AHMET FEYZİ KUL

Isparta'nın Uluborlu il­çe­sin­de 1898 se­ne­sin­de dün­ya­ya göz­le­ri­ni açan Ah­met Fey­zi Kul Ağa­bey, Nur­lar­la iş­ti­ga­li sı­ra­la­rın­da daha çok Aydın’a bağlı Germencik ilçesinin Or­tak­lar Bu­ca­ğı­’nda ve İzmir’in Selçuk ilçesinin Çam­lık köy­ün­de ya­şa­mış­tır. 1930’lu yıl­la­rın baş­la­rın­da Milaslı Halil İbrahim Çöllüoğlu vesilesiyle Üs­tad Be­di­üz­za­man’ı ta­nı­mış­tır. Üs­tad’ına yaz­dı­ğı mek­tu­ba “Ay­dın Müf­tü­sü” di­ye im­za atın­ca 1935’te­ki Es­ki­şe­hir hap­sin­den kur­tul­muş; fa­kat daha son­ra­ki De­niz­li ve Af­yon ha­pis­le­rin­de yat­mış­tır.

Daha öncelere gidersek; Ahmet Feyzi Kul, 1915'te İstanbul Darülmuallimîn'in son sınıfında talebe iken emsalleri gibi tahsilini yarıda bırakarak, ihtiyat subayı olarak Filistin cephesinde kıtaya sevk edilir. Savaşlarda yaralanıp İngilizlere esir düşer. Üç ameliyattan sonra Malta esir kampında kalır ve orada İngilizce öğrenir. 1919 esir mübadelesi kapsamında memleketine iade edilir. Kısa bir süre sonra bu defa da İstiklâl Savaşı'na katılır. Bu esnada sağ elinden giren kurşun elini deler geçer. Eli sakat kalır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle "Gazi el" olur. Bu yüzden emekliye sevk edilir.

Af­yon mah­ke­me­sin­de “Bu asır­da zu­hur eden Ri­sa­le-i Nur’a ve mü­el­li­fi­ne işa­ret eden, ayet ve ha­dis­ler­den is­tih­raç ya­pan ‘Mai­de­tü’l-Kur’an’ ad­lı ese­ri­nin çok mev­zu­u­ba­his edil­di­ği­ni ve yi­ne Af­yon Mah­ke­me­sin­deki ‘şa­şa­a­lı mü­da­fa­a­sı’nın mah­ke­me­nin sey­ri­ni de­ğiş­tir­di­ği."ni Sun­gur Ağa­bey an­la­tı­yor.

“Mai­de­tü’l-Kur’an” biz­zat Be­di­üz­za­man ta­ra­fın­dan "Tıl­sım­lar" mecmu­a­sı­na zeyl ola­rak ko­nul­muş­tur.

Üs­tad ona, “Ri­sa­le-i Nur’un Ma­ne­vî Avu­ka­tı” di­yor. Nur ta­le­be­le­ri, Ah­met Fey­zi Ağa­beyin çok kuv­vet­li hi­ta­bet ka­bi­li­ye­ti­ni ve ilm-i cif­re vu­ku­fi­ye­ti­ni iyi bi­lir­ler. 17 Ekim 1972 tarihinde An­tal­ya’da ve­fat et­miş­tir. Kab­ri Çam­lık’ta­dır.

“Mai­de­tü’l-Kur’an” ve Ahir Za­man­da Bek­le­nen Zat

Ah­met Fey­zi Ağa­bey, Mai­de­tü’l-Kur’an ad­lı ese­riy­le, ayet ve ha­dis-i şe­rif­ler­den is­tih­raç ya­pıp ahir za­man­da bek­le­nen za­tın tes­pi­ti­ni yap­mak­ta­dır. Üs­tad Haz­ret­le­ri de Ri­sa­le-i Nur’un şahs-ı ma­ne­vî­si­ni na­za­ra ver­mek­te­dir. Bu me­se­le, Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda­ki bir mektup­ta şöy­le an­la­tı­lır:

“Ri­sa­le-i Nur’un avu­ka­tı ve Ay­dın ha­va­li­si­nin Ha­san Fey­zi’si ve o ci­va­rın bir Hüs­rev’i kar­de­şi­miz Ah­met Fey­zi, üç se­ne­den be­ri Sik­ke-i Tas­dik-i Gay­bî’nin Ri­sa­le-i Nur’a ver­di­ği yüzer işa­ret­le tas­dik­le­ri­ni, tam bir kat’î bur­han ola­rak hem ha­dis­ler­den, hem ayet­ler­den ma­na ve ci­fir mu­va­fa­kat­la­rıy­la Ri­sa­le-i Nur’un şahs-ı ma­ne­vî­si­ni pek kuv­vet­li bir su­ret­te is­pat ediyor. Ri­sa­le-i Nur’un şahs-ı ma­ne­vî­si­nin bir mü­mes­si­li olan Nur şa­kirt­le­ri­nin şahs-ı ma­ne­vî­sine ba­zı işa­ret-i ha­di­si­ye­yi, Nur’un ter­cü­ma­nı­na ve­ri­yor. Ha­ki­kat ise, ter­cü­man, bir de­re­ce te­lif iti­ba­riy­le, o şahs-ı ma­ne­vî­nin bir ne­vi mü­mes­si­li ol­mak iti­ba­riy­le­dir. Yok­sa had­dim ve hakkım de­ğil­dir ki ben o kud­sî işa­re­te me­dar ola­yım..."

"Her ne ise, ben daha faz­la tet­kik ede­medim. Onun 3,5 se­ne­de ve onun gi­bi fev­ka­lâ­de ze­ki bir kar­de­şi­mi­zin in­ce tet­ki­ka­tı­nı vak­tim ve has­ta­lı­ğım mü­sa­a­de et­se, tet­kik ve ta­dil­den son­ra si­ze gön­de­rip, ya Tıl­sım­lar mec­mu­a­sı­nın zey­li ve­ya Lem’alar mec­mu­a­sı­na Ri­sa­le-i Nur’un hak­ka­ni­ye­ti­ne bir hüc­cet ola­rak ya­zar­sı­nız.” (bk. Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, s. 274)

Af­yon Mah­ke­me­sin­de “Mai­de­tü’l-Kur’an” Sı­kın­tı­sı

“Sa­li­sen: Ha­ber al­dım ki, çok ça­lı­şan, fa­kat ih­ti­yat­sız Ah­met Fey­zi’nin ‘Mai­de­tü’l-Kur’an’ ba­şın­da ma­lum mek­tu­bu­mu mah­ke­me he­ye­ti ba­ha­ne ede­rek -ki: ‘Said ken­di hak­kında­ki me­dih­le­ri ve­sai­re­yi tas­dik et­miş’- be­nim mah­kû­mi­ye­ti­me bir se­bep gös­te­ril­miş. Ben mü­ker­rer de­dim ki, her şey­den ev­vel Ah­met Fey­zi onu be­yan edip -ki o mek­tup, ken­di hakkın­da­ki mek­tup­la­rı ka­bul et­me­mek ve sair bir kıs­mı­nı ta’dil et­mek la­zım­ken- lü­zum­suz on­ları hid­de­te ge­ti­ren şey­le­ri yaz­mış. Ben onun bin ku­su­ru­nu gör­sem on­dan gü­cen­mem. Fa­kat Nur­la­ra za­rar gel­me­mek için, ce­su­ra­ne ve ih­ti­yat­sız ha­re­ket­ten bir de­re­ce çe­kin­mek la­zım­dır."

“Ra­bian: Fey­zile­rin bir kah­ra­ma­nı olan Ah­met Fey­zi kar­de­şi­miz de Ta­hi­ri’nin ko­ğu­şu olan med­re­se­sin­de ay­nen Ta­hi­ri gi­bi dav­ran­ma­lı. Ve gi­den­le­rin ye­rin­de, on­la­rın şa­kirt­le­ri­ni Kur’an ve Nur ders­le­riy­le ve ya­zı­la­rıy­la teş­vik et­sin... Dün ba­na gön­der­di­ği ye­ni ta­le­be­le­rin def­ter­le­ri be­nim ha­zin ha­li­mi se­vin­ce teb­dil et­ti. El­ham­dü­lil­lah, de­dim.” (bk. Şu­a­lar, s. 536)

Muh­te­şem Se­si ve Hi­ta­be­si…

1968’den iti­ba­ren 1972’ye ka­dar Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi İz­mir’de muh­te­lif ev ders­le­rin­de, Ke­me­ral­tı Ca­mii kü­tüp­ha­ne­sin­de, Çam­lık’ta­ki evin­de de­fa­lar­ca gör­düm, din­le­dim. Fa­kat binler­ce ke­re piş­ma­nım ki hiç­bir hal ve ha­tı­ra­sı­nı kay­det­me­miş­tim... Esa­sen o za­man­lar­da Ahmet Fey­zi Ağa­be­yin kim ol­du­ğu­nun da tam far­kı­na va­ra­ma­mı­şım ma­a­le­sef. Ha­fı­zam­da ka­lanlar ise, o muh­te­şem se­si ve hi­ta­be­si, köy­lü kı­ya­fe­tiy­le ko­nu­şun­ca­ya ka­dar var­lı­ğı pek fark edil­me­yen gö­rü­nü­şü, mü­dak­kik bir Nur ta­le­be­si olan kar­de­şi Meh­met Emin Kul’la Çamlık’ta­ki ev­le­ri­nin bah­çe­sin­de tat­lı sert be­lâ­gat şa­he­se­ri di­ye­bi­le­ce­ğim soh­bet­le­ri; daha ta­le­be iken Zi­ya­et­tin Akbulut Bey’e "Gay­ma­kam Bey" di­ye hi­tap et­me­si­dir...

Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi ta­nı­ya­bil­mek için, onun çok ya­kı­nın­da bu­lun­muş ağa­bey­ler­den kay­det­ti­ğim ha­tı­ra­la­rı bu­ra­ya yaz­mak ge­re­kir di­ye dü­şün­düm. Ka­de­rin bir cil­ve­si ola­rak bu ha­tı­ra­la­rın ek­se­ri­si­ni de se­ne­ler son­ra yi­ne Çam­lık’ta ya­pı­lan ders­ler­de, sohbetlerde kay­det­tim:

Çam­lık ve Çam­lık Ders­le­ri

Çam­lık, İzmir’in Selçuk ilçesine bağ­lı, İz­mir’e 100 ki­lo­met­re me­sa­fe­de, Sel­çuk’a ya­kın bir köy. Ah­met Fey­zi Ağa­bey, Çam­lık kab­ris­ta­nın­da ya­tı­yor. Şim­di­lik komş­ula­rı: Meh­met Emin Kul, Ha­san Atıf Ege­men, Ca­hit Er­do­ğan, Nail Pa­pa­tya, Saim At­lı­han, Mus­ta­fa Tez­can, Ah­met Çağ­dır, Fet­hul­lah Al­tı­kat, Mü­ca­hit Ka­ra­de­li, Şük­rü Ya­zı­cı­lar...

Çam­lık’ta 1980’li se­ne­le­rin baş­la­rın­dan be­ri yaz baş­la­rın­da, se­ne­de bir ke­re, he­men bütün ağa­bey­le­rin iş­ti­rak et­ti­ği ders­ler ter­tip edil­mek­te­dir. Çam­lık’ta, Üs­tad’ımı­zı gör­müş ağabey­ler­den yüz­ler­ce ha­tı­ra­lar din­le­mek na­sip olu­yor. Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin ev­lât­la­rı, Çamlık’ta 10 dö­nü­me ya­kın bir ara­zi­yi hiz­me­te ba­ğış­la­mış­lar; Nur ders­le­ri de bu ara­zi için­de yapıl­mak­ta­dır.

Ah­met Fey­zi Kul Ağa­be­yin ba­zı ha­tı­ra­la­rı­nı ses kay­dın­dan şöy­le çözdük:

“Ri­sa­le­ler Çok Zor Şart­lar­da Ya­zıl­dı”

“Ben al­tı ese­rin ya­zıl­ma­sı­na şa­hit ol­dum; o da iki ha­pish­ane­de... Bi­ri De­niz­li, di­ğe­ri Af­yon hap­sin­de... Her iki ha­pish­ane­de de o ka­dar ta­ka­y­yüd, ya­ni bir ke­li­me bi­le ya­zıl­ma­ma­sı için şid­det­li bir bas­kı var­dı. Ve hiç­bir ya­zı­nın içe­ri gir­me­si­ne, dı­şa­rı çık­ma­sı­na, kuş uç­ma­sı­na im­kân yo­ktu. Bu şart­lar al­tın­da al­tı eser ya­zıl­dı. Bil­has­sa Mey­ve Ri­sa­le­si... Mey­ve Ri­sa­le­si bir şa­he­ser­dir..."

"De­niz­li’de baş­gar­di­yan el­de edil­di. Üs­tad ayrı, tek hüc­re­de, biz de ayrı ayrı ko­ğuş­lar­da­yız. Is­par­ta­lı­lar bir ko­ğuş­ta; ora­ya gön­de­ri­yor­lar hep. Kâ­ğıt yok, bir şey yok, im­kân yok... Mah­kûm­lar ta­biî si­ga­ra içi­yor. Pa­ket­le­rin kâ­ğı­dı­nı atı­yor­lar. O kâ­ğıt­lar alı­nı­yor, üç sa­tır ya­zı ya­zı­lı­yor. Gar­di­yan, baş­gar­di­yan ‘Ha­fız Ali!’ di­yor, Ha­fız Ali çı­kı­yor, ya­zı­yı alı­yor. Üç sa­tır, er­te­si gün beş sa­tır daha… Mey­ve Ri­sa­le­si böy­le ta­mam­la­nı­yor. Bu­gün Mey­ve Ri­sa­le­si’ni oku­du­ğu­nuz za­man, on­da­ki aza­met-i ifa­de kar­şı­sın­da in­san do­na­ka­lır. Böy­le ya­zıl­dı, bu­nu ben gör­düm. Al­tı eser bu şe­kil­de bü­tün im­kân­sız­lık­lar, mem­nu­i­yet­ler içe­ri­sin­de ya­zıl­dı. Dı­şa­rı­ya çık­ma­sı­na im­kân ve ih­ti­mal bi­le yok... Bu eser­le­rin hep­si de dı­şa­rı­ya çı­kı­yor, dı­şa­rı­da neş­re­di­li­yor… Biz bu­na şa­hi­diz. Hat­ta bir gün bir tek pu­su­la ya­ka­lan­mış, Af­yon’da... Bu pu­su­la için öy­le tah­ki­kat yap­tı­lar, o tah­ki­kat ya­pı­lı­yor­ken, o bi­zim bü­yük Af­yon mü­da­fa­a­sı ve daha ne­ler dı­şa­rı­ya çık­tı... On­la­ra hiç­bir şey ol­ma­dan dı­şa­rı­da da in­ti­şar et­ti. Ve neş­re­di­len­ler­den de bir nüsha, te­myiz baş­sav­cı­sı­na ve­ril­di. Öy­le ol­du­ğu hâl­de, ağır ve şid­det­li hü­cu­mu olan bir mü­da­faa ol­ma­sı­na rağ­men baş müd­de-i umu­mî be­nim be­ra­ati­mi ta­lep et­ti! Bu ha­ri­ku­lâ­de­dir, gö­rül­me­miş bir şey­dir…"

“Yüz­ler­ce Ke­ra­me­te Şa­hit Ol­mu­şum­dur”

“Ben Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri­nin yüz­ler­ce ke­ra­me­ti­ne şa­hit ol­mu­şum­dur. Fa­kat en kü­çük bir ke­ra­met bi­le zu­hur et­se, he­men, ‘Hiz­me­tin ke­ra­me­ti­dir, Nur’un ke­ra­me­ti­dir, be­nim­le alâ­ka­sı yok.’ der­di. Bir gün Emir­dağ’a git­tim. Be­ni he­men içe­ri al­dı. Bi­raz soh­bet­ten son­ra ‘Kar­da­şım! Sen bu­gün be­he­ma­hal bu­ra­dan git; zi­ra bu­ra­nın kay­ma­ka­mı çok mü­na­fık, bir ha­di­se çı­kar­ma ih­ti­ma­li var.’ de­di. Em­ri alın­ca he­men çık­tık. Meh­met Ça­lış­kan’ın dük­kâ­nı­na var­dık. On­lar ye­mek ha­zır­la­mış­lar. ‘Siz ye­mek ha­zır­la­mış­sı­nız; ama ben emir al­dım, va­sı­ta­ya ba­kı­ve­rin.’ de­dim. On­lar ‘Ooo... Va­sı­ta bir de­fa ge­li­yor bu­ra­ya, o da git­ti. Se­nin faz­la pa­ran var­sa, hu­su­sî bir tak­si tu­ta­lım, se­ni gön­de­re­lim.’ de­di­ler. Ne­re­de Ha­cı Ah­met’te kav çak­mak!.."

“‘Bu­gün bu­ra­da mec­bu­rî ka­lı­yor­sun’ de­di­ler. ‘Aman!’ de­dim, ‘Du­yar­sa ne hâ­le ge­li­rim son­ra? Ona ha­ber ver­me­mek şar­tıy­la...’ İkin­di ol­du, ca­mi­ye sa­pa yer­ler­den git­tik ve gel­dik. Bü­yük bir ca­mi­le­ri var­dı. Meh­met Ça­lış­kan’ın evi­ne ka­pan­dık. Ora­da mi­sa­fir ka­la­ca­ğız, baş­ka yo­lu yok. Er­te­si gün gi­di­le­cek. Ak­şam, Al­lah ne ver­di­y­se ye­dik. Mi­sa­fir­ler gel­me­ye baş­la­dı. Hâ­kim, do­ktor gi­bi hep yük­sek ta­ba­ka­dan in­san­lar, hep­si de mü­dak­kik... Ba­na ka­bir su­a­li sor­ma­ya baş­la­dı­lar. Bir fü­tu­hat gel­di, ge­ce ya­rı­sı­na ka­dar, hiç ak­lı­ma gel­me­yen şey­le­ri ora­da ina­yet-i İlâ­hi i­le on­la­ra söy­le­dim. ‘Ar­tık bu ge­ce tam doy­duk, bü­tün müş­kül­le­ri­miz hal­lol­du.’ de­di­ler. Ge­ce ya­rı­sı da­ğıl­dı­lar. Biz de yat­sı­yı kı­lıp yat­tık."

“Sa­bah na­ma­zın­dan son­ra git­me­ye ha­zır­la­nır­ken Zü­be­yir gel­di. ‘Kar­de­şim, Üs­tad Haz­ret­le­ri si­zi is­ti­yor.’ de­di. ‘Ey­vah, yan­dık!’ de­dim. Meh­met Ça­lış­kan’a dö­ne­rek, ‘Kalk ba­ka­lım! Suç se­nin, be­ni gön­der­me­yen sen­sin…’ de­dim. O da, ‘Sen kork­ma!’ de­di. Ve Üs­ta­dın ya­nı­na git­tik... Ben önün­de diz çö­ke­rek otur­dum; Meh­met Ça­lış­kan ayak­ta, son­ra o da otur­du. Bi­ze, ‘Ni­çin kal­dın, ni­ye git­me­din?’ gi­bi bir şey de­me­di. ‘Kar­da­şım! Bu ge­ce kal­ma­nız çok isa­bet­li ol­du, çok isa­bet­li ol­du…’ de­di. San­ki mü­ba­rek, ge­ce ko­nu­şu­lan­la­rı ay­nen din­le­miş­ti. Ya­ni o ge­ce ya­pı­lan soh­bet, Üs­tad ta­ra­fın­dan ay­nen tel­kin edil­di, ta­sar­ruf edil­di. Daha baş­ka ne­ler söy­le­di, ha­tır­la­mı­yo­rum. Biz bu­na ben­zer daha ne­ler gör­dük kar­da­şım! Ne ha­di­se­le­re şa­hi­diz... Üs­ta­dın önün­de gön­lün­den ge­çen bir şe­yin ce­va­bı­nı, daha ağ­zı­nı aç­ma­dan al­ma­mak müm­kün de­ğil­di…"

“Bu Hiz­me­tin Ke­ra­me­ti­dir, Bi­ze Ait Bir Şey De­ğil­dir”

“Bir de Üs­ta­dın ya­nın­da bir is­tin­sah işi­miz ol­du. Ab­dül­me­cit Efen­di, Asâ-yı Mu­sa’yı Arap­ça­ya ter­cü­me et­miş. Üs­tad Haz­ret­le­ri de Meh­met Fey­zi Efen­di’ye ha­ber gön­der­miş, fa­kat o da has­ta­lı­ğın­dan do­la­yı ge­le­me­miş. Ben de o za­man An­ka­ra’day­dım. İs­tan­bul’dan bi­ri­si gel­di. ‘Üs­ta­dın ca­nı çok sı­kı­lı­yor!’ de­di. ‘Hay­ret! Ne var, ni­çin?’ de­dim. ‘Asâ-yı Mu­sa’yı is­tin­sah et­ti­re­cek. Meh­met Fey­zi Efen­di’ye ha­ber gön­der­miş, o da has­ta­yım, de­miş. Arap­ça­yı her­kes ya­za­maz ki… Arap­ça­nın im­lâ­sı­na tam vâ­kıf ola­rak yaz­mak lâ­zım.’ de­di. Ben İs­tan­bul’a git­mek­ten çe­ki­ni­yor­dum. İs­tan­bul’a git­me­ye mad­dî gü­cüm de mü­sait de­ğil­di. Şöy­le bir dü­şün­düm. ‘Eee Ah­met, sa­na bir va­zi­fe düş­tü, bu va­zi­fe se­nin.’ de­dim, ‘Der­hal gi­dip bu ya­zı­yı ya­za­cak­sın.’ Sun­gur da ora­day­dı. Sun­gur’a ‘Kar­da­şım! Ben İs­tan­bul’a gi­de­ce­ğim.’ de­dim. ‘Aman, ne ça­buk ka­rar ver­din!’ de­di. Ben de ‘Her­hal­de bi­zim git­me­miz lâ­zım, ama ben Hüsnü’yü de gö­tü­re­ce­ğim.’ de­dim. Sun­gur, ‘Ağa­bey, sen bi­lir­sin.’ de­di.

“Er­te­si gün ken­di pa­ra­la­rı­mız­la oto­büs bi­let­le­ri­ni al­dık. O za­man An­ka­ra’dan İs­tan­bul’a 10 li­ra­ya gi­di­li­yor­du. Pa­ra­nın ehem­mi­ye­ti­ne bak... Tren­le fi­lan git­mek bi­zim için müm­kün de­ğil. Bi­zi uğur­la­dı­lar. Epey yol al­dık­tan son­ra Hüsnü ba­na de­di ki: ‘Ağa­bey, biz ora­ya ge­ce ya­rı­sı va­ra­ca­ğız. Bu oto­büs Sir­ke­ci’den Fa­tih’e Re­şa­di­ye Ote­li’ne va­ra­na ka­dar ge­ce ya­rı­sı­nı ge­çe­cek. Üs­tad’ın ya­nın­da­ki kar­deş­ler de ev­le­ri­ne gi­de­cek. Bi­zi de Re­şa­di­ye Ote­li’ne kim­se al­maz. Biz ora­da mey­dan­da ka­la­ca­ğız!’ de­di. Ben gayr-i ih­ti­ya­ri, ‘Kar­da­şım! Me­rak et­me, bi­zim bu­ra­dan ora­ya git­ti­ği­mi­zi söy­ler­ler ona.’ de­dim. Hiç... Kim söy­le­ye­cek? Bi­zim ne git­ti­ği­miz­den, ne de gel­di­ği­miz­den kim­se­nin ha­be­ri yok."

“Ney­se Üs­kü­dar’a var­dık. Ara­ba va­pu­run­da sı­ra bi­ze ge­lip Sir­ke­ci’ye va­ra­na ka­dar ge­ce ya­rı­sı ol­du. He­men ale­la­ce­le in­dik, bir tak­si tut­tuk. Hü­cum Fa­tih’e... Ben es­ki­den İs­tan­bul’u bi­li­rim. Şeh­za­de­ba­şı’ndan ge­çer­ken Hüsnü, ‘Ağa­bey, kar­deş­ler ge­çi­yor!’ de­di. Ben de ‘İn, on­la­rı ça­buk ya­ka­la!’ de­dim. Ara­ba­dan in­di ve on­la­rı ya­ka­la­dı. Ba­na doğ­ru gel­di­ler, sa­rıl­dık. Ben İs­tan­bul’a bir şey­ler gö­tür­müş­tüm, on­la­rı kol­tuk­la­rı­na al­dı­lar. On­la­rın ye­ri­ne, ya­ni Sü­ley­ma­ni­ye’de­ki med­re­se­ye git­tik. Şim­di Al­man­ya’da bu­lu­nan Ab­dül­muh­sin kar­deş gül­me­ye baş­la­dı. ‘Ne gü­lü­yor­sun?’ de­dim. O da ‘Sor­ma! Biz hiç bu yol­dan geç­mi­yor­duk, Şeh­za­de­ba­şı’ndan... Ha­di bu­gün de bu yol­dan gi­de­lim, de­dik. Son­ra daha ga­rip bir şey var.’ de­di. Ben, ‘Ne o?’ de­dim. ‘Üs­tad Haz­ret­le­ri bu­gün ‘Ek­mek alın ba­na.’ de­di. ‘Ca­nım Üs­ta­dım, ek­me­ği­miz çok, sa­na bu­nun bir ta­ne­si on gün ye­ti­yor; ek­me­ği al­dı­rıp da ne ya­pacak­sın?’ de­dik. ‘Yok, yok, alın! Si­zin ak­lınız er­mez, mi­sa­fir fa­lan olur.’ de­di. Zor­la bun­la­ra üç ta­ne ek­mek al­dır­mış. İs­tan­bul’da o za­man ek­mek ve­si­kay­la bi­le bu­lun­mu­yor… İma­ret­ten ta­le­be­ler­den alı­yor­lar. Ney­se yu­mur­ta fi­lan yap­tı­lar, kar­nı­mı­zı do­yur­duk."

“Er­te­si sa­bah ote­le git­tik. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne be­nim gel­di­ği­mi ha­ber ver­di­ler, ka­bul et­ti. Ab­dül­muh­sin, ‘Efen­dim, dün bi­ze ek­me­ği bo­şu­na al­dır­ma­mış­sı­nız!’ de­di. Üs­tad da, ‘Sus, bir şey yok on­da; o, hiz­me­tin ke­ra­me­ti­dir, bi­ze ait bir şey de­ğil.’ di­ye­rek âde­ta onu azar­la­dı. Ne­ler gör­dük, ne­ler ne­ler… Bu ha­ki­kat­le­ri me­zar­da ne ya­pa­lım? Onun için bu ha­ki­kat­le­ri siz­le­re be­yan et­mek, va­zi­fe­miz­dir.”

Mustafa Sun­gur Ağa­bey An­la­tı­yor:

Şa­şa­a­lı Mü­da­fa­a­sı, Mah­ke­me Sa­fa­ha­tı­nı Bir­den De­ğiş­ti­ri­ver­di

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey, De­niz­li ve Af­yon hap­si­ne gi­ren­ler­den… Af­yon’da­ki o şa­şa­a­lı müda­fa­a­sı se­be­biy­le, he­yet ka­ra­rıy­la, ve­sai­ye­yi o ye­ri­ne ge­ti­re­cek en­di­şe­siy­le 18 ay ağır ce­za­yı ona ver­di­ler."

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey mah­ke­me­den son­ra üç-dört de­fa daha Üs­tad’ın ya­nı­na gel­miş­ti. İş­te son gel­di­ğin­de ben de Üs­tad’ımı­zın ya­nın­da idim. Üs­tad’ımız, ‘Kar­de­şim! Ben 30 se­ne­dir Ege’ye ba­kı­yor­dum, ba­na mu­ka­bil bir ruh gö­rü­yor­dum, o da sen­sin; hat­ta ben Ege Böl­ge­si’ne gi­de­cek­tim, sen var­sın di­ye git­me­dim.’ ma­na­sın­da ba­zı şey­ler söy­le­di."

“1954’te Ta­hi­ri, Zü­be­yir, Cey­lan, Bay­ram, Üs­tad’ın ya­nın­da iken, Üs­tad: ‘Af­yon hap­sinde ta­le­be­le­rin ba­zı mü­na­ka­şa­la­rın­dan çok sı­kıl­dım, Ta­hi­ri ve Ah­met Fey­zi hiç sar­sıl­ma­dı­lar, hiç mü­na­ka­şa­ya gir­me­di­ler.’ de­di. Ah­met Fey­zi Ağa­bey ‘Mai­de­tü’l-Kur’an’ı, ya­ni Kur’an’dan gay­bî işa­ret­le­ri yaz­dı. Ba­zı­ları­nın, ‘Sen bu­nu yaz­dın, onun yü­zün­den mah­ke­me uza­dı!’ di­ye Ah­met Fey­zi Ağa­be­ye kar­şı tavır­la­rı olun­ca Ah­met Fey­zi Ağa­bey hiç sar­sıl­ma­mış­tı, çok sa­dık­tı. Hat­ta mah­ke­me­den son­ra da 101 sa­y­fa te­myi­ze mü­da­faa yaz­mış­tı. Me­se­la Cey­lan öy­le mü­da­fa­a­lar yaz­maz­dı, ha­zır müda­fa­a­lar­dan okur­du."

“Af­yon’da ilk mah­ke­me 17-18 Ha­zi­ran’da olu­yor. Bi­rin­ci mah­ke­me normal ge­çi­yor, ama ikin­ci gün öğ­le­ye ka­dar hâ­kim, ‘Mai­de­tü’l-Kur’an’ se­be­biy­le sı­kış­tır­ma­ya baş­lı­yor, ‘Bas­tın mı? Da­ğıt­tın mı?’ di­ye. ‘Mai­de­tü’l-Kur’an’ ma­lum, Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin ken­di te­li­fi. İşa­ret-i gay­bi­ye, ih­ba­rat-ı gay­bi­ye… İş­te mah­ke­me­de çok sı­kın­tı­lı bir du­rum olu­yor. Hâ­kim de­vam­lı so­ru­yor, sı­kış­tı­rı­yor. O esn­ada Ah­met Fey­zi Ağa­bey de re­vir­de. Bu­nu du­yun­ca iş­te bu mü­dafa­a­yı ha­zır­lı­yor ve ‘Ben mah­ke­me da­ğıl­ma­dan gi­de­yim.’ de­yip he­men mah­ke­me­ye gi­di­yor ve bu mü­da­fa­a­yı ib­raz edi­yor. Hâ­kim­ler bu mü­da­fa­a­yı din­le­dik­ten son­ra ak­şa­mü­ze­ri bir­den mah­ke­me­nin sa­fa­ha­tı de­ği­şi­ve­ri­yor. Hâkimlerdeki o şid­det, o hid­det bir­den sö­nü­ve­ri­yor.

“Ri­sa­le-i Nur’un Ma­ne­vî Avu­ka­tı”

“Af­yon Ce­za­e­vi’nde iken, biz te­myiz lâ­yi­ha­sı­nı ya­zı­yo­ruz. Ben te­mi­ze çe­ki­yo­rum, Zü­beyir Ağa­bey de di­lek­çe ha­li­ne ge­ti­ri­yor. Yüz bir sa­y­fa ol­du... Bir gün Üs­tad’ımız eli­ni çı­kar­dı, ko­ğuş­ta böy­le böy­le işa­ret yap­tı. (Sun­gur Ağa­bey ha­va­da ya­zı yaz­ma işa­re­ti yap­tı.) Ben de Ah­met Fey­zi Ağa­be­ye ‘Üs­tad böy­le böy­le işa­ret yap­tı.’ de­dim. Ah­met Fey­zi Ağa­bey de ‘İş­te Üs­tad de­vam edin di­yor ca­nım.’ de­di. Bir müd­det son­ra ikin­ci ko­ğuş­ta bu­lu­nan Zü­be­yir Ağa­bey, Üs­tad’ın ya­nı­na gi­di­yor. Üs­tad so­ru­yor, ‘Ne ya­pı­yor­su­nuz?’ di­ye. Zü­be­yir Ağa­bey ‘Mü­da­faa ya­zı­yo­ruz Üs­tad’ım.’ de­yince Üs­tad yü­zü­nü bu­ruş­tu­ru­yor, ‘De­mek ki ben Zü­be­yir’i an­la­ya­ma­mı­şım, ben si­zi Ri­sa­le-i Nur ya­zı­yor zan­ne­di­yor­dum ora­da, de­mek ki siz mü­da­faa ya­zı­yor­du­nuz ora­da.’ di­yor. Fey­zi Ağa­bey de mü­da­faa ya­zı­yor he­ye­can­la. Ora­da ma­sa fi­lan yok, ran­za­lar da yok; na­maz kıl­dı­ğı­mız tah­ta var, on­da ya­zı­yor mü­da­fa­a­la­rı. Zü­be­yir Ağa­bey, Üs­tad’ın ya­nın­dan gel­di­ği va­kit, ‘Fey­zi Ağabey, sen be­ni al­dat­mış­sın.’ de­di. Üs­tad’ın ya­nın­dan gel­di­ği­ni gö­rü­yor ta­bi Fey­zi Ağa­bey... Ahmet Fey­zi Ağa­bey her şe­yi bı­ra­kı­yor, ya­ta­ğı­nı se­ri­yor, ya­tı­yor. Bir gün yat­tı, iki gün yat­tı… Son­ra, ‘Üs­tad’ım! Her­kes se­ni in­kâr ede­cek, sen de on­la­rı tas­dik ede­cek­sin, il­lâ bu Ah­met Fey­zi se­nin son me­mur-u Rab­ba­nî ol­du­ğu­nu dün­ya­ya du­yu­ra­cak.’ di­ye bir pu­su­la ya­zıp gönder­di Üs­tad’a. Üs­tad, Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi ça­ğı­rı­yor. Üs­tad’ın oda­sı bü­yük, ber­ber ça­ğı­rı­yor, tı­raş ola­cak. Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi de ‘Gel be­nim Mai­de­tü’l-Kur’an sa­hi­bi ta­le­bem!’ di­ye­rek ça­ğı­rı­yor. Ah­met Fey­zi Ağa­bey ‘O za­man Üs­tad ba­şı­nı göğ­sü­me koy­du, öy­le tı­raş ol­du; bü­tün çı­ban­la­rım iyi­leş­ti.’ de­miş­ti. Üs­tad gön­lü­nü al­mış olu­yor... Üs­tad ken­di­si­ne ‘Ri­sa­le-i Nur’un ma­ne­vî avu­ka­tı’ der­di.”

Sun­gur Ağa­bey, Ah­met Fey­zi Kul’un ve­fa­tı­nın ar­dın­dan, 13 Ara­lık 1972 ta­rih­li Ye­ni As­ya ga­ze­te­sin­de şöy­le bir ya­zı ka­le­me al­mış­tı:

Ah­met Fey­zi’nin Ar­dın­dan…

“Ce­nab-ı Hak sa­yı­sız rah­met­ler yağ­dır­sın... Mer­hum Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi­miz hak­kın­da uzun uzun yaz­mak, onun hak­kı bi­zim de va­zi­fe­miz iken ma­a­le­sef meş­ga­le­ler fır­sat ver­me­di. Za­ma­nı­mı­zı şen­len­di­ren üç mü­ba­rek kıy­met­tar me­dar-ı if­ti­ha­rı­mız üç muh­te­rem Fey­zi’den ni­ha­yet Ah­met Fey­zi de rah­met-i Rah­man’a ka­vuş­tu. Ha­san Fey­zi, Ah­met Fey­zi, Meh­met Fey­zi’den ikin­ci­si de âlem-i ul­vi­ye se­fer ey­le­di. Ce­nab-ı Hak ruh­la­rı­na had­siz rah­met­ler ih­san et­sin! Âmin..."

“An­tal­ya’da, gur­bet­te, oruç­lu­y­ken ve­fat et­miş, te­ra­vi­hi ce­ma­at­le kıl­mış, ge­ce sa­hu­ra kalk­mış, sa­bah na­ma­zı­nı da kıl­mış. Öğ­le­ye ka­dar yat­mış. Son­ra bak­mış­lar: Çok has­ta... Orucu­nu boz­dur­mak is­temiş­ler. Boz­ma­mış... Has­ta­ha­ne­ye kal­dı­rıl­mış ve ni­ha­yet ru­hu­nu tes­lim et­miş… (…) Evet, bu ma­ne­vî kah­ra­man­lar, Al­lah için ya­şa­yan­lar... Ha­re­ket­le­rin­de, fa­a­li­yet­lerin­de yal­nız rı­za-yı İlâ­hi­yi mak­sat ve ga­ye edi­nen­ler... Bu as­rın zul­me­ti­ne kar­şı yük­sek ih­lâs ve rı­za nu­ruy­la kar­şı ko­yan­lar.... Al­lah on­lar­dan ra­zı ol­sun! Âmin... Fa­kat bu ma­kam, bu mana, ya­zı­lan ve söy­le­nen­den de baş­ka bir şey­dir. Dün­ya­nın ma­hi­ye­ti­ni, ne ol­du­ğu­nu an­la­yan, ha­ya­tın o ne­ti­ce ve ga­ye­si­ni dert eden in­san için, el­bet­te bu ma­na çok bü­yük bir şey­dir. O tek emel ve tek ga­ye­dir. Ha­yat da, in­san da, dün­ya da, kâi­nat da onun için­dir..."

“‘Ben 40 se­ne bun­la­rın dün­ya­la­rı­na, 30 se­ne de din­le­ri­ne, ahi­ret­le­ri­ne (do­la­yı­sıy­la ahlâk­la­rı­na, anar­şi­lik­ten ko­run­ma­la­rı­na) hiz­met et­tim. Yet­miş ya­şım­da ba­na böy­le mi ya­pacaklar­dı, bi­lek­le­ri­me ke­lep­çe mi ta­ka­cak­lar­dı!’ di­ye De­niz­li’de ha­pis­ten ad­li­ye­ye sev­ki esn­asın­da 70 ta­le­be­siy­le el­le­ri ke­lep­çe­le­nir­ken ani bir te­es­süf ve te­es­sür ha­lin­den ge­çip der­hal son­suz bir şevk ve fe­rah ile te­bes­süm iz­har eden muh­te­rem Üs­tad, hiç şüp­he yok ki bu kud­sî rı­za­yı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Al­lah’ın rı­za­sın­dan ge­len ve âlem-i mi­sal sah­ne­le­rin­de te­mes­sül eden is­tik­bal ne­sil­le­ri­nin ima­nî te­za­hür­le­ri ve iman­la ebe­dî kur­tu­lu­şa er­me­le­ri se­vin­ci ve te­sel­li­siy­di o... Şim­di bu­ra­da han­gi­si­ni an­la­ta­lım ve han­gi ör­ne­ği ve­re­lim? On­la­rın bü­tün ha­yat­la­rı, ha­yat­ları­nın her sah­ne­si, böy­le ul­vî ma­na­la­rı ta­şı­yan ma­ne­vî kah­ra­man­la­rı na­sıl ta­rif ve tav­sif ede­bile­lim. (…)”

Bay­ram Yük­sel Ağa­bey An­la­tı­yor

“Zü­be­yir Ağa­bey­le Onu Za­man Za­man Ça­ğı­rır Dö­ver­ler­di”

“Af­yon hap­sin­de Üs­tad’ın ya­nı­na her za­man çı­ka­maz­dık. El­hüc­ce­tü’z-Zeh­ra ri­sa­le­si­ni Üs­tad ya­zar, o vol­ta atı­lan mey­da­na atı­ve­rir­di, biz de ora­dan alıp öy­le ço­ğal­tır­dık. Dün­ya­nın en ber­bat ha­pish­ane­si ora­sıy­dı. Yet­miş-sek­sen ki­şi bir ko­ğuş­ta ya­tıp kal­kı­yor­du."

“Bir tek tu­valet var; hem ban­yo, hem ab­dest al­ma için tek yer ora­sı idi. Pis­ti, ta­şar­dı su­lar.

“Ta­hi­ri Ağa­bey­le Re­fet Ağa­bey üst kat­ta ka­lı­yor­du. Fa­kat Zü­be­yir Ağa­bey­le Ah­met Fey­zi Ağa­bey o tu­va­le­tin ya­nın­da­ki boş­luk­ta en ber­bat yer­de ka­lı­yor­lar­dı."

“On­la­rı o mü­da­fa­a­la­rından do­la­yı zul­men öy­le ya­pı­yor­lar­dı. Za­man za­man Zü­be­yir Ağa­bey­le Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi ça­ğı­rıp dö­vü­yor­lar­dı. Uzak­tan bi­le çat çut da­yak ses­le­ri ge­lir­di; biz du­yu­yor­duk."

“Zü­be­yir Ağa­bey de ‘Vu­urrrr! Vu­u­urrr!’ di­ye ba­ğı­rı­yor­du. Ah­met Fey­zi Ağa­bey yüz­le­ri­ne tü­kü­rür­müş. Ama Zü­be­yir Ağa­bey ‘Vur!’ di­ye bağı­rır­dı. Mü­da­fa­a­la­rı şid­det­liy­di, hiç de te­nez­zül et­mez­di on­la­ra…"

“Üs­tad vol­ta atan ha­pis­le­re bir ba­kı­ver­sin, bir se­lâm ver­sin, Üs­tad’ı gö­rü­ver­sin­ler ye­terdi; ço­ğu he­men na­ma­za baş­lar­lar­dı.

“Onun için Üs­tad’a se­lâm ve­ren­le­ri ça­ğı­rıp dö­vü­yor­lar­dı.”

Av. Gül­te­kin Sa­rı­gül Ağabey An­la­tı­yor

“Ha­ya­tım­da Hiç Kar­şı­laş­ma­dı­ğım Bir Hi­ta­bet Ka­bi­li­ye­ti…”

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey­le ta­nış­ma­mız 1960 yı­lın­da ol­du. Üs­tad’ımı­zın An­ka­ra’ya ikin­ci teş­rif­leri za­ma­nın­da... Sun­gur ve Tah­sin To­la Ağa­bey­le­rin Ta­rih­çe-i Ha­yat da­va­sı var­dı. Mahke­me­den son­ra Said Ağa­be­yin Dış­ka­pı’ya gi­der­ken ki­ra­la­mış ol­du­ğu Mu­rat Lo­kan­ta­sı’nın üstün­de­ki ders­ha­ne­de top­lan­dık. Di­yar­ba­kır’dan Meh­met Ka­ya­lar Ağa­bey de var­dı."

“Bir kö­şe­de 60 yaş­la­rın­da, ih­ti­yar­ca, or­ta ya­pı­lı, ka­len­der bir zat san­dal­ye­de otu­ru­yordu; kim ol­du­ğu­nu da bil­mi­yo­rum. Son­ra ora­da­ki ce­ma­ate ikaz ma­hi­ye­tin­de bir ‘Eû­zü bes­mele’ çek­ti ve ko­nuş­ma­ya baş­la­dı. Ha­ya­tım­da hiç kar­şı­laş­ma­dı­ğım bir hi­ta­bet ka­bi­li­ye­ti te­merküz et­miş, hi­ta­be­tin şa­hi­ka­sı­na çık­mış­tı o zat. Don­duk kal­dık! Sor­dum: ‘Kim­dir bu zat?’ De­diler ki: ‘Bu, Ah­met Fey­zi Ağa­bey­dir.’ İş­te ilk kar­şı­laş­ma­mız böy­le ol­muş­tu. Son­ra­dan da­va­la­rın ta­kip hen­gâ­mın­da bir­bi­ri­miz­le ha­şir ne­şir ol­duk."

"Kar­de­şi Meh­met Emin Kul Ağa­bey­le Tar­tı­şın­ca…"

"Kü­çük bi­ra­de­ri var­dı: Meh­met Emin Kul Ağa­bey... O mü­ba­rek, lâ­hi­ka mek­tup­la­rı­nı dai­ma ya­nın­da ta­şır ve o lâ­hi­ka­lar­dan fev­ka­la­de gü­zel ders­ler ya­par­dı. Düs­tur­la­ra çok bağ­lı idi. Onun­la daha sır­daş idim. Ben 1970'te İz­mir'de ya­zı­ha­ne aç­mış, işi­mi ora­ya nak­let­miş­tim. Ah­met Fey­zi Ağa­bey­le sık sık gö­rü­şür­dük. Bak­tım bir gün be­nim ya­zı­ha­ne­ye çı­ka­gel­di. Ga­yet yor­gun ve üz­gün bir va­zi­yet­te otur­du. Sor­dum: 'Hay­ro­la ağa­bey, se­ni çok yor­gun ve üz­gün gö­rü­yo­rum!' 'Se­nin­ki,' de­di, 'se­nin­kin­den kay­nak­la­nı­yor.' 'Se­nin­ki' de­di­ği de kü­çük bi­ra­de­ri Meh­met Emin Kul Ağa­bey... De­dim: 'Hay­ro­la?' 'Val­la se­nin­kiy­le iyi­ce kop­tuk, ba­na ba­ğı­rı­yor…' de­di. Ben, 'Ola­maz, siz bir­bi­ri­niz­den ko­pa­maz­sı­nız' de­dim. 'Yok, bu se­fer baş­ka... Sen gel de bi­zim ara­mı­zı bu­lu­ver.' de­di. 'Ha­ki­ka­ten cid­di mi söy­lü­yor­sun?' de­dim. 'Çok cid­di söy­lü­yo­rum. Sen gel, pa­zar gü­nü bek­li­yo­rum' de­di."

"Ben de ha­ki­ka­ten cid­di­ye al­dım ve at­la­dım oto­bü­se, gel­dim Çam­­lık'a... Yo­ku­şu çık­tım. 'Ner­de­si­niz?' fi­lan di­ye ba­ğır­dım, kim­­se yok. Son­ra bi­raz daha çık­tım, bak­tım ar­mut ağa­cı­nın al­tı­na kum­ru­lar gi­bi yan ya­na otur­muş­lar, soh­bet edip du­ru­yor­lar. 'Se­lâ­mün aley­küm' de­dim. 'Aley­küm se­lâm' de­di­ler. 'Ya­hu böy­le kum­ru­lar gi­bi yan ya­na otu­rup soh­bet ede­cek­ti­niz de be­ni bu­ra­ya ka­dar ni­ye yor­du­nuz?'"

"Ah­met Fey­zi Ağa­bey la­fın al­tın­da ka­lır mı hiç! 'Ne ol­muş be­ye­fen­di! Ara­mız­da o ka­dar hu­kuk var, sen­den bir ri­ca­mız ol­du; bu ka­dar hu­kuk ya­nın­da bu­nun bir kıy­me­ti var mı?' de­di. Bak­tım Meh­met Emin Ağa­bey de gü­lü­yor, 'Sen bi­ra­de­re bak­ma ya­hu!' di­yor. 'Ben si­zi ar­tık iyi­ce kop­tu­lar zan­ne­di­yor­dum; ama mem­nun ol­dum, bir şey yok­muş.' de­dim. Ha­ki­ka­ten çok en­te­re­san bir şe­kil­de ha­ra­ret­le mü­na­ka­şa eder­ler, iş faz­la ile­ri git­me­ye baş­la­dı mı Ah­met Fey­zi Ağa­bey, 'Ya­hu ta­mam, ben sa­na bir şey de­me­dim ca­nım.' der; Meh­met Emin Ağa­bey de 'Ta­mam, ta­mam, ben de sa­na bir şey de­me­dim.' der ora­da tar­tış­ma­yı bi­ti­rir­ler­di.

“17 Ekim 1972’de An­tal­ya’da Bi­zim Ev­de Ve­fat Et­ti”

“Ba­ba­ma kar­şı bir hür­me­ti var­dı. Bir me­se­le zu­hur et­miş her­hal­de, be­nim İz­mir’de dava­da bu­lun­du­ğum hen­gâm­da, kalk­mış An­tal­ya’ya git­miş. Ra­ma­zan ayı… Sa­hu­ru ba­bam­la bera­ber yap­mış­lar; he­men aka­bin­de fe­na­laş­mış ve bi­zim ev­de na­sip ol­du, ora­da ve­fat et­miş... Is­par­ta’dan te­le­fon aç­tı­lar. Biz Mus­ta­fa Bir­lik Ağa­be­yin dük­ka­nın­da idik. Bi­ze sor­dular. ‘Biz An­tal­ya’da kal­ma­sı­nı ar­zu ede­riz, bel­ki top­rak çek­miş­tir.’ de­dik. Me­ğer Emin Ağa­bey biz­den ev­vel du­y­muş, ka­myon­la An­tal­ya’ya git­miş ve ce­na­ze­yi ge­tir­miş.

“...Çam­lık’a def­net­tik. Bü­tün ce­ma­at ce­na­ze­si­ne iş­ti­rak et­ti. De­mek ki bu­ra­da ol­ma­sı hay­ra ve­si­le ol­du... Her yıl bu­ra­da top­la­nıp ders ya­pı­yo­ruz.”

Hü­se­yin Çağ­dır Ağa­bey An­la­tı­yor

“İs­lâ­mi­yet’te De­mo­kra­si Me­se­le­si­ni Çok Gü­zel İzah Et­ti”

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey İz­mir’e gel­di­ğin­de ek­se­ri­ya Mus­ta­fa Bir­lik kar­de­şin evin­de ka­lırdı. Ara sı­ra da biz­de mi­sa­fir ka­lır­dı. Öy­le mü­te­va­zı idi ki biz onun de­ğe­ri­ni bi­le­me­mi­şiz, şim­di an­la­ya­bi­li­yo­ruz."

“Bir gün Mus­ta­fa Bir­lik kar­de­şin evin­de bir ders var­dı. 1960 ih­ti­lâ­li son­ra­sıy­dı… Mehmet Ali Ay­taç is­min­de bir kor­ge­ne­ral, par­ti kur­ma­yı, se­na­tör ol­ma­yı ak­lına koy­muş. Son­ra sor­muş, ‘Bi­zi kim des­tek­ler?’ di­ye… Ba­zı­la­rı da bi­zim ad­re­si ve­rip ‘Sen Nur­cu­lar­la gö­rüş’ demiş­ler. O ve­si­ley­le Bir­lik kar­de­şin evi­ne gel­miş. ‘Biz eğer mec­li­se gi­rer­sek İn­gi­liz de­mo­kra­sisi­ni ge­ti­re­ce­ğiz.’ fa­lan gi­bi ya­rım sa­at ko­nuş­tu. Ah­met Fey­zi Ağa­bey de kö­şe­de ya­ta­ğın­da uyuk­lu­yor da din­le­mi­yor gi­bi san­ki ama..."

"Son­ra bir baş­la­dı ko­nuş­ma­ya, ‘Asr-ı Sa­a­det, İs­lâmi­yet’te­ki de­mo­kra­si’ me­se­le­si­ni çok ve­ciz bir şe­kil­de bir sa­at ka­dar izah et­ti. Ko­nuş­ma fev­kalâ­de ol­muş, he­pi­mi­zin çok ho­şu­na git­miş­ti. Son­ra ‘Ben bir ab­dest ala­yım.’ di­ye­rek dı­şa­rı çık­tı."

“Kor­ge­ne­ral Meh­met Ali Ay­taç hay­ret ve tak­dir­le, ‘Ya­hu bu zat kim­dir? Ben ha­ya­tım­da böy­le bir zat gör­me­dim, bu na­sıl ko­nuş­ma böy­le! Ni­ye daha ev­vel söy­le­me­di­niz? Bu ada­mın ya­nın­da ko­nu­şul­maz ya­hu!’ de­di. Ta­biî son­ra kar­deş­ler, Üs­tad’ımı­zın ta­le­be­le­rin­den ol­du­ğunu izah et­ti­ler…"

“Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin Mek­tu­bu­nu Ez­ber­le­yen Avu­kat”

“Bi­zim İb­ra­him Et­hem Sa­rı­oğ­lu di­ye bir avu­ka­tı­mız var­dı. Nur­la­ra dost bi­ri­si­dir. Es­kiden Ra­ma­zan­lar­da vaiz­ler ge­lir­di İz­mir’e; Ra­ma­zan bo­yun­ca va­az eder­ler, Ti­re, Öde­miş gi­bi yer­le­re de gö­tü­rür­ler­di on­la­rı. İş­te yi­ne böy­le Ti­re’ye bir ho­ca­yı gö­tür­müş­ler. Genç­ler de ‘Hoca gel­di, din­le­ye­lim’ di­ye top­lan­mış­lar. Et­hem Sa­rı­oğ­lu’nu da da­vet et­miş­ler. Et­hem o za­man Ti­re’de ya­tı­lı okul­da oku­yor, he­nüz avu­kat de­ğil; onu da ça­ğır­mış­lar."

Bi­raz atak bir in­san oldu­ğun­dan ho­ca­ya sor­muş:

“‘Ho­cam, be­nim ka­fa­mı bir şey iş­gal edi­yor: 'Al­lah her şe­yi ya­rat­tı, ta­mam; pe­ki Al­lah’ı kim ya­rat­tı?’ şek­lin­de o za­man­la­rın mo­da­sı bir su­al so­ru­yor. Ho­ca da ‘Ya­hu bu­nu kar­şı­ma ni­ye ge­tir­di­niz? Böy­le su­al mi olur?’ di­ye çı­kı­şın­ca ken­di ifa­de edi­yor, ‘Ben de top­lan­tı­dan çık­tım git­tim.’ de­di..."

“Bir müd­det son­ra da Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi da­vet edi­yor­lar Ti­re’ye… ‘Et­hem’i de ça­ğı­ralım’ di­yor­lar ve Et­hem Sa­ğı­roğ­lu ay­nı su­a­li Ah­met Fey­zi Ağa­be­ye de so­ru­yor."

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey ‘Oğ­lum! Bak sen tah­sil­li in­san­sın, bak daha su­a­li so­rar­ken ha­ta ya­pı­yor­sun, sen Ha­lık arı­yor­sun, fa­kat mah­lûk ol­sun di­yor­sun. Hal­bu­ki Ha­lık mah­lûk ol­maz, mah­lûk da Ha­lık olmaz.’ di­ye gi­ri­yor, Nur­lar­dan uzun­ca bir ders ve­ri­yor. Son­ra­dan avu­kat ola­cak olan Et­hem Sa­rı­oğ­lu, ‘Ben tam tat­min ol­dum.’ di­ye­rek mem­nu­ni­ye­ti­ni be­lir­ti­yor."

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey işin pe­şi­ni bı­rak­ma­ya­rak, Et­hem’in iba­de­te de baş­la­ma­sı için bir mek­tup ya­zı­yor. Fa­kat çok ve­ciz bir mek­tup... Hat­ta bu Av. Et­hem Sa­rı­oğ­lu mek­tu­bu ez­berle­miş!"

“Et­hem be­nim ha­lı­cı dük­kâ­nı­ma çok ge­lir­di. Böy­le bir gün be­ra­ber otu­rur­ken Ah­met Fey­zi Ağa­bey de çı­ka­gel­di. Sar­maş do­laş­tan son­ra baş­la­dı mek­tu­bu ez­ber­den oku­ma­ya..."

"Ahmet Fey­zi Ağa­bey, ‘Acaip! Kim yaz­mış bun­la­rı? Na­sıl ifa­de­ler bun­lar?’ de­me­ye baş­la­dı. ‘Ahmet Fey­zi Ağa­bey, sen be­ni fi­lan­ca ta­rih­te iba­de­te da­vet için bu mek­tu­bu yaz­mış­tın; ben bu­nu ez­ber­le­dim!’ de­yin­ce, ‘Aa­ah, ben es­ki ha­li­mi hiç gö­re­me­yom’ di­ye ken­di­ne has üs­lû­buy­la cevap ver­miş­ti.”

Mu­sa Yu­ka­rı Ağa­bey An­la­tı­yor

“Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin İki Tav­si­ye­si”

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey bi­zim Ay­ran­cı­lar’a çok ge­lir, ri­sa­le­ler­den ders­ler, soh­bet­ler yapar­dı. Bu ara­da bir kar­de­şi­miz ona şöy­le bir su­al sor­du: ‘Ben Ri­sa­le-i Nur’u oku­yo­rum, fa­kat an­la­ya­mı­yo­rum, ne yap­mam la­zım?’ de­di. Fey­zi Ağa­bey bu­na ‘Tah­si­lin ne?’ di­ye sor­du. O da ‘İl­ko­kul’ de­di. ‘Şim­di sa­na tah­si­li çok yap­san, üni­ver­si­te­yi bi­tir­sen an­lar­sın, de­sem; çok üni­ver­si­te bi­ti­ren var, tah­sil yap­mış­lar var, an­la­ya­mı­yor­lar. Arap­ça, Fars­ça bil­sen an­lar­sın de­sem... On­lar­dan da çok Arap­ça, Fars­ça bilen­ler var, on­lar­dan da an­la­ma­yan­lar var."

“Şim­di ben sa­na Ri­sa­le-i Nur­la­rı an­la­man için şu­nu tav­si­ye ede­ce­ğim: Ev­ve­lâ, töv­be istiğ­far ede­cek­sin. ‘Han­gi gü­nah­la­rım var ki Kur’an’ın bu asır­da­ki tef­si­ri­ni an­la­ya­mı­yo­rum, han­gi gü­nah­la­rım mâ­ni olu­yor?’ di­ye töv­be is­tiğ­far ede­cek­sin. İkin­ci tav­si­yem de mi­de­ye giren lok­ma­ya dik­kat ede­cek­sin, ha­ram ol­ma­sın. Eğer vü­cu­da gi­ren lok­ma ha­ram olur­sa, na­sıl ki bir çeş­me­nin ha­vu­zu­na bu­la­nık su gi­rer­se et­raf­ta­ki mus­luk­la­rı açın­ca bü­tün su­lar bu­la­nık akar, mi­de­ye de ha­ram gir­di mi bü­tün vü­cu­dun aza­la­rı bu­la­nır, göz ha­ki­ka­ti gö­re­mez, ku­lak ha­ki­ka­ti işi­te­mez olur, bü­tün aza­lar bu­la­nır... De­mek ki: 1. Töv­be is­tiğ­far ede­cek­sin. 2. Vü­cuda ha­ram lok­ma al­ma­ya­cak­sın. İş­te o za­man Ri­sa­le-i Nur­la­rı an­lar­sın.’ de­di."

“Doğ­ru Olur mu?”

“Se­ne 1960, Ocak-Şu­bat ay­la­rı ola­cak, bi­ze An­ka­ra­lı kar­deş­ler­den bir ya­zı gel­di. Bu ya­zıda, ‘De­mo­krat Par­ti mil­let­ve­kil­le­riy­le ko­nu­şa­bi­le­cek olan­lar An­ka­ra mah­ke­me­si do­la­yı­sıy­la An­ka­ra’ya bu­yur­sun. An­ka­ra­lı kar­deş­le­ri­niz.’ di­yor­du. Şim­di han­gi semttey­di ha­tır­la­mı­yo­rum, Mu­rat Lo­kan­ta­sı’nın üst ka­tın­da­ki ders­ha­ne­de kar­deş­ler top­lan­ma­ya baş­la­dı­lar. 80-100 ki­şi ka­dar ol­du, biz de bir ke­na­ra otur­duk. Ora­da, bi­zim ta­nı­ya­bil­di­ği­miz Ah­met Fey­zi, Av. Be­kir Berk, Se­la­hat­tin Çe­le­bi Ağa­bey­ler var­dı. Son­ra bir genç gel­di, ona hür­met et­ti­ler. Ben ‘Bu genç kim?’ di­ye sor­dum, ‘Bu, Cey­lan Ağa­bey­dir.’ de­di­ler. Soh­bet ve ders­ler ya­pıl­dı. Ora­da bi­risin­den şöy­le bir su­al gel­di:

“‘Bir Nur ta­le­be­si bir müf­tü­ye te­le­fon edi­yor ve ‘Ho­cam bu asır­da Risalelere herkesin ihtiyacı var.’ di­yor; bu doğ­ru mu, yan­lış mı? Te­le­fon eden Nur ta­le­be­si Süb­ha­ne­ke’yi oku de­sen bel­ki yan­lış oku­ya­cak; bu te­le­fon doğ­ru mu, yan­lış mı­dır? Bu­nun ceva­bı­nı is­ti­yo­rum.’

“Her­kes bir­bi­ri­ne ‘Sen ce­vap ver.’ der­ken Ah­met Fey­zi Ağa­be­ye, ‘Üs­tad sa­na "Ri­sa­le-i Nur’un avu­ka­tı" de­miş, onun için sen ce­vap ver’ de­di­ler. Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi kür­sü­ye gö­türdü­ler. Teyp de ses alı­yor; her­kes din­le­me­ye baş­la­dı.Fey­zi Ağa­bey ağır ağır ko­nuş­ma­ya baş­la­dı:

‘O kar­de­şi­mi­zin çek­miş ol­du­ğu te­le­fon doğru­dur, çün­kü ‘Nur ta­le­be­si’ de­mek, as­rın İs­lâm kur­ta­rı­cı­sı ile İs­lâm yı­kı­cı­sı­nı ta­nı­mak de­mektir ve İs­lâm’ın ci­hat cep­he­sin­de ye­ri­ni al­mış de­mek­tir. Dost ve düş­ma­nı ta­nı­mış, dos­tun yanın­da ye­ri­ni al­mış­tır; bu­nun dı­şın­da­ki­ler or­ta­da­dır, ba­zen din düş­man­la­rı aley­hin­de ko­nuşur­lar, ba­zen "Ne­dir bu Nur­cu­luk!" di­ye Nur­cu­la­rın aley­hin­de ko­nu­şur­lar. Na­sıl ki bir muhare­be­de bir­li­ği­ni kay­bet­me­miş bir er, bir­li­ği­ni kay­bet­miş bir ku­man­dan­dan faz­la mu­ha­re­be­de mu­vaf­fak ol­du­ğu gi­bi, Ri­sa­le-i Nur eser­le­ri­ni oku­ya­ma­yıp dost ve düş­ma­nı­nı ta­nı­ma­yan kimse, as­rı­mız­da Di­ya­net Rei­si de ol­sa her an ima­nı teh­li­ke­de­dir, dost ve düş­ma­nı ayı­ra­ma­dı­ğı için düş­man ta­ra­fı­na ge­çe­bi­lir.’"

“Ora­da­ki ka­la­ba­lık­tan hiç­bir iti­raz vu­ku bul­ma­dan, Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin bu söz­le­ri her­kes ta­ra­fın­dan ka­bul edil­di.

“Na­mah­rem­den Ge­len Gü­nah­lar Gö­ze Si­ra­yet Eder”

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey bi­ze çok tem­bih eder­di: ‘Şa­yet Üs­tad’a zi­ya­re­te gi­der­se­niz yü­zü­ne faz­la ba­kıp dur­ma­yın, Üs­tad ra­hat­sız olur.’ Biz, ‘Ne­den?’ di­ye sor­du­ğu­muz­da Ah­met Fey­zi Ağa­bey, ‘Ek­se­ri bi­zim göz­ler dı­şa­rı­da na­mah­re­me bak­tı­ğı için, na­mah­rem­ler­den ge­len gü­nahlar gö­ze si­ra­yet eder, Üs­tad’a ba­kın­ca o Üs­tad’ı ra­hat­sız eder.’ der­di. Biz de Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni zi­ya­ret et­ti­ği­miz­de öy­le yap­tık; baş­ka yer­le­re ke­nar­la­ra, hat­ta ba­şı­nın üs­tün­de ‘Dost is­ter­sen Al­lah ye­ter.’ lev­ha­sı­na bak­tık.”

Mus­ta­fa Bir­lik Ağa­bey An­la­tı­yor

“Nur­cu­lu­ğu­mu­zu Mah­ke­me­ye Tas­dik Et­tir­dik”

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey ile ben sa­nık­tık. Mah­ke­me­ye se­bep olan ha­di­se ise Ge­ne­ral Fa­ruk Gü­ven­türk’ün iki ga­ze­te­de çı­kan be­ya­nat­la­rı… Mah­ke­me­ye mü­ra­ca­atı­mız­da, ‘Biz mu­hi­ti­mizde Nur­cu ola­rak bi­li­nen kim­se­le­riz. Bu ya­zı­lar­dan son­ra mu­hi­ti­miz­de bi­zi Nur­cu ola­rak ta­nıyan­lar lâ­ti­fe ola­rak bi­le ol­sa bi­zi tah­kir et­me­ye baş­la­dı. Do­la­yı­sıy­la biz ken­di­mi­zi mü­da­faa et­mek sa­de­din­de kal­dık.’ de­dik. Bu­nun üze­ri­ne mah­ke­me­nin ver­di­ği ka­rar, ‘Sa­nık­la­rın id­dia et­tik­le­ri gi­bi Nur­cu olup ol­ma­dık­la­rı­na dair em­ni­ye­te ya­zı ya­zı­la­rak so­rul­ma­sı­na, ay­rı­ca sanık­la­rın mu­hi­tin­den onar ki­şi­lik şa­hi­din ge­ti­ri­lip din­len­me­si­ne…’ di­ye çık­tı. Son­ra Ah­met Fey­zi Ağa­bey bu­ra­dan (Çam­lık), biz de İz­mir’den şa­hit­ler ge­tir­dik. Şa­hitler din­len­di. O za­man bu­ra­nın muh­tar­lı­ğı­nı yap­mış bir şa­hit gel­di. En­te­re­san bir adam­dı, etra­fın­da dö­nüp dö­nüp ko­nu­şu­yor­du. İfa­de ve­rir­ken mah­ke­me­ye ‘Efen­dim! Ki­reç­çi Ha­fız de­diğin za­man (Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin lâ­ka­bı) De­niz­li’den İz­mir’e ka­dar Nur­cu ol­du­ğu­nu bil­meyen yok ki…’ de­yin­ce, hâ­kim­ler de dâ­hil her­kes gül­me­ye baş­la­dı. Ne­ti­ce­de şa­hit­ler din­len­di, em­ni­yet­ten ge­len ya­zı­lar­la da mah­ke­me­ce Nur­cu­lu­ğu­muz tas­dik olun­muş ol­du el­ham­dü­lil­lah."

“Mah­ke­me, em­ni­yet­ten ge­len ya­zı ve şa­hit­le­rin ifa­de­le­rin­den son­ra, ‘Sa­nık­la­rın Nur­cu ol­du­ğu ke­sin­leş­miş ol­du­ğun­dan ve tah­ri­ke ma­ruz kal­dık­la­rın­dan Fa­ruk Gü­ven­türk’ün de tahrik edi­ci ola­rak mah­ke­me­ye dâ­hil edil­me­si­ne.’ ka­rar ver­di. O za­man avu­ka­tı­mız Bur­kay Bey mah­ke­me­ye, ‘Bi­zim sa­nık­lar mah­ke­me­ye ne şe­kil­de ge­li­yor­lar­sa, Fa­ruk Gü­ven­türk’ün de sanık ola­rak mah­ke­me­ye gel­me­si­ni is­ti­yo­ruz.’ de­di. Fa­kat Gü­ven­türk’ün avu­kat­la­rı, ‘Efen­dim eti­ket­tir fi­lan, biz tem­sil edi­yo­ruz.’ di­ye­rek iti­raz et­ti­ler. Ney­se, ne­ti­ce­de mah­ke­me, Fa­ruk Gü­ven­türk’ün mah­ke­me­ye gel­me­si­ni ka­bul et­me­di..."

“Ah­met Fey­zi Ağa­be­yin o gün bir bu­çuk sa­at­lik bir ko­nuş­ma­sı var ki, ben ha­ya­tım­da hiç­bir kim­se­den, hiç­bir şe­kil­de, hiç­bir za­man öy­le bir ko­nuş­ma din­le­me­dim. ‘Di­ni­mi­ze sal­dıran­la­ra kar­şı ses­siz mi ka­la­ca­ğız?’ baş­lı­ğı al­tın­da mu­az­zam bir ko­nuş­ma... İş­te mah­ke­me böyle de­vam eder­ken bir af ka­nu­nu çık­tı ve mah­ke­me düş­tü... Ön­ce­den hâ­kim­le ben gö­rüş­müştüm; ba­na de­di ki: ‘Mus­ta­fa! Üçü­nü­ze de al­tı­şar ay ce­za ve­ri­yo­ruz; hem sa­na, hem Ah­met Fey­zi’ye, hem Fa­ruk Gü­ven­türk’e. Fa­kat daha ev­vel­den sa­bı­ka­nız ol­ma­dı­ğın­dan te­hir ede­ceğiz; be­râ-i ma­lu­mat.’ de­miş­ti, ama af ka­nu­nu çık­tı, mah­ke­me de bit­ti.”

M. Said Öz­de­mir Ağa­bey An­la­tı­yor

“Di­ya­net’te­ki Bü­yük Âlim­ler, Ona Hay­ran Kal­dı­lar”

“Ah­met Fey­zi Kul Ağa­bey za­man za­man An­ka­ra’ya ge­lir ve biz­ler­le soh­bet eder­di, bir­kaç gün de ka­lır­dı. Bir gün onu bü­yük âlim­le­rin bu­lun­du­ğu Di­nî Eser­le­ri İn­ce­le­me Ku­ru­lu’na götür­düm. Ora­da Ha­san Feh­mi Ba­şoğ­lu, Ha­san Hüsnü Er­dem, Ko­a­med­din Bos­tan, Şe­hit Oral gi­bi bü­yük âlim­le­rin bu­lun­du­ğu bir ku­rul... Ben ken­di­si­ni ‘Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri­nin ta­le­besi’ di­ye tak­dim et­tim. Mü­ba­rek Ah­met Fey­zi Ağa­be­yi­miz öy­le bir ko­nuş­ma yap­tı, on­la­ra kar­şı öy­le gü­zel bir hi­ta­be­de bu­lun­du ki, Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni ve Ri­sa­le-i Nur’u an­lat­tı. Öy­le gü­zel anlat­tı ki o bü­yük âlim­le­rin ağız­la­rı açık kal­dı. Fey­zi Ağa­bey o ka­dar fe­sa­hat ve be­lâ­gat­la, o kadar gü­zel ko­nu­şu­yor­du ki hay­ran kal­dı­lar. Ona sor­du­lar: ‘Siz han­gi üni­ver­si­te­den me­zun­sunuz?’ ‘Ben Ri­sa­le-i Nur üni­ver­si­te­sin­den me­zu­num.’ di­ye ce­vap ver­di. Çok tak­dir et­ti­ler…"

“Bu ku­rul, Ri­sa­le-i Nur­la­rı tet­kik eden ku­rul­du. O za­man Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin eser­le­ri Af­yon mah­ke­me­si do­la­yı­sıy­la on bir çu­val, dört san­dık ola­rak An­ka­ra’ya gel­miş­ti. An­ka­ra Ağır Ce­za’dan Di­ya­net’e gel­di. Di­ya­net İş­le­ri Mü­şa­ve­re Ku­ru­lu bu eser­le­ri te­ker te­ker in­ce­le­di. Ce­nab-ı Hak bi­zi de ora­da va­zi­fe­len­dir­di; ora­nın kâ­tib-i me­mu­ru idik, hep­si eli­miz­den geç­ti. Ri­sa­le-i Nur hak­kın­da Ha­san Feh­mi Ba­şoğ­lu çok mu­az­zam bir ra­por yaz­dı. O ra­por, o zaman­ki Di­ya­net Rei­si Ey­üp Sab­ri Ha­yır­lı­oğ­lu’na ona­ya git­ti. Reis ra­po­ru oku­muş, sal­la­na salla­na gel­di, Ha­san Feh­mi Efen­di’ye, ‘Ho­cae­fen­di, sen Be­di­üz­za­man’a ra­por yaz­ma­mış­sın; sen med­hi­ye yaz­mış­sın, med­hi­ye... Ehl-i vu­kuf bi­raz bî­ta­raf olur, son­ra sa­na da Nur­cu der­ler, hiç ol­maz­sa bu­nu bi­raz de­ğiş­tir.’ de­di. O da ‘Pe­ki efen­dim, bi­raz de­ğiş­ti­re­lim.’ de­di, fa­kat yi­ne de çok gü­zel bir ra­por yaz­dı. ‘Ri­sa­le-i Nur eser­le­ri, dev­le­ti­miz­ce da­hi mat­lup olan bu­gün­kü gençli­ği en gü­zel ah­lâ­ka gö­tü­re­cek ayet-i ke­ri­me­le­rin mea­li, ha­dis-i şe­rif­le­rin izah­la­rın­dan iba­rettir. Ne 163. mad­de­ye, ne 5086 sa­yı­lı ka­nu­na ve di­ğer ka­nun­la­ra hiç­bir te­ma­sı yo­ktur…’ di­ye bir ra­por...

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...