SAİD NURSÎ VE MEHMET AKİF’TE ÜMİT

Ümitsizlik, insan ruhunun en koyu karanlığı ve onu atalete sürükleyen bir güç iken toplumlarda terakkinin önünde görünmez bir engeldir. Buna karşılık, hayatın asıl muharrik gücü olan ümit, bireyleri mücadeleye teşvik ederken milletleri ilerlemeye ve dirilişe sevk eder. Kişisel hayatta insanları kendi kabiliyetlerine yabancılaştıran ve motivasyonlarını söndüren yeis (ümitsizlik), toplumların ortak ideallerini sarsarak onları dağınık ideallerin esiri yapar. Oysa ümit, toplumsal dayanışmanın harcı, ortak gayelerin temelidir. Ortak idealler etrafında kenetlenebilen ve ümitlerini canlı tutabilen toplumlar, kısa sürede terakki etmiş ve tarihin sayfalarında zaferle taçlanan o müstesna yerlerini almışlardır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, büyük yenilgiler ve toprak kayıpları sonucu toplumda oluşan karamsarlığın çöküşü hızlandıran etkisi göz ardı edilemez. Bu çözülüşün derin acısını iliklerine kadar hisseden Bediüzzaman Said Nursî ve Mehmet Akif Ersoy gibi mütefekkirler, milletin önünde yeni yollar açmak ve çareler göstermek için kalemleriyle, fikirleriyle ve yürekleriyle mücadele vermişlerdir. Topyekûn çabanın sonucu toplumda yeşeren umut, yeni cumhuriyetin mayası olmuştur. O gün dile getirdikleri fikirler, bugünün İslam dünyasının perişan vaziyetine de çare olabilecek ve onları yeniden çalışmaya ve yükselmeye teşvik edebilecek güçtedir.

Bediüzzaman ye’si, âlem-i İslam’ın kalbine girmiş bir hastalık olarak görür. Bu hastalık sebebiyle Müslümanların çalışma şevki kırılmış, maddeten geri kalmış ve nihayetinde uzun yıllar Batılı devletlerin esareti altında kalmışlardır (Hutbe-i Şamiye, 43). İslam ülkeleri zamanla bu esaretten kurtulmuş olsalar da psikolojik üstünlüğün hala Batıda olduğu söylenebilir. Batının teknolojik ve ekonomik üstünlüğü karşısında İslam ülkelerinde devam eden eğitimsizlik (cehalet), fakirlik (zaruret) ve ihtilaflar, Müslümanları ümitsizliğe ve neticesinde de tembelliğe sürüklemektedir. İşaret edilen hastalıklara çare olarak da eğitimi (marifet), sanat ve ticaret ile birlik ve beraberliği (ittifak) önermektedir (Divan-ı Harbî Örfî, 14).

Psikolojik çöküntü hali, yüksek ahlakı da ne yazık ki öldürmüştür. Yeis hastalığına düçar kalan insanlar, toplumun menfaatlerini öncelemeyi bırakıp ferdi menfaatlerinin esiri olmuşlardır. İmanlarından gelen kuvve-i maneviyeleri kırılan insanlar, başka insanların da lakaytlığını kendi tembelliklerine özür göstermişler ve maddi anlamda iyice geri kalmışlardır. Bu hal ister istemez tedenniyi ve esareti netice vermiştir (Hutbe-i Şamiye, 43-44).

Bediüzzaman, “İnsanları canlandıran emeldir, öldüren ye’sdir.” (Mektubat, 473) derken Mehmet Akif de

Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun;
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! (Hakkın Sesleri, 186)

mısraıyla ümitsizliği, insanın diğer güzel hasretlerini de yok edip içine çekecek bir bataklığa benzetir. Akif’in bu benzetmesine karşılık Bediüzzaman ye’si, ümmetlerin ve milletlerin her türlü kemalatını kemirip yok edebilecek bir kanser hastalığı olarak niteler. Kansere yakalanıp tedavi olmayan insanın vücudunda kanser nasıl yayılıp diğer azalarını da işlevsiz bırakıyorsa yeis de insanın çalışkanlık ve diğerkâmlık gibi hasletlerini yok edip onları aciz, korkak ve düşkün insanlar mesabesine indirir. Halbuki bu hasletler hiçbir şekilde kahraman bir ümmetin şe’ni olmamalıdır (Hutbe-i Şamiye, 44-45).

Bediüzzaman, Avrupa medeniyetinin kaynağının fazilet ve hüda üzerine olmadığını, belki heves, heva, rekabet ve tahakküm üzerine olduğu, dolayısıyla Asya medeniyetinin terakkisine medar birçok iç dinamiğinin karşısında mağlup olacağı tespitini yapar. Çünkü sömürgelerinin kanı ve gözyaşı üzerinde yükselen bir medeniyete karşı maddî-manevî kemalatı, terakkiyi, medeniyeti, izzeti, teceddüdü esas alan bir dinin hakiki dindarları elbette ki üstün geleceklerdir. Dünyanın yalnızca Batılılara terakki dünyası olup Müslümanlar için tedenni dünyası olduğu fasit düşüncesine sapılmamasını ve kıştan sonra yazın gelmesi katiyetinde Müslümanların da saadet-i dünyeviyeye kavuşacaklarının müjdesini verir. “İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz.” (Âl-i İmran, 3/140) ayetinden aldığı ilhamla insanlığın baharı olacak bir medeniyetin Müslümanlar eliyle Dünyada tekrar hâkim kılınacağının çıkarımını yapar (Hutbe-i Şamiye, 33-35, 36-37).

Bugünün medenî (!) dünyasında birkaç milyonluk bir devletin göz önündeki zulmü ve vahşeti karşısında İslam dünyasının içine düştüğü çaresizliğin sebeplerini kapıldıkları ümitsizlik ve ihtilaf hastalıklarında aramak gerekir. Moğol istilası sonrası başsız kalan ümmetin yeniden inşasında Mevlana’nın ümit telkin ederek icra ettiği rol ne ise Osmanlının yıkılışından sonra Bediüzzaman ve Akif’in üstlendikleri vazife de aynıdır. Bugün de ümmetin yeniden diriliş ve şahlanışına vasıta olacak benzer güçlü münevverlere ve söylemlerine ihtiyaç olduğu aşikârdır.

Büyük Buhranın (1929-1939) ardından “Korkmamız gereken tek şey, korkunun kendisidir.” diyerek halkına umut aşılayan Roosevelt’in önderliğinde büyük Amerikan rüyasının gerçekleşmesi ve İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’nın yıkıntıları arasından Avrupa Birliğinin çıkması, toplumların yaşadıkları travmalardan ve yıkımlardan sonra umutla tekrar ayağa kalkmalarının imkânını gösterir (Freidel, 1990; Mazower, 2008).

Akif, “Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; doğrusu kafirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87) ayetinin tefsiri bağlamında

Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan,

Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar,

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır. (Hakkın Sesleri, 185-186)

dizeleriyle çarenin insanın bizzat kendisinden başladığını ifade eder. Geleceğe karamsar bir nazarla bakıp umudunu yitirmek, adeta ölümü kabullenmek demektir. Oysa ki insana düşen, aydınlık yarınlara ulaşmak için çabalamak ve tek başına dahi kalsa vatanına sahip çıkmaktır. Bu vizyona ve aksiyona sahip insanların yaşamaya hakkı olacağını dile getirir.

Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;

Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.

Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu;

Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.

Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla!

Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.

Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır “tevfîki hakkettim” diyen millet?

İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,

Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda? (Gölgeler, 416).

Dizeleriyle de matem tutmanın, ağlamanın çare olmadığını, ancak çalışarak ve ter dökerek tevfiki hak etmenin mümkün olacağını ve bu vesileyle ancak Doğunun zulmetten kurtulacağını söyler.

Bediüzzaman da Akif de ümidi imanî-tasavvufî bağlamda ve kaderin hikmeti ile rahmete güven üzerinden anlatmışlardır. Yazılarını edebî ve aksiyoner bir dille diriliş ve mücadele azmine temel yapmışlardır. Her iki mütefekkirin de mutabık oldukları görüş, ye’sin milletin en büyük hastalığı olduğu ve ümidin Allah’a iman ve güvenle bağlı olduğudur. Üslupları farklı olsa da dile getirdikleri hakikat aynıdır. Ümit toplumların baharı, yeis ise karanlık bir kışıdır. Rahmet merkezli teslimiyetleri ve mücadeleci ruhları Allah’a güven ve gayretle geleceğe yürünmesi gerektiği noktasında hemfikirdir. Çağrıları, yalnız Müslümanların değil bugün tüm insanlığın kurtuluşunu sağlayacak potansiyeldedir. Günümüz ne kadar karanlık olursa olsun sabah yakındır ve bu karanlığı aydınlatacak güç, imandan beslenen ümittir.

Ömer GÜNDOĞDU

KAYNAKÇA

Ersoy, Mehmet Akif, Safahat (Nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), Sütun Yayınları, 2007, İzmir.

Freidel, F., Franklin D. Roosevelt: A Rendezvous with Destiny, Back Bay Books, 1990, New York.

Mazower, M., Karanlık Kıta Avrupa’nın 20. Yüzyılı (Çev. Mehmet Moralı), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008, İstanbul.

Nursî, S., Divan-ı Harbî Örfî, Sözler Yayınevi, 1978, İstanbul.

Nursî, S., Hutbe-i Şamiye, Envâr Neşriyat, 1990, İstanbul.

Nursî, S., Mektubat, Envâr Neşriyat, 1992, İstanbul.

Okunma sayısı : 115
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...