Block title
Block content
İşte, Cenâb-ı Hakkın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.

Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar. Ve zâhir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle Onun ilmini fehmeder. Ve kisbî san’atçığıyla O Sâni-i Zülcelâlin ibdâ-i san’atını anlar. Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir.

Demek ene, âyine-misal ve vahid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyetin kitabından bir elif’tir ki, o elif’in iki yüzü var:

Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icaddan eli kısadır. 1

Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. 2

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : bk. Nisâ Sûresi, 4:79.
2 : bk. Nisâ Sûresi, 4:79; Yûsuf Sûresi, 12:53.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Yirmi Dokuzuncu Söz / Sonraki Risale: Otuz Birinci Söz

Bölümler

Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

adem : yokluk
ahval : haller, durumlar
âlet-i inkişaf : eşyanın derece ve miktarının ortaya çıkmasına yarayan âlet
âyine-misal : ayna gibi
cüz’î : az, sınırlı
daire-i mülk : sahip olunan şeylerin dairesi
daire-i mümkinat : kâinat dairesi; varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan daire
fâil : işi yapan
farazî : var sayılmış
fehmetmek : anlamak
feyz : ihsan, bağış, kerem
had : sınır
hadd-i mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan bir sınır
hâkezâ : böylece, bunun gibi
Hâlık : herşeyi yaratan Allah
hayr : iyilik
hissiyat : hisler, duygular
hudutsuz : sınırsız
hulle : güzel elbise
ibdâ-i san’at : benzersiz güzellikte sanat eseri meydana getirme
icad : var etme, yaratma
kabil : kabiliyetli
kâinat : evren, yaratılmış herşey
kisbî : çalışarak elde edilen
kudret : güç, iktidar
mahiyet : özellik, öz nitelik, esas
mahiyet-i beşeriye : insanın mahiyeti, niteliği
mâlik : sahip
mâlikiyet : sahiplik
mânâ-yı harfî : bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna
mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan
muhit : kapsayıcı
münderiç : yerleştirilmiş, içine konulmuş
rububiyet : Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
Sâni-i Zülcelâl : herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet sahibi Allah
sıfât : vasıflar, özellikler
şahsiyet-i Âdemiyet : insanoğlunun şahsiyeti
şuûnât-ı İlâhiye : Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler
şuur : bilinç, idrak
vahid-i kıyasî : ölçü birimi
vaz etmek : koymak
vehmî : varsayılan
vücud : varlık
Yükleniyor...