Block title
Block content
Dördüncü belâ ki, ehl-i zahiri teşviş eder; imkân-ı vehmîyi, imkân-ı aklî ile iltibas ettikleridir. Halbuki, imkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklitten tevellüdle safsatayı tevlid ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedihiyatta bir “belki,” bir “İhtimal,” bir “şekke” yol açar. Bu imkân-ı vehmî, galiben muhakemesizlikten, kalbin zaaf-ı âsâbından ve aklın sinir hastalığından ve mevzu ve mahmulün adem-i tasavvurundan ileri gelir. Halbuki, imkân-ı aklî ise, vâcib ve mümteni olmayan bir maddede, vücut ve ademe bir delil-i kat’îye dest-res olmayan bir emirde tereddüt etmektir. Eğer delilden neş’et etmişse makbuldür; yoksa muteber değildir.

Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki, bazı vehhamlar diyor: “Muhtemeldir, burhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl herbir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir.”

Evet, yok; belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe’ni burhan üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi tartamaz; fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o meselede çocuk gibi mükellef değiliz.

Tenbih
Ben “zahirperest” ve “nazar-ı sathî sahibi” tâbiriyle yad ettiğim ve tevbih ve tânif ile teşhir ettiğim muhatab-ı zihniyem, ağleb-i halde ehl-i tefrit olan ve cemâl-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathiyle uzaktan İslâmiyete bakan hasm-ı dindir. Fakat, bazan ehl-i ifrat olan, iyilik bilerek fenalık eden dinin cahil dostlarıdır.

Beşinci belâ: Ehl-i tefrit ve ifrat olan biçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de, her mecazın her yerinde taharrî-i hakikat etmektir. Evet, mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşvünema bularak sümbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır; elde ve ayakta aramak abestir.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

bedihî : ap açık, aşikâr
delil-i kat’î : kesin, şüphesiz delil
dest-res olma : yetişme, ulaşma; br konuda delil vs. gelme, olma
düşâb : pekmez
ehl-i zahir : âyet ve hadislerin sadece lâfızlarına, şeklî mânâlarına göre tefsir yapıp hüküm veren âlimler
elâ : Arapça’da başlama ve tenbih edatı, “öyle değil mi?”, “dikkat ediniz” gibi anlamlara gelir Diğer edatlar
galiben : çoğunlukla
ırk-ı taklit : taklit damarı; taklitçilik
iltibas : karıştırma
imkân-ı aklî : varlığı aklen mümkün olan, varlığı aklen imkan dahilinde görülme
imkân-ı vehmî : vehim ve kuruntuyla bir şeyi mümkün görme, olabilir zannetme
inkılâp : dönüşme
küreviyet : yuvarlaklık, küre şeklinde olma
lâ edrîler : sofestaîlerin bir kolu, şüpheciler; eşyanın var mı, yok mu olduğunun bilinmeyeceğini iddia ederler, kendilerinin varlığından da şüphe ederler
mahmul : bir hüküm ve önermede konuyu niteleyen, yani kendisiyle hükmedilen söz, yüklem; Meselâ; "Mehmed âlimdir" hükmünde "âlim" mahmuldür
mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır : dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir
makbul : kabul gören, kabul edilen
mevzu : bir hüküm ve önermenin konusu, öznesi; Meselâ; "Mehmed âlimdir" hükmünde Mehmed mevzudur
miskin : uyuşuk, tembel
muhakeme : hüküm vermek için değerlendirme, tartma
mukarrer : kesinlik kazanmış, kabul görmüş kural
muteber : geçerli, itibar edilen
mümteni : varolması imkânsız
münafi : zıt
nasihat : öğüt
neş’et etme : doğma, ortaya çıkma
safsata : demagoji, gerçek dışı sözler söyleyerek insanları kandırmaya çalışma
şekk : şüphe; iki şey arasında aklın bir tercihte bulunamadığı zihinsel durum
tâziye : başsağlığı dileme; sabra teşvik etme, üzüntüsünü bildirme
tereddüt : şüphe
teşvîş : karıştırma
tevellüd : doğma, meydana gelme
tevlid etmek : doğurmak, netice vermek
ulûm-u âdiye : dış duyular vasıtasıyla herkes tarafından bilinen şeyler
umman-ı adem : hiçlik, yokluk deryası
vâcib : varlığı zorunlu; yokluğunu düşünmek muhal ve imkânsız olan varlık
vehham : aşırı derecede vehimli, kuruntulu
vücut : varlık
yakîn : kesin ve doğru bilgi
zaaf-ı âsâb : sinirlerin zayıflığı, hastalığı
abes : anlamsız, boş
ağleb-i hal : çoğunlukla; çoğu halde
aklî : akılla ilgili
basar : görme duygusu, göz
belâğat : düzgün, kusursuz, yerinde hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme
biçare : çaresiz
binaen : -dayanarak
burhan : güçlü ve sarsılmaz kesin delil
cemâl-i İslâm : İslâmın güzelliği
dane-i hakikat : hakikat çekirdeği, tanesi
derk etmek : anlamak, algılamak
dimağ : beyin
ehl-i ifrat : aşırılar; bir şeyin gereğinden daha çok, fazla olması gerektiğini savunanlar
ehl-i tefrit : tersine aşırılar; bir şeyin gereğinden daha az, aşağı seviyede olması gerektiğini savunanlar
faraza : varsayalım ki
hâdim : hizmetçi, hizmet eden
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hasm-ı din : din düşmanı
hissî : his ve duygularla hissedilebilen, algılanan
hüsün : güzellik
imtinâ : imkânsızlık
kabza : el, avuç
karine-i mânia : bir kelimenin asıl mânâda anlaşılmasına engel olan nokta ki, o sözün mecaz mânâda kullanıldığını gösterir
karine-i mecaz : mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret
kasr-ı nazar : dikkatli bakmamak, dar görüşlülük, yüzeysel bakış
meâl : anlam
mecaz : asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden bir karineyle (işaretle) beraber, bir münasebetten dolayı, asıl konulduğu mânânın dışında kullanılan lâfız (mecaz)
muhatab-ı zihniye : zihnin muhatabı, fikren muhatap alınan kimse
mükellef : yükümlü
nazar : görüş, bakış
nazar-ı sathi : yüzeysel bakış
neşvünema : büyüyüp gelişme
setretme : örtme, kapama
şe’n : hâl, özellik, nitelik, gerek
şîşe : lâmbaya geçirilen sırça, camdan yapılmış küçük baca
taharrî-i hakikat : hakikati araştırma, doğruyu arama
tams : örtme, söndürme, silme
tânif : şiddetle kınama
tecavüz etme : sınırı geçme, aşma
tefsir : açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi açıklayan, yorumlayan kitap
teşhir etmek : ortaya çıkarmak, sergilemek
tevbih : azarlama
tezyid etmek : arttırmak
vehim : kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce
yad etme : anma
zahir : dış, görünen taraf
zahirperest : dış görünüşe ehemmiyet veren
zulümat : karanlık
Yükleniyor...