Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 1. Bölüm
Ziyaretimize gelenler sadece Vanlılar değildi, sair memleketlerden de gelenler olurdu. Mesela, o zamanlar "Milli Talebe Birliği" Başkanı olan İsmail KAHRAMAN Bey ekibi ile birlikte bizi ziyaret ederek vefakârlık göstermişti.
Adalet Partisi’nde Maraş Senatörü olan Ahmet Tevfik PAKSU Ağabey de ziyaretçilerimiz arasındaydı. Birlikte fotoğraf çektirmiş, hasbihal etmiştik. Fazilet abidesi olan bu ağabeyimizle ilerlemiş yaşına rağmen fırsatımız oldukça görüşmeye çalışıyoruz, Allah kendisinden razı olsun.
Ağabeyim Mehmet SARIGÜL o günün şartlarındaki vasıtalarla Antalya’dan kalkıp Van’a gelerek bizi ziyaret edenlerdendi. Hamit KURALKAN Ağabey ve bilhassa Hacı Reşid ATAY Ağabey kendisine fevkalâde misafirperverlik göstermişlerdi, bir hafta kadar kalmıştı. Ağabeyim hâlâ hayattadır, doksan yaşına ulaşmış Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikramına mazhar olmuş fazilet ehli bir zat-ı muhteremdir; uzun yıllar geçmesine rağmen Van’da gördüğü hürmet ve misafirperverliği unutmamış, devamlı yâd etmiştir.
LATİF HATIRALAR
Selahaddin AKYIL mevkuf arkadaşlarımızdan olup bambaşka bir insan, ayrı bir âlemdi. Toptancı bakkaliye mağazası vardı, mağazanın idaresi son derece safi bir Müslüman ve Nur Talebesi Ercişli Muzaffer Ağa’ya kalmıştı. Akyıl, ne dükkânı düşünürdü, ne ticareti; dünya yıkılsa hiç umurunda olmazdı. İşi gücü şakalaşma ve muziplik yapmaktı. Onun bu halinden olsa gerek, namaz için toplandığımız büyük koğuşta kalan ipten saptan kopma mahpusların eğlence vasıtası olmuştu. Kendisi “basur” hastalığından muzdarip olduğundan sürekli “sinemaki” denilen bitkiyi kaynatır çay gibi içerdi, ona mülâyemet verirdi.
Bir akşam, koğuşta kalanlara “Ben size güzel bir çay içireceğim.” demiş ve her birine ikişer çay bardağı “sinemaki” içirmiş. Gece yarısı “Gardiyan aman kapıyı aç ölüyoruz!” şeklinde bağırmalarla uyandık, âdeta kıyamet koptu. Koca hapishanede bir tane banyo ve bir tane tuvalet var, ancak dar bir koridordan geçildiği için yüz mevkuf ve mahkûmun oraya birikmesi büyük sıkıntı olmakla birlikte, o kadar insanın hem ihtiyaç gidermesi hem yıkanması pek müşkildi. Şartlar son derece iptidai olmasına rağmen mahkûmlar sabaha kadar tuvalete ve banyoya taşındılar durdular. İçlerinden bir tek kişinin Akyıl’a kızdığı varit değildi, hatta herkes kahkaha ile gülüyordu.
Sivil hapishanelerde semaver veya çaydanlık ile çay demlemek, içmek rahatlığı olduğu için biz de bu durum sıkıntı olmazdı. Bizim koğuşta demliğin gaz ocağının üzerinde olduğu bir gün, Selahaddin Akyıl’ın kimseye gözükmeden koğuşa girdiğini gördüm. Baktım demliğin kapağını açmış külliyetli miktarda “sinemaki” koymak üzereydi ki bana yakalandı.
- Ne yapıyorsun, diye bağırdım.
- Kimseye söylemezsen sana 25 lira veririm, dedi.
- 25 lira az. 50 lira verirsen kimseye söylemem, dedim.
50 lira vermeyi kabul etti. Çıkarttı elli lirayı verdi. Sinemakiyi de içine kattı. Fakat çay ile birlikte olunca tesir etmedi. Hem emeline ulaşamadı hem de elli liradan oldu.
Mevsim kış, öyle ki hapishane bahçesi otuz ve kırk santimetre civarında karla kaplı. Teneffüse çıkıp bahçede volta atmak mutlaka şart. Bir gün yürürken sırtıma bir kartopu isabet ettiğini hissettim. Hemen dönüp baktım topu atan gariban utancından hemen kayboldu. Selahaddin Akyıl ise bir köşede kıskıs gülüyor; meğer bir garibana beş lira verip bana kartopu attırıyormuş. Bende bir fırsat bulup Akyıl’ın kafasına kartopu atmakla mukabelede bulunurdum.
Yemekleri arkadaşlarla beraber benim kaldığım koğuşta yerdik. Ahşap ranzanın en altına yemek kaplarını koyardık. Bir gün yemek için sofra serildi. Mustafa Ateşmen’e “Aşağıdan porselen bir tabak çıkarıver.” dedim. Tabağı çıkardı lâkin tabağın içinde bir fare var. Tabak kaygan olduğu için hayvancık dışarı çıkamamış. Rahmi Edem isimli arkadaşımız meğerse fareden çok korkarmış. Görür görmez koğuştan çıkıp kaçmaya başladı. Gardiyan Selahaddin bunu fırsat bilerek fareyi kuyruğundan tuttu, başladı Rahmi’yi kovalamağa. Nihayet Rahmi’den elli lira aldı da ancak peşini bıraktı.
VOLTA ATMAK
İlk tevkif edildiğimiz günlerde teneffüse çıkınca, birkaç mahkûmun yan yana süratle gidip gelmelerini merak ettim. Kendilerine sordum.
- Neye böyle seri bir şekilde yürüyorsunuz?
- Avukat Bey. Bu yürüyüşü yapmazsan mafsallarda kireçlenme olur, hayatın boyunca ızdırabını çekersin.
Bu cevaptan sonra sabah namazlarından sonra koğuştan çıkıp demir korkulukların önünde 25 metrelik bir mesafe vardı, orada koşarak vücudumu ısıtıyordum. Sonra demir korkuluklarda hareketler yapardım. Bu her sabah tekrarlanırdı. Van’ın soğuk kış günlerinde ziyaretçilerle dışarıda oturduğumuzda herkes pardösüyle ben ise kazakla rahat oturur üşümezdim.
Vakti değerlendirmek gerekiyordu. Bu müddet zarfında Kur’an'dan bir hayli sureleri ezberlemek imkânını Cenab-ı Hak ihsan etti.
Tevkifimizin ikinci günü Merhum Muzaffer Arslan ziyarete geldi. Bana “Gültekin Bey! Bir müddet burada kalmak mukadder. Kur’an-ı Kerim'den ezberler yap. O şekilde değerlendir.” demişti. Erol Kuralkan (merhum), Rahmi Erdem, Mustafa Ateşmen, Bahaddin Gürsoy ve ben olmak üzere her gün Cevşen okurduk.
Ramazan ayını hapishanede geçirmek nasib oldu. Rahmi, Mustafa ve Erol Kuralkan sahura kalkmak istemezlerdi. Ben kalkıp sobayı yakar, ısıtılacak yemekleri ısıtır, çayı demler, sonra Bahaddin Gürsoy’u kaldırırdım. Sahur yemeğini beraber yataklarımızın üzerinde yerdik. Bir ay böyle devam etti. Bayram namazını koğuşta ben kıldırdım. Son derece hürmet ehli olan hapishanedeki mahkûmlarla bayramlaşmamızın ayrı bir manzarası vardı.
SORGU HAKİMLİĞİNE İFADEYE ÇAĞRILMA
Tebligat geldi. Ertesi gün sorgu hâkimliğinde ifade vereceğiz. Sabah hazırlandık, ona göre giyindik. Jandarmalar geldi. Önde ben ve Rahmi Erdem, arkamızda Erol Kuralkan (R.Aleyh), daha sonra Salahaddin Akyıl ile Bahaddin Gürsoy, en arkada da Muştak Zernekli (R.Aleyh) olmak üzere kelepçelendik.
Yürüyerek adliye binasına doğru jandarmaların eşliğinde yürüyoruz. “Son Havadis” muhabiri elinde fotoğraf makinesiyle önümüze çıktı. Biz de gülerek âdeta sevinerek poz verdik. Arkamızda Selahaddin ile Bahaddin kelepçeli ellerini havaya kaldırarak güler vaziyette poz vermişler.
“Son Havadis” gazetesi fotoğrafı, İttihad ve Bugün Gazetesine servis etmiş. İttihad da resmimiz fevkalade güzel bir şekilde basılmıştı. Tabiatıyla haftalık gazete, Mersin Cezaevinde de mevkuf ağabeylerimize de ulaşmış oldu.
Merhum Vahideddin Ağabey’den bana mektup geldi. Zaten ikimiz mevkuf kaldığımız zamanda hep mektuplaşmıştık. Mektubunda hal hatır sorduktan sonra çekilen fotoğrafı “İttihad” gazetesinde görmüş "Bizim Pala ne yapıyor?" diye soruyordu. Hemen takiben Karadeniz şivesiyle;
- Hem o uşağa bir söz diyeyum da hepiniz dinleyunuz:
"Düğüne cider cibu
Düğüne cider cibu
Cürdünuz ceza evune
Cürdünuz ceza evune.""Önde gidey Gültekin
Ha uşak yoktur tekin
Eminul yoktur tekin.""Yanında Rahmi kardaş
Yuriyi gayet sakin
Duriyi gayet sakin.""Küleyi Erol Kuralkan
Sanayusunçi bir arslan
Sanayusunçi bir arslan.""Böyledir hakkun emri
Yalanuz O’na yaslan
Yalanuz O’na yaslan.""Oy! Vahdimin palası!
Horon mu ediyusun
Horon mu ediyusun.""Süngüler arasında
Süngüler arasında
Ha Uşak! Nereye gideyusun?""Pakaçok resmünüze
Bir söz diyeyum size
Ya kelunuz Mersine
Ya kelelum size
Ya kelelum size."
Vahideddin Ağabey (R.Aleyh) emekli muallimdi. Evliydi, fakat boşanmıştı. Beş altı yıl Said Özdemir Ağabeyin Bentderesindeki dershanesinde ve meşhur (27) dershanesinde vakf-ı hayat ederek kalmıştı. Çok latifeyi beceren ve seven bir ağabeydi, ayrıca tevazuun zirvesindeydi.
Sonradan Ahmed Tevfik Paksu Ağabeylerle birlikte Milli Selamet Partisinde Sivas milletvekili olarak meclise girdi ve bir devre milletvekilliği yaptı.
Hayatı boyunca Nur Talebesi olarak güzel bir imtihan verdi. Unutulmayacak hatıralarımız oldu. Bana aşırı denilecek şekilde hürmet ve muhabbeti vardı. Aramızda bir hayli yaş farkı olmasına rağmen bana hep “Muhterem Ağabey” diye hitap ederdi.
Herhangi bir yerde karşılaştığımız zaman,
- Kahramanın Ağabeyi! Kahramanın Ağabeyi! Yani Vahdi Bey’in, derdi.
Dolayısıyla kendisini de “Kahraman” ve “Bey” olarak ucundan ilan etmiş olurdu. Kıs kıs da gülerdi. “Allah Razı olsun ebeden, nurlar yağsın tepeden.” “Yaşasın İslamiyet, kahrolsun Deccaliyet.” kendisinin selamlaşmayı takiben tekrarladığı latifeli sözleriydi. Anti parantez bir yad-ı cemil kabilinden Merhum Ağabey hakkında bu kadarı ile iktifa edeceğim.
Sadede dönüyoruz:
Sorgulamayı yapacak olan hakime bekârdı, evde kalmıştı, halet-i ruhiyesi itibariyle kaprisli bir hanımdı. Sorgulamadan ziyade o yanlı, yanlış kanatlarını söyledi. Ben de mülayim bir şekilde cevaplandırdım.
Bana “İfadelerini aldığım arkadaşlarınız yüzüme bakmadan ifade verdiler. Bu nasıl iştir? Bak sen hiç çekinmeden bakarak ifade veriyorsun. Ben de onları tahliye etmedim.” dedi. Bu kadının halinden, memleket adliyesinin nasıl tiplerin ellerine tevdi edildiği anlaşılıyordu.
1968 Şubat ayının ortalarına doğru bir ziyaretçi kardeş geldi. Beni çağırttı; bahçeye doğru kenara çekildik. “Ağabey! Hamid Kuralkan Ağabey biraz evvel Hakkın rahmetine kavuştu. Erol Ağabeye bir şey duyurma.” Ne kadar olsa benim de yüz ifadem muhakkakki haliyle değişmiş olsa gerek. Ziyaretçi kardeş ayrıldı gitti. Koğuşa girdim. Baktım ki Erol merhum ağlıyordu. Kendisini teskin etmeğe çalıştım. Bana “Ben rüyasını gördüm. Boşuna saklamayın. Hamid Ağabeyimi kaybettiğimizi hissediyorum.” diyor, bir taraftan da hıçkırarak ağlıyordu.
Hamid Ağabeyin vefatı, kardeşinin hapishanede oluşu, Van’ın eşrafını harekete getirmiş. Adliyedeki hakimlere dayatmışlar. “Erol Kuralkan’ı tahliye edeceksiniz ve cenazede hazır bulunacak.” demişler. Bunları sonradan duymuştuk. Baktık gardiyan sabahleyin hapishane avlu kapısından içeri girdi ve yüksek söyle “Erol Kuralkan tahliye!” diye bağırdı.
Merhum Erol’u hemen dışarı çıkardılar ve cenazede hazır bulundu. İçeride kalan bizim kardeşlerde baktım bir durgunluk hissettim. Kendilerine “Bakınız! Surdan bir gedik açıldı. Bizi de yakında tahliye edebilirler.” dedim. Lâkin aradan bir hafta geçmişti; ne gelen vardı, ne de soran.
Takip eden haftanın başında sabah bir beyefendi ziyarete geldi. Ön taraftaki bahçede beni bekliyordu. Musafaha ettik.
- Avukat Bey! Bendeniz Van Adalet Partisi İl Başkanıyım.
- Memnun oldum.
- Biz parti olarak ağırlığımızı hâkim Mustafa Bey üzerine yoğunlaştırdık. Kendisinden rica ettik. Sorgu Hâkimliğinden dilekçe verip tahliyenizi isteyeceksiniz. Haliyle talebiniz red edilecek. Hemen akabinde Asliye Ceza Hâkimliğine itirazda bulunacaksınız. Bundan sonra da neticeyi bekleyeceğiz.
O tarihlerde Senato ara seçimleri yaklaşmıştı. Ben de parti başkanına “Gerçi çok geç olmakla beraber, yine de alakanızdan dolayı teşekkür ediyoruz.” dedim ve kendisini uğurladım.
Acilen Sorgu Hakimliğine tahliye dilekçelerimizi verdik. Haliyle hemen red edildiği bildirildi. Redde karşı Asliye Hukuk hakimliğine itiraz dilekçelerimizi yazıp gönderdik. Aradan bir hafta geçti; cevap yok. Bizim kardeşlerimiz endişe içindeydiler, onlara “Hiç merek etmeyin. Cevap geciktiyse tahliye olacağız demektir. Bu netice bunu gösteriyor.” dedim.
Ertesi günü öğle sonu bahçe kapısından gardiyan içeri girdi. Avazı çıktığı kadar bağırdı:
- Nurcular! Tahliye Nurcular! Tahliye!..
Ucunda da bahşiş olduğu için bağırdıkça bağırıyor.
Derakap beklemediğimiz bir hadise oldu. Hapishanedeki mahpus ve mahkûmlarda yüksek sesle ağlama feryad eder gibi yükseldi. Ne yapacağımızı şaşırdık. Sevinecek miyiz, üzülecek miyiz? Şaşırdık kaldık. Kendilerini teselli etmeye çalıştık. Bütün koğuşları ziyaret ederek, ağlayanları teselli ederek ancak bir iki saat sonra hapishaneden ayrılabildik.
Duruşmadan vareste tutulmadığımız için bir yıl müddetle Antalya’dan hareket ederek üç günlük bir yolculuk sonunda Van’a gelebiliyordum. Diğer kardeşlerin durumu da aynı idi.
Bir sonraki duruşma sebebiyle Van’a gelmiştik ki hapishaneye uğrayıp ziyaretlerimizi yapalım dedik. Kaldığımız koğuşa girdik, bir müddet oturduk fakat oturulacak gibi değil, ortalığı çok fena bir koku sarmış. ÇAKIROĞLU soyadlı bir ağabeyimiz mahkûm olarak aynı koğuşta kalıyordu, ona “Koğuşta çirkin bir koku var. Hiç bakmamışsınız.” dedim. Çakıroğlu bir hayli güldü ve “Avukat Bey! Aynı koku sizin zamanınızda da vardı.” Demek Cenab-ı Hak bize o kokuyu duyurmamış.
Tahliye olan kardeşlerimizle beraber yanımıza merhum Erol’u da alarak Hamid Ağabey’in mezarına gittik. Ben Yasin suresini okudum ve dua ettik.
Van’dan Antalya’ya gelmek istiyorduk, fakat Uşak Eşme’de Allah rahmet eylesin Mustafa ÇELİK kardeşimizin davasına yetişmek icab etti. Eşme’ye ulaşıp davaya girdikten sonra İzmir–Antalya yoluyla evime avdet etmiş oldum. Merhum babam ve Merhume annem tabiatıyla bir hayli sabretmekte zorlanmışlardı.