Block title
Block content
Altıncı belâ: Nazarı tams eden ve belâgatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecaza tecavüz etmezler. Mecaza gidilse de meâli tutulur. Bu sırra binaendir: Âyet ve hadisin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâgatı gösteremez. Güya onlarca karine-i mecaz, aklen hakikatin imtinâıdır. Halbuki, karine-i mânia, aklî olduğu gibi, hissî ve âdî ve makamî, daha başka çok şeylerle de olabilir. Eğer istersen, Cennetü’l-Firdevs gibi olan Delâilü’l-İ’câz’ın iki yüz yirmi birinci kapısından gir. Göreceksin, o koca Abdülkahir, gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor.

Yedinci belâ: Muarrefi münekker eden biri de, hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, “gayr-ı men hüve leh” olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakikat tarz-ı cereyanından çıkarılmıştır. Acaba böyleler Arapların uslûplarına hiç nazar etmemişlerdir ki, nasıl diyorlar: “Dağlar bize rast geldi. Sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı. Sonra gitti, bizden mufarakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu, ilh...” Miftah-ı Sekkâkî’de beyan olunduğu gibi, pek çok yerlerde san’at-ı beyaniyeden olan kalb-i hayali, esrar-ı beyaniye için istimal etmektedirler. Bu ise, deveran sırrıyla mağlâta-i vehmiye üzerine müesses bir letafet-i beyaniyedir.

Şimdi sermeşk olarak iki misal-i mühimmeyi beyan edeceğim. Tâ ki o minval üzerine işleyesin. Şöyle:

2 وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَآءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ 1 وَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا

Şu iki âyet gayet şâyân-ı dikkattirler. Zira zahire cümud, belâgatin hakkını cühud demektir. Zira birinci âyette olan istiâre-i bedia o derece hararetlidir ki, buz gibi olan cümudu eritir. Ve bulut gibi zahir perdesini berk gibi yırtar.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : “Gökteki dağ gibi bulutlardan Allah dolu taneleri indirir.” Nur Sûresi, 24:43.
2 : “Güneş de onlar için bir delildir ki, kendisine tâyin edilmiş bir yörüngede akıp gider.” Yâsin Sûresi, 36:38.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

abes : anlamsız, boş
ağleb-i hal : çoğunlukla; çoğu halde
aklî : akılla ilgili
basar : görme duygusu, göz
belâğat : düzgün, kusursuz, yerinde hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme
biçare : çaresiz
binaen : -dayanarak
burhan : güçlü ve sarsılmaz kesin delil
cemâl-i İslâm : İslâmın güzelliği
dane-i hakikat : hakikat çekirdeği, tanesi
derk etmek : anlamak, algılamak
dimağ : beyin
ehl-i ifrat : aşırılar; bir şeyin gereğinden daha çok, fazla olması gerektiğini savunanlar
ehl-i tefrit : tersine aşırılar; bir şeyin gereğinden daha az, aşağı seviyede olması gerektiğini savunanlar
faraza : varsayalım ki
hâdim : hizmetçi, hizmet eden
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hasm-ı din : din düşmanı
hissî : his ve duygularla hissedilebilen, algılanan
hüsün : güzellik
imtinâ : imkânsızlık
kabza : el, avuç
karine-i mânia : bir kelimenin asıl mânâda anlaşılmasına engel olan nokta ki, o sözün mecaz mânâda kullanıldığını gösterir
karine-i mecaz : mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret
kasr-ı nazar : dikkatli bakmamak, dar görüşlülük, yüzeysel bakış
meâl : anlam
mecaz : asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden bir karineyle (işaretle) beraber, bir münasebetten dolayı, asıl konulduğu mânânın dışında kullanılan lâfız (mecaz)
muhatab-ı zihniye : zihnin muhatabı, fikren muhatap alınan kimse
mükellef : yükümlü
nazar : görüş, bakış
nazar-ı sathi : yüzeysel bakış
neşvünema : büyüyüp gelişme
setretme : örtme, kapama
şe’n : hâl, özellik, nitelik, gerek
şîşe : lâmbaya geçirilen sırça, camdan yapılmış küçük baca
taharrî-i hakikat : hakikati araştırma, doğruyu arama
tams : örtme, söndürme, silme
tânif : şiddetle kınama
tecavüz etme : sınırı geçme, aşma
tefsir : açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi açıklayan, yorumlayan kitap
teşhir etmek : ortaya çıkarmak, sergilemek
tevbih : azarlama
tezyid etmek : arttırmak
vehim : kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce
yad etme : anma
zahir : dış, görünen taraf
zahirperest : dış görünüşe ehemmiyet veren
zulümat : karanlık
araz : bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek
belâğat : düzgün, kusursuz, yerinde hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme
berk : şimşek
Cennetü’l-Firdevs : Firdevs Cenneti; Cennetin en yüksek yeri
cühud : bilerek inkâr etme
cümud : katılık, sertlik, donukluk
Delâil-i İ’câz : Abdülkâhir-i Cürcânî’nin, Kur’ân-ı Kerim’in edebî yönünü anlattığı bir eseri
deveran : (iş, nitelik, özellik gibi şeyleri) birbirine devretme, devir teslim
esrar-ı beyaniye : beyân ilminin sırları; söze sırlar katmak
eyniye : mekânsal (“Eyne?” Arapçada “Nerede?” mânâsına gelir ve yer ve mekân bu soru edatıyla sorulur.)
gayr-ı men hüve leh : sahibinden başkası, sahibinin kendi dışında; kendisi için olmayan
hareke : hareket; bir cismin durumunun ve yerinin değişmesi
hasretmek : tahsis etmek, bir şeyin tamamını bir şeye vermek, ayırmak
ilh. : (ilâ âhir) sonuna kadar
istiâre-i bedia : güzel istiâre; daha önce eşine, benzerine rastlanmamış şekilde bir kelime veya cümleyi asıl mânâsı dışında başka bir mânâda kullanma sanatı
istimal etmek : kullanmak
kalb-i hayal : hayâlin, gerçekte carî olan şeyleri tersine çevirmesi
letafet-i beyaniye : beyan ilmine ait güzellik ve şirin özellik
mağlâta-i vehmiye : vehmin yanlışı doğru göstermesi, olmayan bir şeyi varmış gibi tasvir etmesi
makamî : makamla, bulunulan yerle ilgili
minval : hareket tarzı, davranış, usul, yol
misal-i mühime : önemli örnek
muarref : bilinen
mufarakat : ayrılık
muhkem : sağlam, kuvvetli
müesses : kurulmuş
münekker : bilinmeyen, bilinmez
müstakar : istikrarlı, sabit ve sakin
müteassif : doğru yoldan sapan, şaşıran
nazar : dikkat, bakış
san’at-ı beyaniye : beyân ilmi ile ilgili san’at (beyân belâgat ilminin bir dalı; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder)
sermeşk : temrin yazısı; alıştırma için hazırlanmış yazı örneği
şayan-ı dikkat : dikkate değer
şems-i hakikat : hakikat güneşi
tarz-ı cereyan : akış tarzı, hareket tarzı
tekdir : azarlama
tevbih : azarlama, kınama
uslûp : ifade tarzı
vasf-ı cârî : mütedavil olan özellik, yürürlükte olan nitelik
zahir : açık, âşikar
zahire : açık, âşikar
zâtiye : bir şeyin aslında veya gerçeğinde olan, araz olmayıp özde bulunan şey
Yükleniyor...