Block title
Block content
Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şair denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng-i rûhanî veren ise, nazm-ı maânîdir.

Hal böyle iken, Araptan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi, lisan-ı millîsi de hissiyatının mâkesidir. Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir–lasiyyemâ Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa...

Bu sırra binaen, cereyan-ı efkâra mecrâ ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lâfız; mecrâ-yı tabiîsi olan nazm-ı mânâya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir.

Zira acemîler su-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lâfzın tertip ve tahsinine ve maâni-i lüğaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle daha âsân ve daha zahir ve nazar-ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avamın nazarlarını daha cazibedar ve avamperestâne nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir. Yani, ne kadar bir mesafe kat ederse, önlerine çok muşa’şa’ sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i maânide olan tegalgulden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfâzın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acemî : Arapların içine karışmış yabancı milletlere mensup olan
acemî : bir işte yeni olan, tecrübesiz
âheng-i rûhanî : rûhanî âhenk, rûhun hoşuna giden âhengi
Arabî lisan : Arap dili; Arapça
âsân : kolay
avam : halk tabakası, sıradan insanlar
avamperestâne : avamca; sıradan halka, bilgisiz kimselere yakışır şekilde
belâgat : sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
belâgat-ı Arabiye : Arab belâgati, edebiyatı
binaen : bu sebepten, buna dayanarak
cazibedar : cazibeli, çekici
cereyan-ı efkâr : fikirler, düşünceler akımı
cilveger : cilve ve naz eden, cilveli; görünen
cinan-ı hilkat : yaratılış bahçeleri
çimengâh : çim ve çiçek ekip dikilen, yetiştirilen yer
dahîl : içerdeki yabancı; bir şeye sonradan gelip giren, dışarıdan giren
elfâz : lâfızlar, kelimeler, sözler
emzice : mizaçlar, tabiatlar, huylar
ezhar : çiçekler
galebe etmek : üstün gelmek
hevâm : böcekler, haşereler
hissiyat : duygular, hisler
istidad-ı belâgat : belâgat kabiliyeti
kır’av : çorak tarla
lâfz : söz, kelime
lasiyyemâ : hususan, özellikle
lisan : dil
lisan-ı millî : millî dil (ulusal dil)
maânî : mânâlar, anlamlar
maâni-i lüğaviye : lügat mânâları, kelimelerin sözlük anlamları
mâkes : yansıma yeri, ayna
mecrâ : yol, akış yeri
mecrâ-yı tabiî : tabiî mecrâ, doğal akış yeri
menşe : bir şeyin neşet ettiği yer, kaynak, esas, kök
muhtelif : çeşitli, farklı
mûnis : canayakın, sevimli, sevecen
muşa’şa’ : şaşaalı, gösterişli, parlak
müstaid : istidatlı, kabiliyetli
müşevveş etme : karıştırma, düzensiz kılma
mütefavit : birbirinden farklı, çeşitli
nağamât : nağmeler, ezgiler
nahvî lisan : kâidelere bağlı olan, çok tertipli, kurallı dil
nâkıs : eksik
nazar : bakış, düşünce
nazar-ı sathî : yüzeysel bakış
nazm-ı lâfz : lâfızdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen
nazm-ı manâ/nazm-ı maânî : mânâdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen
nümayiş : gösteriş, göz boyama
perestiş : aşırı sevmek, düşkün olmak
sahra : ova, geniş düzlük alan
sarf-ı himmet : ciddî gayret gösterme
sevk-i ihtiyaç : ihtiyacın sevketmesi, ihtiyacın yönlendirmesi
su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı, kötü seçim
tahsil : elde etme, kazanma
tahsin : güzelleştirme
tasavvur : tasarlama, düşünme
tegalgul : bir işin içine girme, ilmî bir meseleye dalma, onda derinleşme
tertib-i maâni : mânâların tertip, diziliş ve düzeni
tertip : düzenleme
tufeylî : başkalarının sırtından geçinen, asalak
üdeba : edipler; edebiyatçılar
zâhir : görünen, açık, belli, meydanda
Yükleniyor...