ERDOĞAN (RIDVAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan (Erdoğan) Ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile bizi hayran bıraktı. Buna bir de Rıdvan Ağabeyimizin cömertçe ikramları eklenince…

Erdoğan Ağabeyin nüfustaki ismini Hz. Üstad "Rıdvan" olarak değiştirmiş. Kendisi Rıdvan ismini tercih ederim dedi. Biz de Üstad’ımızın ve onun tercihine uyduk elbette.

Rıdvan Ağabey Risale-i Nur’u, Fırıncı Ağabey vasıtası ile çocukken 1951 senesinde tanımış; Emirdağlı merhum Ahmed Urfalı Ağabeyin yardımıyla da Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmiş. Altmış küsur senedir hiç fütur getirmeden Bursa hizmetlerinin sevdalısı olarak devam ediyor Rıdvan Ağabey.

Hz. Üstad’ın “Bursa Osmanlı’nın başşehriydi. Osmanlı çok hizmetler yaptı Bursa’da. Onun için Bursa’nın bizim yanımızda hususi bir yeri var.” sözlerini nakleden Rıdvan Ağabeyimiz; Üstad’ımızın Bursa’ya hususi alakası olduğunu bilhassa hatırlattı bize.

RIDVAN UTANGAÇ ANLATIYOR

Bursa’nın Aksu Köyünde 1939 yılında doğmuşum. Köyümüz meyveciliği ile ünlüdür. Ben meslek olarak çiftçilik, meyvecilik yaptım. Hem üretimini, hem alım satımını yaptım. 1948’de Aksu Köyünden Bursa’ya taşındık, yerleştik. O zamanlar Bursa’da otursak da yazları yine hep köye gelirdik. 1984’de tekrar köye geri döndüm.

Risale-i Nur’u Fırıncı Ağabeyle Tanıdım

1951 senesinde ilkokulu yeni bitirdiğimde Mehmed Fırıncı Ağabeyle tanıştım ben. O sırada bir hoca efendiden Kur’an’ı öğrenmeye çalışıyordum. Fırıncı Ağabey Bursa’da merhum Yaşar Şahin Ağabeyi ziyaret ederdi. Bir gün Fırıncı Ağabeyi, Yaşar Ağabeyin yanında görünce “Bu Ağabey kim?” diye sordum. “O, Bediüzzaman Hazretlerinin talebesidir.” dedi Yaşar Ağabey. “Bediüzzaman Hazretleri kimdir?” dedim. “Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda Peygamberimizin vekilidir.” dedi. On iki yaşındaydım daha. Yaşar Ağabey benim anlayabileceğim şekilde bana anlatıyordu.

Tanışmamızdan bir sene sonra 1952 senesinde Fırıncı Ağabey yine geldi Bursa’ya. “Ağabey o kitaplardan bana da getirir misin?” dedim. “Getiririm kardeşim.” dedi. Ve bana yeni harflerle daktilo ile yazılıp teksir edilmiş İkinci Şua, Mu’cizat-ı Ahmediyye ve Küçük Sözler’i getirdi. Bundan sonra Fırıncı Ağabey memleketi İnegöl’e gelip gittikçe bana hep uğramaya başladı. Yeni kitaplar getiriyordu.

1955 senesinde Bursa’da Ali Çakmak Ağabeyle tanıştım. Çarşamba günleri bizim evimizde ders yapılıyordu. Bu dersler beş-altı sene devam etti. Babamın adı Ali Osman, annemin adı Fatma idi. Onlar çok müspettiler ve Üstad’ı çok seviyordular. Bursa’da o tarihlerde en başta Ali Çakmak Ağabey, Erdoğan Ulutepe, Arif İpekdokudan, Sami Pala, Çeşmeci Hüseyin, İsmail Doyuk Ağabeyler vardı. Birkaç kere karakolluk olduk.

Bir Çarşamba bizim evde ders oluyordu. Kitapları, şu gördüğünüz kitapları polisler müsadere ettiler. Jip’e doldurup bizi de karakola götürdüler. Hâkim men-i muhakeme -takipsizlik- kararı vererek bizi serbest bıraktı.

Ben bu kitapları pür dikkat okurken, bu "Bediüzzaman Hazretlerini görmek lazım" diye içime bir ateş düştü.

Beni Üstadımızla Tanıştıran Emirdağlı Ahmet Urfalı Oldu

Beni Üstadımızla tanıştıran Emirdağlı Ahmet Urfalı Ağabey oldu. Bunun hikâyesi şöyle:

Sene 1955. Biz Bursa’da “Hâlde” meyve kabzımallığı yapıyoruz. Emirdağ’dan Ahmed Urfalı Ağabey Bursa’ya meyve işi için gelmiş. Bir kamyon ayva, elma almak istiyordu. Yardımcı olmamız için bizim ismimizi vermişler. Babama “Abi ben bir kamyon ayva, elma istiyorum.” dedi. Bir ara “Abi sen nerelisin?” dedim. “Ben Emirdağlıyım.” dedi. “Bir dakika” dedim. “Orada bir Bediüzzaman Hazretleri varmış, beni ona götürüp elini öptürürsen senin meyvelerini hemen hazırlarım.” dedim. “Tamam.” dedi. Onun işini gördük, gönderdik biz. Aradan bir zaman geçti.

17 Kasım 1958 tarihinde bir telefon geldi. Günlerden Pazartesi. “Kardeşim hemen gel. Üstadımız Emirdağ’a geldi, seni inşallah Üstad’ımızla tanıştıracağım, elini öptüreceğim.” dedi. Babam cebime 200 lira para koydu, o zaman için çok para. İki buçuk lira verdim, Eskişehir’e gittim. Oradan da bir buçuk lira verdim Emirdağ’a geçtim.

Emirdağ’ına gece saat 01 sıralarında indim. Hemen garajın yanında otel vardı, gece Ahmed Ağabeyi rahatsız etmemek için bu otele gittim. Abdest aldım, namaz kıldım, dua edip yattım. Ama benim gözüme hiç uyku girmedi. Sabah ezanıyla uyandım, koşarak camiye gittim. Namazdan sonra biraz geri kaldım ben. İmam geldi yanıma, “Kardeşim sen hoş geldin, Üstadı ziyarete mi geldin?” dedi. “Evet abi, Üstadı ziyarete geldim.” dedim. “Benim ismim Mustafa Acet. Seni şimdi Çalışkanların dükkânına götüreceğim, oradan Ahmed Ağabeyin evine, oradan da Üstada gideriz.” dedi. Çalışkanlar’ın dükkânında Osman ve Mehmet Çalışkan amcalarla tanıştım. Bana bir çay içirdiler.

O arada Ceylan abi geldi babasının yanına. Mehmet amca, oğlu Ceylan’a “Bu kardeşimiz Üstadı ziyaret etmek için gelmiş.” dedi. Ceylan Ağabey “Peki ama biz şimdi Üstad’la Isparta’ya gideceğiz baba.” dedi. Sonra Ceylan Ağabey bana “Sen koşa koşa Ahmed Urfalı Ağabeyin kapısına git, orada bekle. Üstad’ımız giderken Ahmed Ağabeyin küçük çocukları var; mutlaka onları görmek ister, onlar sever, okşar öyle gider.” dedi. Her seferinde böyle yaparmış Üstad. Sabah saat yedi gibiydi. Koşa koşa gittim Ahmed Ağabeyin evine, çocuklar küçüktü daha. Hatta Üstad Ahmed Ağabeyin büyük kızı Elveda’ya her ay bir lira tayınat veriyormuş. Elfidan halen hayattadır. İkinci kızının adı Nuriye, büyük oğlu Hamdi, ortanca oğlu Yusuf, en küçük oğlu da Said’tir. Said o zaman daha yeni yürümeye başlamıştı.

Üstadın Bursa’ya Olan Alakası

Ahmed Urfalı Ağabeyin evinin önünde Üstad’ı bekliyorum. Saat sekize on kala o kahverengi araba karşıdan gözüktü, yavaş yavaş geldi Ahmed Ağabeyi kapısının önünde durdu. Hemen Ceylan Ağabey indi. Önde Bayram Ağabey, arkada Üstad’ın yanında Zübeyir Ağabey vardı. Zübeyir Ağabey arabanın sağ kapısını açtı, Üstad’ımızın kolundan tuttu, arabadan indirdi.

Ben, çocuklar gelmeden hemen gideyim eline yapışayım dedim içimden. Hemen gittim, elini öptüm yapıştım. Üstad hiç elini bırakmadı benden. Sol eliyle de durmadan sırtımı okşuyordu. “Kardeşim sen nereden geldin?” dedi. “Bursa’dan geldim efendim” dedim. “Bursa’daki Ağabeylerin hepsinin selamlarını, hürmetlerini getirdim” dedim. “Maşallah, maşallah… Bursa’ya selam ediyorum. Bursa’ya gelemedim ama Bursa’ya öyle bir muhabbetim var ki tarif edemem. Bursa Osmanlı’nın başşehriydi. Osmanlı çok hizmetler yaptı Bursa’da. Onun için Bursa’nın bizim yanımızda hususi bir yeri var.” dedi. Sonra “Kardeşim Risale-i Nur okuyor musun?” dedi. “Okuyorum efendim.” dedim. “Risale-i Nur’u çok okuyun, başkalarına da okutun inşallah.” dedi. Sonra “Şimdi bu Ağabeylerini görüyor musun?” dedi. “Görüyorum efendim” dedim. “Aynı bunlar gibi seni de talebeliğe kabul ediyorum.” dedi.

Üstad “Evladım senin ismin ne?” dedi. “Erdoğan efendim” dedim. “Ben senin ismini değiştirsem olur mu?” dedi. “Olur, Efendim” dedim. “Senin ismin inşallah bundan sonra Rıdvan olsun” dedi. “Peki, efendim” dedim. “Bursa’daki Ağabeylerine, kardeşlerine çok selam söyle” dedi. Böyle on dakika kadar Üstadımızla konuşmamız oldu. O günlerden beri hizmetlere gidip gelmeye devam ediyoruz, elhamdülillah.

Üstadın Vefatını Hür Adam Gazetesinden Öğrendik

1959-60 senelerinde Amasya’da askerdim. Üstadımızın vefatında askerdim. Amasya’da Nedim Gürbüz, Şerafeddin Kartal Ağabeyler vardı. Yakın bölükteyiz onlarla, beraber dersler yapıyorduk. Nedim Orhan şimdi bir üniversitede hocadır. Amasya’da 1960 yılında Ramazan’dan on gün önce Tugay Camisi açıldı. Açılışa rahmetli Ragıp Gümüşpala geldi. Ramazan ayına girdik, teravih kılacağız, fakat kıldıracak hoca yok. 600-700 kişi vardı teravih için. “Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ım beni mahcup etme. Bu kardeşlerime inşallah bu namazı kıldırayım.” dedim. Ve o camide ilk teravih namazını kıldırmış olduk. Konya Ereğli’den Veysel Akçı diye bir kardeşimiz vardı, o hafızmış meğer. Utandığından çıkmamış. Nedim Orhan Ağabeye söyledim. O da kumandana söyledi. Veysel o camide vazifeli oldu, artık işi ona bıraktım.

25 Mart 1960’da Üstadımızın vefat haberi geldi, iki gün sonra geldi haber bize. Sinan Omur’un haftalık çıkardığı Hür Adam Gazetesi geldi, ondan okuduk biz. “İslam’ın Büyük Kaybı” başlığı ile Üstadımızı anlatıyordu. Beraberce ağlaştık, hüzünleştik. Benim askerden terhisim 28 Mayıs’tı. Binbaşı Cahit Batu vardı, o da Risale-i Nur’la alakadardı. Terhisime üç gün kala 25 Mayıs’ta, Cahit Binbaşı bana “Kardeşim sen git.” dedi.

Ankara’ya geldim. Ankara Ulus’ta Murat Lokantasının üstünde dersane vardı, oraya gittim. Rahmetli Bayram Yüksel ve Said Özdemir Ağabeylerle görüştüm. İhtilal’a iki gün vardı. Bayram Ağabey “Kardeşim sen bu gece burada kal, sabahleyin erkenden Bursa’ya git.” dedi. Demek ki onlar bir şeyler biliyorlarmış. 26 Mayıs’ta Eskişehir’e geldim; bayraklar asılmış, halk Menderes’i bekliyordu. 27 Mayıs’ta Bursa’ya evimize geldim. Sabahleyin ihtilal oldu.

Daha sonraları Ağabeylerle sıkı irtibatlarımız oldu. Bilhassa Zübeyir Ağabeyle Süleymaniye 46 numarada çok görüşmemiz oldu. Bir gün bana “Bak kardeşim Risale-i Nur’u günde bir sayfa okusan da olur, ama elli sayfa okumak lazım. Hem Risale- Nur’da ne yazıyorsa aynısını, tek bir satırını bile değiştirmeden okumak lazım.” dedi.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VI)

***

1939'da Bursa'da doğdu. Üstad Bediüzzaman kendilerine Rıdvan ismini vermişlerdi.

"Risale-i Nura Kavuşmam"

"Risale-i Nurlarla tanışmam 1954 yılında olmuştu. O zaman henüz on beş yaşında bir gençtim. Muhterem Fırıncı Ağabey bizim köye çok sık gelirdi. Köyümüz İnegöl yolunda olması dolayısı ile bize sık sık uğrardı. Köyde Yaşar Şahin Ağabey ile görüşürlerdi. Bir gün bana Fırıncı Ağabey Küçük Sözler'i verdi. Daha sonraları Gençlik Rehberi, Konferans ve Said Nursi isimli eserleri getirdi. Okudukça ruhum genişliyor, gönlüm bambaşka derunî hislerle doluyordu. Üstadımızla tanışmayı ve mübarek ellerini öpmeyi çok arzu ediyordum.

"Biz köyde meyvecilikle meşgul oluyorduk. Bir gün köyümüze Emirdağ'dan Ahmed Urfalı gelmişti. Meyve almak için kendisine yardımcı olduk. Ahmed Urfalı Ağabeye, Üstadımızla görüştürmesi için rica ettim. O da Üstadımızın şu anda Isparta'da olduğunu, Emirdağ'a geldiğinde beni haberdar edeceğini söyledi. Nihayet haber geldi. Bursa'dan bir otobüsle Eskişehir'e gittim. Gece saat 9:30'da tekrar bir otobüsle Emirdağ'a gittim. Hava çok soğuktu. Gönlüm Nur Üstadımıza kavuşmanın sıcak heyecanıyla tutuşuyordu. Gece saat 11:30'da Emirdağ'da indim. Daha önce memleketimden dışarıya hiç çıkmamıştım. O gece otele indim. Gözlerimi uyku tutmuyordu. Sabah ezanı ile birlikte, hemen camiye koştum.

"Üstadı Arıyorum"

"Sabah namazını kıldıktan sonra, imama doğru sokuldum. İmamdan Üstadımızı sormak istiyordum. Daha ben bir şey demeden o mübarek imam Ağabeyimiz, 'Kardeşim hoş geldin. Üstad Hazretlerini görmeye mi geldin?' diyerek beni kucakladı. O muhterem Ağabeyimiz Üstadımızın hizmetinde bulunan merhum Hacı Hattat Mustafa Acet'miş. Daha sonra beraberce rahmetli Mehmed Çalışkan'ın dükkânına gittik. Orada bir müddet sohbet ettikten sonra, tam Üstadı ziyarete gidecekken Ceylan Çalışkan çıkageldi. Üstadımızın acele Isparta'ya gideceğini söylüyordu. Tarih 1958 senesinin Kasım ayının bir Salı günüydü. Üstadıma kavuşmanın heyecan ve ulvî lezzetini unutmam hiç mümkün değildir. Rahmetli Ceylan Çalışkan Ağabey bana dönerek, 'Kardeşim sen şimdi git, Ahmed Urfalı Ağabeyin evinin önünde bekle, biz oradan arabayla geçeceğiz, seni o zaman Üstadımızla görüştürebilirim.' demişti."

"Yılmayınız, Yorulmayınız, Usanmayınız"

"Nihayet yıllardır beklediğim mutlu an gelmişti. Nur Üstad Bediüzaman Hazretlerinin arabası karşıda gözükmüştü. Araba yavaş yavaş gelerek Ahmed Urfalı Ağabeyin evinin önünde durdu. Üstadımızın yanında Zübeyir Ağabey vardı. Arabayı Ceylan Çalışkan Ağabey kullanıyordu. Önde Bayram Yüksel Ağabey oturuyordu. Ceylan Çalışkan, kapıdan inerek Üstadımızın kapısını açtı. Nur Üstadımız yavaş yavaş arabadan indi. Hemen ellerine sarıldım. Mübarek elleri pamuk gibi idi."

"Sevgili Üstadımızın mübarek ellerini öptüm, öptüm, öptüm... O heybetli simasına ve gözlerine bakamıyordum. Bursa'dan geldiğimi ve Bursalı Ağabeylerimizin selâm ve hürmetlerini getirdiğimi söyledim. Çok mütehassis oldular. 'Seni de buradaki Ağabeylerin gibi, talebeliğime kabul ettim. Senin ismini Rıdvan olarak değiştiriyorum.' dedi. Mübarek elleri ile sırtımı sıvazladı ve

'Kardeşim, Nurların hizmetinde en küçük bir hizmet, çok büyük neticeler verir. Hizmetimiz kudsidir. İman ve Kur'ân hizmetinde yılmayınız, yorulmayınız, usanmayınız.' dedi. 'Bursa'nın manevî sultanlarına, hizmet-i Kur'aniyedeki kardeşlerime binler selam ederim. Cenab-ı Hak sizleri ve bütün Nur talebelerini insî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza etsin, âmin'

diyerek bizlere dualar etti. Zübeyir ve Ceyân Ağabeylerin yardımı ile tekrar arabaya binerek yola çıktılar."

"1959 yılında vatanî görevimi yapmak için Amasya'ya gittim. Orada Nedim Gürbüz isimli muhterem bir Ağabeyimiz vardı. Bana şehirden ara sıra Hür Adam gazetesini getiriyordu. Daha sonra Şerafeddin Kartal Ağabeyle tanışmıştım. Pazar günleri Amasya'ya birlikte gidiyorduk. Orada terzi bir Ağabey vardı. Orada birlikte Nur dersleri yapıyorduk."

"1960 yılında Tugay Camii yeni açılmıştı. Ramazan ayında ilk teravih namazını kıldırmak da bu fakire nasib olmuştu. "

"Nihayet 24 Mart 1960 günü yine Nedim Gündüz Ağabey Hür Adam gazetesini getirmişti. Gazete manşetten büyük harflerle,

'İslâmın Büyük Kaybı... Üstadımız Mübarek Kadir Gecesinde Dâr-ı Bekaya İrtihal Etti.'

diye acı haberi yazıyordu. Gözlerimizin pınarından yaşlar oluklar gibi aktı.

"Cenab-ı Hak şefaatlerine cümlemizi nâil eylesin... Âmin."

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-III)

Yükleniyor...