Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 3. Bölüm

YIL 1965, ERZURUM’A MERHUM MUSTAFA POLAT’IN DAVASINA GİDİŞ

Bekir Ağabeyle davaları bölüşürken ben daha ziyade Sivas’tan Urfa’ya çekilecek bir hattın batısında kalan beldeleri tercih ediyordum. İmkânlarım ancak buna elveriyordu.

Bekir Ağabey 1962 yılından itibaren dünyevi herhangi bir dava almaksızın T.C.K. 163 ile alakalı davaları münhasıran takip etmek üzere vakf-ı hayat ettiği zaman, Cenab-ı Hak kendilerinden razı olsun Topbaşlar ailesi müzaheret gösterdiler. Kendisine bir yazıhane tahsis ettiler. Van, Ağrı, Kars gibi uzak vilayetlere ve acilen yetişmesi icab eden yerlere uçak bileti alıyorlardı. Bu bakımdan Bekir Ağabey’in yazıhane kirası ödeme ve yola çıkarken zaruri masrafları tedarik etme gibi bir sıkıntısı olmuyordu. Hatta yanında kardeşlerden bir refakatçi bazı hallerde bulundurabiliyordu.

Ben böyle imkânlardan mahrum idim. Yazıhane kiramı ödeyemiyordum. Allah kendisinden razı olsun ve uzun ömür ihsan etsin, şu anda doksanıncı yaşına ayak basan Muhterem Ağabey’im Mehmed SARIGÜL tam on yıl benim yazıhane kiramı ödedi.

Davalar için yola çıkarken nazım geçen Halil YUVA (R.Aleyh) Ağabeyden (100 Lira) borç alıyordum. Cemaatimizin imkânları yoktu. Davasına girdiğimiz vilayetlerdeki ağabey ve kardeşler 20-25 lira gibi otobüs parasını bile tedarik edip vermekte zorlanıyorlardı. Birçok yerlerde yol masrafı veremiyorlardı.

Bu şartlar altında ayakkabı, elbise gibi zaruri ihtiyaçlarımı temin etmekte zorlanıyordum. Mesela, pardösüm yoktu. Kış mevsiminde bile pardösüsüz dolaşmak zorunda kalıyordum.

O yıllarda kaçak mallar Suriye üzerinden geliyordu. İkinci el elbise ve pardösüler de satılırdı. Rahmetullahi Aleyh Bayram Ağabey Kilis’ten bana ikinci el bir pardösü getirdi ve Hacı Bayramdaki (27) nolu meşhur tarihi dershanede “Fukara Avukat! Sana bir pardösü getirdim. Giy bakalım.” dedi. Teşekkür ettim ve giydim. Fakat âdeta içinde kayboldum. 56 beden bir pardösü. “Bayram Ağabey! Mahkemelerde gerek dinleyiciler ve gerekse Hâkimler bizi kelli felli Avukat zannediyorlar. Bununla onların karşısına çıkamayız.” dedim. Bayram Ağabey, “Bir terziye küçülttür, öyle giy.” diyerek ayrıldı gitti.

Cebeci’de bir talebe dershanesi vardı. Mehmet AKAY kardeş orada kalıyordu. Hemen yanına gittim. Elimdeki pardösüyü göstererek “Akay kardeş! Pardösünü getir de giyeyim, bana uygun gelecek mi?” deyip Akay kardeşin pardösüsünü giydim. Tıpa tıp uygun geldi. “Akay kardeş sen şu elimdeki pardösüyü al. Vücuduna uygun şekilde küçülttür ve giy. Ben pardösüne el koyuyorum. Buna da mecburum.” dedim. Allah Teala makamını ali etsin ve hüsn-ü hatime ihsan nasib kılsın. Akay kardeşin hediye ettiği pardösü ile belki on sene idare ettim.

Sadede dönüyorum.

Benim Erzurum’a Mustafa POLAT’ın davasına gitmem icab etti. Mevsim kıştı. Antalya’dan otobüsle hareket edip Ankara Hacı Bayram Camii civarındaki (27) nolu ilk dershaneye vardım. Tahir Mutlu Ağabey (R.Aleyh) Dr. Sadullah NUTKU Ağabey (R.Aleyh) oradalar. Beni buyur ettiler. Mehmet AKAY kardeşimizin hediye ettiği pardösü elimde. Hemen akşama doğru Sivas’a otobüsle gece yolculuğu yapıp ulaşmam icab ediyor. Tahta gibi öksürüyorum. Meğer bronşit olmuşum. Sadullah Ağabey ciğerlerimi dinledi. Ağabeyimiz dâhiliye mütehassısı idi. Göğüs hastalıklarında uzman değildi. Bana damardan bir ünite kalsiyumlu iğne zerk etti. Vücudum ateş aldı ve terledim. Yollarda misafir kalacağım beldelerde aynı iğneyi yaptırmak için beş adet kapsül aldırdı ve bana verdi.

Tahir Ağabey ile Sadullah Ağabey beni uğurladılar. Garaja gelip Sivas’a gidecek kamyondan mütehavvil otobüse bindim. Baktım otobüste kalorifer tesisatı yok. O zamanlar daha kalorifer tesisatı teknolojisi gelişmemişti. Hareket ettik. Ben her hareketimde abdestli olarak yola çıkar ve yedi adet Ayet-el Kürsi okurdum. Bunu hiç ihmal etmezdim. Tek başıma dolaşıyordum. Yanımda bir refik olmazdı. Zaten imkânlarım buna müsait değildi.

Ankara-Sivas yolu stabilize… Asfalt değildi. Zaten o yıllarda yolların ancak yüzde onu asfalttı. Otobüs 60 km. süratin üzerine çıkmıyordu. Şoföre sordum: “Kaptan Bey! Çok ağır gidiyorsunuz. Bu vaziyette on beş saatte ancak Sivas’a varabiliriz.” dedim. Cevaben otobüsün motorunu bugün rektife ettirip çalıştırdığını, motorun ancak bu sürat üzere devam edip açılmasını sağlamak mecburiyeti olduğunu ifade etti.

Otobüsün içi soğudu. Yolcuların nefes buharları otobüsün camlarında kristalize olmuş şekilde donmuştu. Hemen pardösüyü giyip başıma da namaz takkesini giydim. Artık sabaha kadar uyumak yoktu. Hasılı halk tabiriyle “buz kese kese” on dört saatte Sivas’a vasıl olduk. Sabah namazı vakti tren garının yanında indim. Çantamı aldım. 1961 yılında tam bir yıl Sivas’ta yedek subay olarak askerliğimi yaptığım için, muhiti iyi tanıyordum. Sarraf Ahmet Ağabey (R.Aleyh)'in evine kadar yürümem icab ediyordu. Aşağı yukarı iki kilometre mesafede idi. Yürümekte zorlanıyordum. Bronşit zorluyordu...

Ahmed Ağabey’in evine vardım. Kapıyı çaldım. Hemen açtı. Beni görünce şaşırdı. Çok sevindi. "Buyur! Buyur!" dedi. Musafaha ettik ve sarıldık. Hemen sabah namazını kıldım.

- Ahmed Ağabey! Erzurum’a davaya gidiyorum. Görüyorsun bronşite yakalandım. Sen acele bana yatak seriver. Kalorifersiz bir otobüsle on dört saatte Ankara’dan gelebildim. Âdeta buz kestim. Sen bana Erzurum’a trenden 1.mevki bir bilet alıver. Ben biraz istirahat edeyim.

Ahmed Ağabey tren garına hemen gitti, bilet aldı ve geldi. İki saat istirahattan sonra kahvaltı edip, trene binmek üzere gara ulaştık. Vedalaştık. Tren hareket etti. İçerisi sıcacık. Erzincan’a yaklaşırken kompartıman yavaş yavaş soğudu. Kalorifer söndü. Kondüktörü çağırdım.

- Beyefendi! Ben hastayım kalorifer neye söndü?
-
Efendim! Lokomotifin kuvveti kâfi gelmiyor.
- Neden iki lokomotif kullanmıyorsunuz?
- Beyefendi! Sizi gelin en öndeki kompartımana oturtalım.

Evet, en öndeki kompartımana geçtim. Durum iyi. Ta Erzurum yolu yarılanıncaya kadar. Arkasından beklenen akıbet geldi. Ortalık buz gibi oldu. Artık yapabileceğim bir şey kalmadı. Türkiye’nin o yıllardaki durumu açıkça görünüyordu. Lokomotif fuel-oil yakılarak çalıştırılıyordu. Anlaşılan petrol dünyada çok ucuzdu. Lokomotifin bacasının çıkardığı duman kompartımanın içine kadar tünellerde nüfuz ediyordu. Erzincan-Erzurum tren yolu sayısız tünellerden ibaret idi. Bu duman meselesi benim bronşit hastalığımı ne hale getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Sabahı takiben Erzurum’a ulaştık. Tren istasyonunda rahmetli Mustafa Polat ve arkadaşları beni karşıladılar. Delikanlı yıllarımdaki gençliğim ve vücut mukavemeti, Cenab-ı Hakkın ihsanıyla hastalığımı pek ihsas ettirmiyordu. Sadece derin derin öksürüğüm vardı.

Erzurum’da haliyle kar ve soğuk hâkimdi. Hacı Süleyman Arı Ağabeyimizin (R.Aleyh) evinde kahvaltı yapıp duruşmaya saatinde yetiştik. Mahkeme başkanı benim şiddetli öksürdüğümü görünce “Avukat Bey! Bu vaziyette gelmemeliydiniz. Mazeret bildirseydiniz kabul ederdik.” dedi. Haliyle bir şey demedim. Mustafa Polat’ın ifadesi soruldu. Merhum gür sesiyle şahane bir ifade verdi. Uzun yıllar Mustafa Polat’ın ifade veriş tarzını unutamadım. Hakikaten bir Nur kahramanı idi.

Duruşma ertelendi, mahkeme binasından ayrıldık. Erzurum’da “HÜR SÖZ” gazetesinin sahibi Mustafa Polat’ın babası Ahmed Polat Beyefendi idi (R.Aleyh) onun yazıhanesine gittik. Benim durumumu görünce dahiliye mütehassısı bir doktoru davet etti. Doktor bronşit teşhisini koydu ve on adet penisilin (kristal-penadür) iğnesi verdi. Bu iğneleri uğradığım beldelerde iğne yapan bir kardeşe yaptıracaktım.

Dava güzergâhım Trabzon’dan başlıyordu. Trabzon’a intikal ettim. Müslim SELÇUK (matbaacı) Ağabeyin (R.Aleyh) evinde misafir oldum. Baktım Merhum kahraman Ağabeyimiz Vahideddin KARAÇORLU orada. Haliyle iğneyi Karaçorlu Ağabey yaptı. Her iki Ağabeyden layık olmadığım hürmet ve ihtiram gördüm.

Ertesi sabah Trabzon da Müslim Ağabeyin davasına girdim. Duruşma talik edildi. Trabzon'da bir gün daha kalıp ertesi gün Ordu’da bir kardeşimizin davası vardı. Tevrat MÜEZZİNOĞLU Ağabey veya bir başka kardeşin de davası vardı. Dava son safhada idi. Ordu’ya Vahdeddin Ağabey ile beraber gittik. Doğru adliye binasına yetiştik ve duruşmaya girdik.

Şu anda hatırladığım bir hadiseyi de yazmadan geçemeyeceğim. Müslim Ağabeyle vedalaşmak için matbaasına vardım. Baktım Müslim Ağabey yanına gelen bir zatla konuşuyor. Tam o sırada da ben üzerlerine varmış oldum. Müslim Ağabey beni göstererek:

- “İşte Avukat Bey geldi. Polis Bey! Kendisinden sorabilirsin.” dedi. Gelen zat, sivil polis olduğu anlaşılıyor. Bana dönerek;

- Ağabey Ankara’dan soruyorlar. Biz de rapor vermek durumundayız. Burada ne kadar kalacaksınız? Sonra nereye gideceksiniz?

Bende o günlük dolaşacağım davalar ve beldeler güzergâhını açıkça söyledim. “Bizim gizli saklı bir tarafımız yok.” dedim. Memnun ayrıldı ve gitti. Anlaşılan gölge gibi takip ediliyorduk.

Tekrar sadede dönelim.

Ordu Ağır Ceza Mahkemesinde Savcı malum ve tekerleme iddiaları ihtiva eden mütalaasını arz etti. Bu işin iç yüzüne vakıf olduğunu söyleyince hiddetlendim. Çünkü müvekkilimin mahkûm edilmesini istemişti.

Mahkeme Başkanı “Avukat Bey diyeceğiniz var mı?” Hemen ayağa kalktım. "Müdafaamızı gelecek celse yapacağız. Ancak Sayın Savcının mütalaası son derece klişeleşmiş, Risale-i Nur müellifini haksız yere karalamaya matuf, tamamen iftira ve bühtanlara dayanan iddiaların bir tekrarından ibarettir. Bu iddiaları, bu bühtanları dile getirenler, Risale-i Nur kitaplarından bir sahifeyi zahmet buyurup anlayarak okumamışlardır. Bu tarzdaki bir mütalaaya karşı müdafaamızı yapmak üzere vekil verilmesini istirham eylerim. Müdafaa için ertesi duruşma günü mahkemece tarafıma bildirildi. Vahdeddin Ağabey “Sen konuşurken Savcının yüzü kızardı ve bozardı.” dedi.

Adliye binasından ayrılacaktık ki Abdurrahman KİŞİOĞLU (R. Aleyh) ile karşılaşıverdik. Bu zat-ı muhterem ile 1962 yılında Merzifon da yedek subay olarak askerlik yaptığım devrede Amasya’da bir derste tanışmıştık. Son derece mütevazı, halis, safi bir Nur Talebesi; Cumhuriyet Savcısı olduğunu öğrenmiştim. Abdurrahman Bey bu üstün vasıfları dolayısıyla meğer yukarıdaki tayin mercileri tarafından şehir şehir vazifelendirilerek âdeta sürgüne gönderiliyormuş. Nitekim bir iki sene sonra Sungur Ağabey, Vahdettin KARAÇORLU ve arkadaşlarının Mersin Ağır Ceza Mahkemesindeki davasında Savcı olarak sürgüne gönderilmesi sebebiyle kendisiyle karşılaşmak nasib oldu. Aynı zamanda yine acib bir tevafuk ki Ordu’daki mahkemede tartıştığımız Savcıda yine Mersin’e tayin edilmiş. Onunla da savcıların odasında karşılaştık. Bu arkadaşımız, kitapları, benim o çıkışmamdan sonra tetkik etmiş ve Nur’a dost olmuş.

Abdurrahman KİŞİOĞLU takriben on beş yıl evvel Hakkın Rahmetine kavuştu ve Isparta mezarlığına defnedildi. Sungur Ağabey Korkuteli’deki okuma programından ayrılarak cenazesine iştirak etmişti. Ben programdan ev sahibi olarak ayrılamadığım için gidememiştim. Allah makamını âli kılsın.

Ordu’dan ayrılıp gideceğim güzergâh Samsun-Ankara-Adana- İskenderun ve Antakya. Bu vilayetlerde davalara girmem mevzubahis. Penisilin iğnelerini de yaptırmayı ihmal etmiyordum. Adana’dan İskenderun’a giderken eski yol üzerinde bir cırcır fabrikası vardı. Rahmetlik Ökkeş CANSIZ kardeşimiz bu fabrikada yetkili olarak çalışırdı. Nurani ve halis bir zattı. Kendisine misafir oldum. Penisilin iğnesinin bir tanesini Ökkeş Bey yapıverdi.

Ertesi sabah erkenden Antakya’ya bulabildiğim bir vasıta ile -bu bazen bir kamyonun şoför mahalli olurdu- Antakya’ya intikal ettim. Ağır Ceza Mahkemesi, hükümet binasının alt katında bulunuyordu.

Ağır Ceza Mahkemesi başkanı ve diğer aza hâkimler Risale-i Nur mevzusunda aleyhte şartlanmış tiplerdi. İki dava vardı. Birisi Merhum Halid Konyalı, diğeri de Elaziz’de bulunan Muhammed ORAKÇI kardeşimizin idi. Muhammed Kardeş sarışın, nurani, gencecik fidan gibi bir delikanlı idi. Antakya’ya bir vesile ile gelmiş, polis şüphelenmiş, valizinde Risalelerden birkaç kitap bulmuş. Bundan dolayı 163. maddeden dolayı Ağır Ceza Mahkemesinde hakkında dava açılmıştı. Her iki kardeşimizin davası gerek Bekir Ağabey’i ve gerekse beni bir hayli meşgul etmişti. Çok defalar gittik geldik.

1965'de Burdur’da benim ilk defa girdiğim dava münasebetiyle Yargıtay Ceza Genel kurulunda o zaman ki Hükümet ve Genelkurmay’ın baskılar ile Risale-i Nurlar hakkında mahkûmiyet kararı çıkarılmıştı. Hâkimlere de bu konuda baskı yapılıyordu. Hâkimler artık büyük bir imtihanla karşı karşıya idiler. Bu imtihanı kazanan çok şerefli hâkimler gördük. Cenab-ı Hak onların uhrevi makamlarını âli kılsın.

Antakya’daki Ağır Ceza Mahkemesi hâkimleri bu mevzuda son derece menfi ve peşin kanaat sahibi olduklarını tutumları ile belli ediyorlardı. Bu bakımdan davaları uzatma cihetine gidiyorduk.

1965 yılında Süleyman Demirel’in Adalet Partisi kahir ekseriyetle iktidara gelmişti. 163. maddenin aksi istikametteki fikir suçları konusu teklifi meclise getirilmişti. Bütün halinde 163. maddenin bütün fıkraları teklifte af şümulüne dâhil edildiği halde, sonradan bir manevra ile 1.fıkra teklifin dışına çıkarıldı. Sadece propaganda ile alakalı 4.fıkra af şümulüne alındı. Süleyman Demirel ve arkadaşlarına itimat sarsıldı. Milli Nizam ve arkasından Milli Selamet partilerinin kurulması böyle bir neticeden kaynaklanmıştı.

Her neyse Muhammed Orakçı ve Halid kardeşimizin davaları çıkarılan af kanunu ile düşmüş oldu. Ama Allah kendisinden ebeden razı olsun Doktor Mehmet AKAY kardeşimizin 163. maddenin 1.fıkrasından mahkûmiyeti af dışında kaldığından, Erzurum'da yedek subay teğmen olarak askerlik yapmakta iken, terfileri sökülmüş, er olarak hapsedilmek suretiyle cezası infaz edilmişti.

BİR TRAFİK KAZASI

Gaziantep’te müteaddit Risale-i Nur davaları altmışlı yıllarda cereyan etmişti. Bu davaları Bekir Ağabey’le bir taksimat, bir iş bölümü üzere takip ediyorduk. Bazen Bekir Ağabey, bazen ben gidiyorduk.

Benim gitmem icab ettiği bir gün… Antalya’dan derme çatma bir otobüsle on dört saat sonra sahil yolundan Adana’ya vasıl oldum. Kuruköprü mahallesinde dershane vardı. Başkaca da dershane yoktu. Abdullah YEĞİN Ağabeyimiz ve Bekir YALIM kardeşimiz kalıyordu. Bir de “Nur Dede” kalıyordu; yaşlı beyaz sakallı bir pir-i fani… Devamlı Risale dağıtan, Cevşen okuyan, dua eden mübarek bir zat. Allah rahmet eylesin.

İkindine doğru dershaneye vardım. Yemek yemem icab ediyordu. Dershanede yiyecek yok. Allah Gani Gani rahmet eylesin Cebrail Ağabey hemen içeri girdi. Halden ferasetiyle anlayan bir mübarekti. Kendisi İmam Hatip Okulunda aşçılık yapardı. Adana’daki ağabey ve kardeşler kendisine kısaca “Cibril Ağabey” derlerdi. Müsafahadan sonra “Avukat Bey! Sana hemen bir yemek hazırlayalım.” dedi ve dışarı çıkıp bir kilo kadar et kestirip getirdi. Mutfakta ocağın başına geçti. Yarım saat içinde tavada zeytinyağı ile kavurma tarzında pişirdi. Yanına da kuru soğan, önüme koydu. “Buyur bakalım. Kemal-i afiyetle ye.” dedi.

Yeni bir beldeye gidildiği zaman Efendimiz (asm), oranın soğanının yenilmesini emrediyor. Samimi, hasbi bir gayretin neticesi olan böyle bir yemeğin haliyle tadı başka olmuştu. Cenab-ı Hak sevabını halk etsin.

O yıllarda Adana ile Gaziantep arasında Amerikan Şavrole taksiler dolmuş olarak çalışıyordu. Bekir YALIM kardeş bana refik oldu. Akşam namazından sonra taksi dolmuşa bindik. Hareket ettik. Yol iki şeritli ve dar idi. Yüzde ellisi asfalttı. Osmaniye’yi geçmiştik. Bir köprüyü aşıp sağa doğru bir virajı alacağımız hengâmda büyük bir petrol tankeri bizim gidiş şeridimizi de daraltacak şekilde önümüzde beliriverdi. Yüz metre kadar şarampolde gittikten sonra şoför taksiyi yola çıkardı ve durdu. “Ağabey! Fren patladı. Geçmiş olsun.” dedi. “Kardeşim sen ilerideki benzin istasyonunda bırak. Sana ücretini verelim. Bu vaziyette gidemeyiz.” dedim. Şoför cevaben “Ağabey! Ben freni körelteceğim. Hiç korkmayın rahat gideriz.” dedi. Bütün gün yağmur yağdığı için her taraf ıslak. Bu vaziyette freni nasıl köreltecek diye düşünmedim değil. Şoför arabasının altına şöyle bir baktı. “Tamam. Gidebiliriz." dedi.Kendisini ikaz ettim. Pek güvenemedim.

Antep yolu o yıllarda “Gâvur Dağı”ndan giderdi. Üstad Hazretleri vefat edeceği günün bir öncesinde Urfa’ya giderlerken bu dağdan geçtiler. Bunu takip eden hem de 27 Mayıs darbesinden sonraki bir yıl içinde Gâvur Dağı’nın ismi “Nur Dağı” olarak değiştirildi. Eskiden bu dağa, dar ve virajlı bir yoldan tepeye çıkılır, zirveden aşağıya Fevzi Paşa kasabasına kadar en az 600-700 metre irtifadan yine aynı şekilde virajlı dar bir yol halinde inilirdi. Allah muhafaza buyursun yolun sağ ciheti uçurum. Bir kaza anında kurtulmak çok zor.

Her ne ise… Şoför bizi zirveye kadar sağ ve salim çıkardı. Önümüzde yine bir petrol tankeri var. Aşağıya sallanacağız. Şoförü ikaz ettim: “Kardeşim ben senin freni körelttiğine pek inanmadım. Birinci vitese al yavaş yavaş tankeri takip et.” Ben sanki ikaz etmedim gibi, ikinci viteste inmeğe kalktı. Öndeki tanker kaymamak için yavaşladı. Zira ortalık yağmurdan cıvık cıvıktı. Bizim şoför fren yapmak istedi. Fren tutmadı. 50 metre kadar aramızda mesafe var. Rampa aşağı sallandığımız için bizim taksi süratlendi. Şoför paniğe kapıldı. Kendisine “Kardeşim tankerin sol arka tekerini ortalayıp o şekilde vur!” diye bağırdım. Ne çare, tam arkasının ortasına vurdu. Bereket altına girmedik. Cenab-ı Hak muhafaza etti.

O devirlerde emniyet kemeri, koltukların üstünde başlık yoktu. Alnımı konsüle çarpmışım. Çarpma da oldukça sert olmuş olmalı ki sağ ön kapı yumuldu. Kapıyı açıp çıkamadım. Tanker de bizim kayarak çarptığımızı zannederek yürümeye meyledince bağırdık: “Dur! Dur!” Sesimizi bereket duydu ve durdu. Allah selamet versin. Şefkat ve muhabbet kahramanı Bekir YALIM kardeş arkada uyuya kalmış, meğer çarpma anında hemen uyanmış ve “Eyvah! Ağabeyi kaybettik.” demiş. Beni sağ olarak görünce dünyalar onun olmuş. Arabadan bir şekilde indim ve sol tarafta şarampol içinde gördüğüm irice bir taşı iki elimle kaldırarak getirip taksinin ön tekerinin önüne koydum. Şoföre: “Bizi aldattın. Hem kendi hayatını ve hem de bizim hayatımızı tehlikeye attın. Kardeşim sana herhangi bir ücret de vermeyeceğiz. Ne halin varsa gör.” dedim.

Yolda beklerken bir tanker geldi. El kaldırdık. Şoför mahalline bizi ücret karşılığı aldı. Sabah namazına doğru Gaziantep’e dershaneye ulaştık. Rahmetlik can kardeşimiz Nazım GÖKÇEK (R. Aleyh); “Aziz Ağabey! Hoş geldiniz, safa getirdiniz.” diyerek deruni bir hürmet ve muhabbetle bizi karşıladı. Kucaklaştık. Alnımdaki şişkinliği görünce “Muhterem Ağabey! Geçmiş olsun. Ne oldu?” diye sordu. Ben de yaşadıklarımızı anlattım. “Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun! Bir hıfz-ı İlahi yetişti.” dedi.

Namaz kılıp iki saat kadar istirahat ettikten sonra Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesindeki davaya katılmak üzere Adliye binasına vardık.

Çağrıldık… Bir kardeşimizin T.C.K. 163 maddeden hakkında açılmış bir davanın ilk duruşması idi. Şu anda ismini hatırlamadığım bir muhterem Ağır Ceza Mahkemesi başkanı vardı. Vefat etmişse Cenab-ı Hak ona cennetini ihsan etsin. Hanımı da aynı şekilde Nur'a muhib ve dost bir hâkime imiş. Mahkeme başkanı, savcının müsbet mütalaasına müteakip bana dönerek “Avukat Bey. Kaleme gidip yarım saat kadar dosyayı inceleyin ve müdafaanızı yapın. Davayı bitirelim.” dedi. İlk defa bu tarz bir anlayış ile karşılaştım. Kaleme gittim ve dosyaya bir göz gezdirdim. Tekrar çağrıldık ve on-on beş dakika kadar hulasa halinde, şifahi, irticali bir müdafaa yaptım. Başkan diğer azalarla fısıldaştı ve hemen akabinde beraat kararını açıklayıp kâtibe yazdırdı. Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun. Türkiye’de böyle kahraman hâkimler vardı.

BİTLİS’TE YAŞAR DAMGACI AĞABEY’İN (R.ALEYH) DAVASI

Yıl 1966… Bitlis’te bakkallık yapan son derece sadık ve kahraman bir ağabeyimiz vardı. Yaşar DAMGACI. Risale-i Nur kitaplarını muhtaç gönüllere ulaştırma cehd ve gayreti içinde. Her ne pahasına olursa olsun Risalelerle hem hâl olmuş ve başkalarının imanını takviye ve onların istifadesini temin etmek istikametinde âdeta vakf-ı hayat etmiş kahraman bir ağabeyimiz.

Hakkında takibata geçilmiş, savcılıkta ifadesi alındıktan sonra tevkif edilmiş.

Yaşar Ağabey’in ilk duruşmasında Merhum Bekir Berk Ağabeyimiz hazır bulunmuş. Tahliye talebinde bulunmuş. Fakat talep reddedilmiş. İkinci duruşmaya benim gitmem icab etti. O zamandaki derme çatma otobüslerden birisine binip on beş-on altı saatte Adana’ya geldim. Adana’dan Antep’e de yine taksi dolmuşlara binerek dört saat sonra vasıl olabildim.

Nazım Kardeş (R. Aleyh) bana refik oldu. Yine derme çatma bir otobüs ile Urfa üzerinden Diyarbekir’e ulaştım. Diyarbekir’den Van’a kalkan otobüslere baktık. Yer bulabildik ve Bitlis’e gece yarısı varabildik. Hemen Yaşar Ağabey’in evini sorduk. Hemen halktan birisi önümüze düşüp eve kadar rehberlik etti.

Yaşar Ağabey’in evi hakikaten bir hanedan evi. Dış duvarları kalınlığı iki metreden aşağı değil. Tamamen taş duvar. Pencerelerin her birisi iç içe iki ahşap doğramalı. Bitlis’in kışına göre düşünülmüş. Yani dışa bakan tarafta ahşap doğrama bir pencere, iç tarafta da ikinci bir pencere… Geniş geniş odalar. Kapılar dolaplar şahane ahşap işlemeli. Misafir kalacağımız odada büyük bir kömür ve odun sobası. Oda tabanında antika denilebilecek kıymette halı. Merhum Ağabey mevkuf, çocukları etrafımızda pervane gibi. Layık olamayacağımız bir hürmet. Misafirperverliğin zirvesini müşahede ettik. Soba yakıldı. Çaylar demlendi ve hemen yataklar serildi.

Ertesi sabah kahvaltıyı müteakip Tatvan’a, Rahva geçidine doğru giden rampalı yolun üstünde bir hükümet binasına doğru yayan olarak gittik. Bu binanın bodrum katı Ağır Ceza Mahkemesi salonuna açılıyor. Salonda delik deşik olmuş büyükçe bir saç soba kurulu. Soba yakılmış. Fakat deliklerden duman çıkıyor. Dumanın kesafetinden salonun içi sisli bir havayı andırıyor. Vekâletnamemi ibraz ettim. Mahkeme başkanı bakınca Antalya Barosu avukatı olarak gördü ve bana mütebessim bir çehre ile manalı manalı baktı. Ben de kendisine “Sayın Başkanım. Sizi anlıyorum. Bu kadar namüsait şartlar altında icra-yı adalette bulunuyorsunuz. Allah yardımcınız olsun.” dedim. Duruşma icra edildi. Ben kalktım müsaade istedim ve tahliye talebinde bulundum. Başkanın "Mütalaanız nasıldır?", demesini beklemeden Savcı Bey ulu orta Risaleler ve Üstad hakkında iftira ve bühtanları sıralayarak tahliye talebimin reddini istedi. Ben hemen ayağa kalktım. Cevap vermek istedim. Başkan müsaade etmedi. Israr ettim. Kibarca “Avukat Bey, karşılıklı Savcı Beyle söz düellosu yapmanız uygun düşmüyor. Netice itibariyle değerlendirip karar verecek olan biziz.” Savcı oturduğu yerde homurdanmakta devam ediyor. Haliyle bende hiddetlendim ve kendisine oturduğum yerden göndermelerde bulundum. Damgacı Ağabey bu duruşmada tahliye edilmedi. Haliyle canımız da sıkılmadı değil.

Nazım Kardeş ile Bitlis’ten bulabildiğimiz bir vasıta ile Kurtalan’a intikal ettik. Kurtalan ismini, sık sık tren yolculuğu yaptığımız 1950-1960 yılları arasında Express tren vagonlarının giriş kapılarının yan taraflarındaki levhalar üzerinde en son varılacak belde olarak çok defa görmüştüm. Kurtalan’daki Ağabey ve kardeşler çok sıcak alaka ve muhabbet izhar ettiler. Ramazan ayında olmamız hasebiyle oruçtuk. Dershane olmadığı için bir kardeşimizin evinde bir araya geldik. Nazım Kardeş ve ben sıra ile ders yaptık, kısmi izahlar yaptık. Mevsim kış olması sebebiyle gündüz haliyle kısa. İftar vakti çabuk geliverdi. Kardeş ve ağabeylerle iftar ettik. Akşam, yatsı namazları, bilahare de teravih namazını benim imamlığımda beraber kıldık. Kurtalan’dan Batman’a tren ile yolculuk yapmayı kararlaştırdık. Bizi uğurladılar. Batman’da “Şah Mehmed (R. Aleyh) Ağabey"in adresini yazdırdılar.

Sahur vakti Batman’a tren ulaştı. İstasyonda durdu. Nazım Kardeşle indik. Tarife göre “Şah Mehmed’in evi istasyona yakındı. Evi müsait ise bizi buyur edebilirdi. Müsait değilse tavsiye edeceği bir otel olabilir, düşüncesiyle evine doğru yürüdük. Yol üzerinde öyle çamur var ki nerede ise ayakkabılarımızı ayağımızdan âdeta söküp alacak. Evi bulduk. Avlu kapısındaki zile bastık. Şah Ağabeyin uyandığı pencere ışıklarının yanmasıyla belli olmuştu. Yerden bir evde oturuyordu. Kapı açıldı. Şah Ağabey dışarı çıktı. Avlu kapısına doğru yürüdü ve kapıyı açtı. Nazım kardeşle ikimize baktı. Bir şeyler söyledi. Söylediği şeylerinde bir manası yoktu. Kapıyı hemen yüzümüze kapattı ve evin kapısını açıp içeri girdi. Ev kapısını da kapattı.

Bir şey diyemezdik. Nazım Kardeşe (R. Aleyh) “Nazım! Çabuk yürü. Tren daha hareket etmeden yetişelim ve Diyarbekir’e gidelim.” İstasyona yetiştik, ama trende hareket etmiş oldu. Hemen bir otel aramaya koyulduk. Rastladığımız otelden iki kişilik oda olup olmadığını sorduk. Birinci katta bir oda var bakın dedi. Yukarı çıktık bakmakla meşgulüz. Derken “Şah Mehmed” çıkageldi. “Ağabeyler çok özür dilerim. Uyku sersemliği ile ne dediğimi de bilemiyorum. Eve dönüp girdiğimde kendime geldim. Sadece iki kişi geldiğini hatırladım. Acaba kötü bir söz mü dedim, şeklinde endişe ettim ve hemen giyinip yola koyuldum. Sizin bir otele gidebileceğinizi tahmin ettim. Hemen buraya gelip sordum. Sizin yukarıya çıkıp odaya baktığınızı söylediler. Hemen koşarak geldim. Aman beni affedin. Ama otel olarak burası olmaz. Daha iyi bir otel var. Oraya gidelim.” dedi.

Şah Mehmed kardeşimiz (R. Aleyh) daha güzel bir otele bizi götürdü. Yer ayırttı. Hemen otelden çıkıp yarım saat zarfında etli ve peynirli pide yaptırıp getirdi. Çay ile birlikte üçümüzde bol bol sohbet ederek sahur yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Zaten yol masrafı da verilemediği için cebimde ancak o gece yatma parası kadar bir meblağ vardı. Onu da versek yiyecek alacağımız para bulamayacaktık. Nazım Kardeş “Ağabey hangi zor şartlar tahtında davaları takip ettiğinize müşahhas olarak şahit oldum. Aziz ol! Muhterem Ağabey.” diyerek deruni muhabbet ve hürmet duyguları içinde takdiratını ifade etmiş oldu.

Vakit müsait olduğu için Batman’da iki gün daha kaldık. Hacı Mirza Ağabey ile tanıştık. Kendisinin dinç olduğu yıllar. Son derece mükemmel bir Osmanlı Türkçesi ile nükteli ifadelerine şahit olunca sormadan edemedim: “Hacı Ağabey! Tahsilin nedir ?” Şöyle cevap verdi: “Risale-i Nur Mektebi irfanından mezun oldum.” Anlatmaya başladı. Hacı Mirza Ağabey Türkçeyi ancak askerlikte öğrenebilmiş. Askere ilk alındığı anlarda çavuş kendisine “Mirza, kazan kaynamış mı kaynamamış mı? Öğren gel.” demiş. Mirza Ağabey gideceği mahalle kadar “kaynamış mı, kaynamamış mı” bu iki kelimeyi sırf unutmamak için devamlı tekrarlayarak gitmiş. Vardığında “Kaynamış mı? Kaynamamış mı?" diye sorunca aldığı cevap “Kaynamış” olmuş. Çavuşun yanına gelinceye kadar “Kaynamış, kaynamış” bu kelimeyi tekrarlamış. Sonunda “Kaynamış kumandan.” demiş. Böyle bir zat Risale-i Nurları asli metninden okuyup hazmedecek ve fevkalade bir hatip kesilecekti.

İki binli yılların başlarında Süleymaniye’deki Vakıf misafirhanesine benimde bulunduğum bir anda Mirza Ağabey de misafirdi. Refah Partisini temsilen Recai Beyle birlik Recep Tayyip Erdoğan gelmişlerdi. Sırf nazikâne bir ziyaret için. Orhan İnalöz Bey de vardı. Yukarıya çıktık. Beş on dakika çay içtik. Bu hengâmda Mirza Ağabey Tayyib Bey’e kerametvari bir şekilde “Tayyib Bey! Biz sizi çok ciddi olarak seviyoruz. Kavl-i Leyyin ile konuşmalarınızı ayarlamanızı tavsiye edeceğim. Başınıza bir bela getirirler diye endişe ediyorum.” demişti. Hakikaten az zaman geçtikten sonra okuduğu bir şiirden dolayı, sonradan hapis hayatını getirecek bir neticeyi âdeta haber veriyordu.

Batman’da alim ve fazıl Salahaddin Kaplan Hocamız (R. Aleyh) merkez vaizliğini deruhte ediyordu. Hocamız her ikimizle hürmetkarane bir şekilde alakadar olmuştu. Mirza Ağabey Batman’daki petrol kuyularını gezdirdi. Nazım Kardeşle birlikte kendileriyle vedalaşarak Diyarbekir’e doğru hareket ettik...

Yükleniyor...