Block title
Block content
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibarıyla nev-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve insanı bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli, onu daima iz’âç eder.

Kendi elemiyle beraber, insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tufanı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz’iç ve karanlıklı birer musibet suretinde onu tâzip eder.

Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Sözde, kuyuya girmiş iki kardeşin muvazene-i halinde denildiği gibi, nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbaplar içinde, nezahetli, tatlı, namuslu, hoş, meşru bir lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip gayr-ı meşru ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde vahşi canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip, bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil.

Çünkü ehl-i namus ve mübarek arkadaşlarını canavar tasavvur eder, onlara karşı hakaret eder. Hem ziyafetteki leziz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmaya başlar.

Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidar mektupları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar, ve hâkezâ... Böyle bir şahıs nasıl merhamete müstehak değildir, belki tokata müstehaktır.

Öyle de, sû-i ihtiyarından neş’et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalâlet divaneliğiyle, Sâni-i Hakîmin şu misafirhane-i dünyasını tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip; ve cilve-i esmâ-i İlâhiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile idam tasavvur ederek,..
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: İkinci Mevkıf
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

âlem-i gayb : görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar
cilve-i esmâ-i İlâhiye : Allah’ın isimlerinin görüntüsü, aksi
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
dehşetli : korkunç
divanelik : akılsızlık, delilik
ehl-i namus : namus sahibi
ehvâl : korkular
elem : acı, üzüntü, sıkıntı
fenâ : gelip geçicilik, ölümlülük
firak-ı ebedî : sonsuz ayrılık
gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı
hâkezâ : böylece, bunun gibi
iz’âç : sıkıntı verme, rahatsız etme
kaht u galâ : kıtlık, pahalılık
kanaat : razı olma, yetinme
leziz : lezzetli
mânidar : anlamlı
masnuat : san’at eseri varlıklar
meclis : topluluk
mektubat-ı Samedâniye : Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler
meşru : helâl, dine uygun
mevcudat : varlıklar
misafirhane-i dünya : dünya misafirhanesi
muhterem : hürmete layık, saygıdeğer
muvazene-i hal : halin, durumun karşılaştırıması
mübarek : hayırlı, uğurlu
mülevves : pis, kirlenmiş
müstehak : layık, hak etmiş
müz’iç : rahatsız edici
nakış : işleme, süsleme
necis : pis
neş’et eden : doğan, ortaya çıkan
nezahetli : temiz
sadâ : ses
Sâni-i Hakîm : herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
sû-i ihtiyar : iradeyi kötüye kullanma
suret : şekil, görüntü
tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar
tahayyül : hayal etme
tasarruf : kullanma ve yönetme
tasavvur : düşünme, hayal etme
tâun : salgın ve ölümcül hastalık
tesbihat : Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi
tevehhüm : zannetme, sanma
zevâl : kayboluş, yokluk
Yükleniyor...