Block title
Block content
Ey birader! Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acip hülyaların âlem-i hayalden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur, tâ girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın. Eğer o hayalâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmezse, tevsi-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sakinlerini gör, sual et. Zira, ev sahibi evini bilir. Onlar umumen müşahede ve tevatürle bir lisanla sana söyleyecekler: “Yahu! Bizim beşiğimiz ve feza-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divane değildir. Ecram-ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun-u İlâhîde şüzûz ve serkeşlik etsin.” Hem de delâil-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibraz edecektir.

İşaret
Nizam-ı hilkat-i âlem denilen şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczup ve misafir olan küre-i arza, güneşe iktida eden safbeste yıldızların safında durup itaat etmesini farz ve vacip kılmıştır. Zira zemin, sema ile beraber 1 اَتَيْناَ طَآئِعِينَ demişlerdir. Taat ise, cemaatle daha efdal ve daha ahsendir.

Elhasıl: Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir.

Tenbih
Zaaf-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umurun biri de, “Bu hakikat dine münafidir” olan kelime-i hamkadır. Zira burhan-ı kat’î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkitle almak istiyor.
• • •

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : “İsteyerek emrine uyduk.” Fussilet Sûresi, 41:11.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acip : acayip, şaşırtıcı, tuhaf
âlem-i hayal : hayal âlemi, dünyası
amud-u nurânî : nurlu sütun
arş : göğün en yüksek katı
arz : yer, dünya
ayn-ı kıble : kıblenin ta kendisi
burhan-ı aklî : güçlü ve sarsılmaz kesin delil
cârî : geçerli
cenup : güney
cezbe : Allah sevgisiyle kendinden geçer bir hâle gelme
delâil-i mücesseme-i musattaha : bir satıh hâline getirilmiş cismânî deliller (düz bir kâğıt üzerine şekli çizilmiş deliller)
divane : akılsız, deli
ecram-ı ulviye : yüksek gök cisimleri, yıldızlar
ferş : yerkürenin dışa bakan ve döşenen yüzü
feza-yı âlem : gökyüzü, uzay
garp : batı
gıtâ : örtü, perde, zar
hatt-ı şâkul : çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat
hayalât : hayaller
hülya : hayal
ibraz etmek : ortaya koymak, göstermek
iktida : uyma, tabi olma
kaide : kural, prensip
kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
keşfolunma : (perde vs.) açılma, ortadan kalkma
küre : yerküre, dünya
küre-i arz : yer küre, dünya
lisan : dil
meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
mesele-i ûlâ : birinci mesele
mevlevî : Mevlânânın tarikatına mensup olan kimselerin Allah'ı zikrederken İlâhi aşkla dönmeleri gibi
mukavvesiyet : yay gibi kavisli ve eğri olma
muntazam : düzenli, intizamlı
musafaha etmek : sevgisini göstermek, el sıkışmak
müdevveriyet : yuvarlaklık
mümted : uzayan, uzanmış
müşahede : görme, gözlemleme
mütehayyile : hayal gücü
nazar : bakış, görüş, düşünce
nazm etmek : dizmek, tertip etmek, düzenlemek
nefs : bir kimsenin kendisi
nizam-ı hilkat-i âlem : kâinatın yaratılışındaki düzen
safbeste : saf bağlamış, sıra sıra dizilmiş
sakin : yaşayıp oturan, ikâmet eden
semavat : sema âlemleri, gökler
şark : doğu
şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye : Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar, İlâhî yasalar
şimal : kuzey
şimendifer : tren
şuâ : ince ışık hüzmesi, ışın
şüzûz ve serkeşlik etmek : kural lara aykırı hareket edip başıbozukluk ve isyan içinde olma
tabakat : tabakalar, katmanlar
tasvir etmek : canlandırarak anlatmak, ifade etmek
tatbik etmek : uygulamak
tevatür : sağlam ellerden nakledilen doğru haber; bir meselede hemen herkesin aynı şeyi söyleyip parmak basması
tevsi-i zihin : zihni genişletme, anlayış ve kavrayış kabiliyetini yükseltme
umumen : bütünüyle
ahsen : daha güzel, daha sevaplı
arz : yer, dünya
burhan-ı kat’î : sağlam ve sarsılmaz kesin delil
dahîl : yabancı; bir yere sonradan giren
daire-i İslâmiyet : İslâmiyet dairesi
dimağ : beyin
efdal : daha faziletli, daha üstün
ehl-i hayal : hayâlciler; hayal dünyasına dalanlar
elhasıl : kısaca, özetle
farz : Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hak : doğru, gerçek
hakikat : doğru ve gerçek
hâlî : boş
havf : korku
hikmet : Allah'ın herşeyi anlamlı ve bir fayda ve gayeye yönelik olarak tam yerli yerinde yaratma sıfatı
hût : balık; Balık burcu
ihtilâl etmek : karıştırmak
iktiza etmek : gerektirmek
ilhak : ekleme, ilâve etme
itaat etme : emre uyma, boyun eğme
ittisal : ulaşma, bitişme
kelime-i hamka : ahmakça söylenen söz
kısas-ı meşhure : meşhur kıssalar, hikâyeler
mervî : rivayet edilen, nakledilen
meyil : arzu, istek, eğilim
mezheb : gidilen yol, ekol
muhalif : aykırı, zıt
mukaddeme : giriş, giriş bölümü
mukaddeme-i Salise : üçüncü mukaddeme
münafat : aykırılık, zıtlık
münafi : zıt
müşteri : alıcı, bir şeyi almaya talip olan
müvesvis : vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren
nispet : bağ, ilişki
pûşide olma : örtülü, kapalı kalma
râvi : rivâyet eden, nakleden
rivayet : Peygamberimizden duyulan ve görülen şeylerin nakledilmesi
Sâni-i Âlem : kâinatı san’atla ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah
sema : gök
Sevr ve Hût : öküz ve balık
sevr : öküz, boğa; Boğa burcu
sofestaî : şüpheci; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi, septik
taat : emre uyma, itaat
tenbih : ikaz, uyarı
tenkit : eleştiri
teşehhî : hırsla isteme, arzulama
tufeylî : bir yere sonradan gelen, asıldan olmayan fazlalık, asalak
umur : emirler, işler
vacip : yapılması zorunlu olan şey
zaaf-ı akide : inanç zayıflığı
zemin : dünya
Yükleniyor...