ABDURRAHİM KAYA (EMEKLİ MÜFTÜ)

Emekli imam / müftü Abdurrahim Kaya Hocamız, 1958 yılında bir imam arkadaşlıyla beraber, Isparta’da bulunan Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ediyor. Hz. Üstad’la epeyce sohbetleri var. Konuşmalarından çıkan en çarpıcı mesaj, maaşla imamlık yapan hocalara Bediüzzaman’ın verdiği nasihattir. Hatıralarını 2009 yılında kaydetmiştim, ne yazık ki vefat ettikten sonra yazıp düzenlediğimden dolayı kendisine tashih ettiremedim. Medrese âlimi Abdurrahim Hoca 12 Ağustos 2016 tarihinde Van’da vefat etmiştir. Allah rahmet etsin.

Abdurrahim Kaya Anlatıyor

Siirt Pervari'de 1932'de doğdum. Emekli müftüyüm. 16 sene medreselerde sarf, nahiv, mantık, fıkıh, tefsir, hadis ilimleri tahsili yaptıktan sonra, 1955'te Van'ın Boyaroğlu Camiine imam oldum. Daha sonra Çatak, Beytüşşebap, Gürpınar, Muradiye, Pervari, Hani ilçelerinde 26 sene müftülük yaptım. 1982 yılında emekli oldum. Medine’ye gittim, 17 sene de orada özel dersler verdim. Şimdi Van’da ikamet ediyorum. Muradiye depreminde (24 Kasım 1976) hanımım, kızım, gelinim göçük altında vefat ettiler. Ben de göçükte kaldım, sağ olarak çıktım. Oğlum Emrullah Kaya da şu anda Ardahan müftüsüdür. Molla Hamid Ekinci akrabamızdır, onlar da bizim gibi Pervari’den gelmişlerdir Van’a.

ANKARA, ESKİŞEHİR, EMİRDAĞ, AFYON, ISPARTA ÜSTAD’I ARIYORUZ

1958 yılında bir gece Peygamber Efendimizi (asm) rüyamda gördüm. Bana son kelime olarak: “Bediüzzaman'a git, sana nasihat etsin.” dedi. 3-4 ay geçmişti ki, müftülük imtihanı açıldı. İmtihanlar Ankara'da oluyordu. Van Aşağı Nurşin Camii imamı Mülayi Çalım arkadaşla beraber Ankara’ya gittik. Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu idi, giriş muamelemizi yaptı, altı ay sonra imtihanı yaptı, kazandık.

Ankara’ya gelmişken boş gitmeyelim, Üstad’ı ziyaret edelim dedim arkadaşıma. O da can ü gönülden kabul etti. Ulus’ta kardeşler vardı, onlardan, Bediüzzaman'ın bir hafta önce Eskişehir'e gittiğini öğrendik. Biz de Eskişehir'e gittik. “Burada bir gece kaldı ve Emirdağ’ına gitti.” dediler. Bir gece Eskişehir’de kaldık, Emirdağ'ına geçtik. “Burada iki gece kaldı Afyon'a gitti.” dediler. Biz de Afyon'a gittik. Afyon'a akşam namazının çıkmasına beş dakika kala geldik. Hemen namazlarımızı eda ettik. Bir otele yerleşmek üzere adımızı yazdırdık. “Üstadı tanıyor musunuz?” dedik. Adam heyecanla “Bir hafta önce geldi, şu odada kaldı, Burdur'a gitti.” dedi. Bize de Üstad’ın kaldığı odayı tahsis etti.

Ben Üstad Burdur’a değil, Isparta’ya gitmiştir diye düşündüm, sabah namazını kıldıktan sonra trenle Isparta'ya gittik. Yolda oynayan çocuklara sorduk, “Biz bilmiyoruz.” dediler. Bir hanım kapıdan başını çıkardı, bize kimi aradığımızı sordu. “Meşhur Molla Said namında derin bir âlim var, onu arıyoruz.” dedim. Önce “Burada öyle kimse yok.” dedi, sonra “Siz Bediüzzaman Hazretlerini mi kastediyorsunuz? Onu yedi yaşından yetmiş yaşına kadar herkes tanır.” dedi ve Üstad’ın evini bize tarif etti.

Şimdi müze olan Üstad’ın evini bulduk, zile bastık. Kapıyı Bayram Yüksel Ağabey açtı. Bize, kapıya yapıştırılmış olan Üstadın fermanını okudu:

"Ben çok hastayım. Risale-i Nur'un talebeleri dünyanın her tarafında bulunmaktadır. Uzakta bulunanlarla yakında bulunanlar arasında hiçbir fark yoktur. Arzu ederdim, fakat çok hastayım. Beni ziyaret etmek isteyen Risale-i Nur okusun. Her bir risale on Said hükmündedir.”

Bayram’a dedim: “Üstad’ın emri başımın üstüne. Beni Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm) gönderdi, biz Van'dan geliyoruz, sen lütfen durumu Üstad’a bildir.” Bunun üzerine Bayram Ağabey ismimizi, nerden geldiğimizi yazdı, “Caminin kapısında bekleyin, on dakika sonra biz sizi çağıracağız.' dedi. 10 dakika sonra Ceylan Ağabey geldi, kabul edildiniz dedi.

NAMAZI KILDIRIRKEN MAAŞI DÜŞÜNMEYİN, İHLÂS ZEDELENİR

Üstad’ın bizi kabul ettiğini öğrendik. O zamanlar şapka giyiyorduk biz. Şapkalarımızı çıkardık, sarıklarımızı sardık. Bize Üstad’ın 10-15 dakikadan fazla müsaade etmediğini söylediler. İçeriye girdik. Bediüzzaman somyada, yatağın üstünde yastığa dayanmış olarak oturuyordu. Başında beyaz ile yeşil karışımı bir sarık vardı, saçları görünüyordu, kınalıydı. Sakalı yoktu. Üstadın yüzüne bakamıyordum. Ara sıra gözümü kaldırarak bakmaya çalışıyordum. Üstad yavaş konuşuyordu. “Beni 19 defa zehirlediler, hastalık devam ediyor.” dedi. Zübeyir Ağabeyi yanına çağırdı, benim konuşmalarımı tekrarla dedi. Konuşmalarını Zübeyir Ağabey bize tercüme ediyordu. Yüzde doksan anlaşılıyordu, ama hastalıktan dolayı tek tük anlaşılmıyordu. Yarım saat kadar Zübeyir Ağabey orada durdu. Sonra Zübeyir’e git dedi, Bayram’ı çağırdı. Onlar Üstada bakamıyorlardı, biz bakıyorduk. Belki biz onlardan daha fazla Üstad’ı gördük.

Üstad bana nereli olduğumu ve kimleri tanıdığımı sordu. Ben Van deyince, “Ben Nurşin’de, Erek Dağında kalmışım.” dedi. Daha sonra bize ne yaptığımızı sordu, imam olduğumuzu söyledik. O zaman daha imamdım, müftü olmamıştım. “Namazı kıldırırken maaşı düşünerek kıldırmayın, ihlâs zedelenir, namazın zaten farz, kıldırırken maaşı düşünmeyin, böyle yaparsanız ihlâsınız kırılmaz.” dedi. Sonra, “Dinsizler sizi aldatmasın.” dedi.

Üstad, somyasının yanında, duvarda asılı duran zarftan fotoğraflar çıkardı ve Zübeyir Ağabeye verdi. “Arkadaşlarına ver, baksınlar.” dedi. Baktık. Bize, "Bunlar Avrupa’daki Risale-i Nur talebeleri.” dedi. O fotoğrafları sonra biz Tarihçe-i Hayat kitabının sonunda gördük.

“Yol paranız var mı, yoksa vereceğim.” buyurdu. Biz, “Var” dedik. Bize, “Isparta'da kalmayın, istasyona gidin, ikindi namazını kılın, tren gelir, siz de gidersiniz, selamımı tebliğ edersiniz, bu yanımda olan talebelerim gibi sizi de kabul ediyorum. Siz de beni daima duanıza katın.” dedi. O günden beri her duama Üstad’ı dâhil ediyorum ben.

Yeni yazı okuma yazma bilip bilmediğimizi sordu. Bildiğimizi söyleyince, “Sözler'i çıkarken alın.” dedi. Ben Üstadın elini öpmek istiyordum, giderken elini öpmeye çalıştım, ama öptürmedi, ellerini kaldırdı, beni elleriyle sardı ve alnımdan öptü, arkadaşıma da aynısını yaptı. İstemeye istemeye ayrıldık. Zübeyir Ağabey bizimle kapıya kadar geldi.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII)

***

"1932'de Siirt Pervari'de doğdum. Dedem Ali Molla Şerifoğlu, Osmanlılar zamanında Siirt müftüsüymüş. 8 yaşındayken Kur'ân-ı Kerimi hatmettim. 15 sene sarf, nahiv, mantık, fıkıh, tefsir, hadis ilimleri tahsili yaptıktan sonra 1955'te Van'ın Boyaroğlu Camii imam-hatibi oldum."

"İmamlıktan önce Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Şemme, Habbe gibi Arapça mecmualarına ara sıra baktığımdan, kendisine muhabbetim vardı. Fakat iyi tanımıyordum. Yalnız büyük bir âlim olduğu anlaşılıyordu. İmam olduktan sonra uzun bir müddet akşam namazı ile yatsı namazları arasında her gece camide ders yapıyordum. Yatsıdan sonra da başka yerlerde devam ederdim. Bu arada arkadaşlar ile bir gece mehdilik konusunda bazı konuşmalar oldu, doğrusu o zamana kadar da fikrimde zayıflık vardı."

"Peygamberimiz, 'Bediüzzaman'a git.' dedi"

"O gece yatarken rüyada çok susuzluk çekiyordum. Durmadan su arıyordum. Büyük nehirlere ve havuzlara rastlıyordum. Fakat o kadar bulanık, çamurdu ki bir türlü içemiyordum. (Bizim meyve ve üzüm bağlarında üç duvarlı, tek gözden ibaret odalar vardır, bunlara 'koh' deriz). Neticede bir kohun içine girdim. Baktım, bir testi su, duvara dayanmış, ağzı yeşil otla kaplanmıştı. Çok sevindim, Allahu âlem, bu su güzel sudur diye kalbimden geçti, oturdum ve ağzını açtım. Hayatımda böyle su hiç görmedim. Suyun sesi kulağımdan hiç gitmiyor. Uyandığımda kendi kendime 'Fesübhanallah' diye düşündüm. Bu su diğer sulardan nasıl farklıysa Risale-i Nur da diğer kitaplardan öyle farklıdır ve bu zamanda, ekmek ve su kadar onlara ihtiyaç olduğunu anladım."

"Bu rüyadan sonra Risalelere dört elle sarıldım. Muhabbetim ondan yüze çıktı, var kuvvetimle okumaya başladım. Risale-i Nurlar hakkında şüphem kalmadı. Benim bu halet-i ruhiyem devam ederken bir gece rüyamda Hz. Peygamberi (a.s.m.) gördüm. O mübarek beldenin ortasında bir tepe vardı, aşağıya doğru yaya bir yol gidiyordu. Ben de bu yoldan aşağıya doğru gittim. Yolun kenarları yeşillikti. Tepenin dibinden üç yol ayrılıyordu. Yolun kenarında tek katlı, iki odalı bir ev vardı. Her odada büyük bir pencere vardı, 'Bu, Peygamberimiz (a.s.m.)'in evidir.' deniliyordu. Kendisinin de evde olduğunu biliyordum, tahminen elli altmış metre uzaklıkta duruyordum. Yalnızdım, utanıyordum, ziyaretine gidemiyorum. İki kişi geldi, pencerenin kenarına durdu, içeride sakallı ve sarıklı birisini odanın köşesinden aşağı-yukarı geçtiğini gördüm. Fakat Peygamberimiz mi, değil mi? Fark edemedim."

"İçeri giren iki kişiyle musafaha ettiler. Ben heyecandan titriyordum. Daha sonra onlar çıktı. Peygamberimiz de beni gördü. 'Buyurun gidelim.' dedi, çıktı. Tepeye doğru yol almaya başlamıştık, biraz gittikten sonra oturdu, konuşmaya başladı. Tahminime göre bir saat kadar sürdü, ben hiçbir şey anlayamadım, kendi kendime, 'Fesübhanallah' dedim, son kelimesi olan şu ibareyi hatırlıyordum: 'Bediüzzaman'a git, sana nasihat etsin.' "

"Bu rüyadan sonra Bediüzzaman'ın dünyanın en büyük alimi ve asrın müceddidi olduğuna kat'i inandım. O andan itibaren onu nasıl ziyaret edeceğimi düşünmeye başladım. 3-4 ay geçmişti ki, müftülük imtihanı açıldı. İmtihanlar Ankara'da oluyordu. Bir arkadaşla gittik. Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, 'Şimdiye kadar her ay imtihan giriş muamelemizi yaptırdı ve fakat şimdi altı ay sonra var.' dedi. Başkan bizim imtihana giriş muamelemizi yaptırdı ve 'Altı ay sonra imtihana gireceksiniz.' dedi."

"Buraya kadar gelmişken boş gitmeyelim, Üstadı ziyaret edelim.' dedim. O da can ü gönülden kabul etti, araştırdık, 'Bediüzzaman bir hafta önce Eskişehir'e gitti' dediler. Eskişehir'e gittik. 'Burada bir gece kaldı ve Emirdağ'a gitti' dediler. Emirdağ'a gittik, orada kaldığı odayı gösterdiler, 'Burada iki gece kaldı Afyon'a gitti' dediler. Biz de çaresiz yine Afyon'un yolunu tuttuk. Afyon'a akşam namazının çıkmasına beş dakika kala geldik. Hemen namazlarımızı eda ettik. Bir otele yerleşmek üzere adımızı yazdırdık. 'Üstadı tanıyor musunuz?' dedik. Adam heyecanlandı ve 'Bir hafta önce geldi, bu odada kaldı, Burdur'a veya Isparta'ya gitti' dedi. Bize de Üstadın kaldığı odayı tahsis etti. Sabah namazından sonra trenle Isparta'ya gittik, yolda oynayan çocuklara sorduk. 'Biz bilmiyoruz' dediler. Başka bir hanım kapıdan başını çıkardı, bize kimi aradığımızı sordu. Ben, 'Meşhur Molla Said namında derin bir âlim' dedim. 'Öyle kimse yok' dedi. Biraz sonra, 'Ağabey, siz Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiyor musunuz?' dedi. 'Onu yedi yaşından yetmiş yaşına kadar herkes tanır' dedi ve Üstadın evini bize tarif etti. Biz de evi bulduk ve zile bastık. Kapıyı Bayram Yüksel Ağabey açtı. bize, kapıya yapıştırılmış olan Üstadın fermanını okudu. 'Bugünlerde zındıklar bizi takip ediyor.' dedi. Üstadın söylediği şu sözü bize söyledi:

'Risale-i Nurun talebeleri dünyanın hemen hemen her köşesinde bulunmaktadır. Uzakta bulunanlar yakında bulunanlar arasında hiç bir fark yoktur. Arzu ederdim, fakat çok hastayım. Beni ziyaret etmek isteyen Risale-i Nur okusun. Her bir risale bir Said hükmündedir.'

"Ben, 'Beni Fahr-i Kainat Efendimiz (a.s.m.) gönderdi, biz Van'dan geliyoruz, sen lütfen durumu Üstada intikal ettir.' dedim."

"Bunun üzerine ismimizi aldı ve 'Caminin kapısında bekleyin, on beş dakika sonra gelin.' dedi. Biz on beş dakika sonra geldik. Bayram Ağabey, 'On dakika sonra gelin, biz sizi çağıracağız.' dedi."

"Üstadın kabul ettiğini öğrendik. Şapkalarımızı çıkardık, sarıklarımızı sardık. Bize 10-15 dakikadan fazla müsaade etmediğini söylediler. İçeriye girdik. Somyadan yatağın içinde yastığa dayanmış olarak oturuyordu. Başında beyaz ile yeşil karışığı, büyük bir sarık vardı. Sakalı yoktu. Üstadın yüzüne bakamıyorduk. Ara sıra gözümü kaldırarak bakmaya çalışıyorduk. Üstad yavaş konuşuyor, Zübeyir Ağabey bize tercüme ediyordu. Bu durum yarım saat kadar devam etti. Daha sonra Zübeyir Ağabeyi yanımıza geldi, bize ne yaptığımızı sordu, imam olduğumuzu söyledik. Namazın zaten farz olduğunu, kıldırırken maaşı düşünmememizi söyledi ve 'Böyle yaparsanız ihlâsınız kırılmaz' dedi. Okuma yazma bilip bilmediğimizi sordu. Bildiğimizi söyleyince, 'Büyük Sözler'i çıkarken alın.' dedi."

"Üstad, somyasının yanında, duvarda asılı duran zarftan fotoğraflar çıkardı ve Zübeyir Ağabeye verdi. 'Arkadaşlarına ver, baksınlar' dedi. Baktık. 'Bunlar Avrupa'daki Risale-i Nur talebeleri' dedi. Üstad bana nereli olduğumu ve kimleri tanıdığımı sordu. 'Paranız var mı, yoksa vereceğim' buyurdu. Biz, 'Var' dedik, bize, 'Isparta'da kalmayın, istasyona gidin, ikindi namazını kılın, tren gelir, siz de gidersiniz, selamımı tebliğ edersiniz, bu yanımda olan talebelerim gibi sizi de kabul ediyorum. Siz de beni daima duanıza katın' dedi. Ben Üstadın elini öpmek istiyordum, giderken elini öpmeye çalıştım, ama öptürmedi, ellerini kaldırdı, beni elleriyle sardı ve alnımdan öptü, arkadaşıma da aynısını yaptı. İstemeye istemeye ayrıldık. Zübeyir Ağabey bizimle kapıya kadar geldi, bize, 'Dinsizler sizi aldatmasın.' dedi."

"Ben daha sonra Hakkari'nin Beytüşşebap ilçesine tayin edildim. 1960'da Üstadın vefat edeceğine yakın bir zamanda bir rüya gördüm. Biri yüksek sesle, 'Bediüzzaman vefat etti' dedi. Daha sonra Üstadın vefat haberi geldi."

"Daha sonra muhtelif yerlerde görev yaptım ve emekliye ayrıldım. 1982'den bu yana da mücavir olarak Medine-i Münevvere'de bulunmaktayım."

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-III)

Yükleniyor...