur gibi yapma teşekkül-ü envâ: türlerin oluşumu, meydana gelmeleri umur: işler umur-u bâtıla: doğru olmayan hususlar Zât-ı Zülcelâl: haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (c.c.) zerrât: zerreler, atomlar

72812 Şeriat-ı İlâhiye ikidir:

BİRİ: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’âl-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İKİNCİSİ: Sıfat-ı iradeden gelen ve “evâmir-i tekviniye” tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta câri olan kavânin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl

kavânin-i akliyeden ibârettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavânin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/10.p 4/3.sual s324 p812)

beşer: insan câri olan: geçerli olan ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar, emirler evvel: önce hassa: özellik icad: var etme, meydana getirme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kavânin-i âdâtullah: Âdetullah kanunları; kâinatta işleyen İlâhî yasalar, yaratılış kanunları kavânin-i akliye: aklî kanunlar mâlik: sahip mecmu-u kavânin-i itibariye: varsayıma dayalı kanunlar bütünü muhassala: sonuç sıfat-ı kelâm: konuşma sıfatı sıfat-ı irade: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı, niteliği sıfat-ı kudret: kudret sıfatı, niteliği şeriat: İlâhî kanun, anayasa şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların bağlı olduğu anayasa, kanunlar mecmuası şeriat-ı İlâhiye: Allah’ın koymuş olduğu anayasa, kanunlar tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tanzim: düzenleme tesmiye edilen: adlandırılan

73816 Hem derince şu burhan (1) tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mesele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüt hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaike esas addederek, müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı o şedit kuvvet, sun’î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i’câz her ihbarını tasdik eder, tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsihâ sâbit umurlardandır. Evet. Şu burhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i’câz, altında mantık ve delil, sağında

aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde, hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin!

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/2.p s326 p816)

(1): ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır (bk. s325 p815)

addetmek: saymak, tutmak binefsihâ: kendi kendine burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı münevver: nurlu, parlak delil cihet: taraf, yön hakaik: hakikatler, gerçekler hayır: iyilik i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma ihbar: haber verme ihsas edilmek: hissedilmek ircâ etmek: döndürmek, iâde etmek istintak: konuşturma istişhad: şahit gösterme, şahit tutma kuvvet-i beyan: açıklamadaki, anlatımdaki kuvvet mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu müselleme: herkes tarafından kabul edilen, doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan müstağni kılmak: tenezzül etmemek, gerekli duymamak nokta-i istinad: dayanak noktası sikke-i i’câz: mu’cizelik mührü, benzerinin getirilmesinin imkânsızlığıyla ilgili delil sun’î: uydurma, yapmacık şaibe-i tereddüt: şüphe lekesi şedit: şiddetli tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tersim edilmek: resmedilmek, çizilmek tezkiye: tamize çıkarma umur: işler vahy-i mahz: Allah’ın vahyinin tâ kendisi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy vehim: zan, şüphe, kuruntu zaruriye: zorunlu

74820 Kur’ân’dan delil-i inayet (1), vücuh-u mümkinenin en mükemmel veçhi ile bulunuyor. Kur’ân kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevâide tezkâr ve ni’metleri tâdât eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde galiben

akla havale ve vicdanla müşaverete sevk etmek için

“Evelâ ya’lemûne (Bakara 2/77) (2)”

“Efelâ ya’kılûn (Yâsin 36/68) (3)”

“Efelâ tetezek’kerûn (Yûnus 10/3) (4)”

“Fa’tebirû (Haşir 59/2) (5)” gibi o burhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/6.p s328 p820)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

(2): Onlar bilmiyorlar mı ki?” Bakara Sûresi 2/77:

(3): Hiç düşünmüyorlar mı?” Yâsin Sûresi 36/68:

(4): Hiç düşünmez misiniz?” Yûnus Sûresi 10/3:

(5): İbret alınız.” Haşir Sûresi 59/2:

âyât: âyetler burhan-ı inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili ezhan: zihinler fevâid: faydalar, kazançlar fevâsıl: fasıllar, bölümler galiben: çoğunlukla hâtime: sonuç, son bölüm havale: gönderme kâinat: evren mükemmel: eksiksiz müşaveret: birbirleriyle istişare etme; birbirlerine danışma sevk etmek: göndermek, yönlendirmek tâdât eden: sayan, anan tefekkür: Allah’ı tanımayı netice verecek ve derinlemesine düşünme tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek tezkâr: zikretme; hatırlatma vecih: yön, yüz vücuh-u mümkine: mümkün olabilecek yönler

75822 (1) Feyâ acaba! Vâcibü’l-Vücudun lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfi olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerratların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i îdamına karşı dayanıyor? Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibdâ ve icadı, hiçbir münasebet-i mâkule olmadan en âciz ve en bîçâre esbaba isnad ediliyor? İşte Kur’ân-ı Kerim, şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir-tâ ki,

aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umur-u hasîse ile mübaşir görünmesin.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/8.p s329 p822)

(1): Tarîk-i Kur’ânî iki nevidir. Birincisi Delil-i inayet ve gayettir, ikinci delil-i Kur’ânî: Delil-i ihtirâdır (bk. p818 - 821)

âciz: güçsüz âyât: âyetler azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü bîçâre: çaresiz, zavallı cihet: taraf, yön dehşetli: korkunç, ürkütücü delil-i ihtirâ: Allah’ın hiç yoktan yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus deliller delil-i inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili delil-i Kur’ânî: Kur’ânî delil dest-i kudret: Allah’ın kudret eli dest-i tasarruf-u kudret: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten kudret eli esbab: sebepler ezeliyet: başlangıcı olmayan sonsuzluk ezhan: zihinler feyâ acaba: hayret ve taaccüb ifadesi için söylenir; hayret verici gayet: nihâyet, uç, son, çok fazla, son derece halk: yaratma hassa: özellik ibdâ: benzersiz güzellikte yaratma icad: var edilme isnad etmek: dayandırmak izzet: büyüklük, yücelik kâinat: evren kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz kudreti lâzime-i zaruriye-i beyine: apaçık zorunlu bir gereklilik; bir şeyin apaçık zorunlu niteliği mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak mübaşir: temas, dokunma müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (c.c.) münâfi: aykırı, zıt münasebet-i mâkule: akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki nazar-ı zahirî: yüzeysel bakış nâzik: zarif, ince, narin salâbet: sağlamlık, sertlik tanzim etmek: düzenlemek tarîk-i Kur’ânî: Kur’ânî yol tesir-i hakikî: gerçek tesir umur-u hasîse: alçak ve değersiz işler Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) yed-i îdam: her şeyi yok edebilen el zerrat: zerreler

76826 (1) DÖRDÜNCÜSÜ:

Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads – ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir – daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlâhî, onu daima mârifet-i Zülcelâle sevk eder. Şu fıtrattaki incizap ve cezbe, Bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir. Bu nükteleri bildikten sonra, şu burhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sânidir ki, istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/1.p s330 p826)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü

aktar: her taraf âmâl: emeller, arzular arzu: istek aşk-ı İlâhî: İlâhî aşk, Allah’a duyulan aşk derecesindeki sevgi bast: genişletme burhan-ı enfüsî: dar dairede, nefis ve beden dairesinde olan delil cezb: çekme cezbe: çekim gücü fıtrat: yaratılış, mizaç hads: bir anda kavrayan güçlü sezgi, seziş hakikat-i câzibedar: çekici gerçek, asıl, esas ihmal etmek: önemsememek ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ incizap: kendine çekme inkâr etmek: reddetmek istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniye: insanın sınır koyulmamış istidatları, yetenekleri iştiyak: çok arzu ve istek mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma mârifet-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi Allah’ı bilme, tanıma meyelân: meyletme, eğilim muzaaf: katmerli, kat kat mütenasip: uygun müteveccih: yönelmiş müyûl-ü müteşâibe: çeşitli dallara ayrılmış arzular, çeşitli meyiller nazar: bakış nefis: bir kimsenin kendisi neşr-i hayat: hayat yayma nükte: ince anlam Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sevk etmek: yönlendirmek sür’at-i intikal: çabuk anlama ve kavrama tahrik etmek: harekete geçirmek tâtil-i eşgal: işe ara verme temdid: uzatma tenvir etmek: aydınlatmak ukde-i hayatiye: hayat çekirdeği vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his

77827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor.

Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

AKIL - AKLÎ – 26s-77p - Risale-i Nur

AKIL - akl – insanın düşünme, anlama ve tedbir alma kabiliyeti, us, bellek, hafıza, insanın hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeplerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası –AKLÎ –akıl ile bilinen

AKÎM - 1s-1p - Risale-i Nur

AKÎM – neticesiz, sonu yok, beyhûde, yağmur getirmeyen rüzgâr, çocuğu olmayan, kısır, doğurmayan kadın, doğurtmayan erkek

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1606 İKİNCİ MESELE:

Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâisi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi

akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/2.mesele 2/1.p s224 p606)

akîm: neticesiz Cevşenü’l-Kebîr: Kur’ân’ın hakikî ve tam bir çeşit münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit özet mahiyetindedir cüz’: kısım, parça dâi: gerektiren sebep emr-i İlâhî: Allah’ın emri evrad: okunması adet olan dualar Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî: Şah-ı Nakşibendî’nin sürekli olarak okuduğu kutsal virdler, zikirler fevâid: faydalar, kazançlar fazlî: karşılıksız verilen hâlis: içten hâsiyet: özellik ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep illet: esas sebep, maksat maksud-u bizzat: asıl gaye münâfi: aykırı, zıt müreccih: tercih ettiren sebep müşevvik: teşvik edici netice: son, sonuç rıza-yı Hak: Allah’ın rızası rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, verim talep: istek terettüp eden: sonuç olarak ortaya çıkan ubudiyet: kulluk uhreviye: âhirete ait vird: devamlı yapılan zikir zikir: Allah’ı anma

AKÎM – 1s-1p - Risale-i Nur

AKÎM – neticesiz, sonu yok, beyhûde, yağmur getirmeyen rüzgâr, çocuğu olmayan, kısır, doğurmayan kadın, doğurtmayan erkek

Akîmus salâh - 1s-1p - Risale-i Nur

Akîmus salâh - “Namazı dos doğru kılın” - Bakara Sûresi – 2-43, 83, 110

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1592 Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki, Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm, ubudiyeti cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan

“Akîmus salâh (Bakara 2/43, 83, 110) (1)” emrini, küre-i arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı arz ve Semâvâtın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/2.p s217 p592)

(1): Bakara Sûresi (2/43, 83, 110): “Namazı dos doğru kılın.”

abd: kul aktâr: bölgeler Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun arz: yeryüzü azamet: büyüklük azamet-i hitap: büyük hitab cem etmek: toplamak fevkinde: üstünde hadsiz: sınırsız Hâlık-ı arz ve Semâvât: yerin ve göklerin yaratıcısı Allah (c.c.) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hayvânât: hayvanlar hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı imtisal: uyma, boyun eğme ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme iyd (îd): bayram, bayram günü izzet: değer, itibar, yücelik kâinat: evren küre-i arz: yer küre, dünya mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma mahbub: sevgili mahlûk: varlık muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar nâzil olan: inen, indirilen semâvât: gökler sırr-ı ittihad: birlik sırrı tesanüd: dayanışma ubudiyet: kulluk ulûhiyet: İlâhlık zerre: atom zikir: Allah’ı anma

Akîmus salâh – 1s-1p - Risale-i Nur

Akîmus salâh - “Namazı dos doğru kılın” - Bakara Sûresi – 2-43, 83, 110

AKİS – 3s-5p - Risale-i Nur

AKİS – aks – aksetme, yansıma, temessül, timsal, aynadaki görüntü, misal, çarpışma, çarpıp geri dönme, hareketin tersine dönmesi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1143 Ve keza, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin

aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizamla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâniin vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinatı meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden, ancak ve ancak Bâni ve Sânidir.

(MN Lâsiyyemalar 90/26.p s53 p143)

âdet: usul, kaide, kural akis: yansıma Bâni: bina eden, kuran, yaratan cilve: görüntü ve akis; yansıma düstur: kural, kanun esmâ: isimler hikmet: her şeyi bir fayda ve gayeye sevk edip yerli yerine yerleştirme sıfatı, niteliği inayet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması kemâl-i intizam: kusursuz mükemmel düzen meşiet: irade, dileme namus: şeriat, maddî ve mânevî bütün ölçü ve keyfiyetleri düzen altına alan kalıp, kural rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Sâni: san’atkâr; Allah (c.c.) sıfât: sıfatlar şems: güneş şuhud: görme, müşâhede etme tafsil: ayrıntılarıyla anlatma, açıklama tahavvül: değişmek, dönüşmek tanzim: düzenleme, düzene koyma tasdik: doğrulama, onaylama teceddüd etmek: tazelenmek, yenilenmek tenvir etmek: aydınlatmak tesis: kurma, yerleştirme tezyin: süsleme vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu vücut: varlık, var olma

2488 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal

akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki ayinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü, o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda

vakıf olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/17.İ’lem 1/1.p s165 p488)

akis: yansıma âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem asıl: bir şeyin kendisi binaen: dayanarak gayr: başka hararet: ısı hâsiyet: özellik maddiyat-ı kesife: kesif, şeffaf olmayan maddeler mahal: yer mahrum: yoksun mâlik: sahip mazhar: ayna olma, yansıma yeri muttasıl: yapışık, bitişik münfasıl: ayrılmış, ayrık nurânî: nurlu, parlak Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: başka salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.)edilen rahmet ve esenlik duaları şems: güneş şuur: bilinç tecellî-i timsal: görüntünün belirmesi, yansıması temessül etme: belirme, görünme, aksetme timsal: görüntü, akis vakıf olmak: etraflıca bilmek ziya: ışık

3593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin

aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

4608 ÜÇÜNCÜ MESELE:

“Tûbâ limen arafe haddehü velem yetecâvez tavrahü (1)” Yani, “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin

aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir

aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/3.mesele 3/1.p s225 p608)

(1): Hadis-i şerif: Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr 3:338; Taberân’î, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5:71;

Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ 4:182. –

akis: yansıma Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecelli ettiği yer âyine: ayna cilve: görünme, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri haddinden tecavüz etmemek: haddini bilip sınırı aşmamak kamer: ay katre: damla makamât-ı evliya: velilerin mânevî makamları merâtip: mertebeler misal: görüntü seyyare: gezegen tenevvü: çeşitlilik zerre: atom

5831 (1) TENVİR.

Meselâ, küre-i arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farz olunursa, herbiri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nispetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temâsili ve elvân-ı seb’asının tesâviri ve güneşin tecellîsi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı faraza lisana gelseler, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir.

“En hayâlâtî kî dâmî evliyest aksimeh dûyân büstân hudast (2)”

Fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır.

Ehl-i vahdetü’l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir.

Sâfi meşrep ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.

“Tefekkerû fî âlâ illâhi velâ tefekkerû fî zâtihi feinneküm len takdirû (3)”

“Hakîkatül mer’i leysel mer’ü yüdrikühâ, fekeyfe keyfiyyetül cebbâri zîl kıdemi, hüvellezî ebdeul eşyâe ve enşâehâ, fekeyfe yüdrikühü müstahdesün nesemi (4)”

Nokta’nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha ait olduğundan, bu hakikatleri kerametli Yirmi Dokuzuncu Söz ve Onuncu Söz gayet parlak bir surette izah ettiğinden, onlara havale edilerek buraya derc edilmedi. Üçüncü kısım ise, on dört dersten ibaret “Nurun İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi. Said Nursî

(MN Nokta Risalesi (tevhid 4 burhanı-Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte’nin sonu-Tenvir s335 p831)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsünün sonu

(2): Evliyaya tuzak olan hayaller, ilâhî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin

akisleridir.

(3): “Allah’ın nimetlerini tefekkür edin; Onun zâtını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç yettiremezsınız.” Hadis-i Şerif – El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3: 262-263.

(4): “İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz iken, her şeyden önce var olan ve her şeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zikıdem ki, her şeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl idrak etsin?” İmam-ı Ali’ye (r.a.) ait olduğu rivayet edilmektedir. bk. Dîvân-u İmamı Ali, Beyrut.

akis: yansıma ayn-ı ziya: ışığın kendisi beka-yı ruh: ruhun bâkiliği, ölümsüzlüğü cebbâr: cebr’den- cebredici, zorlayıcı, zorba, kuvvet ve kudret sahibi, Allah (c.c.) ceberût: aşırı büyüklük, pek ziyâde kibir, Allah’ın büyüklüğü, tas- Allah’a varmanın 3. Basamağı, Âlem-i ceberût: ilâhî kudret cirm: vücud, cisim derc edilmek: yerleştirilmek Ehl-i vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve “varlık” adını almaya lâyık değiller” tarzındaki tasavvufî görüşe sahip olanlar ehl-i vahdetü’ş-şuhud: Allah’tan başka her şeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi görüşünde olanlar elvân: renkler elvân-ı seb’a: yedi renk evliya: Allah dostları faraza: varsayalım ki farz olunma: var sayma feyiz: mânevî bereket, bolluk gûna-gûn: çeşit çeşit hakikat: doğru, gerçek hasiyet: özellik haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma havale edilmek: gönderilmek ilâhî: Allah tarafından olan izah etmek: açıklamak keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü şey kıdem: kadim olma, eskilik, bir işte eskilik, zamanca, me’mûriyetçe, rütbece eskilik, başlangıcı olmayacak kadar eskilik, kıdem- Allah’ın aslî sıfatlarındandır küre-i arz: yerküre, dünya levn: renk lisana gelmek: konuşmak mahv: tasavvufta insanî eksikliklerden kurtulma hâline verilen ad melâike: melekler meşreb: hareket tarzı, metod meşreb-i ehl-i fark ve sahv: Ulûhiyet tecellileri karşısında, kendilerinden geçmekle birlikte, yine de sarhoşluğa düşmeden vücudu vâcib olan Cenâb-ı Hakk’ın şuûn, sıfât ve esmâ tecellilerine, aralarındaki dengeyi koruyarak bakabilen, Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki münasebeti hakikatiyle görebilen velî âlimlerin yolu muhtelif: çeşitli, farklı mutlak, mutlaka: talâk’dan- ıtlak olunmuş, salıverilmiş, başıboş bırakılmış, kayıtsız, şartsız, yalnız, tek, salt nam: isim neşredilmek: yayımlanmak rivâyet: söylenti, bir haber, söz veya hâdisenin hikâyesi, hikâye edilen bir haber, söz veya hâdise sâfi: temiz, arınmış sahv: ayıklık; uyanıklık; tasavvufta kendinden geçme hâlinin sona ermesi sekir: mânâ âlemindeki sarhoşluk suret: şekil şems: güneş tecellî: görünüm, yansıma temâsil: timsaller; görüntüler tenvir: aydınlatma tesâvir: tasvirler, resimler zât: kendisi ziya: ışık

AKİS – 3s-5p - Risale-i Nur

AKİS – aks – aksetme, yansıma, temessül, timsal, aynadaki görüntü, misal, çarpışma, çarpıp geri dönme, hareketin tersine dönmesi

AKİT - 1s-1p - Risale-i Nur

AKİT - akid – akd – anlaşma, sözleşme, düğümleme, düğümlenme, bağ, bağlama, bağlanma, Huk- nikâh

AKDETMEK – sözleşmek, anlaşmak, nikâhlamak

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1395 Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. 1339 (1) TARİHİNDE,

MECLİS-İ MEB’USANA HİTABEN YAZDIĞIM BİR HUTBENİN SURETİDİR.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “İnnes salâte kânet alel mü’minîne kitâben mevkûta (Nisâ 4/103) (2)”

Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey

ehl-i hall ü akit! Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.

EVVELÂ: Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır –ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/1.söz Evvelâ s130 p395)

(1): Milâdi 1922

(2): Nisâ Sûresi 4/103: “Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” ehl-i hall ü akit: bir ülkeyi yönetme, bir devlet başkanını seçme veya azletme yetkisine sahip kişiler, millet vekilleri evvelâ: birincisi ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri feyiz: bereket, bolluk harikulâde: olağanüstü hitaben: hitap ederek, seslenerek hutbe: konuşma; nutuk imtisal etmek: emre uymak, bir emri yerine getirmek meclis-i meb’usan: mebuslar meclisi; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi muzafferiyet: zafer, galibiyet mücâhidîn-i İslâm: İslâm mücahidleri; İslâm uğruna cihad edenler müellif: yazar; burada kastedilen Bediüzzaman Said Nursî’dir nimet: insana lâzım olan maddî mânevî herbirşey lütuf, ihsan nimet-i İlâhiye: İlâhî nimet, Allah’ın nimeti salât: namaz sarih: açık suret: nüsha, kopya, şekil şükran: minnettarlık, teşekkür şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tevâli etme: devam etme, sürüp gitme tevfik: muvaffak eyleme, yardımda bulunma ziyade olmak: artmak, çoğalmak

AKİT – 1s-1p - Risale-i Nur

AKİT - akid – akd – anlaşma, sözleşme, düğümleme, düğümlenme, bağ, bağlama, bağlanma, Huk- nikâh

AKDETMEK – sözleşmek, anlaşmak, nikâhlamak

AKMAK – AKITMAK - 5s-11p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN):

155 Evet, nasıl

akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi, o kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziyâ ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir şems-i vâhidin eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücutlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delâlet ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/12.Lem’a 5/2.p s30 p55)

adem: hiçlik, yokluk beka: devamlılık, kalıcılık celevat: cilveler, görüntüler delâlet etmek delil olmak, işaret etmek emsal: benzer olanlar müteselsilen: zincirleme şeklinde, birbirine bağlı olarak şeffaf: saydam, parlak şehadet: şahidlik şems: güneş şems-i vâhid: bir tek güneş şuâat: şualar, ışık huzmeleri timsal: görüntü, yansıma vücud: varlık ziyâ: ışık, parlaklık

2367 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makamı-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan

akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir. Ve keza, salâvat-ı şerifeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.

(MN Hubâb Risalesi 28/15.İ’lem 1/1.p s116 p367)

feyiz: mânevî gıda, bereket icâbet: davete cevap verme İlâhî: her şeyin ilâhı olan Allah tarafından ihsan edilen lütuf: iyilik, ihsan, bağış mâide: sofra makamı-ı mahmûd: en yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam müşevvik: teşvik edici sebep Nebiyy-i Zîşân (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) nimet: iyilik, lütuf, ihsan Rabbânî: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın ihsanı Resul-i Zîşân (a.s.m.): büyük şan sahibi olan Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (a.s.m.) salâvat: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duası salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları sıfat: özellik taallûk eden: ilgili ve bağlantılı olan tavsif etmek: bir sıfatla nitelemek tevzi edilen: dağıtılan zât-ı Peygamberî (a.s.m.): Peygamberlik görevini ifa eden zât; Hz. Peygamber efendimizin (a.s.m.) kendisi

3444 (1) Maahaza, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd-i müstehlikte zevilhayata âit cüz’î faidelerden başka esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuûnâtına ait gayr-ı mütenâhi hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi

akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünkü, o eşyanın intizamlı hakîmâne teşahhusatı ve şuurkârâne muhkem hususiyatı, kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de, o sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevad-ı Mutlakdan, bir Hakîm-i Mutlaktan, bir Kadîr-i Mutlakdan geldiğini gösteren şahitlerdir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/3.p s148 p444)

(1) küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sânii… o hazine sâhibi o hazineyi, âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara, İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır.

Cevad-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) cüz’î: az, sınırlı, ferdî, bireysel esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri esrar: sırlar eşya: şeyler, varlıklar ferd-i müstehlik: tüketen, tüketici kişi feyz-i âmm: umumî, genel bolluk gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde Hakîm-i Mutlak: her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi olan Allah (c.c.) havale: bir işi başkasına bırakma, verme hikmet: gaye, fayda, anlam, sır hususiyat: hususî özellikler İlâhî: Allah tarafından olan intizamlı: düzenli ittifak: anlaşma, birlik Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) maahaza: bununla beraber muhal: gerçekleşmesi imkânsız olan muhkem: sağlam neş’et etme: kaynaklanma semerat: meyveler, neticeler sofra-i rahmet: rahmet sofrası şuûnât: hâller, durumlar, vaziyetler şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak tatmin: doyurma tecelliyat: tecellîler; yansımalar tesadüf: rastlantı teşahhusat: şahsiyet ve hüviyetini gösteren ayırt edici özelliklere kavuşma zevilhayat: canlılar ziyafet-i âmme: umumî, herkesi içine alan ziyafet

4522 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzaheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler. Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin

akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur. Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/9.İ’lem 1/1.p s182 p522)

âlem: dünya, evren âlem-i berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi âlem-i cezb: çekim âlemi, dünyası âlem-i esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem âlem-i hararet: sıcaklık âlemi âlem-i hava: hava âlemi âlem-i kehrüba/ âlem-i elektrik: elektrik âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ziya: ışık âlemi arz: dünya cereyan: akma, akım, dolaşım cevelan: dolaşma, gezme cinnî: cin taifesinden olan, cinler deveran: dönüp dolaşma gaybî: bilinmeyen, gabya ait olan hararet: ısı, sıcaklık içtimâ: toplanma, bir araya gelme ihtilâl: karışıklık, kargaşa kesif: katı, yoğun kezalik: bunun gibi mâni: engel men etmek: yasaklamak müsademe: çarpışma müzaheme: sıkışma, sürtüşme, birbirine zahmet verme nur: aydınlık nüfuz: etki, tesir ruh: hayat kaynağı, can, cevher ruhânî: maddî yapısı olmayan, lâtif varlık seyeran: seyahat, gezinme şuâ: ince ışık huzmesi, parıltısı vasıta: aracı ziya: ışık

5596 (1) Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse

akar, kaçar. O ab-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez. İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkit ile el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz. Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/10.Nota 2/2.p s219 p596)

(1) ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir (bk. s218 p595):

ab-ı hayat: hayat suyu basiret: kalp gözü burhan: güçlü ve sarsılmaz delil haris: aç gözlü, çok hırslı hayalât: hayaller ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek kesîf: sığ, yoğun, maddî yapısı olan külliyet: bütünlük, genellik lâkin: ancak, fakat maddî: maddeyle alâkalı mâlik: sahip marifetullah: Allah’ı bilme tanıma mekân: yer mesken: ev, mekân mizan: ölçü, tartı mukabil tutmak: bir şeyin karşısına doğru yönelmek müşahede etmek: gözlemlemek nazar: dikkat, bakış nesîm: hoş ve hafif rüzgâr rahmet: İlâhî şefkat, merhamet seyyid: efendi şahit: tanık tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak tecessüs: gizlice araştırma teneffüs etmek: solumak tenkit: eleştiri tereddüt: şüphe tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek

6620 (1) DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli

akar. Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “Lâ ilâhe illâllah (2)” kelime kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/4.remiz 1/1.p s231 p620)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden DÖRDÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 - s230 p618 –

s231 p619)

(2): Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

âlem-i nur: nur âlemi berk: şimşek cismânî: maddî yönü olan cismâniyet: maddî varlığı olan daire-i hayat: hayat alanı derece-i hayat: hayat derecesi dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gayr-ı mevcut: var olmayan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hakikat-i vücud: varlığın gerçek yönü hat: çizgi hayvânî: canlı hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan in’ikâs etmek: yansımak kelime-i kudsiye: kutsal cümle mâdum: yok, hiç olmamış marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma menzil: ev, mekân musibet: belâ, büyük sıkıntı remiz: işaret satıh: yüzey sür’at-i hareket: hızlı hareket tahrik: harekete geçirme tasavvur etme: düşünme, hayal etme tevehhüm: kuruntu vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu vehim ü hayal: vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme

7634 (1) Maahaza, nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir. Ve keza, ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir. Ve keza, ayn’ı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnûdaki kemâlât, tamamen Sânideki kemâlden

akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, “Bu kuş değildir” der. Çünkü sinekteki şeyler onda yoktur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/10.İ’lem 2/2.p s240 p634)

(1): (bk. s240 p633)

ayn’ı tersim: gözü resmetmek, çizmek basar: görme duyusu basiret: görüş, seziş, anlayış kudreti veya sıfatı; akıl, zekâ, ileri görüşlülük feyiz: ihsan, bağış, kerem gayr-ı kâmil: noksan, mükemmel olmayan halk: yaratma Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) icab: gerektirme icad etme: yaratma, var etme ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiyar: irade irade: dileme, istek, kast etme kâmil: mükemmel, noksansız kemâl: mükemmellik, kusursuzluk kemâlât: mükemmellikler, olgunluklar maahaza: bununla beraber mahrum: yoksun masnû: san’at eseri varlık muhal: olması imkânsız şey nazar: akıl, bakıp akletme, düşünme neşretme: yayma Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sıfat: özellik, nitelik şuur: bilinç, anlayış, idrak tasvir: şekil ve suret verme telâkki etmek: kabul etmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vücub: varlığın zorunlu olması vücud: varlık, var oluş

8683 (1) “Ene”nin mâhiyeti mevhûmedir. Rububiyeti hayalîdir. Vücudu birşeye hâmil olamaz. Ancak mizânülhararet gibi, Vâcibü’l-Vücudun rububiyetine âit sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor. Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine

akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sâyede “Kad efleha men zek’kâhâ (Şems 91/9) (2)” daki “men (3)” şümulüne dahil olarak, bihakkın emâneti ifâ etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse, “Ve kad hâbe men des’sâhâ (Şems 91/10) (4)” nın şümulüne dahil olmakla emânetle hıyânet etmiş olur. Zira semâvat ve arzın, hamlinden korkarak imtinâ ettikleri cihet, “ene”nin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “ene”nin şiddetli bir terbiyeyle başı kırılmazsa büyür, insanın vücudunu yutar. Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dahil eder, büyük bir şirke düşer.

El-iyâzü billâh!

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/2.p s260 p683)

(1): (bk. p682)

(2): Şems Sûresi 91/9: “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.”

(3): Kim, kimse.

(4): Şems Sûresi 91/10: “Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.”

âfakî: dış dünyaya ait arz: dünya bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla cihet: yön, taraf dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık el-iyâzü billâh: Allah korusun, Allah’a sığınırım enâniyet: benlik, gurur ene: ben, benlik esbab: sebepler hâmil: taşıyan haml: yüklenme, üstlenme hayalî: hayale dayalı ifâ etmek: yerine getirmek imtinâ etmek: çekinmek inzimam etmek: eklenmek katılmak itikad etmek: inanmak kâinat: evren mâhiyet: bir şeyin aslı, esası mâlik: sahip, herhangi bir şeye sahip olan kimse malûmat: bilgiler merci: kaynak mevhûm: gerçekte olmadığı halde var sayılan mizan: ölçü, terazi mizânülhararet: termometre; sıcaklık ölçen âlet mübareze: karşı koyma, çarpışma müstakil: bağımsız, başlı başına nazar: bakış, bakma rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvat: gökler sıfât: sıfatlar, nitelikler, özellikler sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri sıfât-ı mutlaka-i muhita: her tarafı kuşatan mutlak sıfatlar, vasıflar, nitelikler şer: kötülük şirk: Allah’a ortak koşma şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar tasdik etmek: doğruluğu kabul etmek Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vücud: varlık

9719 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi alât ve edevatından anlaşılır ki, âlem-i âhirette de “Tecrî min tah’tihel enhâr (Bakara 2/25) (1)” kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/21.İ’lem 1/1.p s279 p719)

(1): Bakara Sûresi 2/25: “Altlarından ırmaklar

akar.”

alât: aletler, araçlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya azâ: uzuvlar, organlar cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismanî: maddî yapısı olan ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereç fâni: gelip geçici, ölümlü fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler havâs: duyular, duyu organları hissiyat: hisler, duygular ifaza etmek: feyizlendirmek ihsas etmek: hissettirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kasır: saray rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler

zelil: alçak, aşağı

10794 ŞÛLENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbirşey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahi bir daire-i kudretten birşey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenahinin tenâhisi lâzım gelir. Ve keza, hikmet-i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve keza, mukaddir olan Kadîr-i Hakîmin büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz. Ve keza, maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey gibi, en küçük birşeyi mazhar ve mahal olduğu san’at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nevileri büyük olurlar. Ve keza, azamet-i mutlaka şirketi asla kabul etmez. Ve keza, fevkalâde bir suhulet ile, harika bir sür’atle, mu’ciz bir itkan ve intizam ile cûd-u mutlaktan

akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havaî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/1.İ’lem 1/1.p s314 p794)

âlem: dünya, evren âsâr: eserler, varlıklar azamet-i mutlaka: sınırsız büyüklük bâtın: içte ve gizli olanı gören cûd-u mutlak: sınırsız cömertlik daire-i kudret: Allah’ın kudret dairesi feyiz: bolluk, bereket, lütuf fevkalâde: olağanüstü gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, sonsuz hariç: dışında havaî: havaya ait, havada yaşayan hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye ihata eden: kapsayan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: ancak intizam: düzen, disiplin itkan: sağlamlık Kadîr-i Hakîm: her şeyi hikmetle yapan ve her şeye gücü yeten, sonsuz hikmet ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi mahal: yer, mekân mâî: suya ait, suda yaşayan mâni: engel mazhar: ayna, yansıma yeri mu’ciz: mu’cize olan muhît: ihatalı, kuşatıcı mukaddir: herbir şeyin kıymetini biçip, hassas ölçü ve miktarlarla takdir eden Allah (c.c.) mücerred: sıyrılmış, soyutlanmış, tamamen maddî olmayan nazar: bakış, görüş nevi: tür, çeşit nisbet: kıyas, oran suhulet: kolaylık şûle: parıltı tenâhi: sona erme; sonlu olma teveccüh: ilgi, yönelme türâbî: toprağa ait, toprakta yaşayan zahir: açıkta ve dışta olanı gören zeyl: ek, ilâve

11806 “Sünuhat”ın dokuzuncu sahifesinde “Mâ halkuküm velâ ba’süküm illâ kenefsin vâhıdeh. (Lokman 31/28) (1)” âyetinin sırrına müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan balarısını gör: Nasıl şehd ü şehadet o mu’cize-i kudretin lisanından

akıyor! Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebini bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et: Nasıl mu’ciznümâ, hayret-fezâ bir misâl-i musağğar-ı kâinattır! Sûre-i Yâsin, sûret-i lâfz-ı “Yâsin” de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır. Eğer insafla dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakika-i bedîa-i İlâhiyenin şuursuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan esbab-ı basîta-i câmide-i tabiiyeden husulünü, muhal-ender-muhal göreceksin.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/4.p 4/1.sual s321 p806)

(1): Lokman Sûresi 31/28: “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp

diriltilmesi gibidir.”

cezâlet: akıcı ve güçlü ifade esbab-ı basîta-i câmide-i tabiiye: tabiattaki basit cansız sebepler hayret-fezâ: heyret veren, şaşırtan hurdebini: mikroskopik husul: meydana gelme huveynat: mikroplar; mikroskopik hayvanlar imkânâtından evleviyet olmayan: ihtimallerindeki öncelikleri ayırt edilemeyen insaf: merhamet ve adalet dairesinde hareket kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lisan: dil mahrek: hareket yeri makine-i dakika-i bedîa-i İlâhiye: Allah’ın eşi ve benzeri olmayan, ince ayarlı makinesi, sistemi, düzeni mecrâ: akım yeri misâl-i musağğar-ı kâinat: âlemin küçültülmüş örneği mûciz: kısa ve özlü ifade mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi mu’ciznümâ: mu’cize gösteren, mu’cizeli muhal-ender-muhal: imkânsızlık içinde imkânsızlık, olması aslâ mümkün değil müracaat: başvurma nokta-i câmia: kapsamlı bir nokta sır: gizli gerçek Sûre-i Yâsin: Yâsin Sûresi, Kur’ân-ı Kerimin 36. Sûresi suret: görünüm, şekil sûret-i lâfz-ı Yâsin: Yasin kelimesinin yazılış şekli Sünuhat: Üstad Bediüzzaman’ın Eski Said döneminde yazdığı bir eser şehd ü şehadet: şehadet balı şuur: bilinç tahdid: sınırlama

AKMAK – AKITMAK – 5s-11p - Risale-i Nur

AKRABA – AKARİB - 2s-4p - Risale-i Nur

AKRABA - yakın hısımlar, aynı soydan gelenler - AKARİB - ekarib - akrabalar, yakınlar, yakın hısımlar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1366 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın bir

akrabasına, meselâ, okuduğu bir Fatiha-i Şerifeden hasıl olan bir sevapta istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lâfzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir fert bir olur. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar. Ve keza, nûrânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nûrânî şeyde bin sevap bulunduğuna bir işarettir.

(MN Hubâb Risalesi 28/14.İ’lem 1/1.p s116 p366)

cemaat: topluluk Fatiha-i Şerife: Kur’ân-ı Kerimin ilk sûresi olan Fâtiha asaûresi fert: birey hasıl olan: meydana gelen istifade etmek: faydalanmak lâfız: söz, kelime lâtif: mânevî, gözle görünmeyen, nurânî müsavi: eşit, denk nûrânî: nurlu, parlak tekessür: çokluk vahdet: birlik

2513 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya ayinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet, müstakbel, mâzinin ayinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâp ettiğinde, suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal ayinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan mânevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ, arkadaşlarının ve

akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir ayineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o ayinenin içindeki timsallerle uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman, “Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarap değil, seraptır. Bunlarla uğraşmak azb değil azaptır” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikâtta bulunmaya başlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/2.İ’lem 1/1.p s178 p513)

âlem: dünya, evren azb: tatlılık berzah: iki şey arasındaki perde; öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki geçiş yeri, âlemi cihet: taraf, yön esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, vurdumduymazlık hâvi: içine almış hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intikal etmek: geçmek, ulaşmak mânevî: mânâya ait mâzi: geçmiş zaman muhabbet: sevgi müstakbel: gelecek zaman nur: aydınlık sefer: yolculuk serap: göz aldanması suret: görüntü tedarikâtta bulunma: elde etmek, sahip olmak için hazırlık yapma temessül: yansıma timsal: görüntü şark: doğu vedia etmek: emanet etmek, ödünç olarak bırakmak, vermek

3544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma.

Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi

akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

4599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve

akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşme

AKRABA – AKARİB – 2s-4p - Risale-i Nur

AKRABA - yakın hısımlar, aynı soydan gelenler - AKARİB - ekarib - akrabalar, yakınlar, yakın hısımlar

Akrabü mâ yekûnül abdü min rabbihi ve hüve sâcidün –

1s-1p - Risale-i Nur - Akrabü mâ yekûnül abdü min rabbihi ve hüve sâcidün - “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir.” Hadîs-i Şerif

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1792 Evet, kesif birşeyin ayinesi ne kadar lâtif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir.

Ve nurânî ve lâtif birşeyin de ayinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ, hava ayinesinde, yalnız şemsin zayıf bir ziyası görünür. Su ayinesinde şems ziyasıyla görünürse de elvân-ı seb’ası görünmüyor. Fakat toprak ayinesi, çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir.

“Akrabü mâ yekûnül abdü min rabbihi ve hüve sâcidün (1)” olan Hadîs-i Şerif, bu sırra işareten şehadet eder. Öyleyse, arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâp etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/15.İ’lem 2/2.p s313 p792)

(1): Hadîs-i Şerif: “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir.” El-Münavî, Feyzü’l-Kadir, 2:68, hadis no: 1348; el-Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ 2:110.

ayine: ayna cilâlı: parlak cilve: görüntü, yansıma elvân-ı seb’a: yedi renk esmâ: Allah’ın isimleri hadîs-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek işareten: işaret ederek kesif: katı, yoğun, saydam olmayan lâtif: ince, saydam, şeffaf nisbet: kıyas, oran nurânî: nurlu, güneş gibi ışık saçan suret: görüntü şehadet: şahitlik, tanıklık şems: güneş tevahhuş: korkma, ürküntü vâzıh: açık, aşikâr ziya: ışık

Akrabü mâ yekûnül abdü min rabbihi ve hüve sâcidün –

1s-1p - Risale-i Nur - Akrabü mâ yekûnül abdü min rabbihi ve hüve sâcidün - “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir.” Hadîs-i Şerif

AKRAN - 1s-1p - Risale-i Nur

AKRAN – karin’in C. – arkadaşlar, birbirlerine derece, sınıf, liyâkat cihetiyle benzeyenler, müşâbih, mümâsil, emsâl

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1599 (1) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve

akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. “O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır (2).” Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/2.p s220 p599)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlidir (bk. s220 p598):

(2): Hadis-i Şerif: Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned, 1: 63.

ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar akran: arkadaşlar bilmüşahede: gözle görerek dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı fâni: geçici âlem, dünya ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder fâni: geçici olan, ölümlü firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık gaddar: acımasız hacâlet: utanç Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan hususan: özellikle ihtiyarsız: irade dışı inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak kafile: grup, topluluk kat’î: kesin meftun: düşkün mekkâr: düzenbaz, hileci menzil: yer, mekân mevcudat: varlıklar münacât: Allah’a yalvarış, dua nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu niyaz: yalvarıp yakarma Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah (c.c.) sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma sür’at: hız vesvese: kuruntu yakîn: kesin ve doğru bilgi zayi: kayıp zillet: hor ve hakir duruma düşmek

AKRAN – 1s-1p - Risale-i Nur

AKRAN – karin’in C. – arkadaşlar, birbirlerine derece, sınıf, liyâkat cihetiyle benzeyenler, müşâbih, mümâsil, emsâl

AKS-İ SADÂ - 1s-1p - Risale-i Nur

AKS-İ SADÂ – yankı, sesin yankılanması

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin

aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

AKS-İ SADÂ – 1s-1p - Risale-i Nur

AKS-İ SADÂ – yankı, sesin yankılanması

AKSÂ – 1s-1p - Risale-i Nur

AKSÂ – en uzak, en son, kusvâ, nihayet, ırak - mescid-i aksâ: “en uzak mescit” anlamına gelir, günahlardan temizlenme yeri anlamında da “Beyt-i Makdis” denilir, Kudüs’tedir

Mesnevî-i Nuriye (MN):

168 Hazret-i Muhammed (a.s.m.) öyle bir zâttır ki,

azamet-i mâneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zâtın

mescid-i aksâsıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemâlidir. Cemaat-ı mü’minîne en son ve en âli imam ve nev-i beşerin hatîb-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esasatına câmidir. Ve bütün evliyânın başıdır; şems-i risaletiyle onları terbiye ve

tenvir ediyor.

(MNReşhalar 12/1. Reşha 6/2.p s33 p68)

âli: yüksek, yüce azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük beyan etmek: açıklamak câmi: kapsamlı cemaat-ı mü’minîn: mü’minler cemaati, topluluğu dini: İslâm Dini düstur: kâide, kural enbiyâ: nebiler, peygamberler esasat: esaslar, prensipler evliyâ: veliler, Allah’ın sevgili kulları hatîb-i şehîr: çok meşhur hatip mescid-i aksâ: Kudüs’teki Beyt-i Makdis mihrab: câmide imamın namaz kıldırdığı yer minber-i fazl-ı kemâl: mükemmel bir fazilet minberi nev-i beşer: insan nevi, insanlık reis: başkan saadet: mutluluk sath-ı arz: yeryüzü şems-i risalet: peygamberlik güneşi tasdik: doğrulama, onay tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma tezkiye: iyi ve doğru olduğuna şahitlik etme zât: kişi

AKSÂ – 1s-1p - Risale-i Nur

AKSÂ – en uzak, en son, kusvâ, nihayet, ırak - mescid-i aksâ: “en uzak mescit” anlamına gelir, günahlardan temizlenme yeri anlamında da “Beyt-i Makdis” denilir, Kudüs’tedir

AKSETMEK – AKSETTİRMEK - 2s-3p - Risale-i Nur

AKSETMEK – yansımak, tersine çevirmek – AKSETTİRMEK – yansıtmak - aks- ses ve ışık gibi şeylerin bir yere çarpıp geri dönmesi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1615 BEŞİNCİ MESELE:

Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar.

Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine

aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır. (MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/1.p s228 p615)

aksedilme: yansıtılma bedel: karşılık cemaat: topluluk Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik Allah (c.c.) divanelik: akılsızlık enâniyet: benlik, gurur fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek feyiz: mânevî gıda, bereket ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler hararet: ısı hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen makam: derece mâkes: yansıma yeri masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyilğe karşı kendisini borçlu saymak muhafaza etmek: korumak, saklamak muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mürid: bir mürşide talebe olan mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi netice: son, sonuç reis: başkan sa’y: çalışma şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla vesilelik: aracılık zaptetmek: el koymak ziya: ışık zulüm: haksızlık

2631 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Evham, şübehat, dalâletin menşe’ ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fenâ olur. Sonra, başlar, bazı tevillerle o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da

aksettirir.

HÜLÂSA: Nefs-i emmâre, deve kuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabilinden, “Hiçbirisi de hak değildir” diye hükmeder.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/8.İ’lem 1/1.p s239 p631)

addedmek: saymak, tutmak aksettirmek: yansıtmak dalâlet: hak yoldan sapkınlık, ayrılmak evham: kuruntular, şüpheler farz etmek: var saymak fenâ olmak: yok olmak hak: doğru, gerçek hariç: dışında hülâsa: kısaca, özet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabilinden: türünden, gibisinden kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân mahzen: depo mazhar: ayna olma menşe: kaynak mevki: konum, yer nefis/nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mıkaddes özellikleri, nitelikleri Sofestâî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse şirk-i hafî: gizli şirk, ortaklık şübehat: şüpheler, tereddütler teâruzan: birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor tesâkutan: her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder tasarruf: dilediği gibi kullanım, idare, yönetim tecelliyat: yansımalar, görünümler tevil: yorum

3698 (1) BİRİNCİ HATVE:

İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar birşeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mâbûda lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle –haklı olsun haksız olsun- kemâl-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb-ı Hakkı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarf ediyor ve “Menit’tehaze ilâhehü heveyh (Furkan 25/43) (2)” deki “men (3)” şümulüne dahil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.

İKİNCİ HATVE: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili

aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır. (MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/5.İ’lem (dört hatveden/1.2.hatveler) 1/1.p s270 p698)

(1): (dört hatve için bk. p697-p700)

(2): Furkan Sûresi 25/43: “Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse.”

(3): Kim, kimse.

adem-i tezkiye: temize çıkarmama, hoş görmeme aksetmek: tersine çevirmek bizzat: kendi Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cihazat: cihazlar, duyu ve organları hamd: teşekkür ve övgülerini sunma hamd ü senâ: şükür ve övgü hatve: basamak, mertebe kemâl-i şiddet: çok şiddetli mâbûd: kendisine ibadet edilen medh etmek: övmek mertebe: derece, makam muhib: seven müdafaa etmek: savunmak nefis: bir kimsenin kendisi sarf etmek: harcamak senâ: övme, methetme sevk etmek: yöneltmek şümul: kapsam tenzih etmek: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutmak tevzi: dağıtma tezkiye: temizleme, arındırma

AKSETMEK – AKSETTİRMEK – 2s-3p - Risale-i Nur

AKSETMEK – yansımak, tersine çevirmek – AKSETTİRMEK – yansıtmak - aks- ses ve ışık gibi şeylerin bir yere çarpıp geri dönmesi

AKSÎ - 2s-5p - Risale-i Nur

AKSÎ - ters, zıd, inatçı, geçimsiz, huysuz, uğursuz

Mesnevî-i Nuriye (MN):

153 Kezalik, inşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka,

bütün mevcûdatın bir Sâni-i Vâhidin eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor.

Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtinâ ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın zâtında şeriki olmadığı gibi – çünkü intizam bozulur, âlem fesada gider – fiilinde de şeriki yoktur. Çünkü suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebep olur.

(MN Lem’alar 14/11.Lem’a 2/2.p s29 p53)

adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya, evren derece-i imtinâ: imkânsızlık derecesi, olması mümkün değil fesada gitmek: bozulmak fiil: icad: var etme, yaratma inşa: belirli unsurları kullanarak yaratma intizam: düzen istilzam etmek: gerektirmek, şart kılmak mevcûdat: varlıklar muhaliyet: imkânsızlık, olma ihtimâli asla bulunmama nev’: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah (c.c.)sed çekmek: engel koymak suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık suubet: zorluk şerik: ortak vücub: zorunluluk, gereklilik vücud: varlık, var oluş zâtında: kendisinde

2217 Üçüncü kelâm (1): “rabbî vâhid: Rabbim birdir.”

Evet, herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-i Rahîme olan teslimiyete bağlıdır.

Aksi takdirde pekçok rablere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibarıyla bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı, hissederek veya etmeyerek, teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-i Vâhide teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.

(MN Katre mukaddeme 9/8.p s73 p217)

(1): dört kelâmdan üçüncüsü

câmiiyet: geniş kapsamlı oluş elem: acı, keder erbab: rabler, bâtıl ilâhlar esbab: sebepler eşya: varlıklar firdevsî: Cennet gibi hâlet: durum, hal Rab: tanrı; terbiye edici; ihtiyaçları verip tehlikelerden koruyan; herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) Rabb-i Rahîm: herbir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve herşeyi terbiye ve idare eden Allahm (c.c.) Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Allah, bir olan Allah (c.c.) saadet: mutluluk teessür: üzüntü teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma tevehhüm edilen: sanılan, asılsız olduğu halde kabul edilen yed-i kudret: Allah’ın kudret eli

3541 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfakî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin.

Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/3.İ’lem 1/1.p s193 p541)

âfakî: dış dünyaya ait, dış dünya ile ilgili ahvâl: haller, davranışlar ahvâlât: haller bâtın: bir şeyin iç yüzü dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık enâniyet: benlik, gurur evham: kuruntular, şüpheler fezleke: öz, netice, özet gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli haricî: dış dünyaya âit hususî: özel icmal: özetleme, kısaca ifade etme icmâlî: kısaca, özetle isâl etme: ulaştırma izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kalb etme: alt üst olma, değişme, dönüşme kesret: çokluk lâkin: ama, fakat nefis: bir kimsenin kendisi, mânevî yapısı nefsî tefekkür: kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi sathî: sığ, yüzeysel tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tafsilât: ayrıntılar takarrüp etmek: yaklaşmak teemmül: düşünme, tefekkür etme, inceden inceye araştırma tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme tetkikat: incelemeler umumî: genel vahdet: Allah’ın birliği zulümat: karanlıklar

4630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur.

Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

5654 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur.

Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza, hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakkın icad ettiği hayylarda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı harika daha garip, daha harika ve daha mu’cize, melekûtî berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/29.İ’lem 1/1.p s248 p654)

abd: kul âlem: dünya, kâinat berzahî: kabre ait, kabir âlemiyle ilgili Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) eşya-yı harika: olağanüstü şeyler hayy: diri, canlı hikmet: amaç, gaye, hedef, sır icad: var etme, yaratma i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye imkân: ihtimal, olasılık istifade: faydalanma, yararlanma ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar melekûtî: bir şeyin aslına, iç yüzüne âit misalî: görüntüler, suretlerle ilgili; varlıkların yansıdığı görüntülerden ibaret olan misal âlemine ait mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey nefis: bir kimsenin kendisi nümune: örnek, misal semere: meyve, netice şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden

AKSÎ – 2s-5p - Risale-i Nur

AKSÎ - ters, zıd, inatçı, geçimsiz, huysuz, uğursuz

AKSÜLÂMEL - 1s-1p - Risale-i Nur

AKSÜLÂMEL – ak-sül amel – istenen şeyin zıddının olması, tersine oluş, reaksiyon, tepki

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1748 (1) Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir.

Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazen hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez. Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden,

aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/2.p s292 p748)

(1): (bk. s292 p747)

adem-i kabul: kabul etmeme aksülâmel: tepki, reaksiyon ayn-ı kabul: aynen kabul etme, aynısını verme bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz belâ: musibet, sıkıntı dünyevî: dünya ile ilgili esbab: sebepler hasıl olmak: meydana gelmek hikmet: gaye, fayda hususî: özel icabet: cevap verme ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi illâ: yoksa, böyle olmazsa inkıza etmek: tamamlanmak, bir şey tamamlanıp sona ermek is’af: yardım isteğini yerine getirme istilzam etmek: gerektirmek kast: amaç, hedef keza: bunun gibi makbul: kabul görme maksat: amaç, gaye matlub: istek, arzu mizac: huy, tabiat, yaratılış Mucîb: duâlara cevap veren Allah (c.c.) mukaddeme: başlangıç mülâyim: uygun nurun alâ nur: nur üstüne nur, iyiden de iyi nüzul: inme tâbi: bağlı tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tasallut: sataşma, baskı kurma, hâkim olma vaad etmek: söz vermek zâlim: zulmeden, acımasız

AKSÜLÂMEL – 1s-1p - Risale-i Nur

AKSÜLÂMEL – ak-sül amel – istenen şeyin zıddının olması, tersine oluş, reaksiyon, tepki

AKŞAM - 1s-1p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1477 Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız!

Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve

akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin varmıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/3.p s161 p477)

âlem: dünya, evren emsal: benzerler haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma inkâr etmek: reddetmek nümune: örnek tebdil etmek: değiştirmek tecdid etmek: yenilemek vukua gelme: gerçekleşme, meydana gelme

AKŞAM – 1s-1p - Risale-i Nur

AKTÂB - 1s-2p - Risale-i Nur

AKTÂB – kutb’un C. - kutuplar, zamanının en büyük mürşidi olan büyük veliler, hak tarikatların reisleri, şahları

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1196 Maahaza, zahirden hakikate geçen ervah-ı neyyire ashabı ve

kulûb-u münevvere aktabı ve ukul-ü nuraniye erbabı ve kurb-u huzur-u İlâhîde dahil olanlar, o Zât-ı Zülcelâlin, mutîler için bir dâr-ı mükâfat ve âsiler için bir dâr-ı mücâzat ihzar ettiğini ve pek metin vaadlerle şedit tehditleri olduğunu kat’î ihbar ediyorlar.

(MN Lâsiyyemalar 90/79.p s66 p196)

âsi: isyan eden dahil olmak: katılmak dâr-ı mücâzat: ceza yeri dâr-ı mükâfat: mükâfat, ödül yeri ervah-ı neyyire ashabı: manevî âlemlerdeki nurlara ulaşan büyük zâtlar hakikat: herşeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti ihbar etmek: haber vermek ihzar etmek: hazırlamak kat’î: kesin kulûb-u münevvere aktabı: kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar kurb-u huzur-u İlâhî: İlâhî yakınlığa ulaşma makamı maahaza: bununla beraber, bununla birlikte metin: sağlam mutî: itaat eden, emre uyan şedit: şiddetli tehdit: vereceği ceza ile korkutma ukul-ü nuraniye erbabı: akıl yoluyla manevî hakikatlerin nuruna ulaşan kişiler vaad: verilen söz zahir: dış görünüş Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan yüce Zât, Allah (c.c.)

2607 Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı (1) okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-i İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar,

aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/2.mesele 2/2.p s225 p607)

(1) Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya Cevşenü’l-Kebîr’i (bk. s224 p606).

aktab: kutuplar, zamanının en büyük mürşidi olan büyük veliler evrad: okunması adet olan dualar hâsiyet: özellik hikmet: sebep, fayda, gaye makbul: kabul edilen mervî: rivayet edilen, nakledilen müreccih: tercih ettiren müşevvik: teşvik edici rıza-i İlâhî: Allah’ın rızası Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri

AKTÂB – 1s-2p - Risale-i Nur

AKTÂB – kutb’un C. - kutuplar, zamanının en büyük mürşidi olan büyük veliler, hak tarikatların reisleri, şahları

AKTÂR – 3s-7p - Risale-i Nur

AKTÂR – kutr’un C. – kuturlar, çaplar, her taraf, dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

133 ALTINCI LEM’A:

Cenab-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ ettiği gibi,

aktar-ı semâvat ve arzı, hâtem-i vahidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ, (Rum Suresi 30/50) (1) âyetinin işaret ettiği ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhiye bakınız ki, pekçok garip garip haşirleri, acip acip neşirleri göresiniz!

(MN Lem’alar 14/6.Lem’a 6/1.p s25 p33)

(1): (Rum Suresi 30/50: Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir.)

acip: hayret verici aktar-ı semâvat ve arz: gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı cüz: bir bütünü oluşturan bölümlerden herbiri, parça cüz’î: tikel, bir sınıfın bireyi has: özel haşir: toplanma; diriliş; mevsimlerle birlikte yaşanan ve haşri andıran gelişmeler hâtem: mühür hâtem-i İlâhî: İlâhî mühür, damga hâtem-i vahidiyet: herşeyi kaplayan birlik mührü keyfiyet: hal, özellik küll: bütün, birşeyin tamamı küllî: belli bir sınıfın fertleri içine alan; tür, cins; tümel mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı mezkûr: anılan, ifade edilen nefh-i ruh: ruhun üflenmesi neşir: yayılma; bahar mevsiminde sayısız canlı varlıkların hayat bulup ortaya çıkmaları sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür sikke-i mahsusa: özel mühür vaz’ etmek: koymak, yerleştirmek

239 YEDİNCİ LEM’A:

Bakınız,

aktar-ı semâvat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i ehadiyet göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir.

(MN Lem’alar 14/7.Lem’a 4/1.p s26 p39)

aktar-ı semâvat ve arz: yeryüzü ve gökyüzünün dört bir yanı, her tarafı hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür hâtem-i tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren mühür heyet-i mecmua: genel yapı, bireylerin tamamı sahife: sayfa vazıh: açık, âşikar

3592 Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki,

Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm, ubudiyeti cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve

aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan “Akîmus salâh (Bakara 2/43, 83, 110) (1)” emrini, küre-i arz imtisal ediyor.

Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı arz ve Semâvâtın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/2.p s217 p592)

(1): Bakara Sûresi (2/43, 83, 110): “Namazı dos doğru kılın.”

abd: kul aktâr: bölgeler Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun arz: yeryüzü azamet: büyüklük azamet-i hitap: büyük hitab cem etmek: toplamak fevkinde: üstünde hadsiz: sınırsız Hâlık-ı arz ve Semâvât: yerin ve göklerin yaratıcısı Allah (c.c.) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hayvânât: hayvanlar hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı imtisal: uyma, boyun eğme ittifak: anlaşma, birlik ittihad: birleşme iyd (îd): bayram, bayram günü izzet: değer, itibar, yücelik kâinat: evren küre-i arz: yer küre, dünya mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma mahbub: sevgili mahlûk: varlık muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar nâzil olan: inen, indirilen semâvât: gökler sırr-ı ittihad: birlik sırrı tesanüd: dayanışma ubudiyet: kulluk ulûhiyet: İlâhlık zerre: atom zikir: Allah’ı anma

4593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup,

aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

5617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır? İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın

aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

6692 ALTINCI BASAMAK:

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, nev-i beşeri itaate irşad, isyandan zecr ve men etmek üzere kullandığı üslûb-u âlisine bak: “Yâ mağ’şerel cinni vel insi inis’tetağ’tüm en ten’füzû min aktâris semevâti vel ardı fen’füzû lâ ten’füzûne illâ bisul’tân (Rahman Sûresi 55/23)” Yani, “Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvat ve arzın

aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultan ile çıkarsınız.” Kur’ân-ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor: “Ey insan-ı hakîr, sağîr, âciz! Ne suretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı Ezele isyan ediyorsunuz. Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sahip olan bir sultana karşı isyan etmeye cesaret ediyorsunuz?” (MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/6.basamak) 5/4.p s267 p692)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen acz: acizlik, güçsüzlük, zayıflık aktar: bölgeler, dört bir taraf arz: yer, dünya âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi cemaat: topluluk ins: insanlar insan-ı hakîr: ufak tefek olan insan irşad: doğru yolu gösterme kamer: ay Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân melâike: melekler men etmek: yasaklamak mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey necim: yıldız nev-i beşer: insanlar nidâ etmek: seslenmek recim: taşlama recmetmek: taşlamak sağîr: küçük saltanat-ı rububiyet: rablık saltanatı semâvat: gökler Sultan-ı Ezel: Ezel Sultanı; bütün zamanlara hâkim olan zaman üstü Sultan, Allah (c.c.) suret: şekil şems: güneş üslûb-u âli: yüksek ifade tarzı zecr: sakındırma, yasaklama zımnında: açıkça olmayıp, dolayısıyla üstü kapalı olarak içinde var olan

7826 (1) DÖRDÜNCÜSÜ:

Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads – ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir – daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlâhî, onu daima mârifet-i Zülcelâle sevk eder. Şu fıtrattaki incizap ve cezbe, Bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir. Bu nükteleri bildikten sonra, şu burhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin

aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sânidir ki, istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/1.p s330 p826)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü

aktar: her taraf âmâl: emeller, arzular arzu: istek aşk-ı İlâhî: İlâhî aşk, Allah’a duyulan aşk derecesindeki sevgi bast: genişletme burhan-ı enfüsî: dar dairede, nefis ve beden dairesinde olan delil cezb: çekme cezbe: çekim gücü fıtrat: yaratılış, mizaç hads: bir anda kavrayan güçlü sezgi, seziş hakikat-i câzibedar: çekici gerçek, asıl, esas ihmal etmek: önemsememek ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ incizap: kendine çekme inkâr etmek: reddetmek istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniye: insanın sınır koyulmamış istidatları, yetenekleri iştiyak: çok arzu ve istek mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma mârifet-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi Allah’ı bilme, tanıma meyelân: meyletme, eğilim muzaaf: katmerli, kat kat mütenasip: uygun müteveccih: yönelmiş müyûl-ü müteşâibe: çeşitli dallara ayrılmış arzular, çeşitli meyiller nazar: bakış nefis: bir kimsenin kendisi neşr-i hayat: hayat yayma nükte: ince anlam Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sevk etmek: yönlendirmek sür’at-i intikal: çabuk anlama ve kavrama tahrik etmek: harekete geçirmek tâtil-i eşgal: işe ara verme temdid: uzatma tenvir etmek: aydınlatmak ukde-i hayatiye: hayat çekirdeği vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his

AKTÂR – 3s-7p - Risale-i Nur

AKTÂR – kutr’un C. – kuturlar, çaplar, her taraf, dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar

AKTAR-I SEMÂVAT ve ARZ – 1s-2p - Risale-i Nur

AKTAR-I SEMÂVAT ve ARZ - gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı

Mesnevî-i Nuriye (MN):

133 ALTINCI LEM’A:

Cenab-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ ettiği gibi,

aktar-ı semâvat ve arzı, hâtem-i vahidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ, (Rum Suresi 30/50) (1) âyetinin işaret ettiği ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhiye bakınız ki, pekçok garip garip haşirleri, acip acip neşirleri göresiniz!

(MNLem’alar 14/6. Lem’a 6/1.p s25 p33)

(1): (Rum Suresi 30/50: Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir.)

acip: hayret verici aktar-ı semâvat ve arz: gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı cüz: bir bütünü oluşturan bölümlerden herbiri, parça cüz’î: tikel, bir sınıfın bireyi has: özel haşir: toplanma; diriliş; mevsimlerle birlikte yaşanan ve haşri andıran gelişmeler hâtem: mühür hâtem-i İlâhî: İlâhî mühür, damga hâtem-i vahidiyet: herşeyi kaplayan birlik mührü keyfiyet: hal, özellik küll: bütün, birşeyin tamamı küllî: belli bir sınıfın fertleri içine alan; tür, cins; tümel mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı mezkûr: anılan, ifade edilen nefh-i ruh: ruhun üflenmesi neşir: yayılma; bahar mevsiminde sayısız canlı varlıkların hayat bulup ortaya çıkmaları sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür sikke-i mahsusa: özel mühür vaz’ etmek: koymak, yerleştirmek

239 YEDİNCİ LEM’A:

Bakınız,

aktar-ı semâvat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i ehadiyet göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir.

(MNLem’alar 14/7. Lem’a 4/1.p s26 p39)

aktar-ı semâvat ve arz: yeryüzü ve gökyüzünün dört bir yanı, her tarafı hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür hâtem-i tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren mühür heyet-i mecmua: genel yapı, bireylerin tamamı sahife: sayfa vazıh: açık, âşikar

AKTAR-I SEMÂVAT ve ARZ – 1s-2p - Risale-i Nur

AKTAR-I SEMÂVAT ve ARZ - gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı

AKTÂR-U ETRAF - 1s-1p - Risale-i Nur

AKTÂR-U ETRAF - çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup,

aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

AKTÂR-U ETRAF – 1s-1p - Risale-i Nur

AKTÂR-U ETRAF - çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler

AKVÂL - 1s-2p - Risale-i Nur

AKVÂL – kavl’in C. – kaviller, sözler, laflar

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1623 (1) Evet, bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki, ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan, emanet-i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef’âl ve âsâr ve

akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemâl-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. İşte, hafîziyetin cilve-i kübrâsına ve mezkûr âyetin hakikatine şahitler had ve hesaba gelmez. Bu meseledeki gösterdiğimiz şahit, denizden bir katre, dağdan bir zerredir. “Sübhâneke lâ ılme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm (Bakara 2/32) (2)”

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/15.Nota 3/1.mesele 3/3.p s234 p623)

(1): (bk. s232 p621 - s233 p622)

(2): Bakara Sûresi (2/32): “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.”

akvâl: sözler, laflar amel: iş, davranış arz: yeryüzü âsâr: eserler âyâ: “acaba mümkün mü?” anlamında şüphe bildiren ünlem edatı âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi azîm: büyük, yüce cilve: görünme, yansıma cilve-i kübrâ: en büyük cilve, yansıma ebed: sonsuzluk ebedî: sonsuz ef’âl: fiiller, davranışlar ehemmiyet: önem, değer emanet-i kübrâ: büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler fâni: geçici olan, ölümlü galat: hata had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hakikat: gerçek mahiyet, içinde gizlenen gerçek halife: temsilci, bir kişi veya mekân adına hareket eden hamele: taşıyan hasenat: iyi ameller, hayırlar hâşâ: asla hüccet-i katıa: kesin delil katre: damla kemâl-i dikkat: tam ve eksiksiz dikkat meb’us: gönderilmiş, görevli mezkûr: adı geçen, zikredilen muhafaza etmek: korumak, saklamak muhasebe: hesaba çekilme namzet: aday saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk seyyiat: günahlar, kötülükler şekavet-i daime: sürekli bedbahtlık, hiç bitmeyen sıkıntı taltif: iyilik ve güzellikle muamele etme, ödüllendirme tesir: etki zâil: geçip gidici, yok olucu zerre: atom

2802 BİRİNCİ BURHAN:

Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan hakikat-ı Muhammediyedir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmû-u enbiyânın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte, bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu’cizatının teyidiyle musaddak olan bütün

akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek şu dâvada ittihad etmiş bütün efâzıl-ı beşer nâmına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dürbîn, sâfi, keskin, hakaik-âşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 4/1.Burhan s318 p802)

akval: sözler beşer: insan burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt cihet: yön, taraf dürbîn: uzağı gösteren âlet; dürbün edyân: dinler edyân-ı semâviye: İlâhî dinler efâzıl-ı beşer: insanlığın en faziletlileri enbiya: nebiler, peygamberler hakaik-âşina: gerçeklere âşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan hakikat: gerçek, doğru hakikat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikati, mânevî şahsiyeti icmâ: görüş birliği, aynı gerçek üzerinde birleşme ihtiva etmek: içermek istinad: dayanma ittihad etmek: birleşmek mazhar: ermiş, nail olmuş mecmû-u enbiyâ: peygamberlerin hepsi muazzam: azametli, çok büyük mu’cizat: mu’cizeler; Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri olağanüstü şeyler musaddak: doğrulanan, onaylanan mücehhez: cihazlanmış, donanmış nâm: ad risalet: elçilik, peygamberlik sâfi: arı, temiz şehadet: şahitlik, tanıklık tasdik: doğrulama, onay tazammun etmek: içine almak, içermek tevatür: doğru kanallardan ve yalan söyleme ihtimali olmayan topluluklardan gelen doğru haber teyid: destek, muvafakat vahdet-i Sâni: her şeyi san’atla yaratanın birliği; kâinatın san’atkârı olan Allah’ın birliği vâsi: geniş vücud: varlık

AKVÂL – 1s-2p - Risale-i Nur

AKVÂL – kavl’in C. – kaviller, sözler, laflar

ÂL – 4s-12p - Risale-i Nur

ÂL – sülâle, soy, hanedan, ehil ve ayal (iyal), ehibbâ ve esdika, akraba ve taallûkat

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1118 LÂSİYYEMALAR.

Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır. Bismillâhirrahmânirrahîm. Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden, lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile

âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/1.p s48 p118)

âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt Arabî: Arapça ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler âyât: âyetler, deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek cihet: şekil, yön enbiya: nebiler, peygamberler esas: temel hamd: övgü, teşekkür, minnet ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları ihvan: kardeşler keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma lâsiyyema: özellikle; bilhassa lisan-ı acz: acizlik dili müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak mürselîn: resuller, peygamberler resul: elçi, peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: diğer salât ve selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan duâ ve niyaz Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (c.c.) senâ: övgü şehadet etmek: şahid olmak şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tılsım: sır, gizli gerçek vahdet: Allah’ın birliği vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, atomlar

2178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün

âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3207 “Ellâhümmecalnâ min ehlisseâdeti vehşürnâ fî zümretis süadâi… (1)”

(MN Lâsiyyemalar 90/90.p s70 p207)

(1) Allah’ım, bizi saadet ehlinden kıl, Said’ler zümresinde haşret ve Said’lerle beraber,

Nebiyy-i Muhtârının şefaatiyle Cennete idhal et. Ona ve

Âline de, Senin rahmetine ve onun hürmetine lâyık şekilde salât ve selâm et. Âmin, âmin, âmin.

4219 BİRİNCİ BAB.

“Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır. “Elhamdü lillâhi rabbilâlemine vessâlâtü vesselâmü alâ seyyidil mürseline muhammedin ve alâ âlihi vesahbihi ecmeîyn (1)”

(MN Katre 1ci bab 58/1.p s74 p219)

(1): “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm peygamberlerin efendisi olan Muhammed’in ve onun bütün

Âl ve Ashâbının üzerine olsun.

beyan: açıklama, anlatım

5278 (1) Cenab-ı Hakka hamd ve kendisine Kur’ân nâzil olan Peygamberimize ve

dinin binasını tahkim ve temhid eden

Âl ve Ashabına salât ü selâm olsun.

(MN Katre Takriz (övücü tanıtma yazısı) 3/2.p s89 p278)

(1): Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir

Âl ve Ashab: aynı soydan gelenler ve yakın arkadaşlar; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) neslinden gelenler ve ona inanan Sahabeler hamd: övgü, teşekkür, minnet nâzil olan: inen, indirilen Peygamberimiz: Hz. Muhammed (a.s.m.) salât ü selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz tahkim: kuvvetlendirme, sağlamlaştırma temhid: döşeyip düzeltme

6322 KATRENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi rabbilâlemiyn vesselâtü vesselâ-mü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ec’meıyn (1).

(MN Katrenin Zeyli p1/1 s103 p322)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ü selâm ise, efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve onun

âl ve Ashabına olsun.

katre: damla; Katre Risalesi Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alır zeyl: ilâve, ek

7349 HUBÂB. Kur’ân-ı Hakîmin ummanından.

“Hüdâyi pürkerem hûd mülki hûd râmîhırad ez tûberâyi tûnikeh dâred behâi bî girân dâdeh (1)”

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyne vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (2)”

(MN Hubâb Risalesi 1/1.p s111 p349)

(1): Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler s290.

(2): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün

Âl ve Ashabının üzerine olsun!

hubâb: su kabarcıkları Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân umman: okyanus

8424 Ellâ hümme yâ kayyûmel erdı vessemâi innâ nüşhidüke ve cemîa mas’nû âtike ve cemîa.. (1)

(MN Zeylü’l-Hubâb (Salât ve Selâm) 1/1.p s142 p424)

(1): Ey yer ve göğün kayyûmu olan Allah’ım! Seni ve Senin bütün san’at eserlerini ve mahlûklarını şahit tutarak ilân ederiz ki, Sen, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’sın. Sen birsin, ortağın yoktur. Günahlarımızın affı için Sana dönüyor ve af diliyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed’in, Senin kulun ve peygamberin olduğuna da şehadet ediyoruz. Allah’ım, onun hürmetine münasip ve Senin rahmetine lâyık şekilde, ona ve bütün

Âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.

9457 HABBE

Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği “Habbe mî Küyed - Men şahı dirahtem berâz meyvei tevhid yek şebnemem ezyem bürâz lü’lüi temcid (1)”

Bismillâhirrahmânirrhîm. “Elhamdü lillâhi alâ dînil İslâmi ve kemâlil îmâni vessalâtü vesselâmü alâ muhammedinillezi hüve merkezü dâiretil islâmi… (2)”

(MN Habbe Risalesi (salât ve selâm) 1/1.p s154 p457)

(1): Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir ağaç dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım. (2): Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah’a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile onun ve bütün

âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.

cennet-i Kur’âniye: Kur’ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret sadetini bahşeden Kur’ânî hakikatler ve esaslar kastediliyor ihtiva etmek: içermek semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, netice

10511 ZEYLÜ’L-HABBE. Arkadaş!

Şu müşevveş eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (1)”

“Hasbü nallâhü ve niğ’mel vekil (Âl-i İmrân 3/173) (2)”

“Niğ’mel mevlâ ve niğ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)”

“Ellâhümme lâ tuh’rıcnâ mined dünyâ illâ meaş’şehâdeti vel îmân (4)”

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi alâ niğ’metil îmân vel islâm bi adedi katarâtil emtârı… (5)”

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi 1/1.p s177 p511)

(1): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(2): Âl-i İmrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

(4): Allah’ım bizi dünyadan ancak kelime-i şehâdet ve imânla çıkart.

(5): Bize bahşettiğin îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgaları, ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah’a hamdolsun. Ve her türlü halde bize in’âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri adedince Allah’a şükür olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini’l-Muhtar (a.s.m.) efendimize, onun pâk

âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.

bilâhare: daha sonra inkişaf etmek: açığa çıkmak, ortaya çıkmak keşfetmek: açığa çıkarmak, bulmak, ortaya çıkarmak müşevveş: dağınık, düzensiz, karışık; bu tabir bir tevazu ifadesi olarak kullanılmıştır zeylü’l-habbe: Habbe Risalesinin eki zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek

11659 ŞEMME. Hidayet-i Kur’âniyenin nesîminden.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne alâ rahmetihi alel âlemîne bi risâleti seyyidil mürselîne muhammedin sallallâhü aleyhi ve alâ âlihi ve sah’bihi ec’meıyn (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor.

Ve o tabakat ile envâ, bütün erkânıyla

“Lâ rabbe illâ Hû” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor.

Ve o erkân bütün âzâsıyla

“Lâ mâlike illâ Hû” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünkü aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder. Ve o âzâ, bütün eczâsıyla

“Lâ müdebbire illâ Hû” diye şehadet eder. Çünkü aralarında teâvün ve tedahül vardır.

Ve o eczâ, bütün cüz’iyatıyla

“Lâ mürebbiye illâ Hû” diye olan şehadetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.

O cüz’iyat bütün hüceyratıyla

“Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû” diye şehadet eder.

Ve o hüceyrat bütün zerratıyla

“Lâ nâzime illâ Hû” diye ilân-ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir-i fert arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.

Ve o zerrat bütün esîriyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizam ile emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali böyle iktiza eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/1.İ’lem 1/1.p s251 p659)

(1): Peygamberlerin efendisi Muhammed’in risaletini âlemlere rahmet kılan Âlemlerin Rabbine hamd olsun, Allah, ona ve bütün

âl ve ashabına rahmet etsin.

âl ve ashab: sülâle ve arkadaşlar âlem: dünya; evren, kâinat âzâ: uzuvlar, organlar besâtet: basitlik, sadelik cevâhir-i fert: tek başına olan cevherler; atomlar, zerreler cevher: asıl, temel, öz cüz’iyat: fertler, kısımlar delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek eczâ: parçalar emr-i Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah’ın emri envâ: çeşitler, türler erkân: rükünler, temel unsurlar esîr: atomların öz maddesi; uzayı dolduran ince madde hamd: şükür ve övgülerini sunma hayt: bağ, ip hidayet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi hüceyrat: hücreler iktizâ etmek: gerektirmek ilân-ı şehadet: şahitliğini ilân etmek ilân-ı tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ilân etme i’lem: bil intizam: düzen Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mâlike illâ Hû: her şeyin hakiki sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû: mülkünde istediği gibi tasarruf eden O’ndan başka ilâh yoktur Lâ müdebbire illâ Hû: idare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp hikmetle iş yapan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mürebbiye illâ Hû: terbiye edici olarak Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ nâzime illâ Hû: bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ rabbe illâ Hû: her bir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’tan başka ilâh yoktur müşabehet: benzeyiş nesîm: hoş ve hafif rüzgâr Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet sükûn: hareketsiz durma, sabit olma sür’at-i imtisal: hızlıca uymak, yerine getirmek şehadet: şahitlik şemme: en küçük miktar; bir defacık koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale tabakat: tabakalar, katmanlar teâvün: yardımlaşma tedahül: iç içe olma temâsül: benzerlik tesanüt: dayanışma tevâfuk: uygunluk, denk gelme tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları

12801 Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne vesselâtü vesselâmü alâ muhammedin hâtemin nebiyyîne ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (1)”

“Ellâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. (Bakara 2/255) (2)” maksudumuzdur, matlubumuzdur. Gayr-ı mütenahi berâhininden dört burhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

BİRİNCİ BURHAN: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu burhan-ı neyyirimiz “Şuâat” da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir’attır.

İKİNCİ BURHAN: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kitab-ı mu’cizü’l-beyan, Kelâm-ı Akdestir.

DÖRDÜNCÜ BURHAN: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 1/1.p s318 p801)

(1): “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed’e

ve bütün

âl ve ashabına salât ve selâm olsun.”

(2): Bakara Sûresi 2/255: “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O hayydır,

O kayyûmdur.”

âlem: dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem Aleyhissalâtü Vesselâm: salat ve selâm onun üzerine olsun berâhin: güçlü deliller, kanıtlar berzah: geçit yeri burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter fıtrat-ı zîşuur: şuurlu fıtrat; yaratılışında ve öz yapısında şuur olan varlık gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz insan-ı ekber: en büyük insan îrad etme: sunma, söyleme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar Kelâm-ı Akdes: kutsal söz; Kur’ân kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitab-ı mu’cizü’l-beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan kitap, Kur’ân maksud: kast edilen, hedeflenen matlub: istenen, arzu edilen mir’at: ayna mülteka: buluşma yeri; kavşak münevver: aydın, aydınlanmış neşretmek: yayınlamak nokta-i iltisak: kavuşma noktası, birleşme noktası seyyârât: bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler şehadet: görünen âlem şuâ: parıltı şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir tenevvür etmek: aydınlanmak tenvir-i müddeâ: iddia edilen şeyin aydınlatılması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi vicdan: iyiyi kötüden ayırabilen his

ÂL – 4s-12p - Risale-i Nur

ÂL – sülâle, soy, hanedan, ehil ve ayal (iyal), ehibbâ ve esdika, akraba ve taallûkat

ÂL Ü ASHAB – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂL Ü ASHAB - arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1118 LÂSİYYEMALAR.

Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır. Bismillâhirrahmânirrahîm. Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden, lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile

âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.

(MN Lâsiyyemalar 90/1.p s48 p118)

âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt Arabî: Arapça ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler âyât: âyetler, deliller beyan etmek: açıklamak, izah etmek cihet: şekil, yön enbiya: nebiler, peygamberler esas: temel hamd: övgü, teşekkür, minnet ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları ihvan: kardeşler keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma lâsiyyema: özellikle; bilhassa lisan-ı acz: acizlik dili müçtemian: topluca, hepsi birden münferiden: tek olarak mürselîn: resuller, peygamberler resul: elçi, peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: diğer salât ve selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan duâ ve niyaz Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (c.c.) senâ: övgü şehadet etmek: şahid olmak şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme tılsım: sır, gizli gerçek vahdet: Allah’ın birliği vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, atomlar

2178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baha rımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.”

Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı,

iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün

âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

3278 (1) Cenab-ı Hakka hamd ve kendisine Kur’ân nâzil olan Peygamberimize ve

dinin binasını tahkim ve temhid eden

Âl ve Ashabına salât ü selâm olsun.

(MN Katre Takriz (övücü tanıtma yazısı) 3/2.p s89 p278)

(1): Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir

Âl ve Ashab: aynı soydan gelenler ve yakın arkadaşlar; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) neslinden gelenler ve ona inanan Sahabeler hamd: övgü, teşekkür, minnet nâzil olan: inen, indirilen Peygamberimiz: Hz. Muhammed (a.s.m.) salât ü selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz tahkim: kuvvetlendirme, sağlamlaştırma temhid: döşeyip düzeltme

4349 HUBÂB. Kur’ân-ı Hakîmin ummanından.

“Hüdâyi pürkerem hûd mülki hûd râmîhırad ez tûberâyi tûnikeh dâred behâi bî girân dâdeh (1)”

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyne vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (2)”

(MN Hubâb Risalesi 1/1.p s111 p349)

(1): Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler s290.

(2): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün

Âl ve Ashabının üzerine olsun!

hubâb: su kabarcıkları Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân umman: okyanus

5424 Ellâ hümme yâ kayyûmel erdı vessemâi innâ nüşhidüke ve cemîa mas’nû âtike ve cemîa.. (1)

(MN Zeylü’l-Hubâb (Salât ve Selâm) 1/1.p s142 p424)

(1): Ey yer ve göğün kayyûmu olan Allah’ım! Seni ve Senin bütün san’at eserlerini ve mahlûklarını şahit tutarak ilân ederiz ki, Sen, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’sın. Sen birsin, ortağın yoktur. Günahlarımızın affı için Sana dönüyor ve af diliyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed’in, Senin kulun ve peygamberin olduğuna da şehadet ediyoruz. Allah’ım, onun hürmetine münasip ve Senin rahmetine lâyık şekilde, ona ve bütün

Âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.

6457 HABBE

Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği “Habbe mî Küyed - Men şahı dirahtem berâz meyvei tevhid yek şebnemem ezyem bürâz lü’lüi temcid (1)”

Bismillâhirrahmânirrhîm. “Elhamdü lillâhi alâ dînil İslâmi ve kemâlil îmâni vessalâtü vesselâmü alâ muhammedinillezi hüve merkezü dâiretil islâmi… (2)”

(MN Habbe Risalesi (salât ve selâm) 1/1.p s154 p457)

(1): Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir ağaç dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım. (2): Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah’a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile onun ve bütün

âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.

cennet-i Kur’âniye: Kur’ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret sadetini bahşeden Kur’ânî hakikatler ve esaslar kastediliyor ihtiva etmek: içermek semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, netice

7659 ŞEMME. Hidayet-i Kur’âniyenin nesîminden.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne alâ rahmetihi alel âlemîne bi risâleti seyyidil mürselîne muhammedin sallallâhü aleyhi ve alâ âlihi ve sah’bihi ec’meıyn (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor. Ve o tabakat ile envâ, bütün erkânıyla

“Lâ rabbe illâ Hû” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün âzâsıyla

“Lâ mâlike illâ Hû” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünkü aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder. Ve o âzâ, bütün eczâsıyla

“Lâ müdebbire illâ Hû” diye şehadet eder. Çünkü aralarında teâvün ve tedahül vardır. Ve o eczâ, bütün cüz’iyatıyla

“Lâ mürebbiye illâ Hû” diye olan şehadetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor. O cüz’iyat bütün hüceyratıyla

“Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû” diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla

“Lâ nâzime illâ Hû” diye ilân-ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir-i fert arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizam ile emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali böyle iktiza eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/1.İ’lem 1/1.p s251 p659)

(1): Peygamberlerin efendisi Muhammed’in risaletini âlemlere rahmet kılan Âlemlerin Rabbine hamd olsun, Allah, ona ve bütün

âl ve ashabına rahmet etsin.

âl ve ashab: sülâle ve arkadaşlar âlem: dünya; evren, kâinat âzâ: uzuvlar, organlar besâtet: basitlik, sadelik cevâhir-i fert: tek başına olan cevherler; atomlar, zerreler cevher: asıl, temel, öz cüz’iyat: fertler, kısımlar delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek eczâ: parçalar emr-i Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah’ın emri envâ: çeşitler, türler erkân: rükünler, temel unsurlar esîr: atomların öz maddesi; uzayı dolduran ince madde hamd: şükür ve övgülerini sunma hayt: bağ, ip hidayet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi hüceyrat: hücreler iktizâ etmek: gerektirmek ilân-ı şehadet: şahitliğini ilân etmek ilân-ı tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ilân etme i’lem: bil intizam: düzen Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mâlike illâ Hû: her şeyin hakiki sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû: mülkünde istediği gibi tasarruf eden O’ndan başka ilâh yoktur Lâ müdebbire illâ Hû: idare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp hikmetle iş yapan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mürebbiye illâ Hû: terbiye edici olarak Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ nâzime illâ Hû: bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ rabbe illâ Hû: her bir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’tan başka ilâh yoktur müşabehet: benzeyiş nesîm: hoş ve hafif rüzgâr Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet sükûn: hareketsiz durma, sabit olma sür’at-i imtisal: hızlıca uymak, yerine getirmek şehadet: şahitlik şemme: en küçük miktar; bir defacık koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale tabakat: tabakalar, katmanlar teâvün: yardımlaşma tedahül: iç içe olma temâsül: benzerlik tesanüt: dayanışma tevâfuk: uygunluk, denk gelme tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları

8801 Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne vesselâtü vesselâmü alâ muhammedin hâtemin nebiyyîne ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (1)”

“Ellâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. (Bakara 2/255) (2)” maksudumuzdur, matlubumuzdur. Gayr-ı mütenahi berâhininden dört burhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

BİRİNCİ BURHAN: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu burhan-ı neyyirimiz “Şuâat” da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir’attır.

İKİNCİ BURHAN: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kitab-ı mu’cizü’l-beyan, Kelâm-ı Akdestir.

DÖRDÜNCÜ BURHAN: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 1/1.p s318 p801)

(1): “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed’e

ve bütün

âl ve ashabına salât ve selâm olsun.”

(2): Bakara Sûresi 2/255: “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O hayydır,

O kayyûmdur.”

âlem: dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem Aleyhissalâtü Vesselâm: salat ve selâm onun üzerine olsun berâhin: güçlü deliller, kanıtlar berzah: geçit yeri burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter fıtrat-ı zîşuur: şuurlu fıtrat; yaratılışında ve öz yapısında şuur olan varlık gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz insan-ı ekber: en büyük insan îrad etme: sunma, söyleme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar Kelâm-ı Akdes: kutsal söz; Kur’ân kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitab-ı mu’cizü’l-beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan kitap, Kur’ân maksud: kast edilen, hedeflenen matlub: istenen, arzu edilen mir’at: ayna mülteka: buluşma yeri; kavşak münevver: aydın, aydınlanmış neşretmek: yayınlamak nokta-i iltisak: kavuşma noktası, birleşme noktası seyyârât: bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler şehadet: görünen âlem şuâ: parıltı şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir tenevvür etmek: aydınlanmak tenvir-i müddeâ: iddia edilen şeyin aydınlatılması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi vicdan: iyiyi kötüden ayırabilen his

ÂL Ü ASHAB – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂL Ü ASHAB - arkadaşlar, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görmüş olan mü’minler

ÂLÂ – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂLÂ – a’lâ - yüksek, üstün, daha üstün, daha iyi, pekiyi, en yüksek, ziyâde ve mürtefi’ olan

Mesnevî-i Nuriye (MN):

178 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara

mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

2175 Bak, o zât öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten,

âlâ-yı illiyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/58.p s60 p175)

abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık âlâ-yı illiyîn: yüceler yücesi, en yüksek mertebe bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk esfel-i sâfilîn: aşağıların aşağısı fenâ-yı mutlak: sonsuz yok oluş, her şeyini kaybedip gitme gaye: amaç, hedef maksat: amaç, hedef mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine ilâhi san’atı anlatan eserler saadet: mutluluk sukut: alçalış, düşüş ulvî: yüksek, yüce zât: kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.)

3445 İ’lem ey esbâba müptelâ insan! Bil ki,

sebebin halkı ve sebebiyetin takdiri ve müsebbebin vücuduna lâzım olan şeylerle teçhizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvi olan Zâtın “Kün” emriyle müsebbebi halk etmesinden daha kolay, daha ekmel, daha

âlâ değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/10.İ’lem 1/1.p s149 p445) âlâ: daha üstün ekmel: daha mükemmel esbâb: sebepler halk: yaratılma, yaratma kudret: Cenâb-ı Hakkın sonsuz güç ve iktidarı kün emri: Arapça “kün = ol” yani “Ol” emri müptelâ: bağımlı, düşkün müsâvi: eşit, denk müsebbeb: sonuç, sebebin ortaya çıkardığı netice nisbet: oran sebebiyet: sebep olma şems: güneş takdir: belirleme teçhiz: cihazlanma, donanım vücud: varlık Zât: Allah’ın kendisi zerre: atom

4487 Birinci şıkta (1) kâinatın zerratı adedince muhalât vardır.

Binaenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza, herbir zerre, herbir mürekkebat, muhtelif lisan ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: “Ibârâtünâ şettâ ve hüsnüke vâhid / Ve küllün ilâ zâkel cemâli yüşiyr. (2)” Evet, herbir harf kendi vücuduna bir vecihle delâlet eder. Amma kâtibinin, sâniinin vücuduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet, “Teemmel sütûreal kâinati feinnehâ*Minel mesâil eağ’lâ ileyke rasâil. (3)

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/16.İ’lem 2/2.p s164 p487)

(1): (bk. s164 p486)

(2): “Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder.”

(3): “Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar,

mele-i alâdan sana gönderilmiş mektuplardır.”

âciz: güçsüz beyit: iki mısradan oluşan şiir delâlet: işaret etme, gösterme Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) ikrar: doğrulama, kabul etme, kabulü dile getirme kâinat: yaratılmış her şey, evren kâtib: yazan Kayyum: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan Allah (c.c.) lisan: dil Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam Mûcid: icad eden, her şeyi yaratan Allah (c.c.) muhalât: imkânsızlıklar, olması imkânsız olan şeyler muhtelif: çeşitli mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan şehadet: şahidlik, tanıklık tahammül: dayanma, katlanma terennüm etme: güzel sesle şiir söyleme vecih: yön vücud: varlık zerrat: zerreler, atomlar

5557 (1) Ey sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa!

“Deccal gibi birtek gözü taşıyan…” (2) kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı

âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere açtığın yol (3) ve verdiğin saadet, bu misale benzer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/5.p s200 p557)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Hadis-i Şerif (Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11, 13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.)

(3): bk. (s200 p556)

âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fanteziye: aşırı süs ve lüks hâlet: durum, hal hayvânât: hayvanlar hevesat: hevesler, arzu ve istekler illet: hastalık iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme İsevî dini: Hıristiyanlık muvakkaten: geçici olarak ruh-u beşer: insan ruhu sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence

6738 (1) Ve keza, insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü, insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular, istidatlar itibarıyla hayvanların en

âlâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki, bu kadar cihazat, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir. Ve keza, insan saltanat-ı rububiyetin mehâsinine nâzır ve esmâ-i kudsiyenin cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektubat-ı İlâhiyeyi mütalâa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlûkat ve halife-i arz olmuştur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/36.İ’lem 3/3.p s288 p738)

(1): (bk. s287 p736 - 737)

âlâ: yüksek, üstün cihazat: cihazlar, donanım cihet: yön cilve: görüntü, akis dellâl: ilân edici esmâ-i kudsiye: Allah’ın kutsal isimleri; her türlü kusur ve noksandan yüce olan İlâhî isimler eşref-i mahlûkat: yaratıkların en şereflisi halife-i arz: yeryüzü halifesi; yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı olan âhiret hayatı hayat-ı hayvaniye: hayvanî hayat hissiyat: hisler, duygular istidat: yetenek, ruhî nitelik ve özellikler itibarıyla: açısından kalem-i kudret: kudretin kalemi; varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç ve iktidar keza: bunun gibi mehâsin: güzellikler mektubat-ı İlâhiye: İlâhî mektuplar; Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar mütalâa: dikkatle okuma, inceleme mütefekkir: tefekkür eden, düşünen nâzır: bakan, gözeten saltanat-ı rububiyet: rubûbiyet saltanatı; kâinatın idare ve tedbirinde tecellî eden ilâhî isimlerin egemenliği vaziyet: durum

7748 (1) Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten

nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez. Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/41.İ’lem 2/2.p s292 p748)

(1): (bk. s292 p747)

adem-i kabul: kabul etmeme aksülâmel: tepki, reaksiyon ayn-ı kabul: aynen kabul etme, aynısını verme bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz belâ: musibet, sıkıntı dünyevî: dünya ile ilgili esbab: sebepler hasıl olmak: meydana gelmek hikmet: gaye, fayda hususî: özel icabet: cevap verme ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet iktiran: sebeple sonucun beraber olması; duaya hemen karşılık verilmesi, dua ile beraber cevabın görünmesi illâ: yoksa, böyle olmazsa inkıza etmek: tamamlanmak, bir şey tamamlanıp sona ermek is’af: yardım isteğini yerine getirme istilzam etmek: gerektirmek kast: amaç, hedef keza: bunun gibi makbul: kabul görme maksat: amaç, gaye matlub: istek, arzu mizac: huy, tabiat, yaratılış Mucîb: duâlara cevap veren Allah (c.c.) mukaddeme: başlangıç mülâyim: uygun nurun alâ nur: nur üstüne nur, iyiden de iyi nüzul: inme tâbi: bağlı tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak tasallut: sataşma, baskı kurma, hâkim olma vaad etmek: söz vermek zâlim: zulmeden, acımasız

8805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden.

“Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.”

Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki

mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni

âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

ÂLÂ – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂLÂ – a’lâ - yüksek, üstün, daha üstün, daha iyi, pekiyi, en yüksek, ziyâde ve mürtefi’ olan

ALÂ - Risale-i Nur

ALÂ - Gr – Arapçada harf-i cerdir, isim diyen de olmuştur, müteaddit mânâ ile kelimenin başına getirilir -alâ-külli hâl – ale-l-âde – âdet olduğu üzere, bayağı, basbayağı - gibi

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1532 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (A)” cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pekçok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ,

1) Lâ havle anil ademi velâ kuvvete alel vücûdi: “Ademden çıkıp vücuda gelmek.”

2) Lâ havle aniz zevâli velâ kuvvete alel bekâi: “Zevale gitmeyip bekada kalmak.”

3) Lâ havle anil medarrati velâ kuvvete alen nef’ı: “Mazarratı def, menfaati celp.”

4) Lâ havle anil mesâibi velâ kuvvete alel metâlibi: “Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.”

5) Lâ havle anil meâsı velâ kuvvete alel ıbâdeti: “Maâsiye düşmemek, ibadete devam etmek.”

6) Lâ havle anil nikami velâ kuvvete alen niğ’meti: “Azaba mâruz kalmamak, nimete mazhar olmak.” 7) Lâ havle aniz zulmeti velâ kuvvete alen nûri: “Zulmete düşmemek, nurla tenevvür etmek.” Ve hâkeza, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/19.İ’lem 1/1.p s186 p532)

(A): “Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.”

adem: yokluk, hiçlik ahval: haller, davranışlar beka: devamlılık, kalıcı olma, sonsuzluğa gitmek binaenaleyh: bundan dolayı câmidiyet: cansızlık celp: kendine çekme cümle-i mukaddese: kusur ve eksiklikten uzak, yüce cümle elem: acı, keder emel: istek, beklenti etvar: tavırlar, aşamalar hâkeza: bunun gibi havl: güç, iktidar hayvaniyet: hayvana âit, hayvansal İ’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatını çekmek için kullanılan bir söz insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan insaniyet: insanlık letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular, duyular maahaza: bununla beraber maâsiye: günah makam: konu, yer, derece mâruz kalmak: hedef olmak, yüz yüze gelmek, uğramak, tesirinde kalmak matlub: istek mazarrat: zararlar mazhar olmak: erişmek menfaat: fayda, yarar menzil: durak, yer musibet: belâ, dert, felâket mutlak: sınırsız müteallik: alâkalı, ilgili olan şeyler nâil olmak: erişmek, ulaşmak nâzır: bakar, yönelik nebatiyet: bitkilere âit, bitkisel nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur: aydınlık suret: görünüm, şekil şümûl: kapsam takyid: sınırlandırma tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak tenevvür etmek: aydınlanmak tesellî-bahş: tesellî bahşeden vaziyet: durum, hal vücuda gelmek: var olmak, yaratılmak zeval: yokluk zerre: en küçük parça, hücre zikredilmek: belirtilmek, anılmak zulmet: karanlık

ALÂ - Risale-i Nur

ALÂ - Gr – Arapçada harf-i cerdir, isim diyen de olmuştur, müteaddit mânâ ile kelimenin başına getirilir -alâ-külli hâl – ale-l-âde – âdet olduğu üzere, bayağı, basbayağı - gibi

ÂLÂ-YI İLLİYÎN – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLÂ-YI İLLİYÎN – Cennette en yüksek derece, yüceler yücesi, en yüksek mertebe, en iyilerin ve kâmillerin derecesi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1175 Bak, o zât öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten,

âlâ-yı illiyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/58.p s60 p175)

abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık âlâ-yı illiyîn: yüceler yücesi, en yüksek mertebe bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk esfel-i sâfilîn: aşağıların aşağısı fenâ-yı mutlak: sonsuz yok oluş, her şeyini kaybedip gitme gaye: amaç, hedef maksat: amaç, hedef mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine ilâhi san’atı anlatan eserler saadet: mutluluk sukut: alçalış, düşüş ulvî: yüksek, yüce zât: kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.)

2557 (1) Ey sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa!

“Deccal gibi birtek gözü taşıyan…” (2) kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı

âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere açtığın yol (3) ve verdiğin saadet, bu misale benzer.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/5.p s200 p557)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Hadis-i Şerif (Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11, 13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.)

(3): bk. (s200 p556)

âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fanteziye: aşırı süs ve lüks hâlet: durum, hal hayvânât: hayvanlar hevesat: hevesler, arzu ve istekler illet: hastalık iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme İsevî dini: Hıristiyanlık muvakkaten: geçici olarak ruh-u beşer: insan ruhu sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence

ÂLÂ-YI İLLİYÎN – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLÂ-YI İLLİYÎN – Cennette en yüksek derece, yüceler yücesi, en yüksek mertebe, en iyilerin ve kâmillerin derecesi

ÂLÂ-YI İLLİYYÎN-İ TEVHİD - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLÂ-YI İLLİYYÎN-İ TEVHİD - tevhid mertebesinin en yükseği; herşeyi bir olan Allah’a vermede en yüksek, en zirve derece

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden. “Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani, “Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni

âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır.

Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

ÂLÂ-YI İLLİYYÎN-İ TEVHİD – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLÂ-YI İLLİYYÎN-İ TEVHİD - tevhid mertebesinin en yükseği; herşeyi bir olan Allah’a vermede en yüksek, en zirve derece

ALÂKA - ALÂKADAR - 8s-22p - Risale-i Nur

ALÂKA - ilgi, bağlantı, ilişik, rabıta, merbutiyet, sevgi, münasebet, irtibat, taallûk ALÂKADAR – alâkalı, münasebetdar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

111 BEŞİNCİ NOKTA:

Eski Said’in Yeni Said’e inkılâp etmesi zamanında, yüzer ilimlerle

alâkadar binler hakikatler, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said telif ederken, meselelerin başında “i’lem, i’lem, i’lem”lerle, herbir hakikatı –ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir iki satırda zikrediyorlar. Adeta herbir “i’lem bir risalenin şifresidir.

(MN Mukaddeme 5/5.Nokta 2/1p s18 p11)

ehemmiyetli: önemli i’lem: “bil ki!” mânâsında kullanılan uyarı ifadesi mevzu: konu, bahis telif ederken: Mesnevî-i Nuriye risalesini yazarken zikretmek: anmak, belirtmek

2204 Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, Esmâ-i Hüsnâdan yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimleridir. Belki, kâinatın tedbiriyle

alâkadar olan herbir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/87.p s69 p204)

Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (c.c.) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri Hafîz: herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah (c.c.) Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) iktiza etmek: gerektirmek Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (c.c.) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herbir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah (c.c.) tedbir: çekip çevirmek, ihtiyacını karşılamak

3217 Üçüncü kelâm (1): “rabbî vâhid: Rabbim birdir.” Evet, herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-i Rahîme olan teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde pekçok rablere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibarıyla bütün eşyaya ihtiyacı ve

alâkası vardır. Ve herşeye karşı, hissederek veya etmeyerek, teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-i Vâhide teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.

(MN Katre mukaddeme 9/8.p s73 p217)

(1): dört kelâmdan üçüncüsü

câmiiyet: geniş kapsamlı oluş elem: acı, keder erbab: rabler, bâtıl ilâhlar esbab: sebepler eşya: varlıklar firdevsî: Cennet gibi hâlet: durum, hal Rab: tanrı; terbiye edici; ihtiyaçları verip tehlikelerden koruyan; herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) Rabb-i Rahîm: herbir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve herşeyi terbiye ve idare eden Allahm (c.c.) Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Allah, bir olan Allah (c.c.) saadet: mutluluk teessür: üzüntü teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma tevehhüm edilen: sanılan, asılsız olduğu halde kabul edilen yed-i kudret: Allah’ın kudret eli

4294 ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla

alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir? (MN Katre Hâtime (Tahtel’arz yap. hayalî seyahatte gör. bazı hakikatler) 4/3.Hakikat 1/1.p s93 p294) arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) esbab: sebepler fâsit: bozuk iltica etmek: sığınmak lezâiz: lezzetler minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah (c.c.) safâ: eğlence sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) vesait: araçlar, vasıtalar

5365 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kelime-i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pekçok şeylere bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da, onlara münâsip şerikleriyle olan

alâkalarını kesmek içindir.

(MN Hubâb Risalesi 28/13.İ’lem 1/1.p s116 p365)

alâka: ilgi, bağlantı hâsse: hisler ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek Kelime-i Tevhid: “Lâ ilâhe illâllah” ifadesidir, mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur lâtife: ruhta bulunan ince hisler ve özellikler maahaza: bununla beraber, bununla birlikte mahbup: sevgili münâsip: benzer, uygun nefis: insanı kötüye yönelten duygu sanem: put şerik: Allah’a ortak koşulan şey tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zâkir: zikreden; Allah’ı anan zât: kişi zikir: sürekli anma

6382 (1) Mevcudatın fâili, yani eşyayı vücuda getiren, ya vacip ve vahiddir veyahut da mümkün ve kesirdir. Fâil vacip ve vahid olduğu takdirde, ne külfet var, ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar, kat’î ve hakikî bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve zâfiyetten hâli olmayan esbab-ı kesireden hiçbir sebep, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve birşeyin icadında gayr-ı mütenahî esbabın iştiraki lâzımdır. Meselâ, balarısı herşeyle

alâkadar olduğundan, eğer icadı esbaba isnad edilirse, semâvat ve arzın iştirakleri lâzımdır. Maahaza, kesretin vahidden suduru, vâhidin kesretten sudurû kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ, bir kumandanın efrad-ı kesireye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrad-ı kesire, kendi başlarına büyük bir müşkülâttan sonra yapabilirler.

(MN Hubâb Risalesi 28/21.İ’lem 6/2.p s122 p382)

(1): Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki (bk. s121 p381):

arz: yeryüzü efrad-ı kesire: çok sayıdaki kişiler esbab: sebepler esbab-ı kesire: çok sayıda sebepler eşya: varlıklar fâil: işi yapan, özne garabet: gariplik; aklı şaşırtan durum gayr-ı mütenahî: sonu olmayan, sonsuz hakikî: gerçek hâli: uzak, boş icad: var etme, yapma intizam: disiplin, düzen isnad: dayandırma iştirak: ortaklık, katılım kat’î: kesin kesir: çok kesret: çokluk külfet: güçlük, zorluk mevcudat: varlıklar mümkün: varlığı ve yokluğu eşit olen; varlığı zorunlu olmayan müsebbeb: sonuç, sebebin ortaya koyduğu netice müşkülât: zorluklar semâvat: gökler sudur: ortaya çıkma tahakkuk etmek: gerçekleşmek vacip: varlığı zorunlu olan vahid: bir olan vehmî: gerçekten olmayıp var sanılan kuruntu vücuda getiren: var eden zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük

7414 Arkadaş!

Şu dünyevî hayatın faideleri pekçoktur. O faidelerden, hayat sahibine, tasarruf ve hizmeti nisbetinde bir hisse ayrılduktan sonra, bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîme râcidir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve Cennette rahmet-i İlâhiyenin envâının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-ı mütenahi semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir.

Demek, insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdut faidelerinden, kaptanın

alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan kısmı sultana râcidir. İnsan da, sefine-i vücuduyla

alâkası derecesinde o vücudun hayattar semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan-ı Ezelîye aittir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/2.p s137 p414)

alâka: ilgi bâki kalan: geri kalan cilve: görüntü, yansıma dünyevî: dünya ile ilgili envâ: neviler, türler esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mütenahi: sonsuz hayat-ı uhreviye: öteki dünya hayatı, öldükten sonraki sonsuz hayat hayattar: canlı hisse: pay mazhar: erişmiş, kavuşmuş mütebâki: geri kalan râci: dönen, ait olan rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti sefine: gemi sefine-i vücud: vücut gemisi, beden gemisi semerât: meyveler, neticeler semere: meyve, sonuç Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı bütün zamanları kuşatan Sultan, Allah (c.c.) tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tecelliyat: tecellîler, yansımalar, görüntüler vücud: beden

8418 Ve keza, (1) o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”

Arkadaş! Bu gibi ehlehleri ikna ve işkâllerini def için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.

BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hakkın rububiyetinin kemâliyle

alâkadar olan herşey Onu tavsif eder. Fakat, o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat o kemâl ile muttasıf olamaz.

İKİNCİSİ: Herşeyden Cenâb-ı Hakkın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapılarında kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.

ÜÇÜNCÜSÜ: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.

(DÖRDÜNCÜ şey için bk. s139 p419)

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/9.İ’lem 3/2.p s138 p418)

(1): İnsanların öyle eblehleri vardır ki… (bk. s138 p417)

alâkadar: alâkalı, ilgili ebleh: ahmak eser-i san’at: san’at eseri esmâ-i Nuriye: nurlu isimler; Allah’ın isimleri gayr-ı mütenahi: sonsuz hasis: maddi görünüş itibariyle değersiz, küçük, basit hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hisse: pay ilm-i muhit: Allah’ın her şeyi kuşatan ve kapsayan ilmi in’ikas eden: yansıyan istilzam etmek: gerekli görme, gerektirme işkâl: problem, şüphe, karışık olma kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması kemâl: mükemmellik külfet: güçlük, zorluk mahal: yer, zemin mahall-i tecellî: görüntünün, aksin belirdiği yer mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak miftah: anahtar muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş nur: ışık rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış geyelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde ve san’atla yaratan Allah (c.c.) tavsif etmek: nitelemek, özelliklerini anlatmak tersim etmek: çizmek, resmetmek, resimlemek

9435 Ve keza, hiçbirşeyi dualarıma, istiğaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem.

Ancak küre-i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmaya ve şems ve kamerin yerleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücudun şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sakin kılmaya kâdir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelâle dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, herşeyle

alâkadar âmâl ve makâsıdım vardır.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/4.p s145 p435)

alâkadar: alâkalı, ilgili âmâl: emeller, arzular arz ve takdim etmek: sunmak felek: kendinde yıldızların döndüğü yörünge istiğase: yardım isteme ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek kâdir: güç ve kudret sahibi, her şeye gücü yeten kamer: ay kudret: güç, iltidar küre-i arz: yerküre, dünya makâsıd: gayeler, ulaşılması istenen şeyler nihayetsiz: sonsuz niyaz: dua, yalvarış, yakarış Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi ve her şeyin Rabbi olan Allah (c.c.) şahika: zirve şems: güneş teskin etme: sakinleştirme, yaşamaya elverişli hale getirme vücud: varlık, var oluş

10439 Evet, kudret, insanı çok daireler ile

alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten Arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.

Evet, “Kul mâ yağ’beü biküm rabbi levlâ düâ’üküm (Furkan 25/77) (1)” âyet-i kerîmesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği birşeyi peder ve validesinden istediği gibi, abd de, acz ve fakriyle Rabbine iltica eder ve Hâlıkından ister.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/8.p s146 p439)

(1): Furkan Sûresi 25/77: “De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?”

abd: kul acz: güçsüzlük alâkadar: alâkalı, ilgili arş: göğün en yüksek katı ebed: sonu olmayan sonsuzluk ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk fakr: fakirlik, ihtiyaç sahibi olma ferş: yer hakikat: gerçek, esas Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hakir: önemsiz, küçük ihtiyar: seçme, tercih etme iktidar: güç ve kudret iltica etmek: sığınmak kudret: güç, iktidar peder: baba Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) tenvir: aydınlatma valide: anne

11441 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden

“birincisi”, cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi birşey zerreden âleme kadar vahdetle muttasıf ve

alâkdardır. Öyle ise Sânide de vahdet var. Öyle ise Sâni Ehaddir.

İKİNCİSİ: Herşeyde kabiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî birşeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Herşeyin icad ve inşâsındaki suhulettir. Gözle görünen san’attaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/8.İ’lem 1/1.p s147 p441)

âdi: basit, sıradan âlem: dünya, evren antika: eski ve kıymetli san’at eseri cüz’î: ferdi; bir sınıf veya türe ait olan birey, ferd Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen, bir olan Allah (c.c.) eser-i san’at: san’at eseri eşya: şeyler, varlıklar hayvanî: hayvanlara ait, hayvansal icad: var etme, yaratma inşâ: varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma kabiliyet: yetenek kemâl-i ittikan: tam bir mükemmellik, kusursuzluk küllî: tür, belli bir sınıfa ait bireylerin tamamı liyâkat: iktidar, ehliyet, lâyık olmak muttasıf: vasıflanmış, bir özellikle nitelendirilmiş nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde san’atla yaratan Allah (c.c.) suhulet: kolaylık vahdet: birlik zerre: atom

12442 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Küre-i arz mağazasından me’kûlât ve meşrûbat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşya ile

alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam, san’at, râyiha, tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâniin masnûudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/9.İ’lem 3/1.p s148 p442)

esbab: sebepler husule gelme: meydana gelme icad: var etme, yaratma İlâhî: Allah tarafından olan imkân harici: imkânsız, imkân dışı intizam: disiplin, düzen külfet: güçlük, zorluk küre-i arz: yeryüzü, yerküre lâtif: şirin, güzel, hoş libas: elbise masnû: san’atlı şekilde yaratılmış varlık me’kûlât: yiyecekler meşrûbat: içecekler mübaşeret: doğrudan temas râyiha: güzel koku Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde san’atla yaratan Allah (c.c.) temin etmek: sağlamak ziynet: süs

13460 Sonra, o şecerenin (1) semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin envâıyla, eczâsıyla pekçok

alâkaları vardır. Esmâ-i Hüsnânın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakiki ile itminan edebilir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/2.p s155 p460)

(1): Hilkat şeceresinin (bk. s155 p459)

âlem: dünya, evren âlem-i İslâmiyet: İslâm âlemi bâni: binâ eden, kuran, kurucu eczâ: cüzler, parçalar, kısımlar emel: istek, arzu envâ: neviler, türler Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri Ganiyy-i Mutlak: hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (c.c.) Hâfız-ı Hakiki: bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydeden ve onları her türlü kötülüğe ve tahlikeye karşı gerçek koruyucu olan Allah (c.c.) ihtiyacat: ihtiyaçlar itminan etmek: tatmin etmek ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek nur: aydınlık saika: yönlendirme, sebep semere: meyve, netice şecere: ağaç şecere-i İslâmiyet: İslâmiyet ağacı

14527 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesb eder. Ve keza, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla şuurca

alâkadar olduğundan, nebatî olsun, hayvanî olsun, pekçok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nevi gibidir. Ve bu itibarla, insanın bir ferdi, neviler sırasına geçer. Binaenaleyh, gerek hayvanatın, gerek semeratın nevilerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevâm ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde câridir. HÜLÂSA: Kur’ân’ın âyetleriyle ebnâ-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delâletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübrâya pek kat’î delâletler ve işaretler vardır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/14.İ’lem 1/1.p s184 p527)

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âyât-ı tekviniye: Allah’ın yaratılışa dair koyduğu kanun ve emirleri gösteren bu dünyadaki âyetler, deliller câri: geçerli delâlet: işaret etme, gösterme ebnâ-yı beşer: insan oğulları, insanlar eczâ: parçalar, kısımlar hayvanat: hayvanlar hayvanî: hayvansal haşerat: zararlı, zehirli böcekler haşir ve neşir: yeniden dirilip toplanma ve yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yayılması gibi hevâm: böcekler hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev hülâsa: özet ihata-i fikriye: fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı kat’î: kesin, şüphesiz kesb etmek: kazanmak, elde etmek kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet; varlığın bozulup dağılması, dünyanın sonu kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat kitabı külliyet: kapsamlılık, bütün fertleri kapsama mükerrer: tekrarlanan, devamlı nebatî: bitkisel nevi: çeşit semerat: meyveler, neticeler, sonuçlar senevî: yıllık şuur: bilinç tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme vukua gelmek: meydana gelmek vücuda gelme: var olma vüs’at: genişlik, kapasite

15535 (A) İKİNCİ KELİMENİN (B) MUHÂLÂTI:

1) İnsanın me’hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczanelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizam ve muvazeneyle o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sânisiz, esbab ve mevadd-ı câmideden suduru mümkündür diyebilir.

2) Birşeyin kemâl-i intizam ile gayr-ı mahdut, kör, sağır, câmid, şuursuz esbabtan sudurunun muhaliyeti nisbetinde, sâni’siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zahire taallûku vardır. Bâtındaki lâtif, ince, garip nakışlara, san’atlara nüfuzu yoktur.

3) O kelimenin iktizâsına göre kemâl-i ittifak ve intizam ile ihtiyâcat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtimâ, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtimâ etmeleri demektir. Çünkü, insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile

alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı içtimâ edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/3.p s189 p535) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): ikinci kelime: “Mûcid ve müessir esbabtır.”

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âmil: amel eden, iş gören, etken azamet: büyüklük, haşmet, heybet bâtın: bir şeyin iç yüzü câmid: cansız cüz: parça, bölüm eczâ: parçalar, bölümler erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan ana unsurlar, temel esaslar esbab: sebepler garip: ilginç, tuhaf, şaşırtıcı gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sonsuz hayatî: hayatla bağlantılı içtimâ: toplanma içtimâ etmek: toplamak ihtiyâcat: ihtiyaçlar iktizâ: bir şeyin gereği kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen, sistem kemâl-i ittifak ve intizam: tam ve mükemmel birlik ve düzen lâtif: ince, hoş, güzel maahaza: bunula beraber mâcun: yoğrulmuş hamur, karışım me’haz: kaynak mevadd-ı câmide: cansız maddeler muhal: olması imkânsız şey muhâlât: olması imkânsız olan şeyler muhaliyet: imkânsızlık muvazene: denge mümteni: gerçekleşmesi imkânsız olan mütebâyin: birbirine uymayan, ayrı, farklı nakış: işleme, süsleme nazaran: bakarak, -göre nisbetinde: oranında nüfuz: etki, tesir sâni: san’atkâr sudur: ortaya çıkma, meydana gelme taallûk: ilgili olma, bağlantılı olmak teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak vaziyet: durum, hâl zahir: dış görünüm

16544 Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma.

Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder. Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle

alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/2.p s194 p544)

âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi dalâlet: hak yoldan sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten olanlar elem: acı, keder emsal: benzerler fenâ: gelip geçicilik hakikat: doğru ve gerçek izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kaim: ayakta duran, varlığı devam eden kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma keza: bunun gibi lâkin: ama, fakat mağlâta/mugalâta: demegoji: aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış musibet: belâ, dert, felâket muzaaf: katmerli, kat kat saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dinî yükümlülükler umumî: genele ait zeval: yokluğa gitme

17566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir

alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

18617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları,

alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

19661 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz’ün çok

alâka ve münasebetleri vardır. Öyleyse, cüzde tasarruf, Hâlık-ı Küllün emri altındadır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/3.İ’lem 1/1.p s252 p661)

ahvâl: haller, vaziyetler cüz: parça evvel: önce Hâlık-ı Küll: her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) hüceyre: hücre i’lem: bil küll: bütün, genel münasebet: bağlantı, ilişki mütevakkıf: bağlı nakış: işleme, süsleme tasarruf: dilediği gibi kullanma tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek

20690 İKİNCİ BASAMAK:

Arzın semâvât ile

alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziya, hararet, bereket ve saire semâvattan geliyor. Arzdan da semâya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticarî muameleden anlaşılıyor ki, arzın sakinlari için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah, cesetlerinden tecerrüd ile semâvâta uruç ederler.

ÜÇÜNCÜ BASAMAK: Semâvatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam, ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semâvat ehli, arz sakinleri gibi değildirler. Evet, arzda bulunan nifak, şikak, ihtilâf, ezdâdın içtimâı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler, semâvatta yoktur. Bu sayede, semâvatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sakinleri, verilen emirlere kemâl-i itaatle imtisal ediyorlar.

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/2.-3.basamaklar) 5/2.p s266 p690)

alâka: bağlantı arz: yeryüzü, dünya cereyan eden: meydana gelen ceset: beden enbiya: nebiler, peygamberler ervah: ruhlar evliya: Allah dostları velîler ezdâd: zıtlar hararet: ısı, sıcaklık hayır: iyilik ıttırad: saat gibi düzenli ritmik olma içtimâ: bir araya gelme ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık ihtilât: karışıklık imtisal etmek: uymak, yerine getirmek intizam: düzenlilik irtibat: bağ, ilişki kemâl-i itaat: tam itaat, emre uyma muamele: iş, alışveriş nazaran: bakarak, -göre nifak: münafıklık, ikiyüzlülük nizam: düzen recmetmek: taşlamak sair: diğer, başka sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan semâ: gök; yücelik semâvât: gökler sükûn: durgunluk sükût: sessizlik şer: kötülük şikak: ayrılık tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma uruç etmek: yükselmek ziya: ışık

21694 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanı hayvandan ayıran şeylerden,

BİRİ: Mazi ve müstakbel ile

alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.

İKİNCİSİ: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dahilî ve haricî şeylere taallûk eden idrâki, küllî ve umumîdir.

ÜÇÜNCÜSÜ: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşif ve tertip etmektir: Meselâ, bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misilli lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertip etmek gibi. Binaenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/2.İ’lem 1/1.p s268 p694)

âfâkî: dış dünyaya ait alâkadar: alâkalı, ilgili bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla binaenaleyh: bundan dolayı dahilî:enfüsî: iç dünyamıza ait hal: şimdiki zaman hamd ü senâ etmek: hamd etmek ve övmek haricî: dış haricinde: dışında idrâk: anlama, kavrama ihzar: hazırlama i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’am: nimetler istikbal: gelecek zaman keşf etmek: bulup ortaya çıkarmak küllî: geniş lisan: dil mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar mâlik: sahip mazi: geçmiş zaman misilli: gibi, benzer mukaddeme: ön hazırlık müstakbel: gelecek zaman müşahede: gözlem nefis: bir kimsenin kendisi Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.)şehadet: şahidlik, tanıklık taallûk etmek: ait olmak, ilgilendirmek tahmid: Allah’a övgü, minnet ve şükürlerini sunma tertip etmek: sıralamak, düzenlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umumî: genel

22722 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara mâruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehade tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarf edersen, bütün mahbuplarınla beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.

Evet, bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın herşeyle

alâkadar, her mekânda herkes ile muhaberesi,

alâkası zımnında, o adam da bir cihetle, bir derece

alâkadar olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/24.İ’lem 1/1.p s280 p722

alâkadar: alâkalı, ilgili cem’ etmek: toplamak, içine almak cihet: yön elem: acı, keder elîm: acı veren firak: ayrılık gayr: diğer, başka i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intisab etmek: bağlanmak mahbup: sevgili mâruz kalmak: yüzyüze gelmek mazhar olmak: erişmek, nail olmak muhabbet: sevgi muhabere: haberleşme sarf etmek: harcamak, kullanmak tevcih etmek: yöneltmek Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) zımnında: içinde

ALÂKA - ALÂKADAR – 8s-22p - Risale-i Nur

ALÂKA - ilgi, bağlantı, ilişik, rabıta, merbutiyet, sevgi, münasebet, irtibat, taallûk ALÂKADAR – alâkalı, münasebetdar

ÂLÂM - 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLÂM – elem’in C. - elemler, acılar, kederler, üzüntüler

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1437 Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir.

Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet, Onun (1) mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücud ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl,

alâma inkılâp eder.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/6.İ’lem 8/6.p s146 p437)

(1): Zât-ı Akdes: (bk. s145 p436)

âciz: güçsüz a’dâ: düşmanlar adem: yokluk, hiçlik ahbab: sevgililer, sevilen dostlar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat alâm: elemler, acılar, üzüntüler âmâl: emeller; arzular, istekler beka: devamlılık, kalıcılık elem: acı, keder, üzüntü evham: kuruntular, şüpheler hebâ olma: boşa gitme, faydasız hâle gelme hevâ: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: gaye, fayda, ilim ikab: ceza, azap, işkence illet: hastalık, belâ inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kalb etmek: bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek kemâl: mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kudret: güç, iktidar lezâiz: lezzetler mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma muktedir: güçlü, gücü yeten, güç sahibi nazar: bakış nur: aydınlık şems: güneş tahavvül etmek: dönüşmek tebeddül etmek: dönüşmek ulûm: ilimler vücud: varlık, var olmak zerre: atom zulmet: karanlık Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksikliklerden, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derece yüce olan Allah (c.c.)

2545 Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen biçare!

Gaflet serinliğinde, şek içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra Cehennemî bir azaba inkılâp edecektir. Eğer

âlâmın lezâize, nârın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkât-ı hamsede rükû ve sücud kancası ile gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile tâata devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlet acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/5.İ’lem 3/3.p s194 p545)

âlâm: elemler, acılar âyât: âyetler, deliller biçare: çaresiz Cehennemî: Cehennem gibi, Cehenneme benzer cephe: yüz dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık evkât-ı hamse: beş vakit, namaz vakitleri gaflet: vurdumduymazlık, sorumsuzluk; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma halâvet: tatlılık, hoşluk inkılâp etmek: dönüşmek istirahate çekilmek: dinlenmeye çekilmek lezâiz: lezzetler münacat: dua, Allah’a yakarış nâr: ateş necat: kurtuluş nur: aydınlık rükû: namazda eğilme sücud: namazda yere kapanma, secde etme şek: şüphe, zan tâat: itâat etme, boyun eğme, emre uyma tavazzuh: aydınlanma, açıklığa kavuşma tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme

ÂLÂM – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLÂM – elem’in C. - elemler, acılar, kederler, üzüntüler

ALÂMET-İ FARİKA - 1s-1p - Risale-i Nur

ALÂMET-İ FARİKA - ayırt edici işaret

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1242 Ve keza, bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev-i beşerin, meselâ, efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünkü bir fert,

alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyleyse, bir ferdin hâlıkı, bir nev’in hâlıkı olacaktır.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/24.p s78 p242)

alâmat: alâmetler, işaretler alâmet-i farika: ayırt edici işaret bâtıl: gerçek dışı, boş cihet: yön efrad: fertler, bireyler ferd: birey hâlık: yaratıcı imtiyaz: ayrıcalık, farklılık istilzam etmek: gerektirmek kalem-i kudret: kudret kalemi; varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç melhuz: düşünülmüş, ilmen ele alınmış meşhud: görünür halde muhalif: aykırı, zıt muhalefet: farklılık, zıtlık nazar-ı kudret: kuretin nazarı; İlâhî kuretin bütün varlıklara bakışı, nazarı nev’: çeşit, tür nev-i beşer: insanlar nevi: çeşit, tür taayyün: belli bir özellikle donatılma temin etmek: sağlamak teşahhus: belli bir yapı ve şekil verilme, özel bir kimliğe kavuşturma, şahıslanma

ALÂMET-İ FARİKA – 1s-1p - Risale-i Nur

ALÂMET-İ FARİKA - ayırt edici işaret

ALÂMET-İ İHMAL - 1s-1p - Risale-i Nur

ALÂMET-İ İHMAL - ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1478 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelerinden tecelliyât-ı esmâyı –kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve

alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/9.İ’lem 1/1.p s161 p478)

adem: yokluk, hiçlik âfâk: ufuklar ahvâl: haller, davranışlar alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık câri olmak: geçerli olmak cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak düstur: kural ecnas: cinsler, altında türlerin sıralandığı sınıf efrad: fertler, bireyler envâ: neviler, türler fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak hâdise: olay, olgu hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklenmek, isnat etmek, vermek hissedar: pay sahibi icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği imtinâ: imkânsızlık itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem mugalâta: demagoji, aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, -göre nefis: insanın kendisi nevi: çeşit Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah (c.c.) Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) şümullü: kapsamlı tasdik: doğrulama, onaylama tecelliyât: tecelliler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı

ALÂMET-İ İHMAL – 1s-1p - Risale-i Nur

ALÂMET-İ İHMAL - ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti

ÂLÂT – 3s-7p - Risale-i Nur

ÂLÂT – âlet’in C. – âletler, vasıtalar

Mesnevî-i Nuriye (MN):

129 DÖRDÜNCÜ LEM’A:

Bir kitap el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır.

Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pekçok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve

âlât ve edevat ve mürettipler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik, şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vahid-i Ehadin kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab’ ve bastırılması için ekser kâinatın tab’ına lâzım olan teçhizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.

(MN Lem’alar 14/4.Lem’a 2/1.p s24 p29)

âlât: aletler edevat: gerekli malzemeler, parçalar ekser: pek çok hurafe: gerçek dışı, saçma inanış hükmeden: bir karara varan imtina: birşeyin imkânsızlığı isnad eden: dayandıran kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi kitab-ı kâinat: kâinat kitabı mâkul: akla uygun, aklın kabul ettiği muhal: imkânsız mürettip: matbaada harfleri sıralayan kişi suubet: zorluk sülûk etmek: yönelmek, yola gimek tab’: baskı, basma teçhizat: cihazlar, aletler Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah vehm: kuruntu, zan zehab eden: giden zîhayat: canlı

240 Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir.

Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envâı,

âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür’atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını def eder. Evet, semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza, bulutla arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirimler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbirin emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/7.Lem’a 4/2.p s26 p40)

âlât ve edevat: aletler ve bir iş için gerekli olan malzemeler âlem: dünya, evren ameliyat: işlemler, uygulamalar arz: dünya arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme camid: cansız, katı cereyan eden: geçen, olan, yapılan cirim: büyük cisim def: gidermek dostâne: dostça ecram: gök cisimleri, yıldızlar ecza: bütünü oluşturan parçalar efrad: fertler envâ: çeşitler, türler fabrika-i kâinat: bir fabrika gibi mükemmel işleyen kâinat hakîmâne: çok hikmetli bir şekilde hararet: ısı, sıcaklık imdad: yardım kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet kemal-i sür’at: mükemmel bir hızla kerîmâne: çok lütufkâr ve cömert bir şekilde lisan-ı hal: hal dili muarefe: birbirini tanıma muavenet: yardımlaşma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (c.c.) mükâleme: karşılıklı konuşma savt: ses sa’y etmek: çalışmak sema: gök tedarik etmek: karşılamak teveccüh etmek: yönelmek yekdiğer: biri ötekine zevilhayat: canlılar ziya: ışık

349 Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pekçok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve

âlat ve edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.

(MN Lem’alar 14/10.Lem’a 4/2.p s28 p49)

cihazat: cihazlar, donanım edevat: edatlar, araçlar eyâdi-i kesire: çok eller hasıl olmak: meydana gelmek ittihad: bir ve tek olma keyfiyet: durum, nitelik, özellik külfet: güçlük malûm: bilinen, belli meşakkat: sıkıntı, zorluk, zahmet semere: meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk şecere: ağaç terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunluğa kavuşturma) tevdi etmek: bırakmak vahdaniyet: birlik vahdet: birlik, tek olma yed-i vâhid: tek el

450 Meselâ: Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar

âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar

âlât ve edevat lâzımdır. Ve keza, bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek bir nüshanın tab’ı, daha fazla ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara başvurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir.

(MN Lem’alar 14/10.Lem’a4/3.p s29 p50)

edevat: edatlar, araçlar kıyasen: karşılaştırmak suretiyle nefer: asker, er nüsha: kopya tab’: basmak tâbi tutmak: bağlı kılmak tedarik: bir ihtiyacı sağlama, karşılama ücret: emeğe karşılık verilen para

5538 (A) Arkadaş!

San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeradar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki:

Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur. O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir. Eğer kesrete isnad edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacın vücuda gelmesine lâzım olan bütün

âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/6.p s191 p538) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık âlât: âletler cihâzat: donanımlar, cihazlar cüz: parça ecza: kısımlar, bölümler esbab: sebepler evâmir-i tekviniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar hak: doğru, gerçek isnad: dayandırma istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek kesret: çokluk küll: bütün kün emri: yani “Ol” emri mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mümteni: olması imkânsız şey nazaran: bakarak, -göre neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbeten: kıyasla, oranla sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek sair: başka semere: meyve, netice semeradar: meyveli, verimli semere-i vahid: bir tek meyve suhulet: kolaylık suubet: zorluk temessül: görünme, yansıma usr: zorluk, meşakkat Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart vahdet: birlik Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve her bir varlıkta birliği görünen Allah (c.c.) vücuda gelmek: meydana gelmek vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf yüsr: kolaylık, zahmetsizlik

6704 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnâsının gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve

âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me’kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir. Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir lâtife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o lâtife daimî seyir ve cevelân etmekte ise de, sahiline vâsıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük âlem o lâtifeye o kadar darlaşır ki, âlem o lâtifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o lâtifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalâa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/1.p s273 p704)

acâib: şaşırtıcı, garip şeyler âlât: âletler, organlar âlem: dünya câmiiyet: kapsamlılık cevelân etmek: dolaşmak cihâzat: cihazlar, duyular ve organlar cisim: beden daimî: devamlı, sürekli envâ-ı rahmet: rahmet çeşitleri Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri fehmetmek: anlamak fıtraten: yaratılış gereği gayr-ı mâdut: sınırsız gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sayısız gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hardale: çok küçük tohumları olan bir bitki ihata eden: kuşatan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: aynı, aynı biçimde kuvve-i hâfıza: hafıza gücü, bellek lâtife: duygu; burada hafıza merkezindeki idrak duygusu kastediliyor lâtife-i müdrike: idrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi maahaza: bunula beraber mahfî: gizli mâlik: sahip me’kûlât âlemi: yenilen şeyler, yiyecekler dünyası mertebe: derece, makam mesmûat âlemi: işitilen ve duyulan varlıklar dünyası mizan: ölçü mubsırat âlemi: görülen varlıklar dünyası mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek mütefâvit: çeşitli, farklı Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) seyir: yolculuk, gezinti sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tazammun etmek: içermek, içine almak vâsıl olmak: ulaşmak vaz etmek: koymak, yerleştirmek zerre: maddenin en küçük parçası

7719 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi

alât ve edevatından anlaşılır ki, âlem-i âhirette de “Tecrî min tah’tihel enhâr (Bakara 2/25) (1)” kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/21.İ’lem 1/1.p s279 p719)

(1): Bakara Sûresi 2/25: “Altlarından ırmaklar akar.”

alât: aletler, araçlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya azâ: uzuvlar, organlar cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismanî: maddî yapısı olan ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereç fâni: gelip geçici, ölümlü fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler havâs: duyular, duyu organları hissiyat: hisler, duygular ifaza etmek: feyizlendirmek ihsas etmek: hissettirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kasır: saray rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler zelil: alçak, aşağı

ÂLÂT – 3s-7p - Risale-i Nur

ÂLÂT – âlet’in C. – âletler, vasıtalar

ALÇAK – ALÇAKLIK - 1s-2p - Risale-i Nur

ALÇAK – bile bile en kötü ve en ahlâksızca davranışlarda bulunan, yerden yüksekliği az olan – ALÇAKLIK alçakça davranış

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1564 (1) Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede

alçaklık gösterir. Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. O şakirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbirşeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda ediyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/12.p s204 p564)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen cebbar: zorba, zalim cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen, satmaya çalışan zorba dessas: hilebaz, aldatıcı gaye-i himmet: gayret ve çaba harcanarak ulaşmak istenilen hedef, gaye hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti hasis: âdi, değersiz hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri menfaat-i nefs: kişisel çıkar miskin: zayıf mütemerrid: inatçı, dik kafalı nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız nokta-i istinad: dayanak noktası şakirt: talebe, öğrenci teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak zâtında: kendi şahsında zillet: hor ve hakir duruma düşme, aşağılanma

2665 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin küçük olsun, büyük olsun, yüksek olsun,

alçak olsun taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hissetin veya hakaretin, Onun tasarrufundan hariç kalmasına sebep olamaz. Çünkü senin Ondan bu’dun varsa da, Onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti, vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve keza, Hâlıkın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilâkis, azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/7.İ’lem 1/1.p s253 p665)

azamet: büyüklük, yücelik azamet-i hakikiye: gerçek büyüklük, yücelik bilâkis: aksine, tersine bu’d: uzaklık cihet: yön hakaret: küçüklük, basitlik Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hisset: cimrilik, tamahkârlık icad: var etme, yaratma ihata: içine alma, kapsama iktiza etmek: gerektirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! infirad: tek başına olma istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış istilzam etmek: gerektirmek izzet: değer, itibar, yücelik keza: aynı, aynı biçimde melekût ciheti: iç yüzü; arka plânı mülevves: kirli, bulaşık mülk ciheti: dış yüzü sıfat: özellik, vasıf taht-ı tasarruf: tasarrufu altında tasarruf: tecellî, icraat; dilediği gibi kullanma ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı vücud: varlık

ALÇAK – ALÇAKLIK – 1s-2p - Risale-i Nur

ALÇAK – bile bile en kötü ve en ahlâksızca davranışlarda bulunan, yerden yüksekliği az olan – ALÇAKLIK alçakça davranış

ALDANMAK – ALDATMAK - 4s-8p - Risale-i Nur

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1554 (1) O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîyesine karşı demiştim:

Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette,

aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/2.p s199 p554)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (bk. s199 p553)

bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan cismiyle: bedeniyle dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık fünun-u nâfia: faydalı ilimler küfran: nankörlük küfür: ihkâr ve inançsızlık mâlâyâni: anlamsız, faydasız mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikler mesut: mutlu musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse muzır: zararlı neşreden: yayan saadet: mutluluk sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk suret: biçim, şekil şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik zâhirî: açık ziynet: süs

2576 Ey bedbaht, fâsık adam!

Fâsıkların kesretine bakıp

aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâki –el-iyâzü billâh!- irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/7.Nota 5/2.p s210 p576)

âmir: idareci bedbaht: talihsiz, bahtsız bizzat: doğrudan efkâr: fikirler, düşünceler ekseriyet: çoğunluk el-iyâzü billâh: Allah korusun fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan fısk: günah irtidat: dinden çıkmak kesret: çokluk mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar reis: başkan salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden kişi tefessüh etme: bozulma, kokuşma

3612 Esbab-ı zâhiriyeyi (1) perestiş edenleri

aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/4.mesele 4/2.p s227 p612)

(1): (bk. s226 p611)

adem: yokluk, hiçlik cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren iktiran: iki şeyin bir arada bulunması illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi mâdum: yok, hiç olmuş mağlâta: aldatmaca mukaddemât: başlangıçta olan şartlar nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma tabir edilmek: ifade edilmek tevehhüm: kuruntu terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma umum: bütün vücud: varlık zâhir: açık, aşikâr

4630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile

aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

5635 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini

aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyleyse, ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayattar olasın. Esmâ-i İlâhiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryâsına düşmeyesin. Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyûma dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/11.İ’lem 1/1.p s241 p635)

adem: hiçlik, yokluk beka: kalıcılık, sonsuzluk cevher: asıl, öz daimî: devamlı, sürekli deryâ: deniz, okyanus esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri hayattar: canlı hayt-ı şua: parlak ip; ışına ve ışık hüzmesine benzeyen ip i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! matlub: istek, arzu mevcudiyet: varlık muhafaza: koruma nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu Nefs-i nâtıka: konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan nesim-i zikir: güzel ve hoş olan lâtif zikir rüzgârı, havası sadef: inci kabuğu temessük etmek: sarılmak, tutunmak uhde: sorumluluk, yükümlülük ve üzerine alma vehmî: varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen zarf: kılıf Zât: kimse; Allah (c.c.) Zât-ı Kayyûm: her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Zât, Allah (c.c.) zikir: Allah’ı anma

6735 (1) Ve keza, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur’ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: “Felâ teğur’renne kümül hayâtüd’dünya velâ yeğur’renne küm bil’lâhil garûr (Lokman 31/33) (2)

HÜLÂSA: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefahatiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır. Ve keza, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile müptelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederiyle hal elemlerine mâruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’ân’ın şu beşaretini dinlesin: “Elâ inne evliyâ ellâhi lâ hav’fün aley’him velâ hüm yah’zenûn… (ilâ âhir-i ayât…) (Yûnus 10/62-64) (3)”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/2.p s286 p735)

(1): (bk. s285 p734)

(2): Sakın dünya hayatı sizi

aldatmasın. O çok

aldatıcı şeytan da Allah’ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.” Lokman Sûresi 31/33

(3): Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. “Onlar imân eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir. “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.” Yûnus Sûresi 10/62-64

addetmek: saymak, kabul etmek beşaret: müjde, sevindirici haber dalâlet: doğru yoldan sapma, sapkınlık dâll: hak yoldan sapan ebed: sonsuzluk elem: acı, keder hâl: şimdiki zaman erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler haşir: âhirette dirilerek Allah’ın huzurunda toplanma hülâsa: özet ilâ ahir-i ayât: âyetlerin sonuna kadar illâ: aksi halde, yoksa izâle: giderme, ortadan kaldırma, yok etme keza: bunun gibi mâruz: tesir altında olma mazi: geçmiş meşrep: hareket tarzı, metod müptelâ: bağımlı müstakbel: gelecek nur: aydınlık Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah (c.c.) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması sefahat: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, yararı zarardan ayırt edememe sefer: yolculuk sükût etmek: susmak şakî: haydut, yol kesici tâbi olmak: bağlı olmak, uymak tedarik etmek: elde etmek zaman-ı hâl: şümdiki zaman zulümat: karanlık; inkâr ve inançsızlıktan doğan karanlık

7810

S: Nedir şu tabiat, kavânin, kuva ki, onlarla kendilerini

aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzâsının ef’âlini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, “sünnetullah” ve “tabiat” ile müsemmâdır. Hilkat-i kâinatta câri olan kavânin-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavânin dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren, nüfusun istidat-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Halbuki, kör, şuursuz tabiat, kat’iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/8.p 4/3.sual s323 p810)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i şehadet: görünen âlem anâsır: unsurlar âsâr-ı bâhire: apaçık eserler âzâ: uzuvlar, organlar câri olan: geçerli olan cesed-i hilkat: yaratılmış olan varlık cesedi, bedeni ef’âl: fiiller, işler fâil-i müessir: etkin olan; iş ve fiili bizzat yapan hakikat: gerçek hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı ıztırar: çaresizlik intizam: düzen, disiplin istidat-ı şûre: çorak toprak istidadı, yeteneği istimrâr: devamlı sürüp gitme, devamlı olma istinaden: dayanarak kat’iyen: kesinlikle kavânin: kanunlar kavânin-i itibariye: itibarî kanunlar; varsayıma dayalı kanunlar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî kudreti kuvâ: kuvvetler, güçler masdar: kaynak mecmû: toplanmış, bir araya getirilmiş mefkud: kaybolmuş mevcud-u haricî: gözle görülür şekilde maddî bir yapıya sahip olan muhassala: sonuç mülâyemet: uygunluk münasebet: bağlantı, ilgi müsemmâ: isimlendirilen nazar-ı hakikat: gerçek bakış nefy-i Sâni: kâinatın san’atkârı olan Allah’ı reddetme, yok sayma nüfus: nefisler rapt: bağ sudur: çıkma suret: görünüm, şekil sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar şeriat: İlâhî anayasa, Allah’ın koyduğu kanunlar mecmuası şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiye: Allah’ın kâinata koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu büyük anayasa, kanunlar mecmuası şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu anayasa, kanunlar mecmuası şuur: bilinç tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tabiat-ı hevai: hava gibi hafif ve lâtif özellikte olan tabiat tahayyül edilmek: hayal edilmek tasallut: musallat olma, sataşma tazyik etme: zorlama, baskı yapma tecessüm: cisimlenme, maddî olarak görünme tevazzu’: konulmuş (tavazzû’: vuzû’dan: abdest alma – vuzû’: nefsini alçaltma, hakir görme) ünsiyet: dostluk, yakınlık vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce veleh-resan-ı efkâr: fikirleri, düşünceleri hayrette bırakan yeknesak: tekdüze, monoton

8811 (1) Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kâbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil. Meselâ, yirmi yaşında bir adam birden bire dünyaya gelse, hâli bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat’iyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavâninini câmi bir kitap bulsa, onu mâkes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabul eder. İşte, Sâni-i Zülcelâlden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı mâkul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiat ile kendilerini

aldatmışlar.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/9.p 4/3.sual s323 p811)

(1): (bk. s323 p810)

âsâr: eserler câmi: içine alan eşya-yı muntazama: düzenli eşya fâil: işi yapan, fiilin sahibi gayr-ı mâkul: akla uymayan gayr-ı mülâyim: uygunsuz, abes hakikat-i hariciye: dışa ait, görünen gerçek hâli: boş, ıssız hariç: dış, dışarı illet-i ıztırarî: zorunlu illet, asıl sebep kat’iyen: kesinlikle kavâinin: kanunlar kudret: güç, iktidar mâkes-i şuur: şuur ve düşüncenin yansıdığı yer, ayna masdar: kaynak misalî: görüntüden ibaret mistar: cetvel, şablon muhteşem: ihtişamlı, görkemli müzeyyen: süslenmiş nakış: işleme, süsleme nakkaş: nakış ustası nâzım: düzenleyen nizam: düzen sanayi-i nefîse: güzel san’atlar, ileri sanayi Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) şeriat-ı iradiye: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatından gelen şeriat, tabiat kanunları tâbi’: tab eden, basan tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tanzim: düzenleme tegafül: gaflet etme, bilmez görünme, anlamazlıktan gelme

ALDANMAK – ALDATMAK – 4s-8p - Risale-i Nur

ALEL - 3s-5p - Risale-i Nur

ALEL – ale’l – ön ek - olarak, olduğu üzere, hakkında, dâir, göre

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1628 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delâletle, sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’âm ve ihsanın kesîfidir ki, bütün hâcâtına vakıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir, bu malûmatla herşeyin mâliki olan Mâlikinden nasıl tegafül eder? Ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semî, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakîbin bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey nefs-i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek

zâlim-i ale’l-küll olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/5.İ’lem 1/1.p s237 p628)

Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) bünye: yapı; insanın maddî ve mânevî yapısı ebleh: ahmak, akılsız ecnebî: yabancı evâmir: emirler gayet: çok hâcât: ihtiyaçlar hariç: dışarıda, emir dairesinin dışında hakîm: hikmetle iş yapan, hikmet sahibi hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratılma hikmet-i nakkaşe: nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtiram: saygı gösterme illâ: aksi halde ilm-i muhtar: seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi imtisal: emre uyma, itaat etme in’âm: nimet verme incimad etmek: donmak, katılaşmak, maddî yapıya bürünmek irade etmek: dilemek, istemek istidad: mimarlık, aşçılık, kulluk gibi sayısız yetenekler kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir ettiği, plân kesîf: yoğun; burada bütün nimetlerin insana bolca verilmesi, insanda yoğunlaşması kastediliyor kudret-i basîre: görünen kudret, iktidar mahsul: hasıl olmuş, meydana gelmiş, netice, ürün mâlik: sahip Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) malûmat: bilgiler masnû: san’at eseri varlık mücessem: cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş Mücîb: bütün varlıkların her türlü istek ve ihtiyaçlarına cevap veren Allah (c.c.) mülküllah: Allah’ın mülkü münasip: uygun müraat: gözetme, uyma nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu Rakîb: bütün varlıkları görüp gözeten, koruyan, kendisinden hiçbir şey gizlenip kaybolmayan ve yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sefine: gemi Semî: her şeyi işiten ve herbir varlığa kabiliyetine göre işitme duyuları veren Allah (c.c.) suret: biçim, şekil şirk: Allah’a ortak koşma tecessüd etmek: ceset şeklinde maddî varlık kazanmış, cisimleşmiş tegafül etmek: gaflet etmek, habersiz olma; Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma tersim etmek: resimlemek, çizmek tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek vakıf: bilen vâveylâ: çığlık, feryad vuzuh-u delâlet: ap açık gösterme, işaret etme, delil olma zâlim-i ale’l-küll: bütün varlıklara ve her şeye zulmeden

2669 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibarla şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi,

alel-ekser âdidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/10.İ’lem 1/1.p s255 p669)

addedilmek: sayılmak, tutulmak âdi: basit, değersiz alel-ekser: çoğunlukla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ef’âl: fiiller, işler filcümle: bütünüyle, genellikle fuzulî: fazladan, lüzumsuz gayr: diğer, başka hakikat: doğru, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayalât: hayaller i’lem eyyü-he’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özelikler vâsi : geniş

3706 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İsm-i Celâl,

alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz’iyatına tecelli eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz’iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/10.İ’lem 1/1.p s274 p706)

alelekser: çoğunlukla celâl: azamet, yücelik, haşmet celîl: yüce, haşmetli cemâl: güzellik cemîl: güzel cûd-u mutlak: sınırsız cömerlik cüz’iyat: fertler, bireyler ehadiyet: Allah’ın birliği ve İlâhî isimlerin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi eşhas: şahıslar, fertler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! İsm-i Celâl: büyüklük, haşmet ve görkem ifade eden isim İsm-i Cemâl: güzelliği ifade eden isim, Cemal ismi itibar: özellik keza: aynı şekilde külliyat: bütün fertler, bütün türler mevcudat: varlıklar nakış: işleme, süsleme nev: çeşit, tür tecellî: görünüm, yansıma tecellîyat: yansımalar, görünme vahidiyet: Allah’ın birliği ve birliğin her tarafı kaplaması zahir olmak: görünmek

4763 ÜÇÜNCÜ NOKTA:

Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder, noksan ve fazlalaşır. Meselâ, havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç,

alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkezâ… Kezalik mânevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit Besmeleye, her saatte “Lâ ilâhe illallâh’a” ihtiyaç vardır. Ve hâkezâ… Binaenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/3.katre (6 nokta) 6/3.nokta 1/1.p s300 p763)

alelekser: çoğunlukla, genellikle âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaenaleyh: bundan dolayı cismanî: bedenle ilgili hâcet: ihtiyaç hararet: ısı, sıcaklık hâkezâ: böylece, bunun gibi hüküm: karar ihtilâf: farklı farklı olma kezalik: bunun gibi, böylece Lâ ilâhe illallâh: Allah’tan başka ilâh yoktur mânevî: mânâya ait, maddî olmayan muhtelif: çeşitli mütefavit: çeşitli, farklı farklı tebeddül etmek: değişmek ziya: ışık

5827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir.

Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve

alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi

ALEL – 3s-5p - Risale-i Nur

ALEL – ale’l – ön ek - olarak, olduğu üzere, hakkında, dâir, göre

ALEL-EKSER - 1s-3p - Risale-i Nur

ALEL-EKSER – çoğunlukla, genellikle

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1669 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibarla şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi,

alel-ekser âdidir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/10.İ’lem 1/1.p s255 p669)

addedilmek: sayılmak, tutulmak âdi: basit, değersiz alel-ekser: çoğunlukla âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ef’âl: fiiller, işler filcümle: bütünüyle, genellikle fuzulî: fazladan, lüzumsuz gayr: diğer, başka hakikat: doğru, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayalât: hayaller i’lem eyyü-he’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özelikler vâsi : geniş

2706 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İsm-i Celâl,

alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz’iyatına tecelli eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz’iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/10.İ’lem 1/1.p s274 p706)

alelekser: çoğunlukla celâl: azamet, yücelik, haşmet celîl: yüce, haşmetli cemâl: güzellik cemîl: güzel cûd-u mutlak: sınırsız cömerlik cüz’iyat: fertler, bireyler ehadiyet: Allah’ın birliği ve İlâhî isimlerin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi eşhas: şahıslar, fertler i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! İsm-i Celâl: büyüklük, haşmet ve görkem ifade eden isim İsm-i Cemâl: güzelliği ifade eden isim, Cemal ismi itibar: özellik keza: aynı şekilde külliyat: bütün fertler, bütün türler mevcudat: varlıklar nakış: işleme, süsleme nev: çeşit, tür tecellî: görünüm, yansıma tecellîyat: yansımalar, görünme vahidiyet: Allah’ın birliği ve birliğin her tarafı kaplaması zahir olmak: görünmek

3763 ÜÇÜNCÜ NOKTA:

Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder, noksan ve fazlalaşır. Meselâ, havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç,

alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkezâ… Kezalik mânevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit Besmeleye, her saatte “Lâ ilâhe illallâh’a” ihtiyaç vardır. Ve hâkezâ… Binaenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/3.katre (6 nokta) 6/3.nokta 1/1.p s300 p763)

alelekser: çoğunlukla, genellikle âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi binaenaleyh: bundan dolayı cismanî: bedenle ilgili hâcet: ihtiyaç hararet: ısı, sıcaklık hâkezâ: böylece, bunun gibi hüküm: karar ihtilâf: farklı farklı olma kezalik: bunun gibi, böylece Lâ ilâhe illallâh: Allah’tan başka ilâh yoktur mânevî: mânâya ait, maddî olmayan muhtelif: çeşitli mütefavit: çeşitli, farklı farklı tebeddül etmek: değişmek ziya: ışık

ALEL-EKSER – 1s-3p - Risale-i Nur

ALEL-EKSER – çoğunlukla, genellikle

ALEL’AMYÂ - 1s-1p - Risale-i Nur

ALEL’AMYÂ - körler gibi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir.

Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve

alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

ALEL’AMYÂ – 1s-1p - Risale-i Nur

ALEL’AMYÂ - körler gibi

ÂLEM - ÂLEMÎN - 54s-158p - Risale-i Nur

ÂLEM - bütün cihan, kâinat, dünya, her bir şey, cemaat, halk, cemiyet, dehir, evren, çevre – ÂLEMÎN – âlemûn âlemler

Mesnevî-i Nuriye (MN):

123 İKİNCİ LEM’A:

Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz’ edilen hayat hâtemine bakınız.

Evet, canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibarıyla, kâinata küçük bir misaldir,

şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenâb-ı Hak o nüvede pekçok

âlemlerin örneklerini derc etmiştir. Sanki, o zîhayat gayet hakîmâne muayyen nizamlarla bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla, bir zîhayatı halk etmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenâb-ı Haktan maada hiçbir şeye isnad edilemez.

(MN Lem’alar 14/2.Lem’a 2/1.p s22 p23)

câmiiyet: kapsamlı oluş derc etmek: içine yerleştirmek hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve faydaya yönelik bir şekilde isnad etmek: dayandırmak itibarıyla: özelliğiyle kâinat: evrene, bütün yaratılmışlar katre: damla kevn: varlık, âlem, kâinat maada: başka, dışında, ötesinde misal: örnek, benzetme muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış nizam: düzen nüve: çekirdek şecere-i âlem: âlem ağacı, bir ağaca benzeyen kâinat vaz’ edilen: konulan, yerleştirilen vücud: varlık, var oluş yed-i tasarruf: tasarruf eli, icraat sahibi zîhayat: canlı

224 Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki, meselâ balarısını pekçok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derc eden ve insanın kalbini binlerce

âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız

Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir.

(MN Lem’alar 14/2.Lem’a 2/2.p s22 p24)

derc etmek: içine yerleştirmek ekser: pekçok fihriste: özet, içindekiler bölümü hâtem: mühür kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek mahiyet: öz nitelik, içyapı mesâil: meseleler nüve: çekirdek Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) taallûkat: ilgili unsurlar tarih-i hayat: hayat tarihi, özgeçmiş tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma

340 Evet, bu

âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envâı, âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür’atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını def eder.

Evet, semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza, bulutla arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirimler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbirin emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.

(MN Lem’alar 14/7.Lem’a 4/2.p s26 p40)

âlât ve edevat: aletler ve bir iş için gerekli olan malzemeler âlem: dünya, evren ameliyat: işlemler, uygulamalar arz: dünya arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme camid: cansız, katı cereyan eden: geçen, olan, yapılan cirim: büyük cisim def: gidermek dostâne: dostça ecram: gök cisimleri, yıldızlar ecza: bütünü oluşturan parçalar efrad: fertler envâ: çeşitler, türler fabrika-i kâinat: bir fabrika gibi mükemmel işleyen kâinat hakîmâne: çok hikmetli bir şekilde hararet: ısı, sıcaklık imdad: yardım kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet kemal-i sür’at: mükemmel bir hızla kerîmâne: çok lütufkâr ve cömert bir şekilde lisan-ı hal: hal dili muarefe: birbirini tanıma muavenet: yardımlaşma Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (c.c.) mükâleme: karşılıklı konuşma savt: ses sa’y etmek: çalışmak sema: gök tedarik etmek: karşılamak teveccüh etmek: yönelmek yekdiğer: biri ötekine zevilhayat: canlılar ziya: ışık

444 DOKUZUNCU LEM’A: Bakınız,

âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur.

(MN Lem’alar 14/9.Lem’a 4/1.p s27 p44)

âlem-i arz: dünya âlemi cüz’iyat: sınıflara, türlere ait bireyler hâtem-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta birliğini gösteren mühür muhit: her şeyi içine alan, kuşatan nevi: çeşit, tür unsur: element, madde

546 Kezalik, (1) kâinattaki masnuat, tohum gibidir.

Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuatı ile

âlem-i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, hep bir Sâni-i Vâhidin yed-i tasarrufundadır. Demek ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zayıf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet,

âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangibir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer birşeye temellük etmeye niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar: En cüz’î bir fert, “Ancak nev’imi yaratan beni yaratabilir” diyor. Çünkü efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nevi, “Beni yaratan ancak arzı yaratandır” söylüyor.

(MN Lem’alar 14/9.Lem’a 4/3.p s28 p46)

(1): (bk.s28 p45)

Âlem: dünya, evren âlem-i anâsır: elementler dünyası, unsurlar âlemi anasır: unsurlar (hava, su, toprak, ateş arz: yeryüzü, dünya bak: masnuat ve anasır cüz’î: küçük ednâ: basit, küçük efrad: fertler, bireyle fert: tek bir varlık, birey hâtem-i tevhid: Allah’ın birlik mührü hayvanat: hayvanlar kabza-i rububiyet: rububiyet eli kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma lisan-ı hal: hal dili mahlûk: varlık mahsus: has, özel masnuat: sanat eseri varlıklar mevcud: varlık misliyet: benzerlik, paralellik muhit. etrafını çeviren, kuşatan muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış olan nebatat: bitkiler nev’i: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah suret: biçim, şekil şehadet: şahidlik tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılanma tedvir: çekip çevirme, idare etme temellük etmek: sahiplenmek tevcih-i rububiyet: mahlûkatı terbiye ve idâre eden Allah’ın yönlendirmesi unsur: element yed-i tasarruf: tasarruf eli Zât: Allah’a (c.c.)

653 Kezalik, inşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka, bütün mevcûdatın bir Sâni-i Vâhidin eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtinâ ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın zâtında şeriki olmadığı gibi – çünkü intizam bozulur,

âlem fesada gider – fiilinde de şeriki yoktur. Çünkü suubetten, güçlükten dolayı

âlemin ademden çıkmamasına sebep olur.

(MN Lem’alar 14/11.Lem’a 2/2.p s29 p53)

adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya, evren derece-i imtinâ: imkânsızlık derecesi, olması mümkün değil fesada gitmek: bozulmak fiil: icad: var etme, yaratma inşa: belirli unsurları kullanarak yaratma intizam: düzen istilzam etmek: gerektirmek, şart kılmak mevcûdat: varlıklar muhaliyet: imkânsızlık, olma ihtimâli asla bulunmama nev’: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah (c.c.)sed çekmek: engel koymak suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık suubet: zorluk şerik: ortak vücub: zorunluluk, gereklilik vücud: varlık, var oluş zâtında: kendisinde

766 REŞHALAR.

Bismillâhirrahmânirrahîm. TENBİH:

Hâlık-ı Âlemi bize tarif ve ilân eden deliller ve burhanlar, lâyüad ve lâyuhsâdır. O delillerin en büyükleri üçtür.

BİRİNCİSİ: Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu kitab-ı kebir-i kâinattır.

İKİNCİSİ: Bu kitabın âyetü’l-kübrâsı ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahfiyyenin miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselâmdır.

ÜÇÜNCÜSÜ:

Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan Kur’ân’dır. Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci burhanı tariften sonra sözlerini dinleyeceğiz.

(MN Reşhalar Tenbih s33 p66)

âyet: delil; Kur’an’daki âyetler gibi, iman esaslarına delâlet eden kâinattaki her bir fiil, hâl ve varlık âyetü’l-kübrâ: büyük delil, alâmet divan-ı nübüvvet: peygamberlik divanı Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (c.c.) hâtem: mühür, damga hüccet: kanıt, delil kitab-ı âlem: âlem kitabı; bir kitap gibi herbir varlığıyla iman esaslarını gösteren kâinat kitab-ı kebir-i kâinat: büyük kâinat kitabı künûz-u mahfiye: gizli hazineler lâyüad ve lâyuhsâ: sayısız ve hesap edilemeyecek kadar çok miftah: anahtar Reşhalar: “sızıntılar” mânâsına gelen bir risale tefsir: yorum, açıklama tenbih: ikaz, uyarı zımnında: dâhilinde, içinde

876 ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş!

O zât (a.s.m.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir.

Meselâ, bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün

âlem şehâdet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği, ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

(MN Reşhalar 12/3.Reşha s35 p76)

ahlâk-ı hamîde: büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk câmi: kapsamlı delâil-i âfâk: dış âlemde bulunan maddî deliller delâil-i enfüsi: dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller derece-i vüsûk: güvenilirlik derecesi hak: doğru, gerçek hakikat: doğru, gerçek harekât: hareketler, davranışlar haricî: dışa ait haslet: tabiat, huy hayy: diri, canlı icmâ: görüş birliği içtima etmek: toplanmak kat’î: kesin bir şekilde kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet keza: aynı, aynı biçimde kuvvet-i emniyet: güven verme özelliği mâlik: sahip metanet: sağlamlık, kararlılık musaddak: doğrulanmış, onaylanmış mütemessik: sıkı sıkıya yapışan; bağlanan nefs: kişinin kendisi nezih: temiz, hoş sadık: doğru sâlik: bir yola giren, bir yolda gitmek seciye: huy, karakter semere: meyve siyer-i nebeviye: Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet şems: güneş takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tarâvet: tazelik ubudiyet: kulluk zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zâtında: kişinin kendisinde ziyalandırmak: aydınlatmak, parlatmak zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendisini ibadete verme

978 İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatib-i kudsî cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor.

Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.

(MN Reşhalar 12/4.Reşha 2/2.p s36 p78)

benî Âdem: Âdemoğulları; insanlık cem eden: toplayan, bir araya getiren cevâhir: her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler fenn-i hikmet: varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim hatib-i kudsî: insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip; Hz. Muhammed (a.s.m.) hilkat-i âlem: varlıklar âleminin yaratılışı hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân hüsn-ü sîret: ahlâk ve sıfat güzelliği hüsn-ü suret: dış görünüş güzelliği irad etmek: sunmak, söylemek kitab-ı mu’cizülbeyan: açıklama ve izahları mu’cize olan kitap; Kur’ân-ı Kerîm mele-i âlâ: en yüce ve yüksek makam muammâ: anlaşılması zor olan sır mürşid-i umumî: bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren; Hz. Muhammed (a.s.m.) nâzil olan: inen, indirilen oraya gittik: Ceziretü’l-Araba gittik sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı sual: soru tılsım: sır, gizli gerçek

1079 BEŞİNCİ REŞHA: Arkadaş!

Şu zât-ı nuranî (a.s.m.), mürşid-i imânî, Resûl-i Ekrem (Aleyhis-salâtü Vesselâm) bak, nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek,

âlemde yaptığı inkılâp ile

âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur. Evet, o zâtın nuranî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve tagayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/1. p s37 p79)

cemâdat: cansız varlıklar ecnebî: yabancı eytam: yetimler, yetim kalanlar firak: dostlardan ayrılık hakir: hor ve değersiz harekât: hareketler, sürekli meydana gelen değişmeler inkılâp: değişim mâtem-i umumî: herkesin yas tutması mevcudat: varlıklar mürşid-i imânî: insanlara iman hakikatlerini gösteren ve onları doğru yola ileten nazar: bakış açısı, görüş neşretmek: yaymak nev-i beşer: insanlık nukuş: nakışlar, işlemeler nuranî: aydınlık, ışık saçan suret: biçim, şekil tagayyürat: değişmeler tenevvü: çeşitlilik vâveylâ: çığlık, feryad zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafına nur saçan zât, Hz. Peygamber (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zeval: geçip gitme, yok olup gitme ziya: ışık

1182 Hülâsa: İman nuruyla

âlem öyle terakki eder ki, “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyle, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebep olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’ân’ın ziyasıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binaen, o zât-ı nurânî olmasaydı, kâinat da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

(MN Reşhalar 12/5.Reşha 5/4.p s38 p82)

acz: acizlik, güçsüzlük adem: hiçlik, yokluk âlem: dünya binaen: -dayanarak ehemmiyet: değer, önem enbiya: nebiler, peygamberler esbab: sebepler evliya: Allah dostları, veliler fakr: fakirlik, muhtaçlık hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık haşmet-i imaniye: imandan kaynaklanan büyüklük, görkem Hikmet-i Samedâniye Kitabı: hiç kimseye muhtaç olmayan Allah’ın, bir kitap misâli, bütün hikmetlerini sergilediği kâinat ve varlıklar âlemi hilâfet: halifelik; insanların yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu hülâsa: öz, özet istikbal: gelecek kâinat: evren kudret: güç, iktidar mezar-ı ekber: çok büyük mezar nam almak: adını taşımak nuranî: aydınlık, ışık saçan sukut: düşüş suud: yükselme şevket: büyüklük, haşmet şua: ışık, parıltı tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: yükselmek, ilerlemek ubudiyet: kulluk, ibadet zaaf: zayıflık, güçsüzlük zaman-ı mazi: geçmiş zaman zât-ı nurânî: etrafını nûrlandıran ve aydınlatan zât; Hz. Muhammed (a.s.m.) zelil: aşağı, alçak zirve: doruk, en üst aşama ziya: ışık ziyadar: ışık saçan, aydınlatan

1287 O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pekçok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ, o zât-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşî insanlar, insan

âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

(MN Reşhalar 12/7.Reşha 2/2.p s39 p87)

âdet: alışkanlık, örf ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk azîm: büyük, yüce cezb ve celb etmek: bir şeyi çekmek emsalsiz: benzersiz fevkalâde: olağanüstü, çok güzel asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti kasâvet-i kalb: kalb katılığı, kalb sertliği kavim: topluluk mahbub: sevgili medenî: çağdaş medeniyet: uygarlık muallim: öğretmen, öğreten, yetiştiren muhafaza: koruma, saklama mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbî: terbiye edici, eğitici müteessir olma: etkilenme, tesiri altında kalma, üzülme nefis: bir kimsenin kendisi sahra: çöl; Ceziretü’l-Arab saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı bâtıniye: insanların iç dünyalarında kurulan hâkimiyet, egemenlik tebdil etmek: değiştirmek telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak teshir etmek: boyun eğdirmek, etkisi altına almak üstad: hoca, öğretmen vahşî: medeniyeti olmayan, kaba zahirî: açık, görünürde zât: kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı mürşid: doğru yolu gösteren, Hz. Muhammed (a.s.m.) zât-ı nuranî: etrafını nûruyla aydınlatan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

1398 ONBİRİNCİ REŞHA: Arkadaş!

Şu minber-i âlide hutbe-i ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i mânevi-yesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuûnatıyla

âlemde meşhur olan zât-ı nurânî (a.s.m.) vahdaniyet-i İlâhiyeye bir burhan-ı sâdık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine kat’î bir delil ve zahir bir burhandır.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/1.p s42 p98)

Burhan-ı sâdık-ı nâtık: doğru konuşan delil delil-i hak: hak delil hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe; Kur’ân-ı Kerim kat’î: kesin bir şekilde meşhud: görünen, bilinen minber-i âli: yüksek, yüce minber saadet-i ebediye: sonsuz mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet; bir kimsenin temsil ettiği makam ve mevkiye ait kişiliği, taşıdığı meziyetler şuûnat: hâller, işler, temel özellikler; Hz. Peygamber’de (a.s.m.) bulunan temel vasıflar tevhid: birleme, herşeyin bir olan Allah’a ait olması vahdaniyet-i İlâhiye: Allah’ın bir ve tek olması vücuda gelmek: ortaya çıkmak, meydana gelmek zahir: açık, görünen zât-ı nurânî: nuranî zât; Hz. Muhammed (a.s.m.)

14102 Bilhassa, o cemaat-i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzünle niyaz ve dua eder ki, kâinat bile heyecana gelir, o zâtın duasına iştirak eder.

Evet, öyle bir maksat için niyaz eder ki, eğer o maksat husule gelmezse, yalnız mahlûkat değil,

âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i sâfilîne düşer. Çünkü, o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemâlâta erişir.

(MN Reşhalar 12/11.Reşha 10/5.p s43 p102)

âlem: dünya bilhassa: özellikle cemaat-i uzmâ: büyük cemaat, topluluk erişmek: ulaşmak esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağı husule gelmek: meydana gelmek iştirak etmek: katılmak iştiyak: şiddetli arzu ve istek kemâlât: mükemmel özellik ve dereceler mahlûkat: yaratılmış varlıklar matlub: istek, arzu niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma tazarru: dua, yakarış tezellül: Allah’ın huzurunda boyun büküp yalvarma zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

15108 ON İKİNCİ REŞHA: Arkadaş!

O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünkü ahvalini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak, arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr-ı Saadetin güneşinden Ebû Hânife, Şâfiî, Ebû Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, Îmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî (radiyallâhü anhüm ecmâin) gibi binlerce nurânî ziyâdar yıldızlar ayrılıp

âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/1.p s44 p108)

ahval: haller, durumlar âlem-i beşer: insanlık âlemi Asr-ı Saadet: mutluluk çağı, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Peygamber olarak dünyada bulunduğu devir feyiz: bereket, bolluk Ebû Hânife: İmâm-ı Âzam hatib-i mürşid: doğru yolu gösteren hatip; Hz. Peygamber (a.s.m.) ihâta etmek: kuşatmak, her şeyi içine almak nurânî: nur gibi etrafını aydınlatan radiyallâhü anhüm ecmâin: Allah onların hepsinden razı olsun tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak Ebû Yezid: Bâyezid-i Bistâmi zât: Hz. Muhammed (a.s.m.) ziyâdar: ışıklı, nurlu

16109 Meşhudatımızın tafsilâtını başka vakte tehir ederek, mu’cizat sahibi o zât-ı nurânî Aleyhissalâtü Vesselâma bir salât ü selâm getirelim. “Ellâhümme salli ve sellim alâ hâzezzâtin nûrâniyyillezî…” “Salât ve selâm o nurânî zâta olsun ki, o zât, Rahman ve Rahim’den ve Arş-ı Âzamdan gelen Furkân-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’dir. Ümmetinin iyilikleri sayısınca milyonlar salât ve milyonlar selâm üzerine olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsatla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık

âleminin evliyalarıyla, beşer kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay’ı parçalayan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin nefesleri sayısınca milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi olan ve gözü asla şaşmayan o büyük miraç mu’cizesinde rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefaatçimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın ilk inmeye başladığı andan zamanın sonuna kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının âyinelerinde Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi bağışla, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.”

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/2.p s44 p109)

Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklüğünün tecelli ettiği yer Furkân-ı Hakîmin: doğruyu yanlıştan ayıran ve her âyeti hikmetlerle dolu olan Kur’ân hâtif: gaybdan haber veren irhâsat: Peygamberimize peygamberlik verilmeden önceki Peygamberlik delilleri kâhin: gelecekten haber veren meşhudat: görünen, gözlemlenen mu’cizat: mu’cizeler nübüvvet: peygamberlik Salât: Peygamber Efendimiz (a.s.m.) için yapılan dua salât ü selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz tafsilât: ayrıntı tehir etmek: ertelemek, sonraya bırakmak zât: Hz. Muhammed’e (a.s.m.) zât-ı nurânî: nûranî zât, Hz. Muhammed (a.s.m.)

17114 Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız,

insan

âleminde iki daire ve iki levha vardır. Birinci daire: Rububiyet dairesidir. İkinci daire: Ubudiyet dairesidir. Birinci levha: Hüsn-ü san’attır. İkinci levha: Tefekkür ve istihsandır.

(MN Reşhalar 12/12.Reşha 10/7.p s46 p114)

hüsn-ü san’at: sonsuz güzellikteki san’at eserleri istihsan: beğenme, güzel bulma levha: görünen manzara; tablo rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması tefekkür: Allah’ı tanımak için etraflıca ve derinlemesine düşünme ubudiyet: kulluk, ibadet

18142 Ve keza, pekçok san’at harikalarına ve nakış ve ziynetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sânisiz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu

âlemin vücudu da Sâniin vücuduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.

(MN Lâsiyyemalar 90/25.p s53 p142)

bâni: bina eden, kuran; bütün varlıkları bina eden ve yaratan Allah (c.c.) dalâlet: sapkınlık, doğru yoldan sapma garaib: şaşkınlık ve hayret verici şeyler müştemil olmak: içine almak, sarmak nakış: işleme, süsleme Sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan; her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tâbi: bir şeye bağlı olan tasdik: doğrulama, onaylama vücut: varlık, var olma ziynet: süs

19151 Arkadaş!

Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhis-salâtü Vesselâmdan başka

âlemde bir şahıs yoktur. En câmi, en kâmil, en fâzıl o zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden, o zâttır.

(MN Lâsiyyemalar 90/34.p s54 p151)

âlem: dünya, evren câmi: kapsamlı, içine alan fâzıl: faziletli, üstün niteliklere sahip hâiz: sahip ilân etmek: duyurmak izhar: ortaya çıkarma, gösterme kâmil: olgunluk ve mükemmellik sahibi mükemmel: eksiksiz sıfat: özellik tarif: etrafıyla, ayrıntılarıyla anlatma tavsif: bir şeydeki özellikleri, nitelikleri dile getirme tebliğ: bir hususu muhataplara iletme teşhir: sergilemek

20162 Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimâları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünkü o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçük nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller, o

âlemde bâki ve daimî semereler verecektir.

(MN Lâsiyyemalar 90/45.p s56 p162)

bizzat: bir şeyin aslı; kendisi cereyan etmek: meydana gelmek daimî: devamlı, sürekli, kalıcı emir: fâni: geçici hal: durum içtimâ: toplanma iftirak: ayrılık mahşer-i azîm: bütün varlıkların yeniden diriltilip hesaba çekileceği büyük toplanma yeri; mahşer meydanı maksat: amaç, gaye menzil: durak, yer, mekân meydan-ı ekber: çok büyük meydan muamele: uygulama nümune: örnek semere: meyve; sonuç vukua gelmek: gerçekleşmek zâil: yok olup gidici, geçici

21164 Ve keza, şu muvakkat menzillerin saltanat-ı daimeye makar olacak bir şekle gireceğine pekçok deliller, burhanlar vardır. Maahaza, bu

âlemi icad edip öteki

âlemi icad etmemek ve bu kâinatı vücuda getirip öteki kâinatı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü rububiyetin saltanatı mükâfat ve mücâzatı ister.

(MN Lâsiyyemalar 90/47.p s57 p164)

âlem: dünya burhan: güçlü ve sarsılmaz delil icad etmek: var etmek, yaratmak kâinat: evren maahaza: bununla beraber, bununla birlikte makar: oturulan, karar kılınan yer; merkez, pâyitaht menzil: durak, yer, mekân muvakkat: geçici mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödüllendirme rububiyet: Rablık; kâinatın idaresi, terbiyesi, tedbiri gibi işlerde Allah’ın isimlerinin tecellisi saltanat: hâkimiyet, egemenlik saltanat-ı daime: devamlı, kesintisiz bir egemenlik, hâkimiyet vücuda getirmek: var etmek, meydana getirmek

22165 Ve keza,

Sâni-i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet-i vâsiası vardır. Validelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavruların suhulet-i rızıkları, o rahmet deryasından bir katredir. O bahr-i rahmetin azametiyle, şu fâni dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr-ı sabit olan şu nimetler ve ebedî bekâyı isteyen insanlar arasında münasebet yoktur. Ve aynı zamanda, iade edilmemek üzere zeval, nimeti nikmete, şefkati zahmete, muhabbeti musibete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalb eder…

(MN Lâsiyyemalar 90/48.p s57 p165)

azamet: büyüklük bahr-i rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet denizi bekâ: sonsuzluk cihet: yön derya: deniz ebedî: sonsuz elem: acı, keder, sıkıntı evlât: çocuk fâni: geçici gayr-ı sabit: sabit olmayan iade etmek: geri vermek istiab etmek: içine almak, kaplamak istilâ etmek: ele geçirmek kalb etmek: dönüştürmek katre: damla muhabbet: sevme musibet: belâ, dert, felâket nebatat: bitkiler nikmet: azap, ceza rahmet: merhamet, bağış, acıma, esirgeme rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) suhulet-i rızık: rızkın kolay elde edilmesi valide: anne zâil: yok olup gidici, geçip gidici zeval: geçip gitme, sona erme zıt: ters

23166 Ve keza,

âlemde görünen tasarrufattan anlaşılıyor ki,

Sâni-i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sânii tâzim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te’diplerini, tehir ve imhal etse bile, ihmal etmez.

(MN Lâsiyyemalar 90/49.p s58 p166)

celâlli: görkemli, haşmetli, yüce haysiyet: şeref, itibar, değer, saygınlık ihmal etmek: ilgisiz kalmak, gerekeni yapmamak imhal etmek: süre vermek istihfaf etmek: küçümsemek, hafife almak izzetli: şerefli, değerli, yüce Sâni: Allah’ı (c.c.) Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) tasarrufat: tasarruflar, kullanma ve yönetme işlemleri tâzim etmek: Allah’ın büyüklüğünü dile getirmek, saygılı olmak tedip: edeplendirme, haddini bildirilme tehir etmek: ertelemek, sonraya bırakmak ubudiyet: kulluk

24170 Ve keza, görünüyor ki, bu

âlemin sahibi, yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle, harika bir sehavete sahip olduğu gibi, nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereleriyle hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pekçok hazineleri vardır. Binaenaleyh, bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira, nihayet bir sehavet, harika bir kerem, dâima halka ihsan ve in’am etmek iktiza eder. Bu ise, ihsan ve in’amlara minnettar ve muhtaç olanların devam-ı vücutlarını ister.

(MN Lâsiyyemalar 90/53.p s58 p170)

binaenaleyh: bundan dolayı dâima: devamlı, sürekli delâlet: delil olma, işaret etme devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ebedî: sonsuz eşcar: ağaçlar fiil: hareket, iş, etki hâmile: yüklü ihsan: bağış, ikram, lütuf iktiza etmek: gerektirmek in’am etmek: nimet vermek kerem: ikram, lütuf, bağış, cömertlik minnettar: şükran duyma misillü: benzeri, gibi, aynısı nihayet: son derece nur: aydınlık sehavet: cömertlik semere: meyve servet: zenginlik zira: çünkü ziya: ışık ziyafetgâh: ziyafet yeri

25171 Ve keza, şu mu’cizeli ve hikmetli ef’âl-i kerîmânenin tezahüratından anlaşılıyor ki,

Sâni-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve daima o kemâlatı,

enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünkü daimî bir kemâl, daimî bir tezahürle takdir edicilerin devam-ı vücutlarını iktiza eder. Çünkü, adem-i mutlaka namzet olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/54.p s59 p171)

adem-i mutlak: kesin yokluk arz etmek: sunmak bedel: karşılık daima: devamlı olarak daimî: devamlı, sürekli devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilik gayesiyle olan enzar-ı âlem: bütün varlık âleminin bakışları hikmet: her şeyin bir gaye ve maksada yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapılması iktiza etmek: gerektirmek istihsan etme: beğenme, güzel bulma istiskal etmek: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek kemâl: fazilet, kusursuzluk, mükemmellik kemâlât: faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapma hususunda insanların aciz kaldığı olağanüstü hal ve özellik namzet olmak: aday olmak Sâni-i Fâil: herşeyi san’atla yaratan ve bütün fiillerin sahibi olan Allah (c.c.) tahkir etmek: aşağılamak takdir etmek: değerini anlamak, kıymet vermek teşhir etmek: sergilemek tezahür: ortaya çıkma, görünme tezahürat: görünümler

26173 Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü bâki bir hüsün fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla, bu

âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de

âlem-i âhireti istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/56.p s59 p173)

adavet: düşmanlık âlem: dünya, kâinat âlem-i ahiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi ayine: ayna bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz behemehal: ister istemez bilvasıta: vasıtayla bizzat: kendisi cemâl: güzellik dâim olmak: süreklilik sahibi olmak ebedî: sonsuz fâni: geçici, sonlu fehm: anlayış, kavrayış hakaik-i sabite: değişmez gerçekler hüsün: güzellik istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik kalb olmak: dönüşmek mahbub: sevgili muhabbet: sevgi müştak: çok istekli, âşık razı olmak: hoşnut olmak, kabul etmek Sâni: Allah (c.c.) sermedî: dâimî, sürekli takbih etmek: kötülemek zâil: yok olup gidici, geçici zarurî: zorunlu, şart

27174 Ve keza, bu

âlemin Sâni’inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zira görüyoruz ki, bu

âlemde yardım isteyen bir musibetzedeye kemâl-i sür’atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabul ediliyor. İşte böyle bir şefkat sahibi, nev-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarurî, şedit bir hâceti hakkında, bütün insanlar namına yaptığı duada istediği Cenneti ve saadet-i ebediyeyi ve ba’sü ba’del mevti yapacaktır. Bilhassa, o reis-i muhteremin şu umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlûkat “Âmin! Âmin!” diyorlar.

(MN Lâsiyyemalar 90/57.p s60 p174)

âdi: basit, sıradan ba’sü ba’del mevt: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilme dergâh-ı izzet: Allah’ın üstünlük, yücelik kapısı hâcet: ihtiyaç iltica etmek: sığınmak kemâl-i sür’at: çok hızlı bir şekilde mahlûkat: yaratılmış varlıklar musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse nev-i beşer: insanlar, insanlık türü rahîmâne: çok merhametli ve şefkatli bir şekilde reis-i muhterem: hürmet ve saygıya lâyık olan önder; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk sâil: dileyen, isteyen Sâni’: Allah (c.c.) sual etmek: istemek şedit: şiddetli şefkat: merhamet umumî: genel, herkese ait zarurî: zorunlu zevilhayat: canlılar zîhayat: canlı, hayat sahibi

28178 Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, “levlâke levlâke lemâ hâlaktül eflâk (1)” sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. “Ellâhümme salli ve sellim alâ zâlikel habibüllezî hüve seyyidül kevneynni… (2)”

(MN Lâsiyyemalar 90/61.p s61 p178)

(1): Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben

âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:164.

(2): Allah’ım, her iki dünyanın efendisi, iki

âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habibine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.

bina: yapı dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet delâil-i vücudu: varlığının delilleri esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah (c.c.) icad: var etme, vücuda getirme kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı mazhar olmak: erişmek, nail olmak risalet: elçilik, peygamberlik sır: gizli gerçek, gizem ubudiyet: kulluk zât: Hz. Muhammed (a.s.m.)

29179 Ve keza, bu

âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâniin azîm rububiyetinde harika bir saltanatı vardır.

Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve

Sâni-i Âlemin garip ve acip san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâli kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde içtimâ eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünkü meskenleri sâbit değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/62.p s61 p179)

acip: hayret verici, şaşırtıcı azîm: büyük ecram: gök cisimleri, yıldızlar eser: belirti garip: hayrette bırakıcı hâli kalma: boş kalma, onsuz olma içtimâ eden: toplanan karar: istikrar, değişmeyen istikrarlı durum kudret: güç, iktidar maruz: hedef olma, yüz yüze gelme menzil: mesken, yurt, ev mesken: oturulan yer, mekân meşher: sergi musahhar olma: boyun eğme, itaat etme sabit: değişmeyen saltanat: hâkimiyet, egemenlik Sâni-i Âlem: bütün evreni san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâvî: gökle ilgili sevk: yönelme süflî: aşağı tahavvülât: değişimler, başkalaşmalar tasarruf etmek: hâkimiyeti altında tutmak teşhir: sergileme zeval: sona erme, geçip gitme

30184 Ve (1) o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, mânâları, neticeleri alınır;

âlem-i bekâda, ehl-i bekâ için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî

âlemde Sâni-i ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü o masnûat bekâ içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenâları, vazifelerinden terhistir, idam değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/67.p s63 p184)

(1): dünya menzilindeki

adem: yokluk âlem-i bekâ: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk ebedî: sonsuz ebedî âlem: sonu olmayan âlem, âhiret ehl-i bekâ: bâki olanlar, sonsuza dek yaşayanlar fenâ: geçip gitme, kaybolma idam: yokluğa mahkûm etme masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan san’at eseri varlıklar medar: sebep, vesile misal: akis, yansıma, temessül müzeyyen: süslü Sâni-i Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) suret: görüntü terhis: göreve son verme zahirî: görünürde, dış görünüşte

31187 Ve keza, bu

âlemde tasarruf eden Sâniin öyle bir kitab-ı mübîni vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfz edilmemiş hiçbirşey yoktur. O kitabın maddelerinden

âlemde görünen yalnız nizam ve mizan maddelerine bak:

(MN Lâsiyyemalar 90/70.p s64 p187)

âlem: kâinat hıfz: koruma, saklanma kitab-ı mübîn: herşeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap; Kur’ân-ı Kerim mizan: ölçü, denge nizam: düzen Sâni: Allah (c.c.) tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak

32190 İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu (1), elbette

âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir. (MN Lâsiyyemalar 90/73.p s64 p190)

(1): (bk. s64 p189)

ahvâl: haller, durumlar âlem-i âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat câri olmak: geçerli olmak cemaat: topluluk dellâl: ilân edici divan-ı muhasebat: insanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap eşref: en şerefli gayr-ı mes’ul: mes’uliyetsiz, sorumsuz hıfz: koruma, saklama hilâfet-i kübra: en büyük halifelik; insanların Allah tarafından bütün varlıkların üzerinde bir temsilci kılınması ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme keramet: yüksek şeref sahibi kılınmak muhafaza: koruma müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek müşahit: gören, şahit olan nail olmak: erişmek şâmil: kapsayıcı şuûnat: işler, hâller tekrim edilmek: yüceltilmek, saygıya lâyık bulunmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak teşrif edilmiş: şerefli kılınmış, kendisine makam verilmiş

33192 Ve keza, bu

âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına fevkâlede mühim ve pek şedidü’l-ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar vaadinde bulunmuştur. Malûmdur ki, hulfül-vaad, kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıttır. Zira, vaadin hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise, Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.

(MN Lâsiyyemalar 90/75.p s65 p192)

acz: acizlik, güçsüzlük alâmet: belirti cehil: cahillik ehven: pek hafif, kolay fevkâlede: olağanüstü Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yarata n sınırsız hikmet sahibi Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma hilâf: ters, zıt hulfül-vaad: sözünden dönme ibâd: kullar izzet: üstünlük, yücelik Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kudret: güç ve iktidar mâlik: sahip malûm: bilinen, belli merhamet: acıma, şefkat muhal: imkânsız mühim: önemli şedidü’l-ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç vaad: söz verme zât: Allah (c.c.) zira: çünkü

34195 Ve keza, bu

âlemde pek ihtişamlı bir rububiyet âsârıyla şâşaalı bir saltanatın şuâları görünmektedir. Evet, görüyoruz ki, koca arz, sekenesiyle beraber, ehlî, zelil, muti bir hayvan gibi o rububiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sair bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyaratıyla tanzim ve teshiri ve sair vaziyetleri o emre bağlıdır. Halbuki azametli şu rububiyet-i sermediye ve bu saltanat-ı ebediye şöyle zayıf, zâil, muvakkat temeller ve esaslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belâlı, kederli, fâni dünya üzerine kaim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rububiyetin pek azîm ve geniş dairesi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu’cizelerini teşhir ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrip edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâki bir

âleme cüz olmak için tebdil edilecektir. Binaenaleyh, bu tebeddülât ma’razı olan

âlemin Sânii için, diğer tagayyürsüz, sabit bir

âlemin vücudu zarurîdir.

(MN Lâsiyyemalar 90/78.p s66 p195)

âlem: dünya arz: dünya âsâr: eserler azametli: büyük, büyük heybet sahibi azîm: büyük bâki: devamlı, kalıcı bina edilmek: kurulmak cüz: parça ebedî: sonsuz ehlî: evcil fâni: geçici güz: sonbahar ihtişamlı: haşmetli, heybetli kaim olmak: varlığı devam etmek, ayakta durmak kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı ma’raz: bir şeylerin sergilendiği yer menzil: durak, oturulan yer, mekân Mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse muazzam: azametli, çok büyük muti: itaat eden, emre uyan muvakkat: geçici mütebeddil: değişken raks ve hareket: oynama, düzenli bir şekilde hareket etme rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi rububiyet-i sermediye: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki kesintisiz mâlikiyet ve egemenliği ve her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran kesintisiz terbiyesi sair: başka saltanat: egemenlik, hâkimiyet saltanat-ı ebediye: sonsuz hakimiyet; Allah’ın sonsuz egemenliği, hâkimiyeti Sâni: her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) sekene: sakinler, ikamet edenler seyyarat: gezegenler şâşaalı: gösterişli, göz alıcı şems: güneş şuâ: ışık huzmesi, ışın tâbi olmak: uymak tagayyürsüz: değişmeyen, sabit tahrip etmek: bozmak tanzim: düzenleme tebdil etmek: değiştirmek tebeddülât: değişimler teshir: boyun eğdirme, itaat ettirilme teşhir: sergileme vaziyet: durum vücud: varlık zâil: gelip gidici zarurî: zorunlu zelil: aşağı, alçak

35197 Malûmdur ki, vaadleri ifa etmemek bir züldür.

Hâlık-ı Âlem züll ve zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikati (1) ihbar eden ehl-i hakikat ve enbiya ve evliya ve asfiya cemaatlerine kâinat bütün âyâtıyla, kelimatıyla, zâhir olarak ihbarlarını teyid ve takviye ediyor. Ey insan! Bu haberden daha doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?

(MN Lâsiyyemalar 90/80.p s67 p197)

(1): Zât-ı Zülcelâlin, bir dâr-ı mükâfat ve mücâzat ihzar ettiği hakikatini (bk. s66 p196)

asfiya: Hz. Peygamberin (a.s.m.) yolundan giden ilim ve takvâ sahibi velî kullar âyât: âyetler, deliller cemaat: topluluk ehl-i hakikat: hakikat ehli; hakikatlere ulaşan veya ulaşmayı temel alanlar enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler Hâlık-ı Âlem: bütün evreni ve varlık âlemini yaratan Allah (c.c.) ifa etmek: yerine getirmek ihbar: haber verme kelimat: kelimeler münezzeh: arınmış, temiz takviye: güçlendirme, destekleme teyid: doğrulama vaad: verilen söz zâhir: açık, görünür zillet: alçaklık, aşağılık zül: alçaklık

36198 Ve keza, bu

âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydanında,

âlem-i âhiretin büyük meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/81.p s67 p198)

âlem-i âhiret: ölümden sonraki hayat, âhiret âlemi arz: dünya keza: bunun gibi misal: benzer mutasarrıf: mülkünde dilediği gibi tasarruf eden Allah (c.c.) muvakkat: geçici nümune: örnek vakit: zaman

37201 Ey aziz arkadaş!

Cenâb-ı Hakkın şu tasarrufatından ve şuûnatından anlaşıldı ki, arz meydanında yapılan nebatî haşirler ve neşirler ve sair içtimâ ve iftiraklar maksud-u bizzat değildir. Çünkü öteki

âlemin meydan-ı kebîrinde yapılan o büyük ve mühim ihtifallerle kısa bir zamanda yapılan şu cüz’î, gayr-ı sabit bu semereler arasında münasebet yoktur. Ancak bu cüz’î semereler, birtakım misal ve nümunelerdir ki, bunların suret ve neticelerine o mecma-ı kebirde muameleler tatbik ve icra edilsin.

Demek bu fâni şeylerin suretleri, o

âlemde bâki semereleri meyve verecektir.

(MN Lâsiyyemalar 90/84.p s67 p201)

arz: dünya cüz’î: küçük, sınırlı gayr-ı sabit: sabit olmayan icra etmek: yerine getirmek içtimâ: toplanma iftirak: ayrılma ihtifal: merasim maksud-u bizzat: asıl gaye, temel hedef mecma-ı kebir: büyük toplanma yeri, haşir meydanı meydan-ı kebîr: en büyük meydan misal: örnek muamele: işlem nebatî haşir: bitkilerin öldükten sonra bahar mevsiminde yeniden diriltilmeleri neşir: yayılma semere: meyve suret: görüntü şuûnat: hâller, durumlar, işler tasarrufat: tasarruflar, her şeyi dilediği gibi kullanma ve yönetmeye dair işler tatbik etmek: uygulamak

38219 BİRİNCİ BAB. “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır.

“Elhamdü lillâhi rabbilâlemine vessâlâtü vesse-lâmü alâ seyyidil mürseline muhammedin ve alâ âlihi vesahbihi ecmeîyn (1)”

(MN Katre 1ci bab 58/1.p s74 p219)

(1): “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm peygamberlerin efendisi olan Muhammed’in ve onun bütün Âl ve Ashâbının üzerine olsun.

beyan: açıklama, anlatım

39224 Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.) ki,

âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melâikeyle musahabe,

cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/6.p s74 p224)

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen mânevî âlem ervah: ruhlar irşad: doğru yolu gösterme melâike: melekler melekût: görünmeyen mânevî âlem; varlıkların arka plânı: Allah’ın fiil, isim, sıfat ve şuûnatının tecellîleri musahabe: karşılıklı sohbet etme, konuşma müşahede: görme, gözlemleme seyir: yolculuk, gezinti

40226 Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki,

âlem-i şehadette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemâl-i ciddiyetle ve vüsuk ile ve itminân ile, yüksek bir iman ile nev-i beşere karşı tevhid dinini “Lâ ilâhe illâllah” ile ilân ve ilâm ediyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/8.p s75 p226)

âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya beşîr: müjdeci, mükâfatı müjde eden gaybiyat: bilinmeyen ve görünmeyen âlemler ilâm etmek: bildirmek ilân: duyurma iman: inanmak itminân: tam kanaatle inanma kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet nev-i beşer: insanlar nezîr: korkutan, cezayı haber veren tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma vüsuk: doğruluk, güvenilirlik

41230 Ve (1) öyle bir Furkan-ı Hakîmdir ki, mazhar-ı vahiy olan resullerce, mahz-ı vahydir. Ehl-i keşif ve ilhamca ayn-ı hidayettir. Mâden-i iman ve mecma-i hakaiktir. Hükümleri delâil-i akliye ile müeyyed ve fıtrat-ı selîmenin şehadetiyle musaddaktır. Lisanü’l-gayb olup,

Âlem-i şehadette nev-i beşeri “feağlem ennehü Lâ ilâhe illâllah (Muhammed 47/19) (2)” ile tevhide emir ve dâvet ediyor.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/12.p s75 p230)

(1): hikmetli Kur’ân

(2): Muhammed Sûresi (47/19): Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur.

âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya ayn-ı hidayet: hidayetin ta kendisi delâil-i akliye: aklî ve mantıkî deliller ehl-i keşif ve ilham: görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere ait olan hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve yardımıyla keşfeden, bilen kimseler fıtrat-ı selîme: karakteri ve yapısı bozulmamış olan, yaratılış gayesine uygun hareket eden lisanü’l-gayb: gaybın lisanı, bilinmeyen ve görünmeyen âlemin dili mâden-i iman: imanın, inancın kaynağı mahz-ı vahy: tamamen vahye dayanan; her yönüyle vahiy olan mazhar-ı vahiy: kendisine vahiy gelen mecma-i hakaik: iman hakikatlerinin bir araya toplandığı yer musaddak: tasdik edilmiş, doğrulanmış müeyyed: teyid edilmiş, desteklenmiş nev-i beşer: insanlar tevhid: birleme; bir olan Allah’a inanmak

42231 Öyle bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen

âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da, bütün âzâsıyla, cevahiriyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delâlet eder. Yani bu kâinat, ihtiva ettiği bütün envâıyla

“Lâ ilâhe illâllah” ve o

âlemlerin erkânıyla

“Lâ hâlıka illâ hû”; ve o erkânın âzâsıyla

“Lâ sânia illâ hû”; ve o âzanın eczâsıyla

“Lâ müdebbire illâ hû”; ve o eczânın cüz’iyatıyla

“Lâ mürebbiye illâ hû”; ve o cüz’iyatın hüceyratıyla

“Lâ mütesarrıfe illâ hû”; ve o hüceyratın zerratıyla

“Lâ hâlıka illâ hû”; ve o zerratın tarlası olan esiriyle

“Lâ ilâhe illâ hû” söyleyerek, bütün envâıyla, erkânıyla, âzâsıyla, eczâsıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esiriyle, elli beş lisanla vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ve delâlet eder. Şu lisanların tafsili gelecektir. Şimdi icmal ile zikredeceğim. Şöyleki:

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanındadır 58/13.p s75 p231)

ahval: haller, durumlar âlem: dünya, evren âzâ: organlar cevahir: cevherler, değerli şeyler cüz’iyat: parçanın bölümleri delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek eczâ: parça, kısım envâ: türler erkân: esaslar, esas unsurlar esir: kâinatı kapladığına inanılan ince ve lâtif madde evsaf: özellikler, nitelikler fasıl: bölüm hüceyrat: hücreler icmal: kısaca, özet olarak ihtiva etmek: içermek insan-ı kebir: büyük insan kitab-ı kebir: büyük kitap, kâinat lisan: dil şehadet: şahitlik tafsil: ayrıntılı olarak açıklama vahdet: birlik vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmaması zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları, atomlar

43271 Ve keza, herşeyin bâtını zahirinden daha lâtif, daha şeffaftır. Bu ise, Sâniin o şeyden hariç ve baîd olmamasına delâlet eder. O şeyin sair eşya ile nizam ve muvazenesinin Sânii tarafından temin edildiği cihetle de, Sâniin o şeyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyleyse, bir masnûun zâtına bakılırsa, Sâniin ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâniin fevkalküll bir sem’ ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki,

Sâni-i Âlem,

âlemde dâhil olmadığı gibi,

âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi, herşeyin fevkindedir. Birşeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/53.p s86 p271)

âlem: dünya, evren baîd: uzak basar: görme bâtın: içi, iç yüz cihet: şekil, yön dâhil: içinde delâlet etmek: işaret etmek, delil olmak eşya: varlıklar fevkalküll: herşeyin üstünde fevkinde: üstünde hakikat: gerçek hariç: birşeyin dışında hikmet: bir gayeye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma iktiza etmek: gerektirmek kudret: güç, kuvvet ve iktidar lâtif: ince mâlik: sahip masnû: san’at eseri varlık muvazene: denge nizam: düzen sair: diğer, başka Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sem’: işitme temin etmek: sağlamak zahir: dış, görünen yüz zât: bir kimsenin kendisi

44273 Arkadaş!

Kâinatın, şu geçen hakikatlerin lisanıyla söylediği

“Ellâhü lâ ilâhe illâ hû (Bakara 2/255) (1)” delâiliyle

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (2)” ı ispat eder. Ve keza,

“Feağlem ennehü lâ ilâhe illallâh (Muhammed 47/19) (3)” hakikati

“Muhammedün rasûlüllâh (4)” ı istilzam ediyor.

“Muhammedün rasûlüllâh” da, imânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfât-ı rububiyete de mazhar ve mir’attır. Bu sırra binaendir ki:

“Muhammedün rasûlüllâh” imânın mizan ve terazisinde

“Lâ ilâhe illâ hû (5)” ile karîn ve muvazi olmuştur. Nübüvvet, sıfât-ı rububiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet ise, hususî ve cüz’îdir. Aralarındaki nispet

Rabbül âlimiyn” ile “Rabbî” arasındaki nispet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan Arşa olan mirac ile secdedeki mirac arasında veya Arş ile kalb arasındaki nispet gibidir.

(MN Katre 1ci bab “Lâ ilâhe illâllah” beyanında, 55 lisanın tafsili 58/55.p s87 p273)

(1): Bakara Sûresi 2/255: Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.

(2): Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(3): Muhammed Sûresi 47/19: Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur.

(4): Muhammed Allah’ın Rasulüdür (elçisidir).

(5): Ondan başka ilâh yoktur.

Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü, dünya binaen: -dayanarak câmiiyet: kapsamlı oluş, kapsayıcılık cüz’î: küçük, sınırlı; ferdî, bireysel delâil: deliller hakikat: gerçek hususî: özel istilzam etmek: gerektirmek izafe: dayandırmak, mâl etmek karîn: bitişik; yan yana lisan: dil mâlik: sahip mazhar: ayna olma, birşeye nail olup yansıtan mirac: Allah’ın huzuruna yükselme mir’at: ayna mizan: ölçü muvazi: denk, eşit nâzır: bakan; yönelik nispet: ölçü, bağ nübüvvet: peygamberlik, elçilik rükün: esas, şart secde: namazda yere kapanmak sıfât-ı rububiyete: rububiyete dair sıfatlara) sıfât-ı rububiyet: rububiyete dair sıfatlar; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşması için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare edilmesi ve egemenlik altında bulundurulmasına dair İlâhî sıfatlar, özellikler tazammun etmek: içermek, içine almak umumî: genel velâyet: velilik; mânevî mertebeleri aşarak Allah’ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme

45322 KATRENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi rabbilâlemiyn vesselâtü vesselâ-mü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ec’meıyn (1).

(MN Katrenin Zeyli p1/1 s103 p322)

(1): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ü selâm ise, efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve onun âl ve Ashabına olsun.

katre: damla; Katre Risalesi Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alır zeyl: ilâve, ek

46323 REMZ. Arkadaş!

Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beytin (1) etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyti ihata ettikleri gibi, en uzak safların da

âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmâya dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir burhan olsun.

(MN Katrenin Zeyli 18/1.Remz p2/1 s103 p323)

(1): Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir adıdır. Diğer adları: Beytullah, el-Beytü’l-Atîk, el-Beytü’l-Harâm, el-Mescidü’l-Harâm, el-Meş’arü’l-Harâm

âlem-i İslâm: İslâm dünyası Beyt: Kâbe-i Muazzama’nın bir adıdır burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cemaat: topluluk cemaat-i uzmâ: büyük cemaat, topluluk dahil olmak: katılmak evvel: önce hayalen: hayal ederek hüccet: kanıt, delil icmâ: fikir birliği, birleşme ihata etmek: kuşatmak Kâbe: Mekke-i Mükerremede bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal mekân, Beyt mendub: dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış nazara almak: dikkate almak remiz: işaret teşekkül eden: oluşan tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber

47324 Meselâ: Namaz kılan “Elhamdü lillâh” dediği zaman, sanki o cemâat-i uzmâyı teşkil eden bütün mü’minler “Evet, doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı mânevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hasseleri, lâtifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe’ye olan şu hayalî nazarı (1), kasdî değil, tebeî bir şuurdan iberet bulunmalıdır. İHTAR:

(MN Katrenin Zeyli 18/1.Remz 2/2.p s103 p324)

(1): “Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur” ifadesi için (bk. Remz s103 p323)

İHTAR: Sath-ı arz mescidini mütehâlif ve muntazam harekâtıyla tezyin eden o cemaat-i uzmânın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhafaza edilmek üzere,

âlem-i misal sahifesinde kalem-i kaderle, ilâhî bir fotoğrafla tersim ve terkim edilmekte olduğu, ihtimâl ve imkândan hâli değildir.

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıduğı madde ötesi âlem cemâat-i uzmâ: büyük cemaat, topluluk Elhamdü lilâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” evham: asılsız kuruntu ve şüpheler hâli: uzak harekât: hareketler hasse: hisler, duyular hayalî: hayale dayanan hisse: pay ilâhî: Allah tarafından olan imkân: mümkün olma, olabilirlik Kâbe: Mekke-i Mükerremede bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal mekân, Beyt kalem-i kader: kader kalemi kasdî: bilerek, kasıtlı olarak lâtife: insanın manevî yapısındaki ince duygulardan her biri muhafaza etmek: korumak muntazam: düzenli musallî: namaz kılan mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan mütehâlif: birbirinden farklı nazar: bakış, görüş sath-ı arz: yeryüzü şuur: bilinç, anlayış, idrak tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek tebeî: dolaylı tersim ve terkim etmek: resim ve yazı olarak belirlemek teşkil eden: meydana getiren tezyin etmek: süslemek vesvese: şüphe, tereddüt

48329 Ey ahmak nokta-i sevda!

Hâlıkın ef’âli sana nazır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni

hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır. İmam-ı Rabbânî’nin (r.a.) dediği gibi: “Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.”

(MN Katrenin Zeyli 18/3.Remz 3/3.p s104 p329)

atiye: hediye ef’âl: fiiller, işler Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hendese: mühendislik ilmi; plân, proje hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı matiyye: binek hayvanı melik: hükümdar, sultan nazır: bakan; yönelik nokta-i sevda: siyak nokta; burada nefis kastediliyor

49344 REMZ. Arkadaş!

“Katre” nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şudur: Kur’ân’dan tavr-ı kalbe ilham edilen asâ-yı Mûsâ gibi, mânevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünkü müessir ancak eserde görülebilir. Mânevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise,

etraf-ı âlemi Arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlup olup caddeden çıkmamak için, pekçok burhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.

(MN Katrenin Zeyli 18/15.Remz 2/1.p s109 p344)

alâmet: belirti, işaret Arş: Cenâb-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer asâ: değnek, baston asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın asâsı, değneği burhan: güçlü ve sarsılmaz delil ehl-i nazar ve felsefe: tecrübeye dayanarak görüş ve düşünceye sahip olanlar ve felsefeciler ehl-i nazar: tecrübeye dayanarak görüş ve düşünceye sahip olanlar etraf-ı âlem: âlemin her tarafı ihsan edilmek: bağışlanmak ilham: Allah tarafından kalbe atılan mânâlar ilhamen: kalbe gelen mânâlar ve ilhamlar aracılığıyla kitab-ı kâinat: kâinat kitabı, evren mâ-i hayat: hayat suyu murakabe: iç âleme kapanıp kendini tamamen ibadet ve taate vermek, iç âleminde gözlem yapmak müessir: eser sahibi müşkül: zor nâmında: isminde nişan: işaret tavr-ı kalb: kalbin merkezi vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce vesait: vasıtalar vesvese: kuruntu, şüphe zerre: atom, maddenin en küçük parçası

50345 (1) Kur’ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor.

Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet, “Vefî külli şey’in lehü âyetün* tedüllü alâ ennehü vâhid (2)” beytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebârüz eder. İHTAR: Kur’ân’ın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, “Risale-i Nur Külliyatı” güzel bir tarifçidir.

(MN Katrenin Zeyli 18/15.Remz 2/2.p s109 p345)

(1): Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şudur: (bk. s109 p344)

(2): “Herbirşeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır.

âlem: dünya, evren asâ: değnek, baston asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın asâsı, değneği beyt: anlam bakımından birbirine bağlı iki dizeden oluşmuş şiir parçası ehl-i nazar ve felsefe: tecrübeye dayanarak görüş ve düşünceye sahip olanlar ve felsefeciler ehl-i nazar: tecrübeye dayanarak görüş ve düşünceye sahip olanlar hariç: dış ilhamen: kalbe gelen mânâlar ve ilhamlar aracılığıyla mâ-i hayat: hayat suyu muhafaza: koruma, saklama tebârüz etmek: ortaya çıkmak

51349 HUBÂB. Kur’ân-ı Hakîmin ummanından.

“Hüdâyi pürkerem hûd mülki hûd râmîhırad ez tûberâyi tûnikeh dâred behâi bî girân dâdeh (1)”

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyne vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (2)”

(MN Hubâb Risalesi 1/1.p s111 p349)

(1): Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler s290.

(2): Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd

âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün Âl ve Ashabının üzerine olsun!

hubâb: su kabarcıkları Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân umman: okyanus

52356 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar.

Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki

âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp

etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

(MN Hubâb 28/5.İ’lem 2/1.p s113 p356)

âfak-ı âlem: âlemin ufukları ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar âlem: dünya bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı derece-i kıymet: kıymet derecesi etraf-ı âlem: âlemin her tarafı fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî fayiz ve lütuf idrak etmek: anlamak, kavramak kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler kışır: kabuk levâzım-ı beşeriyet: insanlık için gerekli olan şeyler mebde-i hayat: hayatının başlangıcı nazar: bakış nazarıyla: bakışıyla Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.): şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.) neşretmek: yaymak şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik sathî: sığ, yüzeysel semâ: gökyüzü surî: üstün körü şecere-i Muhammediye (a.s.m.): Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikatı ve o hakikatı doğrulayan her şey ve herkes tayaran: uçma, uçuş tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı vasıl olmak: ulaşmak, varmak

53359 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu

âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelli ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü gözü patlatır. Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelînin tecellisine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikîye zarf olamaz.

(MN Hubâb 28/7.İ’lem 1/1.p s114 p359)

imkân harici: imkânsız, imkândışı kezâlik: bunun gibi, böylece, bu da böyle mazhar: yansıma ve görünme yeri Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebeplere tesir gücü veren Allah (c.c.) şems: güneş Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara isimlerinin tecellîleriyle hayat ve bekâ veren Allah (c.c.) tecelli: yansım tenvir etmek: aydınlatmak zarf: kap, kılıf zerre: atom, en küçük madde parçası ziyalandırmak: aydınlatmak

54369 İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir!

Sen kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir. Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki

âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!

(MN Hubâb Risalesi 28/17.İ’lem 1/1.p s117 p369)

âlem-i İslâm: İslâm dünyası cevaz-ı kanunî: kanunen verilen izin, müsaade cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu dalâlet: doğru yoldan sapkınlık dâll: doğru yoldan sapmış, ayrılmış fetvâ: bir mesele hakkında delillere kıyasen dinî hüküm verme herze: boş, saçma sapan söz hezeyan: boş söz, saçmalama hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme hukuk: haklar hukuk-u ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minlere ait haklar kat’iyen: kesinlikle kusur: eksiklik lisan: dil muhalif: aykırı muharrir: gazeteci namına: adına nedamet etmek: pişman olmak nefis: şahsın kendisi; insanı kötüye yönelten duygu neşir: etrafa yayma sıfat: özellik şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler tecavüz: saldırı tevkil etme: vekil yapma, vekil tayin etme ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolunda giden mü’minler

55375 ÜÇÜNCÜSÜ:

Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret

âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

(MN Hubâb Risalesi 28/20.İ’lem (içtihad’a 6 mâni vardır) 6/3. mâni 2/1.p s119 p375)

addetmek: saymak ahval: haller, durumlar câzibedar: çekici, alımlı celb eden: çeken efkâr: fikirler, düşünceler Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma iftiharlı: övünülen iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak iştigal: meşgul olma kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim kıymetli: değerli marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen metâ: mal muhaverat: karşılıklı konuşmalar müteveccih: yönlenmiş, yönelen nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri temin etmek: sağlamak, elde etmek teşkil eden: meydana gelen vesâil: vesileler, aracılar vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen vukuat: meydana gelen olaylar vücuda gelmek: meydana gelmek

56387 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs’attedir ki, ihatası mümkün değildir. Ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan da

âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazan da o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki, Vâcibü’l-Vücudu görmeye çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semâvat kadar büyür. Bazan da bir katreye girer, Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır.

(MN Hubâb Risalesi 28/22.İ’lem 1/1.p s124 p387)

fıtrat: yaratılış, mizaç haddini tecavüz etme: sınırını aşma hilkat: yaratılış ihata: kapsama, kuşatma i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki! katre: damla mahal: yer misafireten: misafir olarak semâvat: gökler Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan Allah (c.c.) vüs’at: genişlik zerre: atom

57396 (1) SANİYEN (2):

Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız.

Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/2.söz Saniyen s130 p396)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten İkincisi. (bk. s130 p395)

Âlem-i İslâm: İslâm âlemi idame: devam ettirme iltizam: bağlanma, bir görevi aksatmadan yerine getirme mesrur: mutlu muhabbet: sevgi saniyen: ikincisi şeâir-i İslâmiye: İslâm’ın sembolleri, işaretleri, ibadetleri teveccüh: ilgi, iltifat

58397 (1) SALİSEN: (2)

Bu

âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine imtisal etmekle, öteki

âlemde de o nurânî güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metâ değil ki, sizin gibi insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/3.söz Salisen s130 p397)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Üçüncüsü (bk. s130 p395)

âlem: dünya dünya-yı deniyye: alçak, değersiz dünya evâmir-i kat’iye: kesin emirler evliyaullah: Allah’ın sevgili kulları güruh: grup, topluluk himmetli: ciddi gayret gösteren, çalışan imtisal etmek: emre uymak, bir emri yerine getirmek istimdad-ı nur: nur isteme, yardım dileme işbâ etmek: doyurmak maksud-u bizzat: doğrudan kast edilen, asıl gaye metâ: değer ve kıymet ölçütü; değerli mal muztar kalmak: yapmak zorunda kalmak, mecbur olmak nefer: rütbesiz asker nurânî: nurlu, parlak refik: arkadaş, yoldaş salisen: üçüncüsü şe’n: büyüklüğü gereği, şanına yakışan şüheda: şehitler

59401 (1) SABİAN: (2)

Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle

âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde,

âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün fırak-ı dalle-i İslâmiye de birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek,

âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/7.söz Sabian s131 p401)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Yedincisi (bk. s130 p395)

âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i küfür: küfrü ve inkârcılığı yaymaya çalışan kişilerden meydana gelen topluluk; inkâr dünyası Avrupa medeniyet-i habise kısmı: Avrupa medeniyetinin çirkin, pis kısmı cemaat: topluluk; İslâmî bağlarla bir birine bağlanmış topluluk cereyan-ı bid’atkârâne: bozucu, zararlı akımlar; dinin aslında olmayan, sonradan oluşturulan ve dine sokulmaya çalışılan zararlı, bozucu fikrî akımlar dahilî: içe ait, içten çıkan desâtir: düsturlar, yasalar, kanunlar dinen: dinî olarak, din açısından fırak-ı dalle-i İslâmiye: İslâmiyetten, doğru yoldan ayrılmış sapık fıkralar fünun: fenler, ilimler galebe etmek: yenmek, üstün gelmek inkılâpvâri: inkılâba benzer değişim, dönüşüm inkıyad: boyun eğme kemmiye-i kalile-i muzırra: zararlı azınlık lâübâliyâne: vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak maddeten: maddî olarak metanet: dini korumada kararlılık, dayanıklılık misyoner: Hıristiyanlığı tanıtmaya ve yaymaya çalışan kimse muhafaza eylemek: korumak sabian: yedincisi salâbet: dini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık sine: iç, göğüs, kalb sünnet: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler vesait: araçlar, vasıtalar

60403 (1) TASİAN: (2)

Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan,

âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.

(MN Hubâb Risalesi (Meclis-i Meb’usana Hitap) 10/9.söz Tasian s132 p403)

(1) Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir. Hicri1339 – Milâdi1922 Tarihinde Meclis-i Meb’usana Hitaben Yazdığım Bir Hutbenin Suretidir.

(2) On Söz ve birkaç nasihat’ten Dokuzuncusu (bk. s130 p395)

âlem-i İslâm: İslâm âlemi, dünyası âli: yüce, yüksek avâm-ı Müslimîn: Müslümanların sıradan halk tabakası bedbaht: talihsiz, bahtsız bilhassa: özellikle can ü dil: içten gelerek, gönülden cesim: çok büyük, iri cumhur-u mü’minîn: mü’minlerin hepsi, Allah’a iman edenler topluluğu evâmir-i Kur’âniye: Kur’ân’ın emirleri frenk: yabancı, Batılı, Avrupalı imtisal etme: emre uyma, boyun eğme intibaha gelmek: uyanmak İstiklâl Harbi: Bağımsızlık savaşı, kurtuluş savaşı istimdat etme: medet umma, yardım isteme istinad etmek: dayanma ittisal etme: birleşme, bağlanma maslahat-ı İslâm: İslâmın menfaatı, yararı meftun: düşkün minnettar: minnet duyan, yapılan bir iyiliğe karşı kendini boçlu hisseden mukallit: taklitçi muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet münâfi: aykırı, zıt namına: adına nazar: bakış, göz tabaka-i avâm: halk tabakası, sıradan insanlar takdim etmek: sunmak takdir etme: bir şeyin değerini anlayarak beğenisini dile getirme, ifade etmee tasian: dokuzuncusu tecerrüt: soyutlanma, sıyrılma, ayrılma zarurî: zorunlu

61412 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kaderle pekçok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harflar, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan mânâlara, mâneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.

Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın dühulüne bir menfez bırakmamıştır.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/5.İ’lem 1/1.p s136 p412)

âlem: dünya, evren delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek dühul: içeri girme, müdahele etme fıtrat: yaratılış, mizaç hareke: Arapça’da harflerin hangi ses değeriyle okunacağını gösteren işaretler haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması ihtimam: dikkat, özen, önem verme ittifak: anlaşma, birlik kalem-i kader: kader kalemi, Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması kesret: çokluk malûm: bilinen mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler menfez: delik münteha: en son nokta nakış: işleme, süsleme nişan: alâmet, işaret ruh-u insanî: insan ruhu sahife-i vech: yüz sayfası; Cenâb-ı Hakkın isimlerinin tecelli edip yazıldığı insan yüzü tekessür: çoğalma tesadüf: rastlantı

62413 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekâsı olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle,

sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/6.İ’lem 2/1.p s137 p413)

abesiyet: boş, fatdasız ve gayesiz oluş adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması bekâ: devamlılık, kalıcılık burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) gaye: amaç gayr-ı mütenahi: sonsuz hıfz: korumak hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen intizam: düzenlilik intizamsızlık: düzensizlik israf: savurganlık kaziye: önerme, iş, mesele maksat: kasıt, amaç mâkûse: ters orantılı muhabbet: sevgi müptelâ olan: bağımlı olan nizam: düzen, sistem sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış her şey seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olma, sona erme şehadet: şahitlik, tanıklık teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar vedia: emanet, ödünç vücuda gelmek: meydana gelmek zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar

63417 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse, şemsin o timsal ve tecellîsinden, hakikî şemsin bütün levâzımâtını, hattâ

âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini talep edip isterler. Maahaza, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretin körlüğü dolayısıyla, hakikî şemsin inkârına zehab ederler. Ve keza, o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, birşeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar.

(MN Hubâb Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 12/9.İ’lem 3/1.p s138 p417)

âlem: dünya, evren ârıza: aksama aslî: asıl, gerçek olan basar: görme duyusu basiret: kalpte eşyanın hakikatini görme, sezme duyusu cezb: çekme, çekim ebleh: ahmak hararet: ısı, sıcaklık husule gelme: ortaya çıkma hususiyat: özellikler iltibas etmek: karıştırmak levâzımât: gerekli şeyler; lâzım olan şeyler maahaza: bunula beraber sair: diğer seyyârât: gezegenler şems: güneş tecellî: görünüm, yansıma timsal: görüntü vücud-u hakikî: asıl varlık, gerçek vücut vücud-u zıllî: bir şeyin gölgesinin varlığı zehab etmek: fikrine kapılmak, yanlış düşünceye girmek zerre: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık

64423 ZEYLÜ’L-HUBÂB.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Öyle bir Allah’a hamd, medih ve senâlar ederiz ki, şu

âlem-i kebir Onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük

âlem de Onun ibdâıdır. Biri inşâsı, diğeri binâsıdır. Biri san’atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnûudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.

(MN Zeylü’l-Hubâb 1/1.p s142 p423)

abd: kul âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat azamet: büyüklük, yücelik ecza: cüzler; kısımlar, bölümler hamd: şükür ve övgü hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratması ibdâ: benzersiz ve örneksiz yoktan var etme, yaratma icad: var etme, yaratma i’câzvâri: mu’cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan inşâ: varlıkları yine var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma kudret: Allah’ın güç ve iktidarı mahlûk: yaratılmış, varlık masnû: san’at eseri varlık medih: övgü mescid: ibadet edilen yer mülk: sahip olunan şey memlûk: sahip olunan şey; kul nakış: işleme, süsleme nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış geyelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sâbit: değişmez; ispat edilmiş, ispatlanmış, kesin senâ etmek: tekrar tekrar övmek, yüceltmek sıbga: boya sikke: damga zeylü’l-hubâb: Hubâb Risalesine bir ek ziynet: süs

65424 Ellâ hümme yâ kayyûmel erdı vessemâi innâ nüşhidüke ve cemîa mas’nû âtike ve cemîa..(1)”

(MN Zeylü’l-Hubâb (Salât ve Selâm) 1/1.p s142 p424)

(1): Ey yer ve göğün kayyûmu olan Allah’ım! Seni ve Senin bütün san’at eserlerini ve mahlûklarını şahit tutarak ilân ederiz ki, Sen, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’sın. Sen birsin, ortağın yoktur. Günahlarımızın affı için Sana dönüyor ve af diliyoruz.

Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed’in, Senin kulun ve peygamberin olduğuna da şehadet ediyoruz. Allah’ım, onun hürmetine münasip ve Senin rahmetine lâyık şekilde, ona ve bütün Âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.

66441 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden

“birincisi”, cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi birşey zerreden

âleme kadar vahdetle muttasıf ve alâkdardır. Öyle ise Sânide de vahdet var. Öyle ise Sâni Ehaddir.

İKİNCİSİ: Herşeyde kabiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî birşeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Herşeyin icad ve inşâsındaki suhulettir. Gözle görünen san’attaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir.

(MN Zeylü’l-Hubâb (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 18/8.İ’lem 1/1.p s147 p441)

âdi: basit, sıradan âlem: dünya, evren antika: eski ve kıymetli san’at eseri cüz’î: ferdi; bir sınıf veya türe ait olan birey, ferd Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen, bir olan Allah (c.c.) eser-i san’at: san’at eseri eşya: şeyler, varlıklar hayvanî: hayvanlara ait, hayvansal icad: var etme, yaratma inşâ: varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma kabiliyet: yetenek kemâl-i ittikan: tam bir mükemmellik, kusursuzluk küllî: tür, belli bir sınıfa ait bireylerin tamamı liyâkat: iktidar, ehliyet, lâyık olmak muttasıf: vasıflanmış, bir özellikle nitelendirilmiş nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde san’atla yaratan Allah (c.c.) suhulet: kolaylık vahdet: birlik zerre: atom

67458 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu gördüğün büyük

âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o

âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, harikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretefzâ dâvet ediyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/1.İ’lem 1/1.p s154 p458)

âlem: evren, kâinat âlem-i kebir: büyük âlem, evren andelîb: bülbül antika: eski ve kıymetli san’at eseri âsâr-ı san’at: san’at eserleri câzibedar: çekici bir şekilde farz etmek: var saymak harika: olağanüstü, hayranlık veren haşmet: heybet, görkem, büyüklük, yücelik hâvi: içine alan hayretefzâ: hayret içinde bırakacak şekilde, hayret saçan kâtib: yazar, müellif; bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) makarr-ı saltanat: saltanat, otorite ve hâkimiyet merkezi mu’cize: bir benzerini yapmakta başkasını âciz bırakan olağanüstü şey mücessem: cisimleşmiş, maddî şekle bürünmüş münâdi: nida eden, seslenen, çağıran nazar: bakış nâzır: bakan, gören nur: aydınlık, ışık nur-u Muhammedî (a.s.m.): bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru ruh: hayat kaynağı, can, cevher Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semere: meyve, netice Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi Ezelî Sultan, Allah (c.c.) şaşaalı: gösterişli, parlak şecere: ağaç tahayyül etmek: hayal etmek târif etmek: anlatmak, tanıtmak tasavvur etmek: düşünmek, zihinde canlandırmak, hayal etmek tecelliyat-ı cemâliye: İlâhî güzelliklerin akisleri, yansımaları teşrifatçı: önemli bir mekânda, gelenleri buyur eden zîhayat: canlı, hayat sahibi

68459 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza,

hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/1.p s155 p459)

eczâ: cüzler; parçalar, kısımlar ekmel: en mükemmel hâsiyet: özellik hâvi: içine alan hilkat: yaratılış hilkat-i âlem: âlemin, kâinatın yaratılışı ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep malûm: bilinen meziyet: üstün özellik semere: meyve, netice şecere: ağaç

69460 Sonra, o şecerenin (1) semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek,

âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla

âlemin envâıyla, eczâsıyla pekçok alâkaları vardır. Esmâ-i Hüsnânın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakiki ile itminan edebilir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/2.p s155 p460)

(1): Hilkat şeceresinin (bk. s155 p459)

âlem: dünya, evren âlem-i İslâmiyet: İslâm âlemi bâni: binâ eden, kuran, kurucu eczâ: cüzler, parçalar, kısımlar emel: istek, arzu envâ: neviler, türler Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri Ganiyy-i Mutlak: hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah (c.c.) Hâfız-ı Hakiki: bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydeden ve onları her türlü kötülüğe ve tahlikeye karşı gerçek koruyucu olan Allah (c.c.) ihtiyacat: ihtiyaçlar itminan etmek: tatmin etmek ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek nur: aydınlık saika: yönlendirme, sebep semere: meyve, netice şecere: ağaç şecere-i İslâmiyet: İslâmiyet ağacı

70461 Ve keza, (1) o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün

âlemi temsil eder. Ve Vahid-i Ehadden başka merkezinde birşeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada birşeye razı olmuyor.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/3.p s155 p461)

(1): insanın çekirdeği olan kalb (bk. s155 p460 - p462)

âlem: dünya, evren bekâ: devamlılık, kalıcılık ebedî: sonu olmayan sonsuzluk fihriste: özet, bir şeyin içeriği kabiliyet: yetenek maada: -den başka, -in dışında razı olmak: hoşnut olmak sermedî: devamlı, sürekli Vahid-i Ehad: birliği her şeyi kapladığı gibi her bir şeyde de ayrı ayrı tecellileri görülen Allah (c.c.)

71462 İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nurânî, misâlî

âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî

âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâp edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/2.İ’lem 6/4.p s155 p462)

âlem-i emir: allah’ın kudret ve emrinin tecelli ettiği âlem; Cenâb-ı Hakkın değişmeyen sabit hakikatler şeklinde devam eden kanunlar âlemi cismânî âlem: beden dünyası ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intibah: uyanış iska etme: su verme, sulama misâlî: yansıyan, görüntü halinde olan nur: aydınlık nurânî: nurlu, parlak ruh: hayat kaynağı, can, cevher şecere-i nurânî: nurlu, parlak ağaç terbiye: eğitim ubudiyet: Allah’a kulluk

72465 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu görünen umumî

âlemde her insanın hususî bir

âlemi vardır. Bu hususî

âlemler, umumî

âlemin aynıdır. Yalnız umumî

âlemin merkezi şemstir. Hususî

âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî

âlemin anahtarları o

âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî

âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet, ayinede irtisam eden bir bahçe, hareket, tegayyür ve sair ahvalinde ayineye tâbi olduğu gibi, her şahsın

âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misal gibi. Binaenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü kalbin kâsavetinden bir zerre, senin şahsî

âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/3.İ’lem 1/1.p s156 p465)

ahval: haller, davranışlar âlem: dünya, evren eşhas: şahıslar, kişiler hususî âlem: şahsa ait, özel âlem hüsün: güzellik irtisam eden: resmedilen, görünen kâsavet: katılık, sertlik kubuh: çirkinlik, kötülük küsufa tutturmak: örtmek, perdelemek letâif: insanın mânevî yapısında bulunan ince duygular misal: aynadaki yansıma, görüntü safvet: paklık, temizlik şems: güneş tâbi: bağlı tegayyür: başkalaşma umumî âlem: genel dünya, evren zerre: en küçük madde parçası ziya: ışık zulmet: karanlık

73466 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri

âlemdedir. Biri “ene” dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı kastî, gölgevâri bir ayine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar. İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır. Cenab-ı hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/4.İ’lem 2/1.p s156 p466)

âlem: dünya, evren ene: ben; benlik feyiz: mânevî gıda, ilham, bereket, bolluk gaflet: umursamazlık, duyarsızlık, emir ve yasaklardan habersiz davranma gölgevâri: gölge gibi, gölgeye benzer hamd: övgü, teşekkür, minnet İlâhî: Allah’a ait, Allah’tan gelen kasten: bilerek ve isteyerek maahaza: bununla beraber maddiyun: materyelistler, her şeyi maddeye bağlayıp, madde ile açıklamaya çalışanlar mezkûr: zikredilen, ifade edilen nakış: işleme, süs nazar: bakış, görüş nazar-ı ehemmiyete alma: önem verme Rahmânî: rahmeti sonsuz olan, yarattıkalarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah’a âit sanem: put sıbğat: boya şükür: minnet duyup, teşekkür etme tabiat (tâğutu): tabiat putu; maddeci görüş tabiatı bir put gibi şöyle tarif eder: “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put

74477 Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız!

Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin varmıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit

âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı

tedavi ettir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/8.İ’lem 3/3.p s161 p477)

âlem: dünya, evren emsal: benzerler haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma inkâr etmek: reddetmek nümune: örnek tebdil etmek: değiştirmek tecdid etmek: yenilemek vukua gelme: gerçekleşme, meydana gelme

75481 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangibir noktaya girse bütün

âlemi beraberce götürmek isteğindedir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/12.İ’lem 1/1.p s162 p481)

âlem: dünya, evren daire-i imkân: imkân dairesi; bir şeyin var veya yok olabilme ihtimalinin eşit olduğu daire, kâinat fena: yok olma garip: şaşırtıcı ihata etmek: içine almak, kapsamak kâinat: yaratılmış her şey, evren katre: damla maahaza: bunula beraber, bununla birlikte müdahale: karışma münhasır: ait, sınırlı yed-i tûlâ: uzun el zerre: maddenin en küçük parçası, atom

76483 Evet; “Ve âhıru deağ’vâhüm enil hamdü lillâhi rabbil âlemiyn (Yûnus 10/10) (1)” olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in’âm şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesileyle zeval-i nimetin tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/13.İ’lem 2/2.p s163 p483)

(1): Yûnus Sûresi 10/10: “Onların (Cennettekilerin) duaları şu sözlerle sona erer: “Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet,

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”

âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi ayn-ı lezzet: lezzetin ta kendisi delâlet etmek: işaret etmek elem: acı, keder, üzüntü hamd: övgü, minnet ve şükür hasıl olma: meydana gelme in’âm: nimetlendirme, nimet verme nimet: ihsan; insan hayatına lâzım olan maddî ve mânevî herşey semere: meyve, netice, sonuç şecere: ağaç tasavvur: düşünme, hayal etme zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak zeval-i nimet: nimetin yok olması, sona ermesi

77488 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cam, su, hava,

âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki ayinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü, o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vakıf olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/17.İ’lem 1/1.p s165 p488)

akis: yansıma âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem asıl: bir şeyin kendisi binaen: dayanarak gayr: başka hararet: ısı hâsiyet: özellik maddiyat-ı kesife: kesif, şeffaf olmayan maddeler mahal: yer mahrum: yoksun mâlik: sahip mazhar: ayna olma, yansıma yeri muttasıl: yapışık, bitişik münfasıl: ayrılmış, ayrık nurânî: nurlu, parlak Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) sair: başka salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.)edilen rahmet ve esenlik duaları şems: güneş şuur: bilinç tecellî-i timsal: görüntünün belirmesi, yansıması temessül etme: belirme, görünme, aksetme timsal: görüntü, akis vakıf olmak: etraflıca bilmek ziya: ışık

78500 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassun ile, adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda,

Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir.

Çünkü,

âlemde Cenâb-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve idam vardır.

“Yef’alüllâhü mâ yeşâü (İbrahim 14/27) (1) “Ve yeah’kümü mâ yürid (Mâide 5/1) (2)

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/24.İ’lem 1/1.p s170 p500)

(1): İbrahim Sûresi 14/27: “Allah dilediğini yapar.”

(2): Mâide Sûresi 5/1: “Allah dilediği gibi hükmeder.”

adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: kesin yokluk âlem: dünya, evren beka: devamlılık, kalıcılık elfaz: kelimeler, sözler emir: buyruk eşya: varlıklar fen: bilim hikmet-i cedide: yeni hikmet, felsefe icad: var olma, yaratılma idam: yok edilme, ortadan kaldırma ifrat etmek: aşırılığa kaçmak inhilâl: dağılma, unsurların çözülüp ayrışması kelimat: kelimeler masun: korunmuş, muhafaza edilmiş serîüzzeval: hızla, süratle yok olup giden sır: ince hakikat sun’: san’atla yapma, yaratma tahassun: sağlam korunma, iyi muhafaza edilme tahlil: çözülme, dağılma, ayrışma tasavvurat: düşünceler, zihinde canlandırmalar, hayaller terekküp: oluşum, unsurların birleşmesi terkip: oluşum, unsurların bir araya getirilmesi vakıf olmak: bilmek, üzerinde durmak, ele almak vuzuh: açıklık zeval: sona, yokluğa doğru gitme, yok olma

79501 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kabir,

âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/1.p s170 p501)

âlem-i âhiret: âhiret âlemi; öldükten sonraki sonsuz hayat cihet: yön, taraf gusül: yıkanıp temizlenme; boy abdesti ikrah etmek: kötü görme; tiksinme, nefret etme iltihak: bir topluluğa katılmak istikzar: kirlenme, kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme iştiyak: çok arzu ve istek kabir: mezar kazûrat: pislikler, süprüntüler rahmet: İlâhî şefkat, merhamet

80504 İ’lem eyyühe’l-aziz!

“Sübhanallah”, “Elhamdü lillah”, “Allahu ekber”

bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

1) Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata,

âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.

2) Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.

3) Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahu ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/26.İ’lem 1/1.p s171 p504)

âciz: güçsüz âlem: dünya Allahuekber: “Allah en büyüktür” azîm: büyük, yüce bilhassa: özellikle dehşet-engiz: dehşet verici, ürpertici elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsusutur Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) halk: yaratma hamd: övgü ve şükür harekât-ı garîbe: hayret verici, şaşırtıcı hareketler idame-i nimet: nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi idrâk: anlayış, kavrayış İlâhî: Allah tarafından yapılan in’âm: nimetlendirme izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak kâinat: evren, yaratılmış her şey mahall-i istimal: kullanma yeri mahlûkat-ı acibe: şaşırtıcı mahlûklar, harika yaratıklar, varlıklar mâ-i zülâl: saf, temiz, soğuk ve tatlı su mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, yüce Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (c.c.) nebean etme: doğma, yerden çıkma, kaynama nimet: hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” tezyid-i lezzet: lezzeti arttırma, fazlalaştırma tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama ünvan: isim

81506 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurları bu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah, melce’ ve mence’dir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce’ ve mence’ odur. Allah Bâkîdir;

âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/28.İ’lem 1/1.p s172 p506)

abd: kul adem: yokluk, hiçlik âlem: dünya, evren Bâkî: Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah (c.c.) beka: devamlılık ve kalıcılık bu’diyet: uzaklık Ganiyy-i Muğnî: bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve her varlığın zenginliği Kendisinin tükenmez hazinesinden çıkan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.) hâlis: içten, ihlâslı kâfi: yeterli kâinat: evren, büün yaratılmışlar Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (c.c.) kurbiyet: yakınlık; kulun Allah’a yakınlığı lizatihî: bizzat kendisi, kendisinin bir özelliği olarak mahbub: sevgili, sevilen Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah melce’: sığınak mence’: kurtaracak yer Mûcid: icad eden, var eden Allah (c.c.) mülk: sahip olunan şey nur: aydınlık tevekkül etme: Allah’a dayanma ve güvenme Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (c.c.) vücut: varlık ziynet: süs zulmet: karanlık

82513 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya ayinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet, müstakbel, mâzinin ayinesidir. Mâzi berzaha, yani

öteki âleme intikal ve inkılâp ettiğinde, suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal ayinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan mânevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ, arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir ayineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o ayinenin içindeki timsallerle uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman, “Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarap değil, seraptır. Bunlarla uğraşmak azb değil azaptır” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikâtta bulunmaya başlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/2.İ’lem 1/1.p s178 p513)

âlem: dünya, evren azb: tatlılık berzah: iki şey arasındaki perde; öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki geçiş yeri, âlemi cihet: taraf, yön esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, vurdumduymazlık hâvi: içine almış hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intikal etmek: geçmek, ulaşmak mânevî: mânâya ait mâzi: geçmiş zaman muhabbet: sevgi müstakbel: gelecek zaman nur: aydınlık sefer: yolculuk serap: göz aldanması suret: görüntü tedarikâtta bulunma: elde etmek, sahip olmak için hazırlık yapma temessül: yansıma timsal: görüntü şark: doğu vedia etmek: emanet etmek, ödünç olarak bırakmak, vermek

83514 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller: 1) Tevhidin bütün iktizâlarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir. 2) Esmâ-i Hüsnânın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlâhiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir. 3) Rububiyet ve ulûhiyete âit şuûnatı kemâl-i muvazene ile cem etmesidir. Kur’ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliya ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınına dalmış olan İşrâkiyun ve

âlem-i gayba nüfuz eden Rûhâniyun dahi Kur’ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyet olduğundan, hakikat-i mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat-tefritle tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü bozup muvazeneyi ihlâl ediyorlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/3.İ’lem 3/1.p s178 p514)

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem bâtın: bir şeyin iç yüzü beşer: insan cem etmek: toplamak cihet: taraf, yön Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri eşya: varlıklar evliya: Allah dostları veli kullar hak: doğru, gerçek hakaik-i âliye-i İlâhiye: Allah’a ait yüksek, yüce hakikatler, gerçekler hakikat: asıl, esas hakikat-i mutlaka: bir sınırı olmayan sınırsız hakikat, gerçek hâsiyet: özellik ifrat: normalden yukarı olma, aşırılık ihata etmek: kuşatmak, kapsamlı olarak anlayıp idrak etmek ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak iktizâ: bir şeyin gereği İşrâkiyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri kemâl-i muvazene: mükemmel derecede ölçülü ve dengeli olma Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: ifade ve açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim melekût: görünmeyen mânevî âlem, herbirşeyin iç yüzü mertebe: derece, aşama muhafaza etmek: korumak mukayyet: sınırlı muvazene: denge, ölçü müraat etmek: riayet etmek, uymak nazar: bakış; bakış açısı netaic-i fikir: düşünce ürünleri, düşünce ürünü eserler nüfuz etme: içine girme rububiyet: Rablık Rûhâniyun: gayb âlemine nüfuz eden nurânî ve ruhânî kimseler sadık: doğru, doğrulayıcı şuûnat: Cenab-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tasarruf: dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma tenasüp: uygunluk tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait kılınması ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık

84519 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Vücut nev’inde tezâhüm yoktur. Yani, pekçok

âlemler, haller, vücut sahnesinde içtima eder, birleşirler. Meselâ, gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit,

âlem-i misale bir pencere hükmünde olan camlarda pekçok menzilleri, odaları göreceksin.

SANİYEN: Odada otururken, kemâl-i suhulet ile o misalî odalarda her çeşit tebdil, tağyir, tasarruf edebilirsin.

SALİSEN: Odadaki elektrik, elektrik misallerinin en uzağına en yakındır. Çünkü, o misalî misallerin kayyûmu odur.

RABİAN: Bu maddî vücudun bir habbesi, bir parçası, o misalî vücudun bir

âlemini içine alabilir. Bu dört hüküm, Vâcib ile

âlem-i mümkinat arasında da câridir. Çünkü mümkinatın vücudu, vâcibin nurundan bir gölge olduğu cihetle, vehmî bir mertebededir. Vâcibin emriyle vücud-u hariciyeye girer. Sâbit ve müstekar kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzat hakikî bir vücud-u haricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcibü’l-Vücudun icadıyla bir vücuttur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/6.İ’lem 1/1.p s181 p519)

âlem: dünya âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i mümkinat: mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem bizzat: doğrudan câri: geçerli cihetiyle: yönüyle habbe: dane, tohum hakikî: asıl, gerçek hal: tavır, durum icad: var etme içtima etmek: toplanmak, bir araya gelmek kayyûm: bir şeyi ayakta tutan, devam ettiren sebep kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık menzil: yer, durak mertebe: derece misal: görüntü misalî: görüntüden ibaret mümkinat: varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olanlar müstekar: yerleşmiş, karar kılmış nev’: tür, cins nur: aydınlık rabian: dördüncü olarak sâbit: yerinde duran, varlık dünyasındaki yerine yerleşmiş salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak tağyir: başkalaşım tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme, idare etme tebdil: değişim tezâhüm: birbirine sıkıntı verme, sürtüşme, sıkışma Vâcib (Vâcibü’l-Vücud): Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vehmî: varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen vücut: var oluş, varlık vücud-u harici: ortaya çıkmış olan, görünen varlık zâil: geçip gidici, yok olucu zıll: gölge

85520 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bu güzel

âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip târif etmemesi de muhaldir. Çünkü, insan, Mâlikin kemâlatına delâlet eden

âlemin hüsnünü görüyor. Ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zâfiyetiyle beraber harika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlûkat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan, bütün esbab içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin rusül vasıtasıyla böyle yüksek, fakat gafil abdlerine kendisini bildirip târif etmesi zarurîdir ki, o Mâlikin evâmirine ve marziyatına vakıf olsunlar.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/7.İ’lem 1/1.p s182 p520)

abd: kul âlem: dünya, evren cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade, seçme gücü delâlet etme: işaret etme, gösterme esbab: sebepler eşref-i mahlûkat: yaratıkların en şereflisi evâmir: emirler gafil: habersiz, vurdumduymaz, umursamaz; Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından hebersiz halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan hüsün: güzellik kemâlat: mükemmellikler, kusursuzluklar küre-i arz: yerküre Mâlik: sahip; görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) Mâlik-i Hakikî: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) marziyat: Allah’ın rızasına vesile olan herşey muhal: olması imkânsız olan şey rusül: peygamberler salâhiyet: yetki semâ-i dünya: dünya semâsı, gökyüzü, uzay târif etmek: bildirmek, tanıtmak tasarrufat-ı acibe: hayret verici tasarruflar, işler tasarruf etme: irade ve seçim gücüyle dilediği gibi hareket etme, yönetme, kullanma ünvan: isim vâkıf: bilgi sahibi, farkında olan, haberdar vasıta: aracı zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük zarurî: zorunlu

86522 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlem-i ziya,

âlem-i hararet,

âlem-i hava,

âlem-i kehrüba,

âlem-i elektrik,

âlem-i cezb,

âlem-i esir,

âlem-i misal,

âlem-i berzah gibi

âlemler arasında müzaheme ve yer darlığı yoktur. Bu

âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler.

Kezalik, pek geniş gaybî

âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur. Kezalik, bu kesif

âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/9.İ’lem 1/1.p s182 p522)

âlem: dünya, evren âlem-i berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi âlem-i cezb: çekim âlemi, dünyası âlem-i esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem âlem-i hararet: sıcaklık âlemi âlem-i hava: hava âlemi âlem-i kehrüba/ âlem-i elektrik: elektrik âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ziya: ışık âlemi arz: dünya cereyan: akma, akım, dolaşım cevelan: dolaşma, gezme cinnî: cin taifesinden olan, cinler deveran: dönüp dolaşma gaybî: bilinmeyen, gabya ait olan hararet: ısı, sıcaklık içtimâ: toplanma, bir araya gelme ihtilâl: karışıklık, kargaşa kesif: katı, yoğun kezalik: bunun gibi mâni: engel men etmek: yasaklamak müsademe: çarpışma müzaheme: sıkışma, sürtüşme, birbirine zahmet verme nur: aydınlık nüfuz: etki, tesir ruh: hayat kaynağı, can, cevher ruhânî: maddî yapısı olmayan, lâtif varlık seyeran: seyahat, gezinme şuâ: ince ışık huzmesi, parıltısı vasıta: aracı ziya: ışık

87525 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu

kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. Meselâ,

maddiyat âlemi Cenâb-ı Hakkın envar-ı nimetini cezb etmek için hakikî bir ihtiyaçla şemse muhtaç olduğu gibi,

âlem-i mâneviyat dahi rahmet-i İlâhiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh, Resul-i Ekremin (a.s.m.) nübüvveti, şemsin kat’iyet ve vuzuhu derecesinde kat’î ve vâzıhtır.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/12.İ’lem 1/1.p s183 p525)

âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî, madde ötesi dünya Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cezb etmek: kendine doğru çekmek envar-ı nimet: nimet nurları hakikî: gerçek izah etmek: açıklamak kat’î: kesin, şüphesiz kat’iyet: kesinlik kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat maddiyat: maddi şeyler nübüvvet: peygamberlik rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti Resul-i Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) şems: güneş şems-i nübüvvet: peygamberlik güneşi tefsir etmek: açıklamak, izah etmek vâzıh: açık, aşikâr vuzuh: açıklık ziya: ışık

88527 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesb eder. Ve keza, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda

âlemin eczâsıyla şuurca alâkadar olduğundan, nebatî olsun, hayvanî olsun, pekçok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nevi gibidir. Ve bu itibarla, insanın bir ferdi, neviler sırasına geçer. Binaenaleyh, gerek hayvanatın, gerek semeratın nevilerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevâm ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde câridir.

HÜLÂSA: Kur’ân’ın âyetleriyle ebnâ-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delâletler olduğu gibi,

kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübrâya pek kat’î delâletler ve işaretler vardır. (MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/14.İ’lem 1/1.p s184 p527)

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âyât-ı tekviniye: Allah’ın yaratılışa dair koyduğu kanun ve emirleri gösteren bu dünyadaki âyetler, deliller câri: geçerli delâlet: işaret etme, gösterme ebnâ-yı beşer: insan oğulları, insanlar eczâ: parçalar, kısımlar hayvanat: hayvanlar hayvanî: hayvansal haşerat: zararlı, zehirli böcekler haşir ve neşir: yeniden dirilip toplanma ve yayılma; kıştan sonra bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilip yayılması gibi hevâm: böcekler hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev hülâsa: özet ihata-i fikriye: fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı kat’î: kesin, şüphesiz kesb etmek: kazanmak, elde etmek kıyamet: bütün kâinatın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet; varlığın bozulup dağılması, dünyanın sonu kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat kitabı külliyet: kapsamlılık, bütün fertleri kapsama mükerrer: tekrarlanan, devamlı nebatî: bitkisel nevi: çeşit semerat: meyveler, neticeler, sonuçlar senevî: yıllık şuur: bilinç tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme vukua gelmek: meydana gelmek vücuda gelme: var olma vüs’at: genişlik, kapasite

89531 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakikî

âlemden kendisine mahsus hayalî bir

âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’ân’dan fehim ve iktibas ettiği, (hâfızasında) kendine has bir Kur’ân vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder. Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddit sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahz edebilir. Çünkü, bir âyetin sair âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla, müteaddit sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur’ân hükmünde olur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/18.İ’lem 1/1.p s186 p531)

ahz etmek: almak; rehber, yol gösterici vs. edinmek âlem: dünya, evren âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri cihet: taraf, yön ehl-i meşrep: bir hareket tarzı ve yol takip edenler, bir metoda sahip olanlar fehim: anlayış, anlama, kavrama hakikî: gerçek hayalî: hayale dayalı hidayet: doğru ve hak yola ulaşma iktibas etmek: alıntı yapmak ittisal: bitişmek, birleşmek meşreb: yol, hareket tarzı, metot meziyet: üstün nitelik, özellik münasebet: irtibat, ilişki, ilgi müteaddit: birçok rahmet: şefkat, merhamet, bağış sair: başka sûre: Kur’ân-ı Kerimin ayrıldığı 114 bölümden her biri terbiye: eğitim, yetiştirme ulemâ: âlimler vahşet: yalnızlık, yabancılık

90535 (A) İKİNCİ KELİMENİN (B) MUHÂLÂTI:

1) İnsanın me’hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczanelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizam ve muvazeneyle o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sânisiz, esbab ve mevadd-ı câmideden suduru mümkündür diyebilir.

2) Birşeyin kemâl-i intizam ile gayr-ı mahdut, kör, sağır, câmid, şuursuz esbabtan sudurunun muhaliyeti nisbetinde, sâni’siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zahire taallûku vardır. Bâtındaki lâtif, ince, garip nakışlara, san’atlara nüfuzu yoktur.

3) O kelimenin iktizâsına göre kemâl-i ittifak ve intizam ile ihtiyâcat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtimâ,

âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtimâ etmeleri demektir. Çünkü, insanın ustası esbab olduğu takdirde,

âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O halde, insanın bir hüceyresinde

âlemin eczâsı içtimâ edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/3.p s189 p535) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): ikinci kelime: “Mûcid ve müessir esbabtır.”

alâkadar: alâkalı, ilgili âlem: dünya, evren âmil: amel eden, iş gören, etken azamet: büyüklük, haşmet, heybet bâtın: bir şeyin iç yüzü câmid: cansız cüz: parça, bölüm eczâ: parçalar, bölümler erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan ana unsurlar, temel esaslar esbab: sebepler garip: ilginç, tuhaf, şaşırtıcı gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sonsuz hayatî: hayatla bağlantılı içtimâ: toplanma içtimâ etmek: toplamak ihtiyâcat: ihtiyaçlar iktizâ: bir şeyin gereği kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen, sistem kemâl-i ittifak ve intizam: tam ve mükemmel birlik ve düzen lâtif: ince, hoş, güzel maahaza: bunula beraber mâcun: yoğrulmuş hamur, karışım me’haz: kaynak mevadd-ı câmide: cansız maddeler muhal: olması imkânsız şey muhâlât: olması imkânsız olan şeyler muhaliyet: imkânsızlık muvazene: denge mümteni: gerçekleşmesi imkânsız olan mütebâyin: birbirine uymayan, ayrı, farklı nakış: işleme, süsleme nazaran: bakarak, -göre nisbetinde: oranında nüfuz: etki, tesir sâni: san’atkâr sudur: ortaya çıkma, meydana gelme taallûk: ilgili olma, bağlantılı olmak teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak vaziyet: durum, hâl zahir: dış görünüm

91536 (A) ÜÇÜNCÜ KELİMENİN (B) MUHAL VE BUTLANI İSE:

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalâletçe hakikat zannedilmişir. Diğeri bâtınıdır ki, san’at-ı İlâhiye ve sıbğa-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîmin cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni olarak telâkki ettikleri tabiata cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalâletten neş’et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ ettikleri hezeyanlardır. Çünkü, müteaddit eserlerimde kat’î bir surette ispat edildiği gibi, harikaların harikası olan şu san’at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîrin yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyet, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa

âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır?

Hâşâ, sümme hâşâ!

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/4.p s189 p536) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat) (bk. s188 p533)

(B): üçüncü kelime: “Tabiat iktiza etti.” kelimesidir.

âlem: dünya, evren bâtın: bir şeyin iç yüzü baûda: sivrisinek butlan: bir şeyin olması için gerekli şartları taşımadığından boş, faydasız olma, batıl olma câmid: cansız cenah: kanat cihet: taraf, yön cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr ehl-i gaflet ve dalâlet: âhiretten habersiz, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız, doğru ve hak yoldan sapmış kimseler evsaf-ı kemâliye: kusursuz, mükemmel nitelikler, özellikler Habîr-i Basîr: Kendisine hiçbirşey gizli kalmayacak şekilde bilen, her şeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah (c.c.) hakikat: doğru ve gerçek Hâlık-ı Hakîm-i Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan ve yarattığı her şeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâşâ, sümme hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil hezeyan: boş söz, saçmalama ıztırar: çaresiz kalma, zorunlu olma ihtirâ etmek: icad etmek, bulmak ittifak: anlaşma, birlik kat’î: kesin, şüphesiz kesif: katı, yoğun, saydam olmayan miskin: zavallı, muhtaç muhal: olması imkânsız şey mukayyet: kayıt altında, sınırlı muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan müteaddit: birçok, çeşitli nakış: işleme, süsleme neş’et etme: kaynaklanma san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı sâni: san’âtkâr, san’atla iş yapan sıbğa-i Rahmâniye: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah’ın boyası tabiat: Evrende bulunan her şey tabiat kanunları; (tabiat fikri) materyalist düşünce telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesadüf: rastlantı teşekkül: oluşum yed-i kudret: Allah’ın kudret eli zahir: dış görünüm

92539 (A) HÜLÂSA:

Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnat edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnat edilirse,

âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimâları lâzım gelir. Halbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ! Maahaza, hüceyreden tut,

âleme kadar herbirşeyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni de vahid olacaktır. Çünkü, vahid ancak vahidden sudur eder. Ve keza, bir habbe şemsi ziyasıyla, rengiyle, (tecellî suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibarıyla, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza, vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücud-u vücubî daha kavi, daha râsih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir. Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayine ve mâkesdirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücutlara ayine olduğu gibi, imkânî vücutlar da vücud-u vücubîye ayinedir. Sonra o imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de, vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (3 kelime) (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/1.İ’lem 7/7.p s191 p539) (A) Bazı insanların ağzında dolaşan üç kelime;

1- Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir

2- Mûcid ve müessir esbabtır

3- Tabiat iktiza etti. (Bu üç kelimat hakkında yapılan beyanat’ın devamıdır) (bk. s188 p533)

âlem: dünya, evren esbab: sebepler habbe: dane, tohum hâşâ: asla öyle değil hülâsa: özet içtimâ: toplanma ilâh: tanrı, mabud ilm-i ezelî: Allah’ın her şeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi ilm-i muhiti ezelî: Allah’ın, geçmiş ve gelecek bütün zamanları ve her şeyi kuşatan sonsuz ilmi imkânî: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan intikal etmek: geçmek, ulaşmak isnad: dayandırma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kavi: güçlü, kuvvetli keza: bunun gibi maahaza: bununla beraber mahal: yer, saha, alan mâkes: ayna, yansıma yeri masdar: kaynak masdariyet: kaynaklık, kaynak olmak mertebe: derece muhit: kuşatan, kapsayan muhkem: sağlam nevi: çeşit rasih: sağlam, yerleşmiş sabit: kesin, yerleşmiş, kararlı, değişken olmayan sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sıfat: nitelik, özellik sudur etmek: çıkmak, meydana gelmek şems: güneş tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tecellî: yansıma tecellîyât-ı nuriye: nurlu tecellîler, parlak yansımalar temessül etme: görünme vahdet: birlik vahid: bir vasıl olmak: ulaşmak, varmak vücuda gelmek: meydana gelmek vücud-u haricî: zihinde bulunan veya aynada yansıması görünen bir şeyin dış dünyadaki maddî varlığı, gerçekliği vücud-u hakikî: gerçek varlık vücud-u misalî: maddî olmayan, görüntüden ibaret, yansımaya dayalı olan varlık vücud-u vücubî: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbirşeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve diğer varlıkların var olması Kendisine bağlı olan, yokluğu düşünülemeyen varlık, Allah (c.c.) ziya: ışık

93540 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kevn ve vücut sahasında durup

ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var. Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nuranî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

(MN Habbe’nin Zeylü’z-Zeyl’i Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 6/2.İ’lem 1/1.p s192 p540)

ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar azamet: büyüklük cismanî: maddî yapısı olan esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma fâil: işi yapan hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hassa: ayırıcı özellik infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme kesif: katı, yoğun, saydam olmayan kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat keza: bunun gibi lâtif: ince, cismanî olmayan maddî: cismanî, gözle görülen mertebe: derece misal: örnek Mûcid: her şeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah (c.c.) mücerret: somut olmayan, soyut müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları müsebbebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma nisbetinde: oranında nur: aydınlık, ışık nuranî: nurlu Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) semâ: gökyüzü şe’n: durum, hâl, özellik teessür: etkilenme vukua gelme: meydana gelme, olma vücut: varlık ziya: ışık

94549 BİRİNCİ NOTA. Kendi nefsime hitaben demiştim:

Ey gafil Said! Bil ki, “şu

âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen” (1), hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir. Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/1.Nota 1/1.p s197 p549)

(1): Hadis-i Şerif : Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenaiz 52;

Müsned, 3:110

âlem: dünya asr: yüzyıl bahusus: hususan, özellikle berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem berzahî: kabir âlemine ait ebed: sonsuzluk ebedî: sonsuz ehemmiyet: değer, önem etvâr: haller, tavırlar Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetli ve benzersiz san’atıyla yaratan Allah (c.c.) fenâ: gelip geçici oluş fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen firak: ayrılık gafil: duyarsız, sorumsuz harab: yok olma, yıkılma hitaben: hitap ederek husul: meydana gelme hususan: özellikle inkıraz: dağılıp yok olma, son bulma inkılâbât: değişimler, dönüşümler kâr-ı akıl: akıl kârı, işi lâtife: ince duygu mahiyet: öz nitelik, özellik mâsivâ: Allah’ın dışındaki varlıklar mufarakat eden: ayrılan muktedir olmayan: gücü yetmeyen mutî: emre uyan, itaat eden müsâdemât: vuruşmalar, çarpışmalar nefis: insanın kendisi nota: bildiri rağmına: zıddına, aksine refakat: arkadaşlık tenezzül etmek: alçalmak, kendi değerini düşürmek teşyî: uğurlama; vefat eden kişinin kabre götürülüp defnedilmesi teveccüh etmek: yönelmek uhrevî: âhirete ait zevâl: geçicilik, yokluk

95566 (1) Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin (2). Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder (3). Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder. Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz

âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir,

“Evradlarınızı bununla okuyunuz” der.

İşte Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şazelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/14.p s204 p566)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): (bk. s203 p563 - s204 p564-565)

(3): (bk. Bakara 2/286; Âl-i İmran 3/16, 147, 193; Neml 27/19; Nuh 71/28; İbrahim 14/41)

abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı âlem: dünya, evren Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer arz: yeryüzü cilve: görüntü, yansıma esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi katarat: damlalar kıyas etme: karşılaştırma mahlûk: yaratılmış, varlık mes’ut: mutlu musahhar: boyun eğmiş muvazene etmek: karşılaştırmak nefs: kişinin kendisi Rufâî (r.a.): Seyyid Ahmed Rufâî saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvat: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil Şah-ı Geylânî (r.a.): Abdülkadir-i Geylânî şakirt: talebe, öğrenci Şazelî (r.a.): Ebü’l-Hasen-i Şâzelî şedit: şiddetli şems: güneş telâkki etmek: kabul etmek, algılamak tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan dua zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma

96567 (1) İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın mucizâne terbiyesine bak ki,

nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlup olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki, koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve “Cenneti zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakkın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor” (2). Nihayet izzet içinde nihayet tevazuu cem ediyor. Felsefe şakirtlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin (3). İşte felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki

âleme nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki (4):

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/5.Nota 19/15.p s205 p567)

(1): bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: (hitabının devamıdır) (bk. s199 p553)

(2): Hadis-i Şerif: (Tirmizî, Zühd 9; İbni Mâce, Zühd 19.)

(3): (bk. s203 p563 - s204 p564-565-566)

(4): (bk. s206 p568)

âlem: dünya, evren beşer: insan cem etmek: toplamak cihan: dünya, âlem dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl ednâ: en basit, en küçük felsefe-i sakîme-i Avrupaiye: Avrupa’nın hastalıklı ve karanlık felsefesi gam: sıkıntı, üzüntü gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan hakikat: gerçek hüdâ-yı Kur’ânî: Kur’ân’ın gösterdiği hak ve hidayet yolu inbisat: genişleme, yayılma izzet: değer, itibar, yücelik kıyas etmek: karşılaştırmak Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân letâif: insanın ruhundaki ince duygular mahlûk: yaratılmış varlıklar mevcudat: varlıklar mucizâne: mu’cizeli şekilde nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız nisbeten: oranla, kıyasla pest: aşağı saadet: mutluluk şakirt: talebe, öğrenci teâli etmek: yüceltmek terbiye-i Kur’ân: Kur’ân’ın terbiyesi tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tevazu: alçakgönüllülük vird: devamlı yapılan zikir yek-çeşm: yek gözlü zikir: Allah’ı anma

97587 Buna binaen (1) herbirşey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna İKİ cihetle şehadet eder.

BİRİ: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.

İKİNCİSİ: Herbirşey,

nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit ozerrenin şehadetini redde çalışabilirsin.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/8.Nota 11/8.p s215 p587)

(1): (bk. s214 p586)

acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.) binaen: dayanarak câmid: cansız cihet: yön divanelik: akılsızlık düstur: kanun fevkinde: üstünde hurufât: harfler idame eden: devam ettiren Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah (c.c.) Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap lisan: dil mizan: ölçü, denge muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması mühim: önemli nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni semâvat: gökler şehadet etmek: şahitlik etmek tâkat: güç, kapasite tatbik-i hareket: uygun hareket teşkil eden: oluşturan tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek vazife: görev vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması vücud: varlık Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (c.c.) zerre: atom

98591 DOKUZUNCU NOTA. Bil ki,

nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu

âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhalifindedir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/1.p s216 p591)

âlem: dünya, evren beşer: insanlık bilbedâhe: açık bir şekilde din-i hak: hak din, İslâm esas: temel fâik: üstün fezleke: netice, özet fihriste: liste, özet, içerik hasâret: zarar, ziyan hayır: iyilik hüsn-ü münezzeh ve mücerred: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış ve soyutlanmış güzellik iman: inanç kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler muhalif: birbirine zıt, karşı duran nebi: haber getiren, peygamber nev-i beşer: insanlar nota: bildiri nübüvvet: peygamberlik saadet: mutluluk şerr: kötü iş, kötülük

99593 Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda

“Allahu Ekber” diyen yüzer milyon insanların sesleri,

âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi,

âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği

“Allahu Ekber’e” müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda

“Allahu Ekber” demeleri, küre-i arzın büyük bir

“Allahu Ekber’i” hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında

âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla

“Allahu Ekber” deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle

“Allahu Ekber” diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek

“Allahu Ekber” kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz

“Allahu Ekber” vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah

âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/9.Nota 4/3.p s217 p593)

aks-i sadâ: sesin yankılanması aktâr-u etraf: çevre ve etraf; çevre ve civar bölgeler âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem Allahu Ekber: Allah en büyüktür Arefe: Kurban Bayramından bir önceki gün; bütün hacıların vakfe için toplanıp Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbihlerle andıkları gün azamet: büyüklük berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem etraf-ı arz: dünyanın çevresi hadsiz: sınırsız hususan: özellikle içtima etmek: toplanmak ittihad: birleşme Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri küre-i arz: yer küre, dünya mağaramisal: mağara gibi makbul: kabul edilen mazhar olma: erişme muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar mü’min: Allah’a inanan müsavi: eşit, denk nisbet: oran, kıyas sadâ: ses semâvât: gökler tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak temessül etmek: belirmek, görünmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma umum: bütün vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet zemin: yeryüzü zikir: Allah’ı anma

100601 (1) İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip:

“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve

Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin (a.s.m.), Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/12.Nota 5/4.p s221 p601)

(1): Arabî yazılmış münâcat ve niyazın bir kısmının Türkçe meâlinin devamıdır (bk. s220 p598): bilmüşahede: gözle görerek Deyyân: herkesin hakkını ve hesabını en iyi bilen Allah (c.c.) el-aman, el-aman: “imdat imdat” anlamına gelen ve yardım dilemeyi ifade eden söz Habib: Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (a.s.m.) Hannân: rahmetinin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah (c.c.) İlâhî: ey Allah’ım intizar etmek: beklemek mâsiyet: günah, isyan mekân: yer melce: sığınak mence: kurtulacak yer Mennân: ihsanı bol olan ve çok nimetler veren Allah (c.c.) münacât: Allah’a yalvarış, dua nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nidâ: sesleniş niyaz: yalvarıp yakarma Rahmân: yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran sonsuz rahmet sahibi Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (a.s.m.) şekvâ: şikâyet teşyîci: cenazeyi kabre getiren vesile: aracı

101616 (1) Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede

âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/13.Nota 5/5.mesele 2/2.p s229 p616)

(1): (bk. s228 p615)

âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem dikkat-i nazar: dikkatle bakmak füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler hâlis: içten, samimi, saf, temiz harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak irşad etme: doğru yolu gösterme kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan mir’ât-ı ruh: ruh aynası mürid: bir mürşide talebe olan müşahede etme: gözlemleme nâkıs: eksik, noksan safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı telâkki edilen: kabul edilen üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi ziyade: çok, fazla

102617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı

âlem-i ervahtan, bir kısmı

âlem-i misalden ve

Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da

hava âleminden,

nur âleminden,

anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

103620 (1) DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir

âlem-i nur bulursun. İşte o

âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “Lâ ilâhe illâllah (2)” kelime kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/4.remiz 1/1.p s231 p620)

(1): Tevhide dair dört küçük remizden DÖRDÜNCÜ REMİZ (bk. s229 p617 –

s230 p618 – s231 p619)

(2): Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

âlem-i nur: nur âlemi berk: şimşek cismânî: maddî yönü olan cismâniyet: maddî varlığı olan daire-i hayat: hayat alanı derece-i hayat: hayat derecesi dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gayr-ı mevcut: var olmayan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hakikat-i vücud: varlığın gerçek yönü hat: çizgi hayvânî: canlı hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan in’ikâs etmek: yansımak kelime-i kudsiye: kutsal cümle mâdum: yok, hiç olmamış marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma menzil: ev, mekân musibet: belâ, büyük sıkıntı remiz: işaret satıh: yüzey sür’at-i hareket: hızlı hareket tahrik: harekete geçirme tasavvur etme: düşünme, hayal etme tevehhüm: kuruntu vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu vehim ü hayal: vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme

104624 ZERRE. Hidayet-i Kur’âniyenin şuâından.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar,

âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karagâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/1.İ’lem 1/1.p s235 p624)

âdi: basit, normal, sıradan âlem: dünya, kâinat cehalet: cahillik gayet: çok hâvi: ihtiva eden, içine alan hidayet-i Kur’âniye’nin şuâsı: Kur’ân’ın hak ve doğru yolu gösteren hakikatlerinin parıltısı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma karargâh: karar yeri, merkez mesel: örnek, benzer mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar nâzır: bakan nisbetinde: oranında tabaka: derece teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek tevil: yorum vasıl olma: ulaşma,varma yekûn: bütün, toplam zerre: atom, maddenin en küçük parçası

105625 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Herşeyin bâtını zahirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemâl ve saire, ancak bâtından zahire süzülen zayıf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur. Evet, karnın (miden) evinden, cildin gömleğinden ve kuvve-i hâfızan senin kitabından, nakış ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binaenaleyh,

âlem-i melekût

âlem-i şehadetten,

âlem-i gayb dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef, nefs-i emmâre, hevâ-i nefisle baktığı için, zahiri, hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/2.İ’lem 1/1.p s235 p625)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem-i gayb: bilinmeyen, görünmeyen, fakat mahiyeti ancak Allah tarafından bilinen veya Onun bildirdiği başka âlemler âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi âlem-i şehadet: gözle gördüğümüz âlem âli: yüce, yüksek bâtın: bir şeyin görünmeyen tarafı, iç yüzü binaenaleyh: bundan dolayı câmid: cansız, sert, katı garip: hayret verici, şaşırtıcı hevâ-i nefis: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular intizam: disiplin, düzen kâmil: mükemmel, olgun kavî: kuvvetli, güçlü kemâl: mükemmellik, olgunluk kuvve-i hâfıza: hafıza gücü; bellek lâtif: hoş, ince, güzel meyyit: ölü müzeyyen: ziynetli, süslenmiş nakış: işleme, süsleme nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu şuur: bilinç, anlayış, idrak tereşşuh: sızıntı ünsiyetli: alışılan yakınlık hissi veren vahşetli: ürküten, korku hissi veren bir şey zahir: dış, bir şeyin görünen yüzü zehab: bir düşünceye sahip olma, bir fikre kapılıp gitme zulmetli: karanlıklı

106626 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vahid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin iradesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahi nişanlar derc edilmiştir ki, gözle okunur da nazarla, yani akılla görünmez. İnsan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır.

Madem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semî, Basîr bir Mürîdin iradesinin dâire-i tasarrufundadır. Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin

âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/3.İ’lem 1/1.p s236 p626)

acib: hayret verici ahval: haller, davranışlar alâmet: belirti, işaret âlem-i İslâm: İslâm dünyası Alîm: küçük büyük, görünen görünmeyen, gelmiş ve gelecek her şeyi hakkıyla bilen ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (c.c.) âşikâr: ap açık Basîr: her şeyi gören ve müşahede eden ve varlıklara görme kabiliyeti veren Allah (c.c.) cihet: yön, taraf dâire-i tasarruf: dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek derc etmek: içine yerleştirmek erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan esaslar, temel unsurlar esas: temel etvar: tavırlar, haller fesat şebekesi: bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı Fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklikten tenzih ederim” mânâsında kullanılıp heyret ve şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır gayr-ı mütenahi: sonu olmayan Hakîm: her şeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (c.c.) hâvi: ihtiva eden, içine alan ihrac: çıkarma ihtiyar: irade imkân: olabilirlik, olasılık, ihtimal infaz edilme: yerine getirilme, uygulanma irade: dileme, istek, kast etme ittifak: birleşme, birlik Kasıd: sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah (c.c.) kesret: çokluk muhâlât: olması imkânsız, akla uzak şeyler Muhtar: ihtiyar ve irade sahibi Allah (c.c.) Mürîd: her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah (c.c.) nazar: akıl; akıl gözüyle bakmak, görmek nefiy: sürgün etme, uzaklaştırma nev: çeşit, tür nişan: işaret Sâni: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Semî: her şeyi işiten ve her bir varlığa kabiliyetine göre işitme duyguları veren Allah (c.c.) şirk: Allah’a ortak koşma tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tehalüf: birbirine zıt olma, aykırılık teşekkül etme: oluşma, ortaya çıkma teşkil etmek: oluşturmak tevafuk: denk gelme, uygunluk tevehhüm etmek: kuruntuya kapılmak, zannetmek Vahid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlıkta da tecellî eden Allah (c.c.) veçh: yüz

107629 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir insanı yaratan Hâlıkın,

âlemi müştemilâtıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Zira, bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi,

âlemin de yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve keza, insan,

âleme bir enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü kavunun hâlıkı, çekirdeğin hâlıkından başkası olması mümtenidir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/6.İ’lem 1/1.p s238 p629)

âlem: dünya, kâinat bu’d: uzak enmuzec: örnek, model fihriste: bir şeyin özeti, kapsamını gösteren öz garabet: gariplik, şaşılacak durum Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: aynı, bunun gibi, böylece mümteni: olması imkânsız olan şey müştemilât: içindekiler

108630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse,

âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

109637 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu görünen

âlem, İlâhî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensucat kumaşlar, mekûlât yemekler, meşrubat şerbetler vardır. Bir kısmı kesif, bir kısmı lâtif, bir kısmı zâil, bir kısmı dâimî, bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkezâ, her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecellîyata bir nakıştır.

Felâsifenin dalâletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi mûcib-i bizzattır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/13.İ’lem 1/1.p s241 p637)

âlem: dünya dâimî: devamlı, sürekli dalâlet: doğru ve hak yoldan sapkınlık envâen: çeşitler, türler felâsife: felsefeciler, filozoflar hâkezâ: böylece, bunun gibi icad: yaratma, var etme icadî: yaratma ile ilgili İlâhî: Allah tarafından olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kesif: yoğun, katı, saydam olmayan lâtif: şirin, ince, akıcı, saydam lüb: öz, iç mahzen: erzak deposu, içinde eşya saklanan yer mâyi: sıvı mekûlât: yiyecekler mensucat: dokumalar, dokunmuş şeyler meşrubat: içecekler mûcib-i bizzat: Cenab-ı Hakkın hâşâ iradesini yok sayarak “iradesiyle değil de varlığı icabı her şeyi yapmaya mecbur olduğu” şeklindeki batıl görüş “güneş ışık vermeye mecburdur” gibi nakış: işleme, süsleme nesc: dokuma tecellîyat: tecelliler, yansımalar zâil: yok olup gidici, geçici

110642 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letafetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhânî ulviyyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu

âlemden daha lâtif bir

âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu

âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır. Ve keza, insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev-i beşerin nısfının ittifakıyla efdalü’l-halk, seyyidü’l-enâm Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/18.İ’lem 1/1.p s243 p642)

âlem: dünya Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun derece-i iştiyak: çok kuvvetli arzu ve isteğin derecesi ebediyet: sonu olmayan sonsuzluk efdalü’l-halk: yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü ehl-i kemâl: kemâl sahibi, olgun kimseler hilkat: yaratılış iftiras: parçalama i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inbat: bitki vs. bitirme, yeşertme; büyütme istidad: kabiliyet ve yetenek, ruhî özellikler ittifak: birleşme, birlik; görüş, fikir birliği kezâlik: bunun gibi lâtif: güzel, hoş letafet: tatlılık, hoşluk, güzellik muvakkaten: geçici olarak nev-i beşer: insanlar, insanlık türü nısfı: yarısı semere: meyve seyyidü’l-enâm: bütün varlıkların efendisi şecere-i hilkat: yaratılış ağacı teçhizat: cihazlar, donanım ubudiyet: kulluk ulviyyet: yücelik vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev

111643 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvat ve arzın Nâzım ve Hâlıkı olan Allah’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki,

âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi ve tefviz etsin? Arşın Sahibinden maadâ arşın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahaza, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibâdullahın enzarını kendine celb eden ismî bir vasıta bılunsun. Maahaza, küll ile cüzde, nev’ ile fertte yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedahil ve yekdiğerine mütesanit olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı faillere vermek mümkün değildir. Meselâ,

âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dahildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dahildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hakezâ, bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudret ile yapılır. Nasıl ki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbirşey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor. Kezalik, bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye âittir. Başka birşeyin müdahalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.

HÜLÂSA: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/19.İ’lem 1/1.p s244 p643)

âlem: dünya a’mâl: ameller, işler arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer arz: dünya ceberûtiyet: daimî olan kudret büyüklük ve haşmet celb etme: kendine çekme cüz: kısım, parça ef’âl: fiiller, işler enzar: bakışlar, dikkatler eşya: varlıklar fail: işi yapan, özne fert: tek, birey gayr: diğer, başkası Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hariç: dışında hüceyrat-ı bedeniye: beden hücreleri hülâsa: kısaca, özet ibâdullah: Allah’ın kulları i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! imâme: sarık İmâm-ı Mübîn: İlâhî ilim ve emrin bir unvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğine ait bilgi ve kurallarının yazıldığı kader defteri imkân dairesi: varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat intizam: düzenlilik, tertiplilik istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış izzet: değer, itibar, yücelik kasır: eksik, noksan katre: damla kellâ: asla kezalik: bunun gibi kudret: güç ve iktidar kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan ve ezelî olan sonsuz güç ve iktidarı küll: bütün, genel küre: dünya küre-i arz: yer küre, dünya maadâ: -den başka, -in dışında maahaza: bununla beraber miskin: zavallı, muhtaç muhasebe: hesaba çekilme, sorgulanma muhit: her şeyi içine alan, kuşatan müdahale: karışma mühmel bırakmak: ihmal etmek mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan mütedahil: iç içe, birbiri içinde mütesanit olma: dayanışma içinde olma nakış: işleme, süsleme Nâzım: her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah (c.c.) nev’: çeşit, tür nizam: düzen safahat: sayfalar, alanlar, aşamalar semâvat: gökler şems: güneş şuûnât: fiiller, durumlar, haller, işler tanzim etme: düzenleme tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama, idare etme tefviz etmek: vazifelendirmek, görevlendirmek tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak tevdi: birisine bırakmak, emanet etmek ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık; Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı yekdiğeri: bir başkası zerrat: zerreler, hücreler zerre: atom, maddenin en küçük parçası

112650 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve

enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaiki tafsilâtıyla beyan eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Binaenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) hak ve hakikattir.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/26.İ’lem 1/1.p s246 p650)

Aleyhissalâtü Vesselâmdır: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun beyan etme: açıklama binaenaleyh: bundan dolayı dellâllık: ilân edicilik enbiya: nebiler, peygamberler enzâr-ı âlem: dünyanın bakışları, dikkatleri hakaik: hakikatler, esaslar hak ve hakikat: asıl, gerçek ve doğru i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren, bütün yaratılmışlar merâtib: mertebeler, dereceler mücmel: öz, özet nisbet: ölçü Nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği tafsilât: ayrıntılar, detaylar tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma

113651 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Sath-ı âlemde kurulan şu sergiy-i İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü, insan gerçi cahil, zulmetli birşeydir, amma öyle bir istidadı vardır ki,

âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sahibi olur ki Sultan-ı Ezelinin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/27.İ’lem 2/1.p s247 p651)

âlem: dünya, kâinat, bütün yaratılmışlar azamet: büyüklük, yücelik binaen: -dayanarak celâl: büyüklük, azamet, haşmet enmuzeç: örnek, fihriste haşmet: büyüklük, görkem, azamet ifa etmek: yerine getirmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etme: geçme; anlama, kavrama istidad: kabiliyet, yetenek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar küllî: genel, kapsamlı, bütün fertleri içine alan liyâkat: hak etme, lâyık olma Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mutlak: kayıtsız, sınırsız müşahit: tanık, şahit, delil mütefekkir: varlıklar üzerinde etraflıca düşünüp Allah’a ulaşan aydın, düşünür mütehayyir: hayrete düşen, hayrete kapılan mütenezzih: tenezzüh eden, gezen, seyreden nakış: işleme, süsleme nevi: çeşit, tür nümune: örnek, misal rububiyet: Rablık Sâni: her şeyi san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sath-ı âlem: kâinat ve dünya zemini secde-i hayret: hayret secdesi sergiy-i İlâhî: Allah tarafından olan sergi Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi ezelî Sultan, Allah (c.c.) şâşaa: gösteriş, göz alıcılık, parlaklık şuur: bilinç, anlayış, idrak tahdit edilme: sınırlanma, sınırlandırılma tenezzüh: gezinti teşhir etme: sergileme tezyinât: süslemeler ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık; Cena-b-ı Hakkın ilâhlığı vedia bırakılma: emanet edilme, ödünç verilme ziynet: süs zulmetli: karanlıklı, sırlarla dolu

114652 Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelînin rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun. Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.

Kezâlik, bu

âlemi şu kadar ziynetlerle, nakışlarla tezyin eden Mâlikü’l-Mülk, elbette ve elbette o harika, antika, mu’cize manzaları, ziynetleri, seyircilerden, müşahitlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâli bırakmayacaktır. İşte, câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/27.İ’lem 2/2.p s247 p652)

âlem: dünya ârif: bilgide ileri olan, bilen âşık: şiddetli seven câmiiyet: kapsamlılık dellâl: duyurucu, ilân edici hâli: boş, ıssız halk-ı eflâk: feleklerin, kâinatın yaratılışı halk-ı kâinat: kâinatın yaratılışı, yaratılması hüsün: güzellik icad: var etme, yaratma iktiza etmek: gerektirmek ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye insan-ı kâmil: mükemmel, olgun insan istihsan: beğenme, güzel bulma istilzam etmek: gerektirmek kezâlik: bunun gibi Mâlikü’l-Mülk: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah (c.c.) mâşuk: aşık olunan kimse, sevgili mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey müşahit: gören, seyreden, seyirci müştak: aşık, çok arzulu ve istekli nakış: işleme Nakkaş-ı Ezelî: her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde nakış işleyen, varlığının başlangıcı olmayan Allah (c.c.) nazar: bakış, dikkat rububiyet: Rablık semere: meyve, netice tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini dile getirme takdir etme: beğeniyi dile getirme tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde etraflıca düşünme tezyin etme: süsleme Zât: kimse, Allah (c.c.) ziynet: süs

115654 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza, hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakkın icad ettiği hayylarda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki,

âlemde görünen şu eşya-yı harika daha garip, daha harika ve daha mu’cize, melekûtî berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/29.İ’lem 1/1.p s248 p654)

abd: kul âlem: dünya, kâinat berzahî: kabre ait, kabir âlemiyle ilgili Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) eşya-yı harika: olağanüstü şeyler hayy: diri, canlı hikmet: amaç, gaye, hedef, sır icad: var etme, yaratma i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! ille-i gaiye: asıl gaye; elde edilmesi için çalışılan gaye imkân: ihtimal, olasılık istifade: faydalanma, yararlanma ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar melekûtî: bir şeyin aslına, iç yüzüne âit misalî: görüntüler, suretlerle ilgili; varlıkların yansıdığı görüntülerden ibaret olan misal âlemine ait mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarının aciz kaldıkları olağanüstü şey nefis: bir kimsenin kendisi nümune: örnek, misal semere: meyve, netice şiddet-i muhabbet: aşırı sevgi zâlim: zulmeden, acımasız, başkasının hakkına tecavüz eden

116659 ŞEMME. Hidayet-i Kur’âniyenin nesîminden.

Bismillâhirrahmânirrahîm. “Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne alâ rahmetihi alel âlemîne bi risâleti seyyidil mürselîne muhammedin sallallâhü aleyhi ve alâ âlihi ve sah’bihi ec’meıyn (1)”

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu

âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor. Ve o tabakat ile envâ, bütün erkânıyla

“Lâ rabbe illâ Hû” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün âzâsıyla

“Lâ mâlike illâ Hû” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünkü aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder. Ve o âzâ, bütün eczâsıyla

“Lâ müdebbire illâ Hû” diye şehadet eder. Çünkü aralarında teâvün ve tedahül vardır. Ve o eczâ, bütün cüz’iyatıyla

“Lâ mürebbiye illâ Hû” diye olan şehadetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor. O cüz’iyat bütün hüceyratıyla

“Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû” diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla

“Lâ nâzime illâ Hû” diye ilân-ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir-i fert arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle

“Lâ ilâhe illâ Hû” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizam ile emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali böyle iktiza eder.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/1.İ’lem 1/1.p s251 p659)

(1): Peygamberlerin efendisi Muhammed’in risaletini

âlemlere rahmet kılan

Âlemlerin Rabbine hamd olsun, Allah, ona ve bütün âl ve ashabına rahmet etsin.

âl ve ashab: sülâle ve arkadaşlar âlem: dünya; evren, kâinat âzâ: uzuvlar, organlar besâtet: basitlik, sadelik cevâhir-i fert: tek başına olan cevherler; atomlar, zerreler cevher: asıl, temel, öz cüz’iyat: fertler, kısımlar delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek eczâ: parçalar emr-i Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah’ın emri envâ: çeşitler, türler erkân: rükünler, temel unsurlar esîr: atomların öz maddesi; uzayı dolduran ince madde hamd: şükür ve övgülerini sunma hayt: bağ, ip hidayet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi hüceyrat: hücreler iktizâ etmek: gerektirmek ilân-ı şehadet: şahitliğini ilân etmek ilân-ı tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ilân etme i’lem: bil intizam: düzen Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mâlike illâ Hû: her şeyin hakiki sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû: mülkünde istediği gibi tasarruf eden O’ndan başka ilâh yoktur Lâ müdebbire illâ Hû: idare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp hikmetle iş yapan Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ mürebbiye illâ Hû: terbiye edici olarak Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ nâzime illâ Hû: bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah’tan başka ilâh yoktur Lâ rabbe illâ Hû: her bir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’tan başka ilâh yoktur müşabehet: benzeyiş nesîm: hoş ve hafif rüzgâr Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (c.c.) rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet sükûn: hareketsiz durma, sabit olma sür’at-i imtisal: hızlıca uymak, yerine getirmek şehadet: şahitlik şemme: en küçük miktar; bir defacık koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale tabakat: tabakalar, katmanlar teâvün: yardımlaşma tedahül: iç içe olma temâsül: benzerlik tesanüt: dayanışma tevâfuk: uygunluk, denk gelme tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları

117660 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktiza eden,

nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet fedâ edilemez. “Velevit tebeal hakku ehvâehüm lefese detis semâvâtü vel’ardu (Mü’minûn 23/71) (1)” Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binâen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, nakmet olarak gördüğün şey belki ayn-ı nimettir? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/2.İ’lem 1/1.p s252 p660)

(1): Mü’minûn Sûresi (23/71): “Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer hep fesâda uğrardı.”

ayn-ı nimet: nimetin ta kendisi binâen: dayanarak cüz’î: ferdî, sınırlı felek: kader ferd: kişi, şahıs fesad: bozukluk, karışıklık hakk-ı itiraz: itiraz hakkı heves: gelip geçici arzu ve istekler hikmet: amaç, gaye hilâf-ı heves: nefsin arzu ve isteklerinin aksine iğdâb: öfke iktiza etmek: gerektirmek i’lem: bil intizam: düzen irzâ etmek: bir kimseyi razı etme külliyat-ı kâinat: bütün evren mikyas: ölçek mizan: tartı müteşekkî: şikâyet eden, itiraz eden müvâzi: denk, eşit nakmet: intikam, cezalandırma nikmet: azap, ceza nizam: düzen nizam-ı âlem: âlemin düzeni şekvâ: şikâyet teskin: sakinleştirme, rahatlatma

118671 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halk eden,

Rabbü’l-Âlemînin gayrısı olması muhaldir. Rububiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki, kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelam, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Meselâ, o kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte “semek” kelimesi, ikincisinde “şecer” kelâmı, üçüncüsünde “hayvan” kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnûun sûresi ve kitabı yazılmıştır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/12.İ’lem 1/1.p s256 p671)

arz: dünya bahir: deniz cins-i hayvan: hayvan cinsi, türü gayrısı: başkası halk eden: yaratan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kâinat: evren kelâm: kelime, söz makam: yer, konum masnû: san’atlı şekilde yaratılmış varlık masnûat: san’at eseri varlıklar muhal: imkânsız, olmayacak şey Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) Rububiyet-i âmme: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği ve terbiyesi semek: balık suret: biçim, görünüş şecer: ağaç Yâsin Sûresi: Kur’-ân’ın otuz altıncı sûresidir

119676 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsâvi olmasını istilzam etmez. Meselâ, yağmurun bir katresi veya semeresinin bir çiçeğinin, küçüklüğüyle beraber, şemsle münâsebeti ve muamelesi vardır. Binaenaleyh, ey insan, Senin hakaretin, seni

Hallâk-ı Âlemin nazar-ı inâyetinden setredecek bir sebep olamaz.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/17.İ’lem 1/1.p s257 p676)

binaenaleyh: bundan dolayı hakaret: basitlik, küçüklük Hallâk-ı Âlem: âlemlerin yaratıcısı olan Allah (c.c.) i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istilzam etmek: gerektirmek katre: damla muamele: davranış; karşılık mükâleme: karşılıklı konuşma münasebet: alâka, ilgi müsâvi: eşit, denk müşabih: benzeyen, benzeşen nazar-ı inâyet: önem ve özen ihtiva eden dikkatli bakış semere: meyve setretmek: örtmek, gizlemek şems: güneş

120678 HAŞİYE: (1) Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mirac, bu hakikatın vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirac’ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü, Mirac yoluyla beka

âlemine girdi. Beka

âleminin birkaç dakikası bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem, bu hakikate binaen, bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’âniye’yi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş.

Ezcümle: On dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında hergün üçer saat meşgul olmakla, mecmûu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi, bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir. “Kâle kâilün minhüm kem lebis’tüm kâlû lebis’nâ yev’men ev bağ’da yev’min (Kehf 18/19) (2)” âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi, “Ve’in yev’men ın’de rab’bike keel’fi senetin mim’me teud’dûn (Hac 22/47) (3)” âyeti de bast-ı zamanı gösterir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/18.İ’lem 1/1.p s258 p678)

(1): (HAŞİYE için bk. p677)

(2): Kehf Sûresi 18/19: “İçlerinden söze başlayan biri, “Bu halde ne kadar kaldık?” diye sordu.

“Bir gün, yahut daha da az” dediler.”

(3): Hac Sûresi 22/47: “Lâkin Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.”

bast-ı zaman: az bir zaman dilimi içine uzun bir zamanı sığdırmak ve onu yaşamış gibi olmak beka âlemi: sonsuzluk âlemi, âhiret hayatı bilfiil: fiilen, gerçekte binaen: -dayanarak evliya: Allah dostları velîler ezcümle: meselâ, örneğin hakikat: gerçek, doğru haşiye: dipnot, açıklayıcı not hatme-i Kur’âniye: Kur’ân’ın tamamını okumak, hatim ihata: içine alma, kapsama mecmûu: bütünü, tamamı Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk mu’cizat: mu’cizeler müddet: süre müracaat etmek: başvurmak tayy-ı zaman: zamanı ortadan kaldırma, kısaltma tazammun etmek: içermek, içine almak telif: yazma, yazılma vuku: gerçekleşme, meydana gelme vukua gelmek: meydana gelmek vücud: varlık vüs’at: genişlik zaman-ı Miraç: Miraç zamanı; Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk süresi

121679 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Bir burhanla elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zamla dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih burhanı reddetmek üzere, “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle, şu burhan onu intaç edemez” diye bahanelerle kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Burhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza, burhan bir değildir; bin değildir,

zerrât-ı âlem adedince burhanlar vardır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/1.p s258 p679)

aded: sayı azamet: büyüklük, yücelik burhan: delil i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intaç etmek: sonuç vermek isti’zam: büyütme kat’î: kesin, şüphesiz kayyûm: ayakta tutan maahaza: bununla beraber menfez: delik miskin: zavallı netice-i tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğu sonucuna ulaşma sahih: doğru, güvenilir tahammül etmek: yüklenmek vehim: kuruntu, varsayım zerrât-ı âlem: evrenin zerreleri

122681 (1) Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin

âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder. Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezâlik, iman ve tevhid ile bakan,

âlemi nurlu görür ve illâ

âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/19.İ’lem 3/3.p s259 p681)

(1): (bk. p680)

âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat âlem: dünya, evren âlem-i mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler cehl/cehil: cahillik, bilgisizlik cihet: yön, taraf ebedî: sonsuz, sonu olmayan ef’âl-i beşer: insanların fiilleri, hareketleri ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler esbab: sebepler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma inkişaf etmek: açığa çıkmak kâinat: evren kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan kezâlik: bunun gibi lâtif: ince, şeffaf mâkes: yansıma yeri, ayna mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü mülk: görünen maddî ve cismanî âlem müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nâzır: bakar, yönelik nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nehar: gündüz saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu tecelliyat: tecelliler, yansımalar terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma zulmet: karanlık zulümat: karanlık

123682 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir.

Âlemin kapıları açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir “elif” kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/1.p s260 p682)

âlem: dünya, evren Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) elif: Arap alfabesinin ilk harfi ene: ben, benlik evsaf: vasıflar, nitelikler fâil: bir işi yapan; filin sahibi farazî: hayalî, var sayılmış i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden kâinat: evren kenz-i mahfî: gizli hazine kıymet: değer mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği mânen: mânevî olarak mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miftah: anahtar nevi: çeşit, tür rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması şer: kötülük şuur: bilinç, anlayış, idrak vahid-i kıyasî: ölçü birimi vech: yüz, yön vücud: varlık

124685 (1) HÜLÂSA: “Ene”, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlıkın evâmirine mübarezeye başlar. Küçük

âlemde, yani insanda “ene”, büyük insanda, yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/20.İ’lem 4/4.p s262 p685)

(1): (bk. p682 - p683 - p684)

âlem: dünya, evren ehemmiyet: değer, önem ene: ben, benlik esbab: sebepler evâmir: emirler gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli haddizatında: esasen, aslında Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hülâsa: kısaca, özet kâinat: evren mâyi: sıvı mübareze: karşı koyma, çarpışma tabiat: tabiatı “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güçtür” şeklinde tanımlayan düşünce tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put ülfet: alışkanlık

125687 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn, İmâmü’l-Müttakîn,

Habîbi Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. “Aleyhi ef’dalüs salevâti mâdâmetil erdu ves’semâvât (1)”

(MN Şemme Risalesi (22 İ’lem) 22/22.İ’lem 1/1.p s262 p687)

(1): “Yer ve gökler devam ettikçe salâvatın en üstünü onun üzerine olsun.”

ahsen: en güzel anâsır: unsurlar (hava, su, toprak, ateş) ekrem: en cömert eltaf: en lâtif, çok hoş ve güzel eşref: en şerefli, en üstün Habîbi Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) hayvanat: hayvanlar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! İmâmü’l-Müttakîn: Allah’tan korkan takvalıların imamı kâinat: evren nebatat: bitkiler semere: meyve Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn: nebî ve resûllerin reisi olan Peygamberimiz (a.s.m.) şecere: ağaç ziyadar: parlak, aydınlık

126691 DÖRDÜNCÜ BASAMAK:

Cenâb-ı Hakkın, iktizâları, hükümleri mütegayir bazı esmâları vardır. Meselâ, Bedir gibi bazı gazâlarda Ashab-ı Kirama yardım etmek üzere, küffar ile muharabe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtin (yani semâvî olan ahyar ile arzî eşrar) arasında muharebenin vukuunu istib’ad değil, iktizâ eder. Evet, Cenâb-ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetin iktizâsı üzerine, bu kabil mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhiri, azametine lâyıktır.

BEŞİNCİ BASAMAK: Ruhânîlerin ahyârı semâda bulunduklarından, eşrarı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i semâ, onları şerâretleri için kabul etmeyerek def ediyorlar. Maahaza, bu gibi mânevî mübârezeleri

âlem-i şehadete, bilhassa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana ilân ve teşhirine recm-i nücum alâmet ve nişan kılınmıştır.

(MN Onuncu Risale 49/1.İ’lem (7basamaklı Merdiven/4.-5.basamaklar) 5/3.p s267 p691)

ahyar: hayırlı kimseler alâmet: belirti, işaret âlem-i şehadet: görünen âlem arzî: dünyaya âit, dünyalı azamet: büyüklük Bedir: Medine’ye 160 Km. mesafede küçük bir kasabadır. Bedir savaşı: (M/624) Hicretin 2. Yılında olmuştur. Başta Ebû Cehil olmak üzere 70 müşrik öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Müslümanlar 14 şehit verdiler. Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) def: uzaklaştırma ehl-i semâ: gök ehli, melekler ve ruhanîler esmâ: isimler eşrar: şerliler, kötüler gazâ: savaş haşmet: büyüklük, ihtişam hüküm: karar ihlâk etmek: helâk etmek, yok etmek iktizâ: gereklilik iltihak etmek: katılmak inzâl: indirme istib’ad: akıldan uzak görme kabil: gibi küffar: kâfirler letâfet: hafiflik, incelik maahaza: bununla beraber melâike: melekler muharabe: harp, savaş mübâreze: karşı koyma mücâzât: cezalandırma müstehak: hak etmiş mütegayir: değişik, birbirine zıt müşahede: görme, gözlem nişan kılmak: işaret yapmak, işaret olarak koymak recmetmek: taşlamak recm-i nücum: yıldızlarla taşlama ruhânî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık; melek ve cin gibi varlıklar satvet: güç, ezici kuvvet semâ: gökyüzü semâvî: gökle ilgili, uzaylı şehadet: şahidlik, tanıklık şerâret: şerlilik, kötülük teşhir: ilân etme, duyurma vuku: gerçekleşme, meydana gelme

127701 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ubudiyet, sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiyatıdır. Gelecek bir nimetin mükâfat mukaddemesi ve vesilesi değildir. Meselâ, insanın en güzel bir surette yaratılışı, ubudiyeti iktizâ eden sâbık bir nimet olduğu ve sonra da, imanın îtâsıyla kendisini sana tarif etmesi, ubudiyeti iktiza eden sabık nimetlerdir. Evet, nasıl ki midenin îtâsıyla bütün mat’ûmat îtâ edilmiş gibi telâkki ediliyor; hayatın îtâsıyla da,

âlem-i şehadet müştemil bulunduğu nimetler ile beraber îtâ edilmiş gibi telâkki ediliyor. Ve keza, nefs-i insanînin îtâsıyla, bu mide için mülk ve melekût

âlemleri nimetler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik, imanın îtâsıyla, mezkûr sofralarla beraber, Esmâ-i Hüsnâda iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devamile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler, mahzâ Onun fazlındandır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/6.İ’lem 1/1.p s272 p701)

âlem-i şehadet: görünen âlem amel: iş, davranış Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri fazl: cömertlik, ihsan, yardım iddihar edilen: biriktirilen, depolanan iktizâ eden: gerektiren i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! îtâ: ihsan, verme keza: aynı, aynı şekilde kezâlik: bunun gibi mahzâ: tam, sırf mat’ûmat: yiyecekler mezkûr: anılan, sözü geçen mukaddeme: başlangıç mülâzım: bir şeyden ayrılmama, aralıksız devam etme mülk ve melekût âlemi: Allah’ın sahip olduğu ve hükmettiği görünen ve görünmeyen âlemler müştemil: içine alan, kavrayan nefs-i insanî: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu sâbık: önceki, geçmiş sebkat eden: daha önceden verilen suret: biçim, görünüş telâkki edilen: kabul edilen ubudiyet: kulluk

128704 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnâsının gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ,

mesmûat, mubsırat, me’kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir. Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir lâtife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş

âlemde o lâtife daimî seyir ve cevelân etmekte ise de, sahiline vâsıl olamaz.

Maahaza, bazan bu büyük

âlem o lâtifeye o kadar darlaşır ki,

âlem o lâtifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o lâtifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalâa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/1.p s273 p704)

acâib: şaşırtıcı, garip şeyler âlât: âletler, organlar âlem: dünya câmiiyet: kapsamlılık cevelân etmek: dolaşmak cihâzat: cihazlar, duyular ve organlar cisim: beden daimî: devamlı, sürekli envâ-ı rahmet: rahmet çeşitleri Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri fehmetmek: anlamak fıtraten: yaratılış gereği gayr-ı mâdut: sınırsız gayr-ı mahdut: sınırsız gayr-ı mahsur: sınırsız, sayısız gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hardale: çok küçük tohumları olan bir bitki ihata eden: kuşatan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: aynı, aynı biçimde kuvve-i hâfıza: hafıza gücü, bellek lâtife: duygu; burada hafıza merkezindeki idrak duygusu kastediliyor lâtife-i müdrike: idrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi maahaza: bunula beraber mahfî: gizli mâlik: sahip me’kûlât âlemi: yenilen şeyler, yiyecekler dünyası mertebe: derece, makam mesmûat âlemi: işitilen ve duyulan varlıklar dünyası mizan: ölçü mubsırat âlemi: görülen varlıklar dünyası mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek mütefâvit: çeşitli, farklı Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c) seyir: yolculuk, gezinti sıfât-ı mutlaka: sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler tazammun etmek: içermek, içine almak vâsıl olmak: ulaşmak vaz etmek: koymak, yerleştirmek zerre: maddenin en küçük parçası

129705 (1) Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir

âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vasıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur-u tevhid pek suhuletle nasip ve müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla, tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedennîyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler, ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imâniyeyi derk etmekte bedevîlerin bedevîleridir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/9.İ’lem 2/2.p s274 p705)

(1): (bk. s273 p704)

âlem: dünya bedevî: çölde yaşayan, köylü cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma derk etmek: anlamak evham: kuruntular, şüpheler gaflet: dalgınlık, umursamazlık gark olmak: boğulmak hakaik-i imâniye: iman hakikatleri, esasları huzur-u tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini doğrudan Allah’ın huzunda hissetme intibah: uyanma istilâ etmek: ele geçirmek kesret: çokluk müyesser: kolay nasip (olma): elde etme sahil-i vahdet ve tevhid: vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı seyr-i ruhânî: ruhanî ve mânevî âlemlerdeki seyir, gezinti suhulet: kolaylık sukut: alçalış, düşüş suûd: yükseliş tabaka: derece, katman tedennî: alçalma, gerileme terakki: ilerleme, yükselme tevehhüm eden: kuruntuya kapılan, zanneden, sanan tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait kılınması vasıl olmak: ulaşmak yakîn: kesin ve doğru bilgi zan: şüphe, sanma, zannetme zerre: maddenin en küçük parçası

130716 (1) Ve keza, senin vücudunun zuhur ve vuzuhça Hâlıkın vücuduna nisbeti, Hâlıkın vücuduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücuduna delâlet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delâlet ediyor. Öyleyse, onun vücudu senin vücudundan

âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.

Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab:

“1- Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir.

“2- Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir.

“3- İnsana en karib (yakın) nefistir” diyorsun. Pekâlâ. Fakat, o fâni lezzetlere mukabil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hâlıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyûmu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi’, Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabete lâyık değil midir? Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakikî olan Fatır-ı Hakîme ihdâ etmek lâzımdır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/18.İ’lem 2/2.p s278 p716)

(1): (bk. s277 p715)

âlem: dünya, evren Bâki: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hâle getiren, Allah (c.c.) binaenaleyh: bundan dolayı cem: bir araya gelme delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek esbab: sebepler fâni: gelip geçici, ölümlü Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah (c.c.) Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) icad eden: yoktan yaratan ihdâ etmek: hediye vermek, hediye olarak sunmak inkısam eden: bölünen karib: yakın kayyûm: herbirşeyi ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren keza: aynı, aynı biçimde lezâiz-i bâkiye: bâki, sonsuz lezzetler maden-i menfaat: menfaat kaynağı mahbub-u hakikî: gerçek sevgili, sevilmeye lâyık olan mahzen: kaynak menfaat: fayda mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi mukabil: karşılık müstehak: hak etmiş, lâyık Nâfi’: bütün yararlı şeyleri ihsan eden, Allah (c.c.) nefis: maddî, geçici lezzetlere düşkün olan duygu nisbet: oran rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler sebeb-i muhabbet: sevginin sebebi sevk eden: yönlendiren ubudiyet: kulluk vecih: yön vuzuh: açık, açık olma vücud: varlık zerrat: zerreler ziyade: fazla zuhur: ortaya çıkma, görünme

131719 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya,

âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede

âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi alât ve edevatından anlaşılır ki,

âlem-i âhirette de “Tecrî min tah’tihel enhâr (Bakara 2/25) (1)” kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/21.İ’lem 1/1.p s279 p719)

(1): Bakara Sûresi 2/25: “Altlarından ırmaklar akar.”

alât: aletler, araçlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya azâ: uzuvlar, organlar cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismanî: maddî yapısı olan ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereç fâni: gelip geçici, ölümlü fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler havâs: duyular, duyu organları hissiyat: hisler, duygular ifaza etmek: feyizlendirmek ihsas etmek: hissettirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kasır: saray rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler zelil: alçak, aşağı

132721 İ’lem eyyühe’l-aziz! ,

Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibarıyla küçük, âciz, zayıf bir cüzsün. Lâkin Sâni-i Hakîm lütfu ile, lâtif san’atı ile seni cüz’lükten küllîliğe çıkartmıştır. Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile

âlem-i şehadet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza, insaniyet itâsıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza, iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza, mârifet ve muhabbetin in’âmıyla muhit bir nur olmuşsun. Binaenaleyh, dünyaya ve cismanî lezâize meyledersen, âciz, zelil bir “cüz’î” olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarf edersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/23.İ’lem 1/1.p s280 p721)

âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âlem-i şehadet: görünen âlem bilkuvve: potansiyel, duygu ve kabiliyet halinde binaenaleyh: bundan dolayı cevelân etmek: dolaşmak, gezmek cihazat: cihazlar, duyu ve organlar cisim: maddî varlık cismanî: maddî, bedenî cüz: ferd, parça cüz’î: ferd, birey cüz’iyet: bireylik, ferdlik, küçüklük filcümle: bütünüyle, genellikle ihsan: bağış, ikram i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’âm: nimetlendirme insaniyet: insanlık insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık itâ: ihsan etme, verme itibarıyla: bakımından keza: aynı, aynı biçimde küll: bütün küllî: bir tür veya bir sınıf kadar kapsamlı; kapsamlı varlık lâtif: ince, güzel lezâiz: lezzetler lütuf: ihsan, ikram mârifet: Allah’ı tanıma, bilme meyletmek: eğilim göstermek muhabbet: sevgi muhit: her şeyi içine alan, kuşatan Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve şecere-i hilkat: yaratılış ağacı zelil: aşağı, alçak

133724 İ’lem eyyühe’l-aziz! Görüyoruz ki,

Sâni-i Hakîm kemâl-i hikmetiyle, pek âdi şeylerden pek harika, mu’cize-i mensucat yapıyor. Ve keza, abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifelerle tavzif ediyor. Hattâ, insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî birşeyin bulunması icab etseydi, bir başın Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezâife yer olsun. Ve keza, lisan sair vezâifiyle beraber, erzak hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur. İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılır ki, zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet,

âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikati tenvir eder. Öyleyse, bu fani dünyada mevt, fena, devâir-i gaybiyede sâfi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki, “İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler. Ya gaflet ile muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzîe ile avdet ederler.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/26.İ’lem 1/1.p s281 p724)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âdi: basit, önemsiz âlem: dünya ashab-ı vezâif: görevli kişiler avdet etmek: dönmek bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak beka: devamlılık, kalıcı olma Cebel-i Tûr: Tûr Dağı, Mûsâ Dağı veya Harea Dağı. Mısır’da Sina Yarımadasındadır. Hz. Mûsâ’ya (a.s.) Tevrat’ın indirildiği yerdir. devâir-i gaybiye: gabya ait devirler, görünüp bilinmeyen dönemler ehl-i vukuf: bilirkişi envâen: çeşitli erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler eşya-yı seyyâle: akıp giden ve sürekli değişen şeyler faaliyet-i hakîmiye: hikmetli işler fani: ölümlü, geçici fena: gelip geçicilik ferd: birey, şahıs fihriste: özet gaflet: dalgınlık, umursamazlık hakikat: gerçek hasenat-ı muzîe: aydınlatıcı güzellikler, iyilikler icab etmek: gerekli olmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! intikal etmek: geçmek, ulaşmak kemâl-i hikmet: eksiksiz ve mükemmel hikmet keza: aynı, aynı biçimde kudret: güç ve iktidar leyl: gece lisan: dil mahal: yer mensucat: dokumalar mensucat-ı gaybiye ve uhreviye: gabya ve âhirete ait dokumalar mevt: ölüm mu’cize-i mensucat: mu’cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah’ın mu’cizesi olan varlıklar muvazzaf: görevli muzlim: zulme uğramış, karanlıklı nehar: gündüz rivâyet: nakledilen haber; Peygamber’e (a.s.m.) ait nakledilen haberler, hadiseler sâfi: arınmış, temiz sair: diğer, başka Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) seyl: akım taam: gıda, yiyecek takallüb: çevrilme, dönüşme tavzif etmek: görevlendirmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vezâif: görevler yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi

134725 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîmin, efrad ve cüz’iyatın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda,

âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük fertleri vardır. Cenâb-ı Hakkın şu tefennünde takip ettiği hikmet: 1- Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır. 2- Kudret mektupları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır. 3- Kudretin kemâlini izhar etmektir. 4- Celâlî ve cemâlî her iki nevi san’atı ibraz etmektir. Maahaza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya alınamaz. İşte irşadı teshil ve tâmim için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizâsı yerine getirilmiştir. Amma şeytanın talebesi olan nefs-i emmâre, cismin küçüklüğünü san’atın küçüklüğüne atfetmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak, bir nevi abesiyete isnat ediyor.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/27.İ’lem 1/1.p s282 p725)

abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş âlem: dünya atfetmek: yöneltmek, çevirmek celâlî: Allah’ın azamet, haşmet, kahır ifade eden isimlerine ait cemâlî: Allah’ın rahmet, lütuf, ihsan ifade eden isimlerine ait Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) cüz’iyat: fertler, bireyler ecram: gök cisimleri, yıldızlar efrad: fertler, bireyler esbab: sebepler fehmetmek: anlamak fert: birey hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ibraz etmek: göstermek iktizâ: gerektirme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irşad: doğru yol gösterme isnat etmek: dayandırmak izhar etmek: açıklamak, göstermek kemâl: kusursuzluk, mükemmellik kudret: güç ve iktidar lütuf: iyilik, bağış maahaza: bununla beraber nazar-ı ihata: her şeyi içine alan, kuşatan bakış nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu nevi: çeşit, tür sair: diğer, başka Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) sudûr: olma, meydana gelme tâmim: genelleştirme, yayma tecviz etmek: uygun bulmak, izin vermek tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme tefennün: bir fen ve ilimle varlıkları yaratma teshil: kolaylaştırma teshilat: kolaylıklar

135728 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayvanattan olsun, nebatattan olsun, tevellüd ile tenasül şümulüne dahil olan her fert, veçh-i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine has ve hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîmin esmâ-i hüsnâsını izharla Hâlıkına gayr-ı mütenâhi bir ibadette bulunsun. Evet, kuşların, balıkların, karıncaların, yumurtalarında, eşcar ve sebzevatın semeratında ve o semeratın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin

âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allamü’l-Guyûbun ilminde mevcut olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkamayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/30.İ’lem 1/1.p s283 p728)

âlem-i şehadet: görünen âlem Allamü’l-Guyûb: gaybı, görünmeyen her şeyi bilen Allah (c.c.) arz: yer, dünya binaen: -dayanarak esmâ-i hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri eşcar: ağaçlar Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (c.c.) fert: birey gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hâlis: katıksız, saf has: özel hayvanat: hayvanlar ifrat: aşırılık i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! istilâ etmek: kuşatmak izhar: gösterme kesret: çokluk mevcut: var müstakbel: gelecek nebatat: bitkiler sebzevat: sebzeler semerat: meyveler, neticeler şümul: kapsamlılık, kapsam tasallut etmek: baskı kurmak, hâkim olmak tenasül: üreme tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak tevellüd: doğum, doğma vaziyet: durum, hâl veçh-i arz: yeryüzü zürriyet: soy, nesil

136731 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma,

âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/33.İ’lem 1/1.p s284 p731)

ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi cüz’î: ferdî, bireysel emvat: ölüler fehmetmek: anlamak güz: sonbahar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar dirilip Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı insaniye: insan hayatı ihyâ: diriltme, hayat verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet, bütün varlığın bozulup dağılması küllî: tür, cins, sınıf veya bütün varlıklar üzerinde tecelliden; kapsamlı mikyas: ölçü sıfat: nitelik, özellik şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar vezâif: görevler

137733 (1) Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir.

Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan

ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor:

“Yâhu, nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.” Adamcağız:

“Yok baba! Bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü, “Has’bü nâllâhü ve nığ’mel vekiyl (Âl-i imrân 3/173) (2)” “Nığ’mel mev’lâ ve nığ’men nesıyr (Enfâl 8/40) (3)” bana yeter.”

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/34.İ’lem 2/2.p s284 p733)

(1): “sarhoş adam kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor (bk. s284 p732)”

(2): Âl-i imrân Sûresi 3/173: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”

(3): Enfâl Sûresi 8/40: “ O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu âlet: araç, vasıta burak: Cennete ait bir binek esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı fenâ: geçip gitme, kaybolma hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma hıfz: saklanma himaye: koruma altına alma illâ: aksi halde inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek istimal etmek: kullanmak kâfi: yeterli lisan: dil mâruz kalmak: bir şeyin tesirine uğramak seyyal: akıcı, akıp giden şifâyab: şifa bulma tebdil etmek: değiştirmek teceddüd etmek: yenilenmek tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme

138734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani

âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

139749 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnkılâplar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor.

O dereler üstünde her iki

âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki

âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin, isimleri mütenevvi olur. Meselâ, uyku,

âlem-i yakaza ile

âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür.

Ve misal,

âlem-i cismaniyle

âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâp bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâplar olacağından, köprüsü de pek garip, acip olması lâzım gelir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/42.İ’lem s292 1/1.p p749)

acip: acayip, tuhaf, şaşırtıcı âlem: dünya âlem-i cismani: maddî âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi âlem-i yakaza: uyanıklık âlemi berzah: kabir âlemi husul: meydana gelme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkılâbat: büyük değişimler inkılâp: değişim kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâkin: ama, fakat mahiyet: asıl, esas, nitelik misal: aynadaki görüntü; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem münasebettar: alâkalı, ilgili mütebayin: ayrı ayrı mütenevvi: çeşit çeşit nevi: çeşit, tür

140751 Arkadaş!

Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları,

âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/2.p s294 p751)

addetmek: saymak âlem-i beka: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun izerine olsun beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk berâhin: deliller burhan: delil, kanıt cemâl: güzellik delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları veliler Habib: sevgili; burada Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kastedilmektedir Habib-i Ekrem: Allah’ın en sevdiği şerefli kul olan Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hüsün: güzellik ve iyilik imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istilâ etmek: ele geçirmek kabih: çirkin kâfi: yeterli kâinat: evren kemâl: mükemmellik, olgunluk maadâ: başka, dışında, ötesinde Mahbub-u Ezelî: Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah (c.c.) müberrâ: temiz, pâk münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce naks: eksiklik, noksanlık nekais: eksiklikler, kusurlar serâpâ: tepeden tırnağa, baştan başa sıddıkîn: daima doğruluk üzere olan ve Allah’a ve peygambere bağlı yaşayan büyük insanlar tazarruât: yakarışlar, niyazlar teşkil etmek: oluşturmak vesile: araç, vasıta

141753 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve Tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki

âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve Tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/45.İ’lem 1/1.p s295 p753)

adem-i ihlâs: ihlâssızlık âlem: dünya a’mâl-i âhiret: âhirete air işler amel: iş, fiil cihetle: yönle, şekille dünyevî: dünya ile ilgili ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itâ: verme kavî: güçlü, kuvvetli nâs: insanlar nazaran: bakarak, -göre Rabb-i Nâs: insanların Rabbi semere: meyve şerik: Allah’a ortak koşulan şey tahsin: beğenme, bir şeyin güzelliğini ilân etme tevzi edilmek: dağıtılmak umur-u dîniye: dinin emirleri

142756 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnsan-ı mü’minin kıymeti, ihtiva ettiği san’at-ı âliye ile Esmâ-i Hüsnâdan in’ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezâlik, bu

âlem de, eğer Kur’ân’ın tarif ettiği gibi mânâ-yı harfiyle, yani Cenâb-ı Hakkın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ-yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hâlık ile bağlı olmayıp müstakil-i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, mütegayyir maddesinde münhasır kalır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/48.İ’lem 2/1.p s296 p756)

âlem: dünya, evren âlet: araç, vasıta azamet: büyüklük, yücelik câmid: cansız cilve: görüntü, yansıma Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri fâil: bir işi yapan; fiilin sahibi fâni: geçici Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah (c.c.) ibaret: meydana gelen, oluşan ihtiva etmek: içermek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! in’ikâs etmek: yansımak insan-ı kâfir: Allah’ı inkâr eden insan insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan kezâlik: bunun gibi, böylece, bu da böyle kıymet: değer kıymettar: değerli mânâ-yı harfi: harf mânâsı; bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismi: isim mânâsı, bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı münhasır: ait, mahsus müstakil-i bizzat: kendi kendine var olan mütegayyir: değişen nakış: işleme, süsleme nazar: bakış açısı nisbet: kıyas, oran sâkıt: düşük san’at-ı âliye: yüksek san’at

143760 İKİNCİ KATRE:

Geçen derslerden anlaşıldığı üzere, Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın, nev-i beşerin ıslâh ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur’ân’ın pekçok vazife ve makamları vardır. Evet, Kur’ân kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu

kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi, arz, semâvat sahifelerinde müstetir Esmâ-i Hüsnânın definelerini keşşaftır. Ve şu

âlem-i şehadete

âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve

âlem-i İslâmın güneşi olduğu gibi,

âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb-ı Hakkın zâtına, sıfâtına, esmâsına, şuûnatına bir burhan ve bir tercümandır. Ve keza, nev-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, dâvet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitap şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitap hükmündedir.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/2.katre 1/1.p s298 p760)

arz: yer, dünya âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait âyetler, deliller burhan: güçlü delil cihet: yön dâvet: çağırma, çağrı define: hazine esmâ: isimler Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri fünun: fenler, bilimler Hâlık-ı Arz ve Semâvât: gökleri ve yeri yaratan Allah (c.c.) hikmet: ilim, irfan; her şeyin asıl gayesini ve faydasını gösteren hükmünde: bir şeyle aynı hükmü taşımak ıslâh: düzeltme, iyileştirme ihtiva etmek: içermek inzâl etme: indirme, Peygambere (a.s.m.) gönderme kâinat: evren katre: damla keşşaf: bilinmeyen bir şeyi keşfeden, buluş yapan keza: bunun gibi kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat lisan: dil makam: derece müstetir: gizli, örtülü nev-i beşer: insanlar, insanlık türü semâvat: gökler sıfât: nitelikler, özellikler şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes nitelikler, özellikler tefsir: açıklama, yorum terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma tercüman: çeviren, çevirici tercüme-i ezeliye: ezelden gelen tercüme ulûm: ilimler zahiren: dış görünüş itibariyle zât: bir kimsenin kendisi zikir: Allah’ı anma

144770 VE RABİAN:

Kur’ân bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla, irşadın belâgatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihî olan meselelere karşı mükâbereye, mugalâtaya ika ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, mâruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lâzımdır. Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin ihmal veya icmâli lâzımdır. Mesele, şemsin zâtından, mâhiyetinden bahsetmek değildir. Ancak,

âlemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve

âleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmektir.

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/1.nükte 5/5.p s302 p770)

âlem: dünya, evren azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü bedihî: açık, aşikâr belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi efkâr-ı âmme: halkın fikir ve düşünceleri, kamuoyu ekseriyet: çoğunluk Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) hilkat: yaratılış ibraz etmek: göstermek icab: gerektirme, lüzum icbar: zorlama icmâl: özet, kısaltılmış ihmal: önemsememe, göz ardı etme ihtiva etmek: içermek ika: düşürme irşad: doğru yolu gösterme itibar: özellik keza: bunun gibi lâzım: gerekli mâhiyet: nitelik, özellik mâruf: bilinen, tanınmış, belli, meşhur meşhud: görünen, bilinen mihver: eksen, yörünge mugalâta: demegoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme nazar: bakış, bakış açısı, düşünce nizam: düzen rabian: dördüncü olarak şems: güneş tağyir: değiştirmek tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak vazife-i asliye: asıl görev zât: kendi

145771 İKİNCİ NÜKTE: “Veceal’neş şemse sirâcâ (Nuh 71/16) (1)”

S: Niçin şems “sirac” ile tavsif edilmiştir? Halbuki ehl-i fence şems arza tâbi değildir ki

ona sirac olsun. Belki arz ile seyyarat kendisine tâbi olan bir merkezdir.

C: “Sirac” tâbiri şöyle bir tasvire işarettir ki:

Âlem bir saray gibidir. Mevcudatı, o sarayın müştemilâtı, tezyinatı makamında olduğu gibi, şems de, o saray halkını tenvir eden İlâhî bir lüküstür.

Ve keza, “sirac” tâbiri, Cenâb-ı Hakkın rububiyetinden doğan vüs’at-i rahmetine ve o rahmet içinde derece-i in’am ve ihsanına bir ihtar ve azamet-i saltanatı içinde vahdaniyetine bir ilândır ki, müşriklerin mâbud ittihaz ettikleri kocaman şems,

âlem sarayında lüküs vazifesiyle muvazzaf, musahhar bir memur ve bir hizmetkârdır. Malûmdur ki, lâmba hizmetini gören câmid birşeyin ibadete, yani mâbud olmaya hiç liyakati var mıdır?

(MN 14. Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/4.katre (6 nükte) 6/2.nükte 1/1.p s303 p771)

(1): Nuh Sûresi 71/16: “Güneşi de bir kandil yapmıştır.”

âlem: dünya, evren arz: yer, dünya azamet-i saltanat: saltanatın büyüklüğü câmid: cansız, katı Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) derece-i in’am: nimetlendirme derecesi ehl-i fen: bilim adamları hizmetkâr: hizmetçi ihsan: bağış, ikram, lütuf ihtar: hatırlatma, ikaz İlâhî: Allah tarafından olan ilân: duyuru ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek keza: bunun gibi liyakat: lâyık olma mâbud: kendisine ibadet edilen, tapılan makam: derece, yer malûm: bilinen, belli mevcudat: var edilenler, varlıklar musahhar: boyun eğen, emre uyan muvazzaf: vazifeli müşrik: Allah’a ortak koşan müştemilât: içindekiler nükte: ince anlam rahmet: şefkat ve merhamet Rububiyet: Rablık seyyarat: gezegenler sirac: kandil, lâmba şems: güneş tâbi: bağlı, uyan tâbir: ifade, adlandırma tasvir: anlatmak, ifade etmek tavsif: nitelendirme tenvir: aydınlatma tezyinat: süslemeler vahdaniyet: Allah’ın benzersiz ve bir oluşu ve ortağının bulunmayışı vüs’at-i rahmet: rahmetin genişliği, bolluğu

146779 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Mü’min olan zât, mânâ-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mânâ-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla

âleme bakıyor. Bu itibarla herbir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sânie ve Esmâ-i Hüsnâdan kendisine olan tecelliyata bakar. İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı –o da bir vecihle- delâlet eder. Kâtibine çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/5.İ’lem 3/1.p s307 p779)

âlem: dünya cihet: yön, taraf delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri ibaret: meydana gelen, oluşan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! itibarla: bakımından kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse kâmil: mükemmel, noksansız kâtib: yazan, yazar mânâ-yı harfi: harf mânâsı; bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ mânâ-yı ismî: isim mânâsı; bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı masnu: san’at eseri meal: anlam mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan müstakil: bağımsız, başlı başına nazarıyla: gözüyle Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) sıfât: sıfatlar tavsif: vasıflandırma, niteleme tecelliyat: tecelliler, yansımalar zât: bir kimsenin kendisi zira: çünkü

147782 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın günahkârları affetmesi fazldır, tâzip etmesi adldır. Evet, zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldır. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde Allah’ın fazlına mazhar olur. Mâsiyetle azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hatta ehl-i itizâl, mâsiyet hakkında doğru yoldan udûl ile, mâsiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vacip olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünkü şer,

nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/6.İ’lem 1/1.p s309 p782)

âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri adl: adalet azap: acı, sıkıntı, ceza Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah (c.c.) ehl-i itizâl: mutezile mezhebinden olanlar fazl: ikram, ihsan günahkâr: günah işlemiş olan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek kavî: güçlü, kuvvetli kesb-i istihkak: hak etme mâsiyet: günâh, isyan mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt münasebet: bağlantı, ilişki nazaran: bakarak, -göre nizam-ı âlem: âlemin düzeni, kâinattaki düzen rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti tâzip etmek: azap vermek udûl: doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma zehab: yanlış düşünceye kapılma, zihnen bir yola sapma

148791 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden, kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz,

âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecellî-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir; arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir ayinedir.

(MN Şûle Risalesi (16 İ’lem) 16/15.İ’lem 2/1.p s312 p791)

âlem: evren arş-ı hayat ve ihya: hayatın ve hayat verip diriltmenin tecelli ettiği yer, makam arş-ı rahmet: rahmet ve merhametin tecellî ettiği yer, makam arz: yer, dünya ayine: ayna celb etmek: çekmek cilve: görünme, yansıma faaliyet-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarıyla işlemesi, faaliyeti feyiz: ilim, ilham Hâlık-ı Semâvat: gökleri yaratan Allah (c.c.) Hayy-u Kayyûm: her an diri olan ve her şeyi ayakta tutup varlığını devam ettiren Allah (c.c.) ihyâ-yı arz: yeryüzünün diriltilmesi i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! isal etmek: ulaştırmak, eriştirmek kâinat: evren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamaları mu’cize olan Kur’ân-ı Kerîm mahviyet: tevazu, alçakgönüllülük makarr-ı hilâfet: hilâfet merkezi maksud: kast edilen şey, gaye nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış, dikkatli bakış semâvat: gökler tevazu: alçakgönüllülük tecellî-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin, terbiye ve idare ediciliğinin yansıması tecelliyat: tecelliler, yansımalar unsur: madde, temel madde zira: çünkü

149794 ŞÛLENİN ZEYLİ.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbirşey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahi bir daire-i kudretten birşey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenahinin tenâhisi lâzım gelir. Ve keza, hikmet-i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve keza, mukaddir olan Kadîr-i Hakîmin büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz. Ve keza, maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey gibi, en küçük birşeyi mazhar ve mahal olduğu san’at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nevileri büyük olurlar. Ve keza, azamet-i mutlaka şirketi asla kabul etmez. Ve keza, fevkalâde bir suhulet ile, harika bir sür’atle, mu’ciz bir itkan ve intizam ile cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havaî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen

âlemin yerlerini doldurmuşlardır.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/1.İ’lem 1/1.p s314 p794)

âlem: dünya, evren âsâr: eserler, varlıklar azamet-i mutlaka: sınırsız büyüklük bâtın: içte ve gizli olanı gören cûd-u mutlak: sınırsız cömertlik daire-i kudret: Allah’ın kudret dairesi feyiz: bolluk, bereket, lütuf fevkalâde: olağanüstü gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, sonsuz hariç: dışında havaî: havaya ait, havada yaşayan hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye ihata eden: kapsayan i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: ancak intizam: düzen, disiplin itkan: sağlamlık Kadîr-i Hakîm: her şeyi hikmetle yapan ve her şeye gücü yeten, sonsuz hikmet ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi mahal: yer, mekân mâî: suya ait, suda yaşayan mâni: engel mazhar: ayna, yansıma yeri mu’ciz: mu’cize olan muhît: ihatalı, kuşatıcı mukaddir: herbir şeyin kıymetini biçip, hassas ölçü ve miktarlarla takdir eden Allah (c.c.) mücerred: sıyrılmış, soyutlanmış, tamamen maddî olmayan nazar: bakış, görüş nevi: tür, çeşit nisbet: kıyas, oran suhulet: kolaylık şûle: parıltı tenâhi: sona erme; sonlu olma teveccüh: ilgi, yönelme türâbî: toprağa ait, toprakta yaşayan zahir: açıkta ve dışta olanı gören zeyl: ek, ilâve

150796 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlemde tesadüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sümbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenirse, tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/3.İ’lem 1/1.p s314 p796)

âlem: dünya, evren âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey basiret: feraset, seziş bilhassa: özellikle hikmet: varlıklardaki faydalar ve gayeler; evrendeki ve yaratılıştaki İlâhî gaye ve fayda i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inşad: şiir vs. okuma küre-i arz: yerküre, dünya mezrûat: ekilip dikilenler tanaggum: şarkı vs. söylemek terennüm: dile getirme

151797 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Tevhid ile bütün eşyayı Vâhid-i Ehade isnad etmediğin takdirde,

âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlâhiye adedince ilâhları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsallerine mâkes olan şeylerin adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.

(MN Şûlenin Zeyli (5 İ’lem) 5/4.İ’lem 1/1.p s315 p797)

âlem: dünya, evren efrad: fertler, bireyler hakikî: asıl, gerçek ilâh: tanrı, kendisine ibadet edilen i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! irtibat: bağ, ilişki isnad etmek: dayandırmak mâkes: yansıma yeri, ayna mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek mecburiyet: zorunlu olma şems: güneş tecelliyat-ı İlâhiye: İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi, yansıması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi timsal: görüntü Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her şeyi kapladığı gibi her bir şeyde de görülen Allah (c.c.) vücud: varlık, var oluş

152801 Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Elhamdü lillâhi rabbil âlemîne vesselâtü vesselâmü alâ muhammedin hâtemin nebiyyîne ve

alâ âlihi ve sahbihi ecmeıyn (1)”

“Ellâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. (Bakara 2/255) (2)” maksudumuzdur, matlubumuzdur. Gayr-ı mütenahi berâhininden dört burhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.

BİRİNCİ BURHAN: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu burhan-ı neyyirimiz

“Şuâat” da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir’attır.

İKİNCİ BURHAN: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kitab-ı mu’cizü’l-beyan, Kelâm-ı Akdestir.

DÖRDÜNCÜ BURHAN:

Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki

âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur.

Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı - müstemi Japon) 1/1.p s318 p801)

(1): “Hamd,

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed’e ve

bütün âl ve ashabına salât ve selâm olsun.”

(2): Bakara Sûresi 2/255: “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O hayydır,

O kayyûmdur.”

âlem: dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem Aleyhissalâtü Vesselâm: salat ve selâm onun üzerine olsun berâhin: güçlü deliller, kanıtlar berzah: geçit yeri burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt burhan-ı küllî: çok büyük ve kapsamlı delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter fıtrat-ı zîşuur: şuurlu fıtrat; yaratılışında ve öz yapısında şuur olan varlık gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz insan-ı ekber: en büyük insan îrad etme: sunma, söyleme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar Kelâm-ı Akdes: kutsal söz; Kur’ân kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitab-ı mu’cizü’l-beyan: açıklaması ve ifadesi mu’cize olan kitap, Kur’ân maksud: kast edilen, hedeflenen matlub: istenen, arzu edilen mir’at: ayna mülteka: buluşma yeri; kavşak münevver: aydın, aydınlanmış neşretmek: yayınlamak nokta-i iltisak: kavuşma noktası, birleşme noktası seyyârât: bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler şehadet: görünen âlem şuâ: parıltı şuâat: ışınlar; Risale-i Muhammediyenin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Saîd Nursî tarafından telif edilmiştir tenevvür etmek: aydınlanmak tenvir-i müddeâ: iddia edilen şeyin aydınlatılması tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a verilmesi vicdan: iyiyi kötüden ayırabilen his

153805 (1)

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden.

“Teemmel sütûrel kâinâti fein’nehâ * Minel meleil ağ’lâ ileyke resâil.” Yani,

“Sahife-i âlemin eb’âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın. ”Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’câz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i’câza karşı secde ederek “Süb’hâneke lâ kudrete lenâ inneke entel azîzül hakiym. (2)” diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lâzımdır.

Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/3.p 4/1.sual s320 p805)

(1): Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır. (bk. 319 p804)

(2): Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiçbir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.

adem: yokluk âlâ-yı illiyyîn-i tevhid: tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi bâhusus: özellikle; bilhassa eb’âd-ı vâsia: geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan farz-ı muhal olarak: olmayacak bir şeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki… fikr-i hakikat: gerçek ve doğru bir düşünce, gerçeğe nüfuz eden düşünce halk eden: yaratan heyet-i mecmua: bütün hepsi; bütün bölümleri, bireyleri hikmet: sır, gaye; bir gaye veya faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma icad etmek: yaratmak, var etmek i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını âciz bırakma iştibak-ı tesânüd-ü nazm: bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış nazım, ahenk kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kelimat: kelimeler, sözler kemâl-i acz: tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük kemâl-i zuhur: son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma kitab-ı kâinat: kâinat kitabı kudret-i gayr-ı mütenahi: sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar manzume-i şemsiye: güneş sistemi mele-i âlâ: Allah katında en yüksek en yakın makam; melekler âlemi mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi muktedir: güçlü muzâaf: kat kat münasebettar: ilgili, bağlantılı müteveccih: yönelmiş, dönmüş Nakkaş-ı Ezelî: Ezelî Nakkaş; ezelden beri bütün varlıkları nakış nakış işleyip san’atla yaratan Allah (c.c.) nâzır: bakan, gözeten nazzâm: nizan veren, düzene koyan nizam: düzen sahife-i âlem: evren sayfası selâsil-i resâil: sayısız risale silsileleri, sayısız mektup zincirleri silsile-i hâdisât: olaylar zinciri tecelli etmek: yansımak, görünmek te’lif: yazma zıd: ters, karşıt, zıt zîhayat: canlı, hayat sahibi

154810

S: Nedir şu tabiat, kavânin, kuva ki, onlarla kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat,

âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzâsının ef’âlini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, “sünnetullah” ve “tabiat” ile müsemmâdır. Hilkat-i kâinatta câri olan kavânin-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavânin dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren, nüfusun istidat-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Halbuki, kör, şuursuz tabiat, kat’iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/2.Burhan 12/8.p 4/3.sual s323 p810)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i şehadet: görünen âlem anâsır: unsurlar âsâr-ı bâhire: apaçık eserler âzâ: uzuvlar, organlar câri olan: geçerli olan cesed-i hilkat: yaratılmış olan varlık cesedi, bedeni ef’âl: fiiller, işler fâil-i müessir: etkin olan; iş ve fiili bizzat yapan hakikat: gerçek hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı ıztırar: çaresizlik intizam: düzen, disiplin istidat-ı şûre: çorak toprak istidadı, yeteneği istimrâr: devamlı sürüp gitme, devamlı olma istinaden: dayanarak kat’iyen: kesinlikle kavânin: kanunlar kavânin-i itibariye: itibarî kanunlar; varsayıma dayalı kanunlar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî kudreti kuvâ: kuvvetler, güçler masdar: kaynak mecmû: toplanmış, bir araya getirilmiş mefkud: kaybolmuş mevcud-u haricî: gözle görülür şekilde maddî bir yapıya sahip olan muhassala: sonuç mülâyemet: uygunluk münasebet: bağlantı, ilgi müsemmâ: isimlendirilen nazar-ı hakikat: gerçek bakış nefy-i Sâni: kâinatın san’atkârı olan Allah’ı reddetme, yok sayma nüfus: nefisler rapt: bağ sudur: çıkma suret: görünüm, şekil sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar şeriat: İlâhî anayasa, Allah’ın koyduğu kanunlar mecmuası şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiye: Allah’ın kâinata koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu büyük anayasa, kanunlar mecmuası şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu anayasa, kanunlar mecmuası şuur: bilinç tabiat: doğa; düzenin devam etmesi gayesiyle Allah tarafından kâinata konulmuş olan kanunlar mecmuası tabiat-ı hevai: hava gibi hafif ve lâtif özellikte olan tabiat tahayyül edilmek: hayal edilmek tasallut: musallat olma, sataşma tazyik etme: zorlama, baskı yapma tecessüm: cisimlenme, maddî olarak görünme tevazzu’: konulmuş (tavazzû’: vuzû’dan: abdest alma – vuzû’: nefsini alçaltma, hakir görme) ünsiyet: dostluk, yakınlık vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce veleh-resan-ı efkâr: fikirleri, düşünceleri hayrette bırakan yeknesak: tekdüze, monoton

155815 ÜÇÜNCÜ BURHAN: Kur’ân-ı Azîmüşşandır.

Şu burhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin, “Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû” yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuk ise, semere vermez. Şu burhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mesele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor. Hem şu burhanın

âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure

âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine sabit hakaikle meyvedardır.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/3.Burhan 9/1.p s325 p815)

ahkâm: hükümler, esaslar âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet: görünen âlem Allahü Lâ İlâhe İllâ Hû: “O Allah ki, Ondan başka ilâh yoktur bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak burhan: güçlü ve sarsılmaz delil burhan-ı nâtık: konuşan delil cürsûme: kök gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem gayet: son derece gusn-u azam: büyük ağaç dalı hakaik: hakikatler, gerçekler hakikat: doğru, gerçek Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân menba-ı hayat: hayat kaynağı mesele-i tevhid: tevhid meselesi, birleme konusu meyvedar: meyveli meyve-i hak: gerçek ve doğru meyve mükemmel: eksiksiz semerât: meyveler semere: meyve sıdk: doğruluk sine: göğüs tazammun etmek: içine almak, kapsamak tedelli etme: aşağı inme, eğilme tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olması vehim: zan, şüphe, kuruntu

156825 (1) İKİNCİSİ: Beşerin havâssü’l-hams-ı zâhire ve bâtınadan başka,

âlem-i gayba karşı açılan pekçok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez. ÜÇÜNCÜSÜ: Mevhum bir şey hakikat-i hariciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemâl bu ihtimali reddeder.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/2.-3.Nükteler s330 p825)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 2.ci ve 3.cüler

âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem beşer: insan fıtrat: yaratılış, mizaç gayr-ı meş’ur: şuursuz, bilinçsiz; şuurla bağlantısı olmayan hakikat-i hariciye: haricî, müstakil gerçekliği olan hakikat-ı zaruriye: zorunlu gerçek havâssü’l-hams-u zâhire ve bâtına: insandaki beş içindeki beş dışındaki duygular; beş içindeki duygular: hayal gücü, anlayış, vehim, hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti), beş dışındaki duygular: tatma, görme, işitme, koklama, dokunma hikmet: fayda, gaye; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hilkat: yaratılış hiss-i sâbia-i bârika: ince yedinci his hiss-i sâdise-i sâdıka: doğru altıncı his hiss-i sâmia, bâsıra, zâika: işitme, görme, tat alma hisleri, duyguları kemâl: kusursuzluk, mükemmellik mahlûk: varlık mebde’: başlangıç mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mükerrem: şerefli, ikrama lâyık nizam: düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u beşer: insan ruhu safvet: paklık, temizlik sâika: sevk edici sevk: yönlendirme süflî: alçak, âdi şâika: insanı belli bir yöne teşvik eden duyu, duygu şevk: şiddetli arzu ve istek vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his

157827 (1) İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzâhemetin meydanı olan dağdağa-i hayata

hücum gösteren

âlemin binlerce musibet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sânidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni-i Hakîme itikad etmezse ve alel’amyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkep bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinad ile bu derece

nizam-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-ı nefsü’l-emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni-i Zülcelâl bu dört burhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcibü’l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürid, Semî’, Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsinden muktebestir.

(MN Nokta Risalesi (tevhidin 4 burhanı-müstemi Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte 3/2.p s331 p827)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsü 2.paragrafı

adem-i kifayet: yetersizlik ahsen-i mahlûkat: yaratıkların en güzeli alel’amyâ: körler gibi âlem: kâinat Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (c.c.) Basîr: her şeyi gören Allah (c.c.) beliyyât: belâlar burhan-ı azîm: büyük delil ciğer-şikâfe: ciğer parçalayan, çok acı veren dağdağa-i hayat: hayatın sıkıntıları dehşet: korku, ürkme Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah (c.c.) eşref: en şerefli evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları, nitelikleri evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait vasıfları Ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz Ferd: Vâhid ve Ehad; birliği bütün varlık âlemini kuşattığı gibi her bir varlıkta da görülen Allah (c.c.) feyz-i kemâl: mükemmel bereket hakikat-ı nefsü’l-emriye: bir şeyin gerçeği, aslı hâlet-i cehennem-nümûn: Cehenneme benzer bir durum hassa-i münhasıra: bir şeye ait özellik havale etmek: bir işi başkasına bırakmak havf: korku Hayy: gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (c.c.) hikmet: gaye ve fayda hükümfermâlık: hüküm sürme intizam: düzenlilik intizam-ı kâmil-i kâinat: kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik istilzam etme: gerektirme itikad etmek: inanmak Kadîr: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) kalb-i beşer: insan kalbi kat’î: kesin bir şekilde Kayyum: Allah’ın daimî varlığı ve her şeyi her an ayakta tutması kudret: güç, iktidar mârifet: Allah’ı bilmek, tanımak mârifet-i Sâni: Allah’ı bilme ve tanıma masnu: san’at eseri mukarrer: kesinlik kazanmış muktebes: iktibas edilmiş, bir yerden alınmış musibet: belâ, dert, felâket muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş mürekkep: -den oluşmuş Mürid: her şeyi istediği gibi yapan Allah (c.c.) Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah (c.c.) müzâhemet: karşılıklı sıkıntı ve zahmet verme nizam-ı âlem: âlemin, kâinatın düzeni nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen nokta-i istimdad: yardım isteme noktası nokta-i istinad: dayanak noktası ruh-u insaniyet: insan ruhu Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şey Ona muhtaç olan Allah (c.c.) Semî’: her şeyi duyan ve işiten Allah (c.c.) Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (c.c.) Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi san’atkâr, Allah (c.c.) şehadet: şahitlik etme tecellî: yansıma tevahhuş: korkma, ürküntü Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) Vâhid: bir olan ve bütün varlıklarda birlği görülen Allah (c.c.) vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his yegâne: tek, eşsiz zıll-i tecellî: yansımanın gölgesi ziyade: fazla

158829 (1)

S: Vahdetü’l-vücudu nasıl görüyorsun?

Elcevap: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i ulûhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret, yani “Lâ müessire fil kevni illallâh (2)” sonra vahdet-i idare, sonra vahdetü’ş-şühud, sonra vahdetü’l-vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkıkîn-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlâl edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdetü’l-vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü’l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu, belki bir mevcudu görmüşler. Evet, delil içinde neticeyi görmek,

âlemde Sânii müşahede etmek, tarîk-i istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada seyeran-ı füyuzatı ve merâyâ-yı mevcudatta tecellî-i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe oldu.

(MN Nokta Risalesi (tevhid 4 burhanı-Japon) 4/4.Burhan 4/4.Nükte Vahdetü’l-vücud 2/1.p s333 p829)

(1): 4.cü Burhan, 4 nükteden 4.üncüsünün sonu

(2): Mükevvenatta Allah’tan başka müessir yoktur

âlem: kâinat cedâvil-i ekvan: kâinattaki su yolları, cetveller cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiye: İlâhî yansımalarının meydana gelmesi, cereyan etmesi cihet: yön daire-i esbab: sebepler dairesi dem vurmak: söz etmek dîk-ı elfaz: ifadelerdeki, sözlerdeki darlık, yetersizlik ehl-i fikir: düşünce sahipleri elcevap: cevap esasen: aslında evham-ı bâtıla: hak olmayan, imana uymayan vehimler, şüpheler had: sınır, yetki hakaik-i zevkiye: zevkli hakikatler hakikat: gerçek, esas hasr-ı nazar: dikkati bir şey üzerinde toplama hükmünde olmak: aslıyla aynı hükmü almak istidlâl: delil getirme, akıl yürütme istiğrak: Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma mekayis: mikyaslar, ölçüler, mukayeseler melekûtiyet-i eşya: varlıkların görünmeyen arka yüzü, aslı, hakikati menşe: kaynak merâyâ-yı mevcudat: varlıklar aynası mevcud: gerçek varlık sahibi olan Allah (c.c.) muhakkıkîn-i sofiye: gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri müessir: tesir eden, yaratıcı kudret mükevvenat: yaratılmışlar, bütün mahlûkat mümkinat: varlığı da yokluğu da eşit olan şeyler; yaratılmış olan her şey müncer olmak: sonuçlanmak müşahede etmek: görmek, gözlemlemek müteşabihat: görünen mânâsı kastedilmeyen ve benzetme ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade nazar: bakış Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (c.c.) seyeran-ı füyuzat: feyiz ve bereketlerin akıp gidişi şatahat: mânevî sarhoşluk ve cezbe halindeyken söylenen şeriata aykırı sözler şiddet-i istiğrak: şiddetli şekilde Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma tabir etmek: ifade etmek, yorumlamak tarîk-i istiğrakkârâne: Allah aşkıyla kendinden geçme yolu tecellî-i esmâ ve sıfât: Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının yansıması, görünmesi tecerrüd: sıyrılma, arınma tecavüz etme: haddi aşma, ileri gitme tevhid: her şeyi bir olan Allah’a verme tevhid-i rububiyet: varlık âleminin terbiye, tedbir ve idaresindeki birlik ve bu birliğin bir olan Allah’tan gelmesi tevhid-i ulûhiyet: İlâhlığın ve kendisine ibadet edilecek olan varlığın birlenmesi ve yalnız bir olan Allah’ın kabul edilmesi tevhid-i zevkî: zevkli bir tevhid ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye: vahdetü’l-vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatın eşyaya sirayet etmesi Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (c.c.) vahdet-i idare: idaredeki birlik, teklik vahdet-i kudret: güç ve iktidardaki teklik vahdetü’ş-şühud: kulun her gördüğü şeyi Allah’a vermesi; her baktığı şeyde Allah’ı görme, müşahede etme vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve “varlık” adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş vücud: varlık zevken: zevk ile, zevk yoluyla

ÂLEM - ÂLEMÎN – 54s-158p - Risale-i Nur

ÂLEM - bütün cihan, kâinat, dünya, her bir şey, cemaat, halk, cemiyet, dehir, evren, çevre – ÂLEMÎN – âlemûn âlemler

ÂLEM-İ ÂHİRET – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ÂHİRET - öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1173 Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü bâki bir hüsün fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla, bu âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de

âlem-i âhireti istilzam eder.

(MN Lâsiyyemalar 90/56.p s59 p173)

adavet: düşmanlık âlem: dünya, kâinat âlem-i ahiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi ayine: ayna bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz behemehal: ister istemez bilvasıta: vasıtayla bizzat: kendisi cemâl: güzellik dâim olmak: süreklilik sahibi olmak ebedî: sonsuz fâni: geçici, sonlu fehm: anlayış, kavrayış hakaik-i sabite: değişmez gerçekler hüsün: güzellik istilzam etmek: gerektirmek itibar: özellik kalb olmak: dönüşmek mahbub: sevgili muhabbet: sevgi müştak: çok istekli, âşık razı olmak: hoşnut olmak, kabul etmek Sâni: Allah (c.c.) sermedî: dâimî, sürekli takbih etmek: kötülemek zâil: yok olup gidici, geçici zarurî: zorunlu, şart

2190 İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu (1), elbette

âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir. (MN Lâsiyyemalar 90/73.p s64 p190)

(1): (bk. s64 p189)

ahvâl: haller, durumlar âlem-i âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat câri olmak: geçerli olmak cemaat: topluluk dellâl: ilân edici divan-ı muhasebat: insanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap eşref: en şerefli gayr-ı mes’ul: mes’uliyetsiz, sorumsuz hıfz: koruma, saklama hilâfet-i kübra: en büyük halifelik; insanların Allah tarafından bütün varlıkların üzerinde bir temsilci kılınması ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı ihtimam: özen, önem verme keramet: yüksek şeref sahibi kılınmak muhafaza: koruma müstehak olmak: lâyık olmak, hak etmek müşahit: gören, şahit olan nail olmak: erişmek şâmil: kapsayıcı şuûnat: işler, hâller tekrim edilmek: yüceltilmek, saygıya lâyık bulunmak tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak teşrif edilmiş: şerefli kılınmış, kendisine makam verilmiş

3198 Ve keza, bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydanında,

âlem-i âhiretin büyük meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.

(MN Lâsiyyemalar 90/81.p s67 p198)

âlem-i âhiret: ölümden sonraki hayat, âhiret âlemi arz: dünya keza: bunun gibi misal: benzer mutasarrıf: mülkünde dilediği gibi tasarruf eden Allah (c.c.) muvakkat: geçici nümune: örnek vakit: zaman

4501 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Kabir,

âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

(MN Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 31/25.İ’lem 3/1.p s170 p501)

âlem-i âhiret: âhiret âlemi; öldükten sonraki sonsuz hayat cihet: yön, taraf gusül: yıkanıp temizlenme; boy abdesti ikrah etmek: kötü görme; tiksinme, nefret etme iltihak: bir topluluğa katılmak istikzar: kirlenme, kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme iştiyak: çok arzu ve istek kabir: mezar kazûrat: pislikler, süprüntüler rahmet: İlâhî şefkat, merhamet

5719 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Dünya,

âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede

âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi alât ve edevatından anlaşılır ki,

âlem-i âhirette de “Tecrî min tah’tihel enhâr (Bakara 2/25) (1)” kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/21.İ’lem 1/1.p s279 p719)

(1): Bakara Sûresi 2/25: “Altlarından ırmaklar akar.”

alât: aletler, araçlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya azâ: uzuvlar, organlar cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismanî: maddî yapısı olan ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereç fâni: gelip geçici, ölümlü fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler havâs: duyular, duyu organları hissiyat: hisler, duygular ifaza etmek: feyizlendirmek ihsas etmek: hissettirmek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kasır: saray rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler zelil: alçak, aşağı

6731 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma,

âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/33.İ’lem 1/1.p s284 p731)

ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar âlem-i âhiret: âhiret âlemi cüz’î: ferdî, bireysel emvat: ölüler fehmetmek: anlamak güz: sonbahar Hâlık: her şeyi yaratan Allah (c.c.) haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar dirilip Allah’ın huzurunda toplanma hayat-ı insaniye: insan hayatı ihyâ: diriltme, hayat verme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet, bütün varlığın bozulup dağılması küllî: tür, cins, sınıf veya bütün varlıklar üzerinde tecelliden; kapsamlı mikyas: ölçü sıfat: nitelik, özellik şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar vezâif: görevler

7734 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani

âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır. Ve keza, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, zaaf cerihası vardır. Eğer Kur’ân’ın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmân’ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp edecektir. Acz ve zâfımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur. (1)

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/35.İ’lem 2/1.p s285 p734)

(1): (bk. s286 p735)

acz: güçsüzlük âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan burak: Cennete ait bir binek ceriha: yara dergâh-ı izzet: izzet sahibi Allah’ın kapısı ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık firak: ayrılık îkan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! illâ: aksi halde iltica: sığınma inkılâp etmek: değiştirmek, dönüştürmek irşad: doğru yolu gösterme iştiyak: çok şiddetli arzu ve istek itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak Kadîr-i Mutlak: her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (c.c.) keza: bunun gibi müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şevk: şiddetli arzu ve istek talebe: öğrenci tezkere: belge tilmiz: öğrenci zeval: geçip gitme, sona erme zaaf: zayıflık

8760 İKİNCİ KATRE: Geçen derslerden anlaşıldığı üzere,

Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın, nev-i beşerin ıslâh ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur’ân’ın pekçok vazife ve makamları vardır. Evet, Kur’ân kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi, arz, semâvat sahifelerinde müstetir Esmâ-i Hüsnânın definelerini keşşaftır. Ve şu âlem-i şehadete âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve âlem-i İslâmın güneşi olduğu gibi,

âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb-ı Hakkın zâtına, sıfâtına, esmâsına, şuûnatına bir burhan ve bir tercümandır. Ve keza, nev-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, dâvet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitap şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitap hükmündedir.

(MN On Dördüncü Reşha (Mu’cize-i Kübradan 6 katre) 6/2.katre 1/1.p s298 p760)

arz: yer, dünya âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i İslâm: İslâm dünyası âlem-i şehadet: görünen âlem âyât-ı tekviniye: yaratılışa ait âyetler, deliller burhan: güçlü delil cihet: yön dâvet: çağırma, çağrı define: hazine esmâ: isimler Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri fünun: fenler, bilimler Hâlık-ı Arz ve Semâvât: gökleri ve yeri yaratan Allah (c.c.) hikmet: ilim, irfan; her şeyin asıl gayesini ve faydasını gösteren hükmünde: bir şeyle aynı hükmü taşımak ıslâh: düzeltme, iyileştirme ihtiva etmek: içermek inzâl etme: indirme, Peygambere (a.s.m.) gönderme kâinat: evren katre: damla keşşaf: bilinmeyen bir şeyi keşfeden, buluş yapan keza: bunun gibi kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat lisan: dil makam: derece müstetir: gizli, örtülü nev-i beşer: insanlar, insanlık türü semâvat: gökler sıfât: nitelikler, özellikler şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes nitelikler, özellikler tefsir: açıklama, yorum terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma tercüman: çeviren, çevirici tercüme-i ezeliye: ezelden gelen tercüme ulûm: ilimler zahiren: dış görünüş itibariyle zât: bir kimsenin kendisi zikir: Allah’ı anma

ÂLEM-İ ÂHİRET – 3s-8p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ÂHİRET - öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi

ÂLEM-İ ANÂSIR – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ANÂSIR - elementler dünyası, unsurlar âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

146 Kezalik, (1) kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir.

Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuatı ile

âlem-i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, hep bir Sâni-i Vâhidin yed-i tasarrufundadır. Demek ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zayıf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangibir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer birşeye temellük etmeye niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar: En cüz’î bir fert, “Ancak nev’imi yaratan beni yaratabilir” diyor. Çünkü efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nevi, “Beni yaratan ancak arzı yaratandır” söylüyor.

(MN Lem’alar 14/9.Lem’a 4/3.p s28 p46)

(1): (bk.s28 p45)

Âlem: dünya, evren âlem-i anâsır: elementler dünyası, unsurlar âlemi anasır: unsurlar (hava, su, toprak, ateş arz: yeryüzü, dünya bak: masnuat ve anasır cüz’î: küçük ednâ: basit, küçük efrad: fertler, bireyle fert: tek bir varlık, birey hâtem-i tevhid: Allah’ın birlik mührü hayvanat: hayvanlar kabza-i rububiyet: rububiyet eli kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma lisan-ı hal: hal dili mahlûk: varlık mahsus: has, özel masnuat: sanat eseri varlıklar mevcud: varlık misliyet: benzerlik, paralellik muhit. etrafını çeviren, kuşatan muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış olan nebatat: bitkiler nev’i: çeşit, tür Sâni-i Vâhid: tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah suret: biçim, şekil şehadet: şahidlik tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılanma tedvir: çekip çevirme, idare etme temellük etmek: sahiplenmek tevcih-i rububiyet: mahlûkatı terbiye ve idâre eden Allah’ın yönlendirmesi unsur: element yed-i tasarruf: tasarruf eli Zât: Allah’a (c.c.)

2617 ON DÖRDÜNCÜ NOTA. Tevhide dair dört küçük remizdir.

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celp olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır? İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden,

anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir. İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

(MN Zühre Risalesi (Onbeş Notalar) 15/14.Nota 4/1.remiz 1/1.p s229 p617)

acip: hayret verici aktâr: bölgeler alâka: ilişki âlem: dünya âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü celp olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney cevher: değerli taş ebed: sonsuzluk edvâr: devirler, dönemler emel: arzu, istek esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk garip: hayret verici, şaşırtıcı garp: batı hâcât: ihtiyaçlar hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran halâskâr: kurtarıcı hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak intişar etmek: yayılmak kasır: saray kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk küre-i arz: yerküre, dünya Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı mâbûd: kendisine ibadet edilen mahiyet: nitelik, özellik mâlik: bir şeyin sahibi melce: sığınak menzil: konaklama yeri nota: bildiri rabıta: bağlantı remiz: işaret saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray sarf edilen: kullanılan semâ: gök semâvat: gökler şark: doğu şimal: kuzey tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme ukbâ: âhiret, öbür dünya Zât: Allah (c.c.)

ÂLEM-İ ANÂSIR – 1s-2p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ANÂSIR - elementler dünyası, unsurlar âlemi

ÂLEM-İ ARZ – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ARZ - dünya âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

144 DOKUZUNCU LEM’A: Bakınız,

âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur.

(MN Lem’alar 14/9 Lem’a 4/1.p s27 p44)

âlem-i arz: dünya âlemi cüz’iyat: sınıflara, türlere ait bireyler hâtem-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta birliğini gösteren mühür muhit: her şeyi içine alan, kuşatan nevi: çeşit, tür unsur: element, madde

ÂLEM-İ ARZ – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ ARZ - dünya âlemi

ÂLEM-İ BEKÂ – 1s-3p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BEKÂ - devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1184 Ve (1) o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, mânâları, neticeleri alınır;

âlem-i bekâda, ehl-i bekâ için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni-i ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü o masnûat bekâ içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenâları, vazifelerinden terhistir, idam değildir.

(MN Lâsiyyemalar 90/67.p s63 p184)

(1): dünya menzilindeki

adem: yokluk âlem-i bekâ: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi bekâ: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk ebedî: sonsuz ebedî âlem: sonu olmayan âlem, âhiret ehl-i bekâ: bâki olanlar, sonsuza dek yaşayanlar fenâ: geçip gitme, kaybolma idam: yokluğa mahkûm etme masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan san’at eseri varlıklar medar: sebep, vesile misal: akis, yansıma, temessül müzeyyen: süslü Sâni-i Ebedî: varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (c.c.) suret: görüntü terhis: göreve son verme zahirî: görünürde, dış görünüşte

2630 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bü yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşaallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse,

âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.

(MN Zerre Risalesi (33 İ’lem) 33/7.İ’lem 1/1.p s238 p630)

âhiret: öteki dünya âlem-i beka: devamlı ve kalıcı âlem, âhiret bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz beka: kalıcılık; dünyada kalma binaenaleyh: bundan dolayı fâni: geçici, yok olucu farz etmek: var saymak hatab: odun hutame: Cehennemin bir tabakası iktidar: güç, kudret ilâ-mâşaallah: Allah’ın dilediği, müsaade ettiği sürece ilelebed: sonsuza kadar i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! iska edilmek: sulanmak istifade: faydalanma, yararlanma kanaat: Allah’ın nasip ettiği şeye razı olma, yetinme kezâlik: bunun gibi mâdud: sayılı mahdut: sınırlı muhafaza: koruma sarf etmek: harcamak, kullanmak semere: meyve semeredar: meyveli, verimli şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

3751 Arkadaş!

Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları,

âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/43.İ’lem 2/2.p s294 p751)

addetmek: saymak âlem-i beka: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun izerine olsun beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk berâhin: deliller burhan: delil, kanıt cemâl: güzellik delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları veliler Habib: sevgili; burada Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kastedilmektedir Habib-i Ekrem: Allah’ın en sevdiği şerefli kul olan Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hüsün: güzellik ve iyilik imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istilâ etmek: ele geçirmek kabih: çirkin kâfi: yeterli kâinat: evren kemâl: mükemmellik, olgunluk maadâ: başka, dışında, ötesinde Mahbub-u Ezelî: Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah (c.c.) müberrâ: temiz, pâk münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce naks: eksiklik, noksanlık nekais: eksiklikler, kusurlar serâpâ: tepeden tırnağa, baştan başa sıddıkîn: daima doğruluk üzere olan ve Allah’a ve peygambere bağlı yaşayan büyük insanlar tazarruât: yakarışlar, niyazlar teşkil etmek: oluşturmak vesile: araç, vasıta

ÂLEM-İ BEKÂ – 1s-3p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BEKÂ - devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi

ÂLEM-İ BERZAH - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BERZAH - öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1522 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal,

âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzaheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler. Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur. Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/9.İ’lem 1/1.p s182 p522)

âlem: dünya, evren âlem-i berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi âlem-i cezb: çekim âlemi, dünyası âlem-i esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem âlem-i hararet: sıcaklık âlemi âlem-i hava: hava âlemi âlem-i kehrüba/ âlem-i elektrik: elektrik âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ziya: ışık âlemi arz: dünya cereyan: akma, akım, dolaşım cevelan: dolaşma, gezme cinnî: cin taifesinden olan, cinler deveran: dönüp dolaşma gaybî: bilinmeyen, gabya ait olan hararet: ısı, sıcaklık içtimâ: toplanma, bir araya gelme ihtilâl: karışıklık, kargaşa kesif: katı, yoğun kezalik: bunun gibi mâni: engel men etmek: yasaklamak müsademe: çarpışma müzaheme: sıkışma, sürtüşme, birbirine zahmet verme nur: aydınlık nüfuz: etki, tesir ruh: hayat kaynağı, can, cevher ruhânî: maddî yapısı olmayan, lâtif varlık seyeran: seyahat, gezinme şuâ: ince ışık huzmesi, parıltısı vasıta: aracı ziya: ışık

ÂLEM-İ BERZAH – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BERZAH - öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi

ÂLEM-İ BEŞER – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BEŞER - insanlık âlemi

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1108 ON İKİNCİ REŞHA: Arkadaş!

O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünkü ahvalini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak, arkadaş!

Bütün bu asırlar o Asr-ı Saadetin güneşinden Ebû Hânife, Şâfiî, Ebû Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, Îmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî (radiyallâhü anhüm ecmâin) gibi binlerce nurânî ziyâdar yıldızlar ayrılıp

âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.

(MNReşhalar 12/12. Reşha 10/1.p s44 p108)

ahval: haller, durumlar âlem-i beşer: insanlık âlemi Asr-ı Saadet: mutluluk çağı, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Peygamber olarak dünyada bulunduğu devir feyiz: bereket, bolluk Ebû Hânife: İmâm-ı Âzam hatib-i mürşid: doğru yolu gösteren hatip; Hz. Peygamber (a.s.m.) ihâta etmek: kuşatmak, her şeyi içine almak nurânî: nur gibi etrafını aydınlatan radiyallâhü anhüm ecmâin: Allah onların hepsinden razı olsun tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak Ebû Yezid: Bâyezid-i Bistâmi zât: Hz. Muhammed (a.s.m.) ziyâdar: ışıklı, nurlu

ÂLEM-İ BEŞER – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ BEŞER - insanlık âlemi

ÂLEM-İ CEZB - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ CEZB - çekim âlemi, dünyası

Mesnevî-i Nuriye (MN)

1522 İ’lem eyyühe’l-aziz!

Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik,

âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzaheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler. Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur. Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.

(MN Zeylü’l-Habbe Risalesi (İ’lem eyyühe’l-aziz!) 19/9.İ’lem 1/1.p s182 p522)

âlem: dünya, evren âlem-i berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi âlem-i cezb: çekim âlemi, dünyası âlem-i esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem âlem-i hararet: sıcaklık âlemi âlem-i hava: hava âlemi âlem-i kehrüba/ âlem-i elektrik: elektrik âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ziya: ışık âlemi arz: dünya cereyan: akma, akım, dolaşım cevelan: dolaşma, gezme cinnî: cin taifesinden olan, cinler deveran: dönüp dolaşma gaybî: bilinmeyen, gabya ait olan hararet: ısı, sıcaklık içtimâ: toplanma, bir araya gelme ihtilâl: karışıklık, kargaşa kesif: katı, yoğun kezalik: bunun gibi mâni: engel men etmek: yasaklamak müsademe: çarpışma müzaheme: sıkışma, sürtüşme, birbirine zahmet verme nur: aydınlık nüfuz: etki, tesir ruh: hayat kaynağı, can, cevher ruhânî: maddî yapısı olmayan, lâtif varlık seyeran: seyahat, gezinme şuâ: ince ışık huzmesi, parıltısı vasıta: aracı ziya: ışık

ÂLEM-İ CEZB – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ CEZB - çekim âlemi, dünyası

ÂLEM-İ CİSMANİ - 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ CİSMANİ - maddî âlem

Mesnevî-i Nuriye (MN):

1749 İ’lem eyyühe’l-aziz!

İnkılâplar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin, isimleri mütenevvi olur. Meselâ, uyku, âlem-i yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal,

âlem-i cismaniyle âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâp bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâplar olacağından, köprüsü de pek garip, acip olması lâzım gelir.

(MN Onuncu Risale (49 İ’lem) 49/42.İ’lem s292 1/1.p p749)

acip: acayip, tuhaf, şaşırtıcı âlem: dünya âlem-i cismani: maddî âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem âlem-i ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi âlem-i yakaza: uyanıklık âlemi berzah: kabir âlemi husul: meydana gelme i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! inkılâbat: büyük değişimler inkılâp: değişim kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lâkin: ama, fakat mahiyet: asıl, esas, nitelik misal: aynadaki görüntü; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem münasebettar: alâkalı, ilgili mütebayin: ayrı ayrı mütenevvi: çeşit çeşit nevi: çeşit, tür

ÂLEM-İ CİSMANİ – 1s-1p - Risale-i Nur

ÂLEM-İ CİSMANİ - maddi Alem

Okunma sayısı : 680
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...