BURHAN BOZGEYİK

Sarık Yasak! Camiye Gitmek Yasak!

Bediüzzaman’ı zehirleyenler, devamlı göz hapsinde tutanlar, yakınlarıyla, dostlarıyla görüşmesine dahi izin vermeyenler, bunlarla yetinmiyor, Bediüzzaman’ın sarığına da ilişiyorlardı. Bir defasında kaymakamın emriyle hareket eden jandarmalar ve bir bekçi, Bediüzzaman kırda iken yanına gidip sarığını almak istemişlerdi. Bediüzzaman’ın sert mukabelesi üzerine, “O halde bizimle karakola geleceksiniz!” demişler, alıp karakola getirince de orada sarığını çekip almışlardı. Bediüzzaman da başına bir takke vurarak evine dönmüştü.

Bu hadise olduğu sırada Emirdağ’da bulunan Binbaşı Reşat Bey, Bediüzzaman karakoldan eve dönünce kendisiyle görüşmüştü. Risale-i Nur eserlerini okuduktan sonra Bediüzzaman’a büyük muhabbet gösteren Reşat Bey, hadisenin mahiyetini ve kendilerine düşen bir vazife olup olmadığını sorunca Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî’de Hurşit Paşa’ya, Rusya’da esarette iken Rus Başkumandanına, işgal altındaki İstanbul’da İngilizlere, Ankara’da bazı mühim simalara karşı nasıl davrandığını anlatmış ve şöyle demişti:

“Kardeşim Reşat Bey! Şu Kur’an hakkı için, şu Üstadım İmam-ı Ali’nin (r.a.) Celcelutiyesidir. Ben bunu otuz senedir vird edinmişim, okuyorum. Daimî bir virdim olarak okuyorum. Fakat şu iki satır var ya, bu iki satırı hiç okumamışım. Diyeceksiniz ki: ‘Üstadım, senelerdir bunu okuyorsun da bu iki satırı niçin okumuyorsun?’

“Üstadım İmam-ı Ali (r.a.) burada buyuruyor ki: ‘Ya Said! Sen bunaldığın zaman bu iki satırı oku. Cenab-ı Hak ifritlerden sana iki hâdim gönderecek.' Ben de bunu tabii, hiddetli zamanımda okuyacağım. Karşıma geldikleri ve ‘Emret!’ dedikleri zaman emredeceğim."

“Bizim vazifemiz hizmettir. İhlâsla vazifemize devam etmektir. Ben bunu okumamışım ve okumuyorum. Yoksa bu zalimlerin bin tanesinin canını cehenneme bir günde gönderebilirim. Hiçbir talebemin de elini kana bulamam. Kuvvet var, istimâl etmek yok.” (bk. ŞAHİNER, N. Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 319)

Bediüzzaman Emirdağ’a geldikten sonra, yaklaşık bir buçuk sene kadar, ekser günlerinde ikindi vaktinde Çarşı Camiine gidiyor, yatsı namazını da orada kıldıktan sonra evine geliyordu. Ancak Kaymakam, 1946 senesi kışında Bediüzzaman’ın camiye gitmesini yasakladı. Gerekçesi de “Bediüzzaman’ın camide halkla görüşmesi” idi. Halbuki Bediüzzaman kimseyle görüşmemişti. Talebeleri Bediüzzaman’ın üşümemesi için camiin mahfelinde bir kulübecik yapmışlardı. Bazen bir mangal getirip oraya koyuyorlardı. Bediüzzaman da cemaatle namazını eda ettikten sonra bütün vaktini Kur’an okuyarak, evrad ve ezkarını yaparak geçiriyordu. Kaymakamın emriyle bu kulübecik yıktırıldı ve Bediüzzaman’a bir daha camiye gitmemesi resmen tebliğ edildi.

Bediüzzaman gibi kahraman bir şahsiyete yapılan bu muameleler halkın büyük öfkesini celbediyordu. Ancak Bediüzzaman, talebelerine sakin olmalarını, asayişi ihlâl edici davranışlardan şiddetle kaçınmalarını tavsiye ediyordu.

Dört mezhebin içtihadatına göre bu ülke “Dârü’l-İslâm”dı. Dolayısıyla Darü’l-İslâm’da kılıç çekmek caiz değildi. Çok masumlar zarar görebilirdi. Millî Şef devrinin görevlileri ise provokasyona, habbeyi kubbe yaparak çok masumun canını yakmaya alışmışlardı. Bediüzzaman’ın sükûneti ise bütün oyunları bozmaktaydı.

Bediüzzaman, Risale-i Nurların Anadolu’nun her tarafına yayılmasını, kitap olarak bastırılarak bütün muhtaç ellere ulaştırılmasını istiyordu. Zira o sıralarda minarelerde Ezan-ı Muhammedî okunmuyor, halk çocuklarına dinini öğretemiyordu. Kur’an’ın nurlu bir tefsiri olan bu eserlere şiddetle ihtiyaç vardı. Öte yandan Bediüzzaman bütün nazarların üzerine çevrilmesinden ve kendisiyle uğraşılmasından da memnundu. Zira o esnada diğer talebeleri rahatça Kur’an hizmetini devam ettiriyorlardı.

(Halil DÜLGAR, Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...