MİRAÇ VE İSRA

Bazı dinî meseleler vardır ki, asırlar öncesinden mütehassısları tarafından halledildiği, ittifakla bir karara varıldığı halde, daha sonra ortaya çıkan bazıları tarafından yeni baştan ele alınarak üzerinde tartışılmaya başlanır, fikir yürütülür ve sonunda zihin bulandırıcı, şüphe verici bir neticeye varılır. Böyle kimseler çoklukla, âlimlerin ekserisinin ittifak ettiği hususu dikkate almazlar da zayıf görüşleri ileri sürüp, güya yeni bir şey ortaya çıkarmışçasına "ilmî" teshillerde bulunurlar.

İşte, zaman zaman ortaya sürülen meselelerden birisi de şudur: "Mîraç ruhanî midir, cismanî midir?" Yani Resul-i Ekrem Mîraca sadece ruhen mi çıkmıştır, yoksa bedeni ile bizzat mı çıkmıştır? Sözünü ettiğimiz bu kimseler Mîracın sadece ruhen olduğunu ileri sürerler.

Âyet, hadis ve sahabî rivayetlerine göre meseleyi inceleyen başta büyük Sahabîlerin içinde bulunduğu selef ve halef âlimlerinin ittifakla birleştikleri nokta, Peygamber Efendimizin hem cismen, hem de ruhen Mîraç mucizesine mazhar olmasıdır. Mîracın sadece ruhen vuku bulduğunu söyleyen bir iki âlim varsa da, Ehl-i Sünnet ulemâsının ekserisinin görüşü karşısında zayıf kaldığından, itibar edilmemiştir.

Mîracın ruh-ceset birliğiyle meydana geldiği hususunda Sahabîlerden İbni Abbas, Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Ebû Hüreyre, Hz. Ömer, Abdullah İbni Mes'ud başta olmak üzere yirmi kadar Sahabî ve âlimin görüş birliği içinde bulunduklarını söyleyen Şifa-i Şerif sahibi Kadı İyaz,

"Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan O Allah'dır ki, Kulunu gece Mescid-i Haramdan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya kadar götürdü."(1)

mealindeki âyet-i kerimeyi zikrettikten sonra şöyle bir izah yapmaktadır:

"Gerçek ve sahih olan görüş, Mîraç hem ruhen, hem de ceseden vâki olmuştur, görüşüdür. Yukarıda gösterilen âyet ve hadisler (Miracın safhalarını Peygamberimizin kendi dilinden anlattığı uzunca bir hadis) bunu ispat etmektedir. Açık ifade ve hakiki mânâdan te'vile ancak imkânsız olan hallerde başvurulur. Peygamberimizin cesediyle uyanık halde Mîraca çıkışında herhangi bir imkânsızlık yoktur. Çünkü bu vak'a rüyada cereyan etseydi, Cenab-ı Hak 'Kulunu ruhu ile yürüttü' derdi. 'Kulunu geceleyin yürüttü' buyurmazdı. 'Resûl-i Ekremin gözü ne kaydı, ne de aştı'(2) sözü ile teyit etmezdi. Çünkü bu vak'a uykuda cereyan etseydi mucize olmaktan çıkardı. Böyle rüyada meydana gelen bir hâdiseyi kâfirler de akıldan uzak görmezlerdi.

'Olabilir' derlerdi. Onlar bu itirazı hadiste anlatıldığı gibi ruhen ve cismen gerçekleştiğini duydukları zaman yapmışlardı. Çünkü onlar Peygamberin (a.s.m.) mübarek ağzından Mescid-i Aksâ'da Peygamberlere imam olup namaz kıldırdığını, Cebrail'e, 'Yanındaki kim?' diye sorulduğunda 'Muhammed'dir' diye cevap verdiğini, göklerde peygamberlerle karşılaştığını, onların ona 'Hoş geldin, merhaba' deyip hayır duada bulunduklarını, Miraçta namazın farz kılındığını, Hz. Musa ile olan konuşmalarını, Cebrail'in gelip elinden tuttuğunu, semaya çıkardığını, semâda en yüksek kalemlerin seslerini duyduğunu, Sider-i Münteha'ya ulaştığını, Cennette girip dolaştığını dinlemişlerdir de bir türlü akılları almamıştır. Eğer bütün bu anlattıkları rüyada olsaydı, itiraz etmezlerdi. Zira itiraz etmelerine hiçbir sebep yoktu."

Kadı İyaz aynı eserinde daha birçok naklî ve aklî deliller getirmekte ve Hz. Ebû Bekir'in bir müşahedesini de kaydetmektedir:

"Hz. Ebû Bekir, Mîraç Gecesi hususunda Peygamberimize (a.s.m.), 'Dün gece sizi yerinizde aradım, bulamadım' deyince, Resûl-i Ekrem, 'Cebrail, beni Mescid-i Aksâ'ya götürdü.' diye cevap verdi."3

Yine bu hususta İsrâ Sûresinin 1. âyetine dayanarak şöyle bir tefsirde bulunan âlimler de vardır:

"Kul mânâsına gelen 'abd' ruhla cesedin her ikisine birden ıtlak olunur. Yalnız cesede abd denilmediği gibi, yalnız ruha da abd denilmez. 'İsrâ' da geceleyin bir cismi yürütmektir. Bu kelime hiçbir zaman yalnız ruhu yürütmek mânâsında kullanılmamıştır. Binaenaleyh Resulullah (a.s.m.) gerek Mekke'den Kudüs'e, gerekse Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan göklere vâki olan seyahatında hem cesedi, hem de ruhu ile bulunmuştur."4

İslâm uleması içinde Mîraç hakkında en güzel izah ve ispatı yapan Bediüzzaman Hazretleri, "Nasıl, bir insan cismiyle binlerce sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kateder, gider, gelir?" şeklindeki bir suale özetle şöyle cevap vermektedir:

"Dünya gibi ağır bir cisim, fenninizce senelik hareketiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi alır. Takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alıyor. Acaba şu muntazam hareketleri ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir kudret, bir insanı Arş'a götürüp getiremez mi? Güneşin çekim gücü denilen İlâhî bir kanunla Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan Dünyayı gezdiren bir hikmet, Rahmet cazibesi ve muhabbet inci-zabiyle bir insan cismini şimşek gibi Arş'a çıkaramaz mı?"

"Cenab-ı Hak kendi sanat eserlerini, mülk ve melekûtunu, insanlığın amellerinin uhrevî neticelerim göstermek istemiştir. Öyleyse görülecek âlemler için gözünün, işitilecek şeyler için de kulağının Arş'a kadar beraber olması lâzım olduğu gibi, ruhun sonsuz vazifelerini görecek olan mübarek cisminin de Arş'a kadar beraber olması akıl ve hikmet gereğidir. Nasıl ki, İlâhî hikmet Cennette cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü ibadet vazifelerini gören, acı ve lezzetlere sebep olan cesettir; elbette o mübarak ceset ruha arkadaş olacaktır. Madem Cennete cisim ruh ile beraber gider, elbette Cennetü’l-Me’vânın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehâ'ya yükselen Resûl-i Ekreme mübarek cesedini refakat ettirmesi aynı hikmettir."5

Peygamberimizin Miraca bizzat bedeni ve ruhu ile birlikte çıktığını en güzel bir tarzda izah eden âlimlerin sözleri başka bir açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır. Artık bundan sonra "Resulullah sadece ruhu ile Miraca çıkmıştır" sözleri mesnetsizdir. Açık olarak belirtilen âyet ve hadislerin izahlarına ters düşmektedir.

Kaynaklar:

1. İsrâ Sûresi, 1.
2. Necm Sûresi, 17.
3. Eş-Şifâ, 1:359-365.
4. A. Davudoğlu, Müslim Tercümesi, 2:107.
5. Sözler, s. 534-535.

Mehmet PAKSU

Kategorileri:
Okunma sayısı : 16.136
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

servet aso

RNK da Arşa kadar -arşa girecek -arşa çıkmış diye 3 farklı cümle var.

Şöyle denilse uygun mudur?

"cismiyle ve ruhuyla arşa kadar yani arş dahil değil ve arşı azam hiç dahil değil ...

Ama sonra cismi bırakıp ruhuyla arşın üstüne ve arşı azama girmiş"


cism-i Muhammedî (A.S.M.), elbette onun ruh-u âlîsiyle Arşa kadar beraber gidecektir.
Sözler (RNK) - 613

Arş-ı A'zamına girecek,
Sözler (RNK) - 613

değil yalnız kalbi ve ruhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letaifiyle, kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası olan Mi'racı ile bir cadde-i kübra açarak, hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mi'rac merdiveniyle Arş'a çıkmış,
Mektubat (RNK) - 329

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Miraca ve miracın her aşamasına hem beden hem de ruhla çıkıldığı için bir yerden sonra bedeni bırakıp ruhla çıkmış demek uygun olmaz. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bayarslan

selamlar,

Cennetü'l Mevlanın

aşağıdaki gibi değiştirmeli diye düşünüyorum:

Cennetü'l Mev'anın

Değerli Kardeşimiz; "Cennetü’l-Me’vânın" şeklinde tashih edilmiştir, teşekkür eder hayırlı günler dileriz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

"İsrânın ruhen gerçekleştiği görüşünü benimseyen âlimler Hz. Âişe’nin, “Resûlullah’ın bedeni yerinden ayrılmamış, o ruhuyla yolculuk yapmıştır” ve Muâviye’nin, “İsrâ Allah’tan gelen sadık bir rüyadan ibarettir” şeklindeki beyanları ve Hasan-ı Basrî’nin bu görüşe itiraz etmemesini delil kabul etmişlerdir (İbn İshak, s. 275; İbn Hişâm, II, 40-41). Bu âlimlere göre Buhârî ve Müslim’de yer alan, “uyku ile uyanıklık arası bir halde iken, yatağımda uzanmış yatıyorken, uyurken” şeklindeki ifadeler de bunu göstermektedir (yk.bk.). Âyette geçen “abd” kelimesi de sadece ruhu anlatır, zira insan bedeninin unsurları devamlı değiştiği halde değişmeyen ruhtur. İsrânın ruhen gerçekleşmesinin olağan üstü bir hadise sayılamayacağı iddiasına da temas eden bu görüş sahipleri mi‘racın fevkalâde bir hadise olup her ruha nasip olmadığını belirtirler (Fahreddin er-Râzî, IV, 544-545). Bunların en önemli delili ise İsrâ sûresinin 60. âyetinde geçen “rüya” kelimesidir. Âyet isrâ olayıyla ilişkilendirilerek rüyanın gözle görmeyi değil düşte görmeyi ifade ettiği sonucuna varılmıştır (Süyûtî, s. 55)."

TDV İslam Ansiklopedisi 

Bu kaynağa göre Hz. Aişe miracın sadece ruhen olduğunu söylüyorki, Hz. Peygambere en yakın kişi Hz. Aişe'dir.

Sizin dediğiniz, miracın hem bedenen hem de ruhen olması, Ehlî Sünnette çoğunluk olan alimler, Sahâbeler veya Sevad-ı Azam'ın görüşü mü oluyor?

Hz. Aişe'nin bedenen olmasını kabul etmemesi, bizim de bedenen kabul etmememize bir dayanak olamaz mı? Ben buradan hareketle olabilir, diyorum. Eğer sadece ruhen miraca çıkmak sakat bir görüş olsaydı, Hz. Aişe bunu benimsemezdi.

Ne dersiniz? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Öncelikle ifade edelim ki, İsra ve miraç konusunda Hz. Aişe ve Hz. Muaviye'den rivayet edilen farklı yorumları da değerlendiren alimler, söz konusu rivayetlerin hadis tekniği açısından problemler taşıdığını ve zayıf olduğunu söylemişlerdir (Kurtubî, Cami, 10/208; Kestelî, Haşiye, s. 174-175; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıf, 4/199)

Mi'raç hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Miraç hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Miraç'ın Mekkeli müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Miraç'ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır.

Ahad hadislere dayansa da Miraç olayının gerçekliğinde tüm Müslümanlar birleşmişlerdir. Ancak olayın gerçekleşme biçimi Islam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Miraç olayı uykuda gerçekleşmiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşü savunanlar da Miraç'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır.

Sonraki kelamcıların büyük çoğunluğuna göre Miraç olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir. İçlerinde Hz. Aişe (ra)'nin de bulunduğu bazı bilginlerle mutasavvıfların büyük çoğunluguna göre ise, uyanık durumda iken ama yalnız ruhla gerçekleşmiştir.

Miraç'ın vukuu hakkında selef ve halef ittifak etmiş oldukları halde, Miraç'ın keyfiyeti, yani ne şekilde olduğu hususunda aralarında bazı ihtilaflar vardır. Seleften Hz. Ayşe (ra) ve Hz. Muaviye (ra), tabiundan Hasenu'l Basri ve Muhammet İbn-u İshak gibi zatlar, Miraç'ın yalnız ruhani olduğuna kail olmuşlardır. Hz. Ayşe (r.a.),

"Muhammet (s.a.v)'in cesedi, Miraç Gecesi ayrılır olmadı."

diyor. Selef ve halefin ekserisi ile cumhur-u ulema ise, Miraç'ın ruh ve cesetle olduğunu kabul etmişler ve bu hususta kuvvetli deliller getirmişlerdir. Hz. Ayşe (ra)'nin sözünü "Ceset ruhtan ayrılmadı, beraber Miraç etti." diye tevil etmişlerdir.

Miraç mucizesinin sadece ruhen gerçekleştiği görüşünü benimseyenler, Hz. Aişe validemizin "انما كان الاسراء بروحه ولم يفقد جسده" şeklindeki ifadesini “Beden olmaksızın sadece ruhen gerçekleşmiştir.” şeklinde anlıyorlar.

Halbuki, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de dikkat çektiği üzere, Hz. Aişe ve Hz. Muaviye’den aktarılan bilgilerdeki inceliğe bakarsak bu rivayette “Beden olmaksızın sadece ruhen gerçekleşmiştir.” denilmiyor.

Aksine, her iki sahabeden gelen bilgide “Cesedinden ayrılmaksızın ruhiyle gerçekleşmiştir.” denilmektedir.

Demek ki, “Sadece ruhen olmuştur.” ile “Cesedinden ayrılmaksızın ruhiyle gerçekleşmiştir.” ifadeleri arasında önemli bir fark vardır. (bk. İbn Kayyim el-Cevziyye, Zadu’l-mead, 2/54)

Allâme-i Sâni Saadettin Teftezani ise şöyle demektedir:

"Resulüllahın Miraç'ı, uyanık halinde ve bedeni ile olmuştur. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar olan kısmı kitapla sabittir. Delili kesindir. Semaya kadar Miraç ise, meşhurdur. Semadan arşa ve diğer yerlere gitmesi ise, haber-i ehad ile sabittir." (Teftezani, Şerhu'l-Akait, s. 174)

“Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için fitne ve imtihan eyledik.”

İbni Abbas’ın Buharideki rivayetine göre rüyadan maksat, Miraç'dır. Bundan dolayı Miraç’ın uyku esnasında vukubulduğunu söyleyenler bu ayete istinat etmektedirler. Fakat İbni Abbas bu Ayetten bahsederken şu sözleri de söylüyor:

"Resuli Ekrem bu rüyada gördüklerini, gözleriyle gördü.”

Demek ki bu rüya alelade bir rüya değildi. Bu rüya, ruhen cisim kayıtlarından azat olarak melekut aleminde seyri idi. Peygamber (asm) tarafından görülen rüyalar, alelade insanların rüyalarından bambaşkadır. Peygamber (asm)'in uykuları esnasında zahiri havas muattal kalır. Fakat onlar gözlerini kapar kapamaz, onların kalp gözü ruh alemini, melekut kainatını görmeye başlar. Alelade rüyalar böyle midir? Peygamber (asm)'in rüyası, uyanıklığın fevkinde bir halettir. Onlar bu halet içinde semavatı seyrederler. Ervaha mülaki olurlar. Rüyeti Hak ile bekam olurlar, meleklerle hembezm olurlar. Bu halete rüya diyen ashap, bu ruhani hakikati ifade etmek istemişlerdi. Tabiatın maddi kanunları dairesinde müşkül görülen bu hadise, “ruhani” mümkün olur.”

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

Abdullah ibni Abbas'ın rivayetine göre, burada rüyada gözle gördü diye bahsedilen, Peygamber efendimizin kalp gözüyle gördüğüdür.

Bir aşağıdaki cevapta ise Abdullah ibni Abbas'ın yorumu, Peygamber Efendimiz rüyete mazhar olmuştur. Demekki buradan da Allahı birkaç kez gördüğü hangisi ne zaman olduğunu ve niteliğini bilmediğimiz bir şekilde olduğunu anlıyorum. 

Tabiki Sevadı Azam hem bedenen, hem ruhen olduğunu söylüyor. Esas kanaat bu. 

Sadece ruhen olduğunu söyleyenler de dinden çıkmıyor ama doğru bir fikir değil. Hz. Aişe için dahi rivayetin zayıf olduğu,  güçlü bir rivayet değil belki ona ait olamayabileceği de ortaya çıkıyor. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

"O, kuluna vahyini iletti” diye çevrilen 10. âyette de öznenin Cebrâil veya Cenâb-ı Allah olması muhtemeldir. Birinci ihtimale göre mâna, “Bu yaklaşmayı takiben Cebrâil, Allah’ın, kulu Muhammed’e gönderdiği vahiyleri ona getirip öğretti” şeklinde olur. İkinci ihtimale göre ise âyeti şöyle yorumlamak gerekir: Resûlullah rabbine öylesine yaklaştı ki aradaki vasıtalar kalktı ve Allah Teâlâ kuluna vahyini doğrudan doğruya verdi. Bu âyetlerde mi‘rac sırasındaki gelişmelerin anlatıldığı kabul edildiği takdirde ikinci yorum daha kuvvetli olmaktadır. Bize göre âyet şöyle de yorumlanabilir: Cebrâil asıl şekliyle göründü, sonra iyice yaklaştı ve Allah onun aracılığıyla kuluna dilediğini vahyetti. Âyetlerin mi‘racı anlattığı kabul edilirse “görünme, yüce ufukta, sidretü’l-müntehâda olma, inme, çok yaklaşma” gibi ifadeleri mecazi mânada almak, nasıllık ve nicelikle ilgili olmaksızın Allah’a mahsus fiilller ve sıfatlar olarak anlamak gerekecektir."

Diyanet kuran tefsiri necm suresi 7-14 tefsir.

Ayetler miracı anlatıyorsa, "görünme" mecazi olur diyor. O zaman bu mantığa göre Hz. Muhammed, Allahı görmemiş mi oluyor? Yada mecazen görmeyi nasıl anlamalıyız? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu konuya giriş yapmadan önce ve ileri sürülen görüş ve delilleri incelemeden önce Allah'ı görmenin aklen câiz ve naklen vâcip olduğunu ifade edelim.[1] Aklen câiz olması; görülmeme ihtimali üzerine hiçbir delil getirilememiş olması demektir. Naklen sabit olması ise şu ifade ile âyet ile delillendirilmektedir:

"Mûsâ, belirlediğimiz vakitte (Tûr Dağına) gelip de Rabbi ona hitap edince: “Rabbim! Bana görün de sana bir bakayım” dedi. Allah da, “Sen beni katiyen göremezsin. Ancak (şu) dağa bak; şayet o yerinde sabit durabilirse o takdirde sen de beni görebilirsin” dedi. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Mûsâ da baygın olarak (yere) düştü. Kendine geldiği vakit dedi ki: “Seni tüm noksan sıfatlardan tenzih ederim, tövbe ettim; sana inananların ilki de benim.”[2] buyurulmuştur. Bu âyet iki yönüyle Allah'ın görülebileceğine delildir. Şöyle ki;

Bu âyette ifade edildiğine göre Hz. Mûsâ Allah'ı görmek istemiştir. Eğer Allah'ın görülmesi imkân dâhilinde olmasaydı Hz. Mûsâ bunu istemezdi.

"Allah'ı görmenin imkânsız olduğunu bilmiyordu" denilirse bu da muhaldir. Çünkü Allah hakkında bilinmesi câiz ya da mümteni' olan şeyleri bilmeyen peygamber olamaz. Kur’ân ise Hz. Mûsâ'nın peygamber olduğunu bize muhakkak bir dilde haber vermektedir. Özetle; Allah'ı görmenin câiz olmadığını bildiği halde bunu talep etmesi muhaldir. Bilmediği halde talep etmesi de muhaldir. Zira bunu bilmemesi peygamberliğin şanı değildir. Hâlbuki o peygamberdir.[3]

Yukarıda ifade edildiği gibi Necm Sûresi’ndeki âyetlerin tefsirinde Hz. Peygamber'in kimi gördüğü hususunda ihtilâf bulunmaktadır. Rivâyetlerden anlaşılacağı üzere sahabiden Hz. Âişe başta olmak üzere Abdullah b. Mes’ûd, Ebû Zerr el-Gıfârî, Ebû Hüreyre bu hadisenin Hz. Peygamber ile Hz. Cibril arasında vuku bulduğunu savunmuşlardır. Tabiînden Mücâhid İbn Cebr, Hasan el-Basrî, Katâde İbn Diâme vd. müfessirler de bu görüşü savunmaktadırlar.[4]

Bu görüşün delilleri şöyledir;

1) Ebû Zer el-Gifârî, Resûlullah’a; “Rabbini gördün mü?” diye sormuş, o da “O bir nurdur, nasıl görebilirim?” demiştir.[5]

2) Mesrûk şöyle rivayet etmiştir. Hz. Âişe’ye "Anneciğim! Hz. Muhammed Allah'ı gördü mü?" diye sordum. Hz. Âişe "Konuştuğun kelam sebebiyle tüylerim diken diken oldu. Nasıl olur da bu konu hakkında ilim sahibi değilsin. Sana şu üç şeyi kim söylerse şüphesiz yalan konuşmuş olur. Kim 'Hz. Muhammed Allah'ı gördü.' derse muhakkak yalan söylemiş olur." dedi ve sonra 'Onu (Zatını) hiçbir göz derk edip kavrayamaz. O ise bütün gözleri idrak eder. O, lütuf sahibidir. Her şeyden haberî vardır.' ve 'Allah hiçbir beşer ile konuşmaz. Sadece vahiy vasıtasıyla, perde arkasından veya bir elçi göndermek ile dilediğini vahyederek konuşur.' âyetlerini okudu.
"Her kim de sana yarın ne olacağından haberdar olduğunu söylerse katiyen yine yalan söylemiş olur." dedi ve 'Hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını bilemez' âyetini okudu. "Her kim sana 'Hz. Muhammed'in bir şey gizledi.' derse yine yalan söylemiş olur" dedi ve "Ey Peygamber! Allah'tan sana indirilen şeyi tebliğ et. Şayet tebliğ etmezsen Allah’ın peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş bir kimse olursun. Muhakkak ki Allah seni insanlardan muhafaza eder." âyetini okudu. "Fakat Hz. Muhammed Cebrâil'i kendi asli suretinde iki defa gördü." dedi.[6]

Abdullah b. Abbas'tan gelen bir rivâyete göre ise Resûlullah Rabbini görmüştür.[7] Nitekim “Kalp gördüğünü yalanlamadı”[8] âyeti müfessirlerin birçoğuna göre "Gözüyle gördüğünü kalbi yalanlamadı" anlamına gelmektedir ve hem gözle hem de kalp ile gördüğünü işaret etmektedir.[9] Ayrıca "Yemin olsun; Peygamber onu diğer bir inişinde de Sidretü'l Müntehâ'nın yanında gördü.[10] âyetinde zamir ile ikinci defa görüldüğü vurgulanan şeyin Allah olduğunu ifade etmişlerdir.[11] Buna göre Mi`rac gecesinde Hz. Peygamber beş vakit namaz emrinin tespiti amacıyla birkaç kere gidip geldi. O defalardan birinde Rabbini bir daha gördü.[12]

Bu konu hakkında tefsir kaynaklarında bazı rivâyetler şöyledir;

1) İbn Merdûye'nin haber verdiğine göre Enes b. Mâlik: "Muhammed Rabbini gördü." dedi.[13]

2) Taberânî ve İbn Merdûye'nin söylediğine göre İbn Abbas: "Hz. Muhammed, Rabbini bir sefer gözüyle, bir sefer de kalbiyle olmak üzere toplam iki defa görmüştür." dedi.[14]

3) Tirmizî, Taberânî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbas: "Yemin olsun onu bir diğer inişte de görmüştü." âyetini: "Hz Peygamber, yüce Rabbini gördü." şeklinde açıklamıştır.[15]

4) Hâkim, Nesâî ve İbn Merdûye'nin söylediğine göre İbn Abbas: "Halilliğin Hz. İbrâhim'e, kelamın Hz. Mûsâ'ya, görmenin de Hz. Muhammed’e verilmesine mi şaşırmaktasınız?" demiştir.[16]

5) İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime: ""Hz. Muhammed Allah'ı gördü." demiştir.

6) İbn Cerîr'in İbn Abbas'tan haber verdiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Rabbimi en güzel bir surette gördüm. Bana 'Ey Muhammed! Meleu'l-A'lâ'da bulunanların ne hakkında münakaşa ettiklerini biliyor musun?' diye sordu. Ben de 'Hayır, Bilmiyorum.' dedim. Bunun üzerine Allah elini iki omuzum arasına koydu. Eli o kadar soğuktu ki, soğukluğunu göğsümde hissettim. O zaman semada ve yeryüzünde olan şeyleri öğrendim ve 'Ey Rabbim! Kefaretler, dereceler, cemaatle kılınan namazlara gitmek ve namaz bittikten sonra diğer namazı beklemek hakkında tartışıyorlar' dedim. Sonra 'Ey Rabbim! Muhakkak ki sen Hz. İbrâhim'i halil edindin, Hz. Mûsâ ile konuştun ve şunu şunu yaptın.' dedim. Allah, 'Senin göğsünü açıp da genişletmedim mi? Yükünü üzerinden kaldırıp atmadım mı? Sana şunu şunu yapmadım mı?' dedi. Bana öyle bilgiler verdi ki bunları size anlatmama izin verilmemiştir. 'Sonra yaklaştı derken iyice sarktı. Öyle ki, araları iki yay kadar hatta daha da yakın oldu. Böylece Allah, kuluna vahyetmek istediği vahyini iletti. Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.' âyetleri de bunları anlatmaktadır. Allah gözümün aydınlığını kalbimde kıldı ve ben Allah'a kalbimle baktım."[17]

7) Şa'bî diyor ki: "Abdullah b. Abbas Arafat'ta Kâ'b ile karşılaştı ve ondan bazı şeyler sordu. Bunun üzerine Kâ'b 'Allahu Ekber' diye seslendi. Öyle ki yankısı dağlardan geldi. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas dedi ki 'Biz, Haşimoğullarıyız.' Kâ'b ise 'Allah, görünmesiyle konuşmasını Muhammed ile Mûsâ arasında taksim etti. Mûsâ ile iki kere konuştu. Muhammed de onu iki kere gördü.' dedi"[18]

8) İkrime diyor ki; "Abdullah b. Abbas dedi ki: 'Muhammed Rabbini gördü.' Ben de ona dedim ki: 'Allah "Gözler onu göremez, o ise bütün gözleri görür." buyurmamış mıdır?' Abdullah b. Abbas ise şöyle cevap verdi: 'Vay senin haline! Bu durum, Allah'ın, nuruyla göründüğü zamandır. Görülen onun nurudur. Allah'ın nuru Muhammed'e iki kere gösterildi."[19]

Bir kısım müfessirler "مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى" âyetinde görülenin Allah olduğunu ifade etmişlerdir.[20]

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Sevgili Peygamberimizin Rabbini dünya gözüyle gördüğünü birçok yerde, çok açık ifadelerle dile getirmiştir. Örneğin;

 İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir."[21]             

 “Erkân-ı imaniyenin hakaikini gözle görüp, melâikeyi, Cenneti, âhiretihattâ  Zât-ı Zülcelâli gözle müşahede etmek, kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki, şu kâinatı perişan ve fâni karma karışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinatı kudsî mektubât-ı Samedâniye, güzel âyine-i cemâl-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş, kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş.”[22]

"Âdi bir nefere denilse, "Sen müşir oldun." ne kadar memnun olur. Hâlbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firak sillesini daima yiyen biçare insana,  birden"Ebedî, bâki bir Cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân'ın rahmetinde ve hayal sür'atinde ruhun vüs'atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rüyet-i cemâline de muvaffak olursun."[23]

"O abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi', hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye  mazhar, hem bütün tabakat-ı kâinata nazır ve saltanat-ı Rububiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşafı yapmak için, burâka bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip, kat'-ı merâtip  ettirerek, kamervâri  menzilden  menzile, daireden daireye  rububiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip, o dairelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyayı birer birer göstererek, tâ Kab-ı Kavseyn makamına çıkarmış,  ehadiyet  ile  kelâmına ve  rüyetine  mazhar  kılmıştır.[24]

"Bütün o kemâlâtının madeni olan mübarek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder." [25] ve “İşte, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını, doğrudan doğruya, Mir'ac semeresi olarak, hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir” [26]

           Bu parça Süeda Yayınlarından neşredilen “Risale-i Nurda İsra, Miraç ve Şakk-ı Kamer” adlı eserden alınmıştır.[27]

İlâve malumat için lütfen bakınız;

https://risale.online/soru-cevap/mirac-nasil-oldu

https://risale.online/soru-cevap/miractaki-iki-yay-mesafesi

https://risale.online/soru-cevap/mirac-2

[1] Ömer Nesefi, İslâm İnancının Temelleri Akaid, haz. M.Seyyid Ahsen, Bayrak Yayınları, İstanbul 1195, s.84

[2]    A'raf, 7/143

[3] Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, c.3, s.191; Nesefi, İslâm İnancının Temelleri Akaid, s.86

[4]Ahmet Ağırakça, Kaynaklar Işığında İsrâ ve Miraç Olayı, Artuklu Akademi, 2014/1 (2), 1-30.

[5]    Müslim, İman, 291- 292

[6]    Müslim, İman, 287; Buharî, Tefsir, 1

[7]    Müslim, İman, 284; Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 54

[8]    Necm, 53/11

[9]    Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, c.28 s.243; Kurtubî, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, c.17, s. 94; İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, c.4, s.186

[10] Necm, 53/13-14

[11] Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, c.28 s.243; Kurtubî, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, c.17, s. 94; İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîrc.4, s.186

[12] İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, c.4, s.186

[13]  Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.7, s.649

[14] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.7, s.649

[15] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.7, s.649

[16] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.7, s.649

[17] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.7, s.649; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, c.7,s.459

[18] Taberî, Câmi'ul Beyân, c.22, s.508         

[19] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an, 54

[20] Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, c.3, s.390; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl, c.5. s.158; İbnü’l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, c.4, s.186

[21] Nursi, Sözler, s. 253

[22] Nursi, Sözler, s. 262

[23] Nursi, Sözler, s. 264

[24] Nursi, Sözler, s. 256

[25] Nursi, Sözler, s. 255

[26] Nursi, Sözler, s. 262

[27] Abdulkadir Ertaş, “Risale-i Nurda İsra, Miraç ve Şakk-ı Kamer”, Süeda Yay., İstanbul 2023, s.107

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...