Block title
Block content
Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki, pek acip ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki:

“Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gayet kadîr ve rahîm bir Kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir Sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydosla bozar tahtasına ve mahv ve ispat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir. Ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rubûbiyetperver bir Hâkim-i Müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak, gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”

Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücuda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san’atkârâne işler ve ihsanlar ve imdatlar bilbedahe ispat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok; belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbânîyi dinler, itaat eder ki, bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkihine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine...
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Altıncı Şuâ / Sonraki Risale: Dokuzuncu Şuâ
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acip : hayret verici, şaşırtıcı
alîm : her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi
Âmir : emreden, idare eden Allah
bilbedâhe : ap açık bir şekilde
câmid : cansız, katı
cereyan etmek : akmak, gezinmek
cevv : hava, gök boşluğu
cevvâl : dâimâ hareket halinde olan, çalışkan
cilveli : güzel ve hoş bir şekilde görünme
dağdağalı : karışık, gürültülü
def’aten : birden bire, âni
emr-i Rabbânî : herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri
faal : çalışkan, hareketli
ferman : buyruk
gayet : son derece
hakîm : hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan
hakîmâne : hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde
Hakîm-i Müdebbir : ilmiyle herşeyin sonunu görüp idare eden, ona göre hikmetle iş yapan Allah
haşir : âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma
haşmetli : görkemli, heybetli
hayvanat : hayvanlar
hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
hizmetkâr : hizmetçi
ihsan : bağış, ikram
ihsanperver : bağışta bulunmayı pek seven
imdat : yardım
kadîr : herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi
keremkâr : cömert olan; ikramda bulunan
kerîm : ikram sahibi
lütufkâr : iyilik, ihsan ve ikramda bulunan
mahv : yok olma
müteâl : yüce, yüksek
mütemadiyen : sürekli olarak
nebatat : bitkiler
nefer : asker, er
ra’d : gök gürültüsü
rahîm : merhametli, şefkatli
rahîmâne : merhametli bir şekilde
rubûbiyetperver : ihtiyaca cevap vermeyi ve terbiye etmeyi seven
san’atkârâne : san’atlı bir biçimde
sebatsız : sabit olmayan, kararlılık göstermeyen, istikrarsız
suret : biçim, şekil
şiddet-i ateş : ateşin şiddetliliği
şuursuz : bilinçsiz
telkih : aşılama
vakit be vakit : her an, her zaman
vücuda gelmek : meydana gelmek, var olmak
zâhirî : görünürde
zemin : yer, dünya
Yükleniyor...