“Risale-i Nur müşteri aramaz” mı?
“Risale-i Nur müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı.” (Emirdağ Lâhikası I, 233) ifadesi bazen, tebliğ ve neşir hizmetini aktif olarak yerine getirmeye gerek olmadığı yönünde bir yoruma tabi tutulmaktadır. Bu yaklaşım, kimi zaman atalete zemin hazırlarken kimi zaman da ihlasla hizmet edenlerin şevkini kırabilmektedir. Halbuki söz konusu ifadenin bağlamı ve maksadı dikkate alındığında, tebliğ ve neşir sorumluluğundan geri durmayı meşrulaştıracak bir zemin hazırlanmasının mümkün olamayacağı ve Risale-i Nur hizmetinin temel dinamikleriyle örtüşmeyeceği görülecektir.
Herhangi bir ifadenin sağlıklı analizinin yapılabilmesi için, öncelikle o sözün “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" (Sözler, 430) sorgusuna tabi tutulması gerekir. Bu tür sorgulamadan kopuk okumalar ve yorumlar, okuyucuyu hatalı sonuçlara sevk edebilir.
Emirdağ Lahikasında geçen ilgili ifade şu şekildedir: “İstanbul’daki Amerika Sefiri vasıtasıyla Amerika’daki Müslüman heyetine Zülfikar’ı ve bir Asa-yı Musa’yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur, siyasetle alakası olmadığından, siyasi bir kafa çabuk takdir edemiyor. Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı.“ (Emirdağ Lahikası I, 233).
Söz konusu paragraf bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, Risale-i Nur’un izzet ve vakarına uygun bir şekilde neşrinin tavsiye edildiği görülür. Özellikle Nur risalelerini layıkıyla takdir etmeyen kimselere karşı gereksiz bir ısrarla ve mütezellil bir üslupla verilmeye çalışılmaması gerektiğine işaret edilmektedir.
Mektuplarının hemen hemen tamamında dava arkadaşlarını “aziz” diye nitelendiren Bediüzzaman, bu yaklaşımıyla zımnen, hizmette bulunanların izzet-i İslamiyeyi muhafaza etmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu itibarla, sözün maksadı tebliğden kaçınmak değil, tebliğin izzetli bir duruşla yapılması gerektiğinin altı çizilmektedir.
Cümle lafzî yoruma tabi tutulduğunda yine Üstadın kelimeleri dikkatle seçerek konuyu çok beliğ bir ifade tarzıyla ortaya koyduğu anlaşılır. “Müşteri” aramaz demekle, alış-veriş gibi kısa bir süreliğine bir araya gelen iki kişinin menfaat ilişkisini değil hakikatlere samimi “talib” olacak kişilerin kazanılmasını arzu ettiği anlaşılır. Yani, “talebe, kardeş ve dost” aramaz demiyor, ancak “müşteri” aramaz diyor. Çünkü müşteri, davanın izzetine layık bir tavır sergilemez ve doğru yanlış ayrımı yapmadan ancak çıkarının gerektirdiği şekilde davranır.
Bağdat’ta yayınlanan Eddifa gazetesinde İsa Abdülkadir adlı muharririn Nur talebelerini İhvan-ı Müslimîn ile kıyasladığı makalesinde, “Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. ‘Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar.’ diyorlar. Kemmiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakiki ihlası taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.” (Emirdağ Lâhikası II, 173) ifadeleri mevcuttur.
Arapçadan tercüme edilen bu gazete yazısında, İhvan gibi siyasi yönü de olan bir oluşumun aksine Nur talebelerinin taraftar toplamaya ihtiyaçlarının olmadığı beyan edildikten sonra şu iki esas vurgulanmaktadır: Birincisi, Nur talebelerinin tebliğ vazifesini yerine getirip neticeyle, yani muhatabın kabul edip etmemesiyle ilgilenmedikleri vurgulanıyor. İkincisi ise yine hizmetin izzetini korumak, yani siyasi anlamda kalabalıklara aldanmamak, kemiyete (nicelik) değil keyfiyete (nitelik) önem vermek ve cemaate adam toplamak değil cemiyete faydalı olacak kaliteli insan yetiştirmeyi esas aldıkları ifade edilmiştir.
Bu anlamda, Hz. Üstadın izzetli duruşu, yalnızca tebliğ yöntemine değil aynı zamanda hakikatlerin temsil şekline de ışık tutmaktadır. Makam sahiplerinin, siyasilerin veya iş adamlarının Risale-i Nuru hakkıyla takdir etmeyen kesimlerinden bir beklentiye girmek yerine, hakikat-i İslamiyeyi esas alan, ilkesel ve şahsiyetli bir duruşun temsili, Nur hizmetinin ruhuna daha uygundur. Japon başkumandanına (Mufassal Tarihçe I, 187) veya Vatikan’a (Emirdağ Lâhikası II, 65) risaleleri gönderen bir zatın Amerikan sefirine risalelerin verilmesini arzu etmemesinin o şahısla ilgili bir sebebi olduğu aşikârdır.
Risale-i Nuru anlamaya çalışırken konuyu anlam çerçevesinden koparmamanın haricinde dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, risalelere bütüncül bakmak ve özellikle de konuyla ilgili diğer bahisleri de göz önüne alarak yorumlamaktır. Mesela, yazı bütünlüğünü göz önüne almadan yalnızca bir cümleye bakarak tebliğ gibi farz bir vazifeyi iptal etmek veya sıradanlaştırmak çok yanlış bir yorumlama şeklidir.
Hayatı boyunca tüm sıkıntılara rağmen mücadeleden vazgeçmeyen Bediüzzaman hazretleri, “hubb-u din ve i’lâ-yı kelimetullahın herkese farz-ı ayn olduğunu” (Âsâr-ı Bediiyye, 502), yani din sevgisinin ve Allah isminin yüceltilmesinin herkese farz olduğunu haykırmaktadır. Risaleleri yazmasının temel sebebi tebliğ ve irşattır. Kur’an’ın bu farz emrini yerine getirmek için ömrünü bu yolda feda etmiştir.
Üstadımız gibi çok sayıda alim ve mürşidin kendilerine örnek aldıkları Peygamberimiz (sav) tebliğ vazifesini titizlikle yerine getirmiştir. Nübüvvetin esaslarından biri olan tebliğ vazifesini asla aksatmamışlardır. “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun.” (Mâide, 5/67) ayetiyle Peygambere (sav) tebliğ emredilmiş ve aksi durumda vazifesini tam yapmamış olacağı ifade edilmiştir. Ayrıca peygamberlerin yükümlülüklerinin yalnızca tebliğ olduğu bildirilmiştir (bkz. Mâide, 5/99). Kur’an hadimleri de peygamberleri örnek alarak dini tebliğ ederken neticeyi düşünmeden yalnızca rıza-yı ilahîyi esas almalıdırlar.
Önemine binaen her on beş günde bir okunması tavsiye edilen İhlas Risalesinin sonunda tarif edilen beş nevi ibadetin ilk üçü; ehl-i dalâlete karşı manen mücahede, neşr-i hakikat ve Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmek olarak tarif edilmiştir (Lem’alar, 167). Dikkat edilirse bu üç madde, tebliğ ve irşad vazifesini bu zamanda öncelemektedir.
Tebliğ, Peygambere emredildiği gibi ümmetine de bir vazife olarak yüklenmiştir. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104) ayetiyle toplum içinde iyiliği emreden ve kötülüklere mâni olan (emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker) bir cemaatin sürekli olması gerektiği buyrulmuştur. Yine Kur’an, münafıkların kötülüğü emredip iyilikten men etmesine (Tevbe, 9/67) mukabil müminlerin iyiliği emredip kötülükten sakındırmasını (Tevbe, 9/71) bu iki grubun belirgin vasıfları olarak öne çıkarmıştır.
Hadiste, “Ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehy edersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9) ifade edilerek tebliğ ve irşat vazifesini aksatmanın fena neticesine dikkat çekilmiştir.
Sonuç olarak, Risale-i Nur talebeleri, izzetli ve vakarlı bir duruşla hakikat-ı İslamiyeyi neşretmeyi farz bir vazife olarak benimserler. Tesiri, yalnız Allah’tan beklerler. Kemiyete değil keyfiyete önem vererek “müşteri” aramak yerine ihlasla hakikate “talib” olan insanları ararlar.
Ömer GÜNDOĞDU
KAYNAKÇA
Badıllı, A., Mufassal Tarihçe-i Hayat I, Timaş, 1990, İstanbul.
Nursî, S., Âsâr-ı Bediiyye (Terc. Abdülkadir Badıllı), Elmas Neşriyat, 2004, İstanbul.
Nursî, S., Emirdağ Lâhikası, rnk neşriyat, 2008, İstanbul.
Nursî, S., Lem’alar, Envâr Neşriyat, 1993, İstanbul.
Nursî, S., Sözler, Envâr Neşriyat, 2002, İstanbul.