Block title
Block content
Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misal olabilir. Fahr olmasın, zaman-ı sabâvetimden beri üssü’l-esas-ı meslekim, ifrat ve tefritle hakaik-i İslâmiyete sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih-i hayatım, pek çok vukuatıyla şehadet eder. Bununla beraber, bugünlerde küreviyet-i arz gibi bedihî bir meseleyi zikrettim. O meseleye temas eden mesail-i diniyeyi tatbik ve tevfik ederek düşmanların itirazatını ve muhibb i dinin vesveselerini def eyledim. Nasıl ki mesailde mufassalan gelecektir.

Sonra, gulyabânî gibi hayalâta alışan zahirperestlerin dimağları kabul etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebep, başka garaz olmak gerektir. Güya göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimal vermek gibi bir hareket-i mecnunanede bulundular. Güya onların zannınca, küreviyet-i arza hükmeden, dinde çok mesaile muhalefet ediyor! Onu bahane ederek büyük bir iftirayı ettiler. O derecede kalmadı. Vesveseli ezhanı, iftiranın büyümesine müsait bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki, ehl-i diyanetin hakikaten ciğerlerini dağdar ve ehl-i hamiyeti İslâm terakkiyatından meyus ettiler. Lâkin bu hal büyük bir derstir. Beni ikaz etti ki, cahil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyleyse, şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp, eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım. Fakat şimdi mecburum, öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârâne olan hayalâtlarına, o kılıncı bir derece iliştireceğim. Eğer çendan böyle şahsî şeylerin böyle mebahisatta zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı. Medreselerin hayatlarına taallûk eder bir mesele-i umumî hükmüne geçti. O zahirperestler emin olsunlar ki, sa’yleri beyhudedir. Şimdiye kadar böyle avamperestane safsatalarla bizi cahil bıraktılar. Bundan sonra bizi cahil bırakmakla cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır vesselâm.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

avamperestane : bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde
bedihî : çok belirgin, açık
beyhude : boşu boşuna, faydasız
cehil : cahillik
çendan : gerçi, her ne kadar
dağdar : yaralı, kızgın demirle dağlanmış
def eylemek : uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak
dimağ : akıl, bilinç
ehl-i diyanet : dindar insanlar
ehl-i hamiyet : hamiyet sahipleri, fedâkâr, kutsal şeyleri koruma gayreti taşıyan insanlar
ezhan : zihinler
garaz : kötü maksat ve gaye
gulyabânî : insanları korkutan hayalî bir varlık
hakaik-i İslâmiyet : İslâmiyetin gerçekleri, esasları
hakikat : doğru, gerçek
hareket-i mecnunane : delice hareket
hayalât : hayaller, hülyâlar
ifrat : aşırılık, ölçüyü aşma
ifratkârâne : ölçüyü aşan, ileri giden bir tarzda
ikaz etme : uyarma
istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak
itirazat : itirazlar
küreviyet-i arz : dünyanın yuvarlaklığı, küreselliği
mebahisat : konular
medrese : İslâm ülkelerinde ve bilhassa Osmanlı Devleti’nde İslâmî ilimlerle birlikte fen ve sosyal bilimlerin de okutulduğu, akademik seviyede öğretim yapan yüksek öğretim kurumu.
mesail : meseleler, konular
mesail-i diniye : dine ait meseleler
mesele-i umumî : genel mesele, problem
meyus : ümitsiz
mufassalan : ayrıntılı olarak
muhalefet : zıt ve aykırı davranma
muhibb-i din : dini seven, dine dost
müsait : uygun
sa’y : çalışma, emek
safsata : demagoji, gerçek dışı sözler söyleyerek insanları kandırmaya çalışma
saykal vurmak : cilalamak, parlatmak
şehadet etmek : şahit olmak, tanık olmak
taallûk etmek : bitişmek, bağlanmak
tarih-i hayat : hayat tarihi, özgeçmiş
tatbik : uygulama
tefrit : tersine aşırılık, ölçünün altına düşme
temas etme : bahsetme, değinme, ilgili olma
terakkiyat : ilerleme, yükselme
tevfik : uygun hâle getirme, muvâfık kılma
üssü’l-esas-ı meslek : gidilen, sülûk edilen yolun temel prensibi
vesselâm : işte bu kadar, bundan sonra selâm
vesvese : kuruntu, şüphe
vukuat : meydana gelmiş olaylar; olmuş olanlar
zahirperest : dış görünüşe ehemmiyet veren, arkasında kasdedilen mânâyı düşünmeyen, dışa yansıyan yönlere göre hüküm veren
zaman-ı sabâvet : çocukluk dönemi
zemin : yer, dünya
zikretme : söyleme, ifade etme
Yükleniyor...