Block title
Block content
Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana yazdırıldı diyebilirim. Her neyse, sadede dönüyorum.

Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadakatsizliği neticesinde o şâşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi.

Nefis, meftun olduğu ezvâkın yerinde mânevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir teselli, bir nur istedi.

Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, akıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakikî, daimî ve tatlı ezvâk-ı imaniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u tevhidde bulduğum gibi, ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhidle çok hafif ve hararetli ve nurlu gördüm.

Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz.

Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir.

Onlar ağlamalı, onlar “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem imanlı ihtiyarlar, “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip mesrurâne şükretmelisiniz.

ON İKİNCİ RİCA

Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Yirmi Beşinci Lem'a / Sonraki Risale: Yirmi Yedinci Lem'a
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

akıbetsiz : sonuçsuz
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
daimî : sürekli, devamlı
derc : yerleştirme
ebedî : sonsuz
ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
ehl-i gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
elemli : acıklı, üzücü
Elhamdü lillâhi alâ külli hal : her hâl ve durumda Allah’a hamd olsun
esaret : esirlik, tutsaklık
ezvâk : zevkler, lezzetler
ezvâk-ı dünyeviye : dünyaya ait zevkler
ezvâk-ı imaniye : imanın verdiği zevk ve mânevî lezzetler
felillâhilhamd : Allah’a hamd olsun!
gurbet : gariplik, yabancılık; yabancı memlekette olma
hakikatsiz : asılsız, bir gerçeğe dayanmayan
hakikî : gerçek
hararetli : sıcak
hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
ihtilât : insanlarla diyalog kurma
ihtiyar : irade, istek
ihtiyare : yaşlı kadın
inkişaf ettiren : ortaya çıkaran
kemâl-i merhamet : mükemmel ve kusursuz şefkat
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
Lâ ilâhe illâ Hû : Allah’tan başka ilâh yoktur
meftun : düşkün
men etmek : yasaklamak
mesrurâne : sevinçli bir şekilde
muhabere : haberleşme
muhterem : hürmete lâyık
nahiye : bucak
nâhoş : hoşa gitmeyen
nazar : bakış, görüş
nefis : insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
nefiy : sürgün
neticesinde : sonucunda
niyaz : dua, yalvarma
nur : aydınlık, ışık
nur-u tevhid : Allah’ın birliğini kabul etmekle elde edilen nur
nükte : ince anlamlı söz
rica : ümit
sadakatsizlik : sadakate, bağlılığa ters hareket etmek
sadede dönmek : asıl konuya dönmek
sakîl : çirkin, ağır
şâşaalı : gösterişli, göz alıcı
şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
vâ esefâ, vâ hasretâ : “Esefler olsun/yazıklar olsun” anlamında bir ifade
vaziyet : durum, hâl
vefâdâr : vefâlı olan
zulmetli : karanlıklı
Yükleniyor...