Block title
Block content
Aynen öyle de, şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser, bilbedâhe, gayet kemâldeki ef’âle delâlet eder. Çünkü, eserdeki kemâlât, o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir.

Kemâl-i ef’âl ise, bizzarure, bir Fâil-i Mükemmele ve o Fâilin kemâl-i esmâsına, yani, âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder.

İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o Fâilin kemâl-i evsâfına delâlet eder. Zira, sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz.

Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe, şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü, sıfatın mebdeleri, o şuûn-u zâtiyedir.

Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilmilyakîn, Zât-ı Zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki, o kemâlin ziyası şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.

İşte, şu derece hakikî kemâlât-ı zâtiyenin burhan-ı kat’î ile vücudu sabit olduktan sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın.

İkinci hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb bir hads-i sadıkla hisseder ki, şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve envâ-ı mehâsinle tezyin edenin, nihayet derecede bir cemâl ve kemâlâtı vardır ki şöyle yapıyor.

Üçüncü hüccet: Malûmdur ki, mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san’atlar, gayet güzel bir programa istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delâlet eder. Demek, ruhun mânevî güzelliğidir ki, ilim vasıtasıyla san’atında tezahür ediyor.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Sonraki Risale: Üçüncü Mevkıf
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

âsâr : eserler
biilmilyakîn : şüphesiz bir ilimle bilme
bilbedâhe : ap açık bir şekilde
bizzarure : zorunlu olarak
burhan-ı kat’î : kesin delil
delâlet : delil olma, işaret etme
ef’âl : fiiller, işler
envâ-ı mehâsin : güzellik çeşitleri, türleri
Fâil : her işi mükemmel şekilde yapan, fiil sahibi Allah
Fâil-i Mükemmel : her fiili ve işi mükemmel olan Allah
gayet : son derece
gayr : diğeri, başkası
hads-i sadık : doğru sezgi
hakikî : gerçek, doğru
Hakîm : herşeyi hikmetle yapan Allah
hüccet : delil
hüsn : güzellik
kâinat : evren, yaratılmış herşey
kemâl : mükemmellik, kusursuzluk
kemâlât : mükemmellikler, kusursuzluklar
kemâlât-ı zâtiye : zâtına mahsus mükemmellikler, kusursuzluklar
kemâl-i ef’âl : fiillerdeki mükemmellik
kemâl-i esmâ : isimlerin mükemmelliği
kemâl-i evsaf : vasıf ve özelliklerin mükemmelliği
malûm : bilinen
mebde’ : başlangıç
mevzun : ölçülü
muntazam : düzenli
Musavvir : herşeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde yapan Allah
Müdebbir : idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah
müzeyyen : süslü
Müzeyyin : herşeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah
nazar-ı ibret : ibretli bakış
neş’et etmek : doğmak, ortaya çıkmak
nihayet : son
nisbeten : kıyasla, oranla
nisbî : kıyaslama ile olan, göreceli
Rahîm : rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
saray-ı âlem : dünya sarayı
sıfât : vasıflar, özellikler
şeksiz : kuşkusuz, şüphesiz
şuûn/şuûnât-ı zâtiye : Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden kutsal Zâtına ait özellikler
tefevvuk : üstünlük
tezyin : süsleme
vücud : varlık
Zât-ı Zîşuûn : şuûn sahibi Zât, Allah
zira : çünkü
ziya : ışık
Yükleniyor...