Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 4. Bölüm

Yıl 1965 veya 1966 yılı yazı… Haziran ayı sonlarına doğru yine Merhum Mustafa POLAT’ın davası için Erzurum’a o günkü vasıtalarla iki veya üç gün yolculuktan sonra varmak nasib oldu. Mehmed Kırkıncı Hocamız beni karşılattı. Bu arada Bekir Ağabey’de başka bir davadan dönerken Erzurum’a geliverdi. Beraberce Mustafa POLAT’ın duruşmasına girdik. Duruşmadan çıktıktan sonra Süleyman Emmi’nin (Arı) kümbet dershanesinin yakınındaki evine davet ettiği söylendi. Davete icabet ettik. Kırkıncı Hoca da orada hazır bulunuyordu. Yer sofrasındayız. Besmele çekip yemeğe başladık. Bir taraftan da sohbet ediyoruz ve şakalaşıyoruz.

Bekir Ağabey, heyecan adamıydı. Hiç münasebet yokken sağ omzuma iki sefer yumruk salladı. Kırkıncı Hoca bu tarz muameleyi yadırgadı. Yüz ifadesinden anlaşılıyordu. Ben ise hiç istifimi bozmadan konuşmama devam ettim. Bekir Ağabey’in bu tarz fevri hareketleri geçici idi. Biraz geçtikten sonra özür diler ve tekraren yine bir yumruk sallardı. Kırkıncı Hoca yıllar boyunca bunu unutamadı. Bana hep “Bekir Ağabey’i sen fevkalade bir anlayışla hep idare ettin.” derdi.

Yemeği müteakip Bekir Ağabey (R. Aleyh) başka davaya yetişmek üzere ayrıldı. Benim iki veya üç günlük Erzurum’da kalmak için müddetim vardı. Kırkıncı Hocam ve Merhum Demirci Hocam ile beraber bir gün beraber olduk. Kırkıncı Hocam Risale-i Nur hizmetinin Erzurum'da nasıl başladığını anlatırken, şivesine aşina olamadığım için anlamakta zorluk çekiyordum. Aradan geçen yıllar boyu hizmet arkadaşlığımızda şivesine haliyle aşina olduk.

Merhum Demirci Hoca o yıllarda merkez vaizi idi. Son derece hatipti. Bana Erzurum’daki merkez camileri gezdirdi. Cemaate iştirak ettik. Namaz sonlarında da Kur’an'dan aşir okuttu. Haddimin fevkinde bir teveccüh oldu. Bir ara ikindi namazını kıldığımız bir camide de Amme suresini okumuştum. Aşk ehli meczub bir mübarek peşimize takıldı. Etrafımızda beyitler okuyarak dolaşıp durdu. Elinden zor kurtulduk.

Tevafuk, ertesi günü de Merhum Muzaffer Arslan Ağabey çıka geldi. “Vaktiniz müsait ise beraber İspir kazasındaki köyüme gidelim. Ben sizi orada misafir edeyim. Hiç olmazsa köyümü, akrabalarımı görmüş olursunuz.” diyerek bize davette bulundu. Teklifine hayır demedik. Hocam, ben ve Astsubaylıktan ayrılma İbrahim Kipel ve Muzaffer Ağabey bir otobüse binerek hareket ettik. Öğle vaktini takiben İspir merkezine vardık. Kur’an Kursu Hocası Merhum ve Şehid Abdülkadir Hoca bizi karşıladı. Çarşı merkezinde bir esnaf kardeşimizin dükkânın da buyur edildik. Çaylar geldi, içmeye koyulmuştuk ki kapıda uzun boylu, yakasız cübbe şeklinde pardösü ile bir zat-ı muhterem beliriverdi. Elinde bir ustura, diğer eline sürterek bilemeye çalışıyor. Ağrılı Nazım AKKURT (R. Aleyh). Aramızda şu konuşma geçti:

- Nazım Ağabey! Nedir bu halin?

- Ağabey! Bir berberde tıraş olurken adamın birisi geldi. Beni görünce Üstad Hazretlerine küfür etti. Tıraş olduğum için kendisine “Sen beni bekle. Seninle görüşeceğim…" dedim. Beni beklemeden kaçtı. Bende berberden bu usturayı aldım. Bütün çarşıyı aradım, bulamadım. Bulsaydım ibret-i âlem için kulaklarını kesecektim.

- Nazım Ağabey! Deliliği bırak! Maşallah müsbet hareket etmeyi iyi öğrenmişsin.

Ne kadar da olsa şarkın insanının aldığı bir terbiye vardı. Benden yaşça çok büyük olmasına rağmen bana "Ağabey" diyerek, bütün hayatı boyunca hürmet eden Merhum Nazım AKKURT hemen usturayı iade etti. Beşeri bir takım zaafları yanında Merhumun en büyük vasfı Üstadı uğrunda canını feda etmeye hazır olması idi. Cenab-ı Hak makamını âli kılsın.

Bir saat kadar hasbihâl ettik. Bilahare Muzaffer Ağabey (R. Aleyh)’in köyüne yayan olarak gitmek üzere hareket ettik. Köy bir-iki kilometre kadar mesafede idi. Çoruh nehrinin karşı tarafına geçmemiz icab ediyordu. İspir şehir merkezi yaklaşık iki yüz metre yükseklikte bir tepenin üzerinde kurulmuştu. Bu tepenin nehre bakan tarafı gayet dik ve sarptı. Patika bir yoldan vadiye doğru indik. Nehrin bir tarafından diğer tarafına gergin bir şekilde çekilmiş kalın iki halat üzerine inşa edilmiş tamamen ahşap bir köprüden karşı tarafa geçecektik. Gerçi köprünün iki tarafında da korkuluk yapılmıştı. Haliyle yürürken köprü sallanıyordu. Korkak ürkek birisinin geçmesi mümkün değil. Besmele çekip, rahat bir şekilde geçtik. Nehrin kenarındaki patika yoldan yürüyorduk. Baktık bir adam merkebe binmiş geliyor; şehir merkezine doğru. Tam karşılaşmıştık ki merkebin ayağı kaydı, tökezledi. Adam da merkepten düştü. Irmağa da düşmek üzere iken İbrahim Kifel kolundan tuttu. Düşmesine ve boğulup kaybolmasına mani oldu. Aldülkadir HOCA (R. Aleyh) bağırdı: “İbrahim Bey! Tutma. Düşsün boğulsun hain!” Abdülkadir Hoca son derece mülayim, mübarek bir insan olmasına rağmen bu tarzdaki infialine bir mana verememiştik. Hemen mübarek zat izah getirdi: “Bu hain! Çoluk çocuğunun nafakasını esirgeyip kumar oynamaya geliyor.” deyince durumu anlamış olduk.

Muzaffer Arslan Ağabey (R. Aleyh)’in “Yukarı Kaan” köyüne vardık. Ağabeyin doğduğu evde amcasının hanımı tek başına kalıyormuş. Hanımcağız Muzaffer ağabeye sarıldı. Gözlerinden öptü. Hasret kalmış. Muzaffer Ağabey her sene yazın gelip bu ziyareti tazelediğini söyledi. Haliyle çok faziletli ve vefalı bir hareket tarzı olarak müşahede ettik. Ve takdir ettik. Evler toprak damlı. Elektrik yoktu. Gaz lambası ile idare ediyorlardı. Akşam olunca sivrisinekler, hoş geldin demeye başladılar. Benim cilt yapımda onların hazzedeceği bir fıtratta olduğu için, onların hücumundan kurtulmam mümkün görülmüyordu. Köylülerden birisi ziyaretimize geldi. Hemen tezek yaktı. Tezeğin dumanından sivrisineklerin teberi edeceğini düşündü. Ne çare. İbrahim Kifel'de meğerse “astım” hastalığı varmış. Sabaha kadar boğulacak şekilde öksürdü ve bizi de uyutmadı. Köy halkının geçim kaynaklarından birisinin kuru dut olduğunu gördük. Nehrin havzası, dut ağaçlarıyla hüdai nabit doldurulmuş vaziyette. Gariban, sade giyimli, mütesettir yaşlı hanım annelerimiz, ağaçların altına sergiler sererek topladıkları dutları kurutup satmak suretiyle cep harçlığı yaptıklarını öğrendik. Ertesi günü öğlene doğru Muzaffer Ağabey ile vedalaşıp kalkan bir otobüs ile Erzurum’a dönüş yaptık.

İspir’de karşılaştığımız Abdülkadir Hoca (R. Aleyh) daha sonra Manisa’ya tayini çıkmıştı.Son derece gayretli bir zattı. Ya Kur’an Kursu veya İmam Hatip Lisesi binası için Manisa’daki Ağabey ve kardeşlerden dört zevat-ı muhterem ile birlikte bir araba ile yardım toplamadan dönerlerken, takdir-i İlahi arabalarına gece vakti arkadan çarpan bir otobüs sebebiyle bindikleri vasıta ateş alarak şahadet getire getire, yanarak 1972 yılında şahadet şerbetini içtiler. Cenab-ı Hak makamlarının âli kılsın.

Erzurum’dan gelip ertesi günü sabah Sivas'da devam eden Risale-i Nurla alakalı bir davaya yetişecektim. Dava da -Allah sıhhatli ömür ikram etsin– Nazım Ocak’a aitti. Erzurum’dan Erzincan’a hareket eden bir otobüsten bilet alarak sabah erkenden Erzincan’a hareket ettim. Mustafa Polat ve arkadaşları beni uğurladılar. Ben daima yalnız dolaşırdım. Otobüste de daima koridor tarafından yer alırdım. Tevafuk, yanıma da sima itibari ile “Nurcuyum” diyen zat-ı muhterem oturdu. Tanıştık. Beni gıyaben tanıyordu. İsmini sordum. “Faik ÖZDEMİR” olduğunu söyledi. Nazım Akkurt başa olmak üzere Ağrı’daki ağabeylerden bende kendisini gıyaben tanıyordum. Yol boyunca kendisi ile sohbet ettik. Emekli veya bir şekilde ordudan ayrılmış Astsubaylardan olduğunu biliyordum.

Faik Bey (R. Aleyh) beni yoklamak ve cemaat bünyesinde tezahür etmiş “yazıcılık-okuyuculuk” mübayenetinde kanaatlerimi öğrenmek niyetiyle Fahri Başçavuşu tanıyıp tanımadığımı sordu. Fahri Başçavuşu Hukuk Fakültesindeki talebelik yıllarımdan beri yakinen tanıyordum. Risale-i Nurlar Said Özdemir Ağabey vasıtasıyla Ankara’da o yıllarda neşrediliyordu. Fahri Kardeşimiz de (Eski Memur) lakaplı Binbaşı Hayri Bey (R. Aleyh) ile beraber Said Ağabey’e yardım edenler arasında idi. Çok ifrat denilecek tarafları yanında, cidden fedai idi. Hüsrev Ağabey’in “Yazı ve Üstad-ı Sani” hareketinde, bu istikamette çok katı ve müfrit tavır alanlardan birisi olarak zaman zaman müşahede etmişim. Fahri Kardeşimiz de bu tarihin hemen öncelerinde dar-ı bekaya irtihal ettiğini duymuştum. Fahri, şahadet getire getire ruhunu teslim ettiği bana anlatılmıştı.

Faik ÖZDEMİR (R. Aleyh)’in sorusuna karşı, “Yalvaçlı Fahri Kardeşi Hukuk Fakültesi talebeliğinden beri yakinen tanırım. Kendisi kelimenin tam manasıyla bir fedai idi. Çok mükemmel şekilde şehadet getire getire teslim-i ruh ettiğini bana anlattılar. Nam-ı hesabına çok sevindim. Cenab-ı Hak makamını ali kılsın." diye cevap verdim. Faik Bey’in yüz ifadesinden memnuniyeti müşahede ediliyordu. Meğer benim oradaki mübayenet sebebiyle aleyhte atıp tutacağımı bekliyormuş. Daha sonraki yıllarda Ağrı’dan Antalya’ya, Nazım Akkurt başta olmak üzere Hacı İhsan Ağabey (R. Aleyh), Turan kardeşimiz (R. Aleyh) nakl-i mekan etmişlerdi. Bir sohbetimizde Faik Bey (R. Aleyh) malum yolculuğumuzu kendilerine anlatmış, “Ben hakiki manada gerçek bir Nur talebesini görmüş ve tanımış oldum." dedi. Cenab-ı Hak merhumu hüsn-ü zannına layık eylesin.

Öğlene doğru Erzincan otobüs garajına vasıl olduk. O zamanın Erzincan’ı bağlık, bahçelik son derece yeşilliği galip bir şehirdi. Garajda son derece basitti. Sadece bir otobüs yazıhanesi vardı. Yazıhanenin dibinde de kalkmaya hazır bir otobüs. Baktım Sivas’a hareket etmeye hazır. Hemen yer olup olmadığını sordum. Maalesef yer kalmamış. Başkaca bir otobüste yokmuş. Yazıhaneyi işleten zata sordum. Sivas’a gitmek mecburiyetinde ve Avukat olduğumu söylerken, yanımızda kıyafetinden, duruşundan şoför olduğu anlaşılan birisi beliriverdi. Bana hitaben: “Avukat Beğ. Benim benzinli bir kaptı kaçtım var. Dört beş müşteri daha bulabilirsek hemen hareket ederiz. Sizi şoför mahalline bindiririm. Arabasına baktım. Biraz tereddüt ettim. “Araba yolda bırakmaz inşallah.” deyince, hemen arabasının motorunun yeni tamir edildiğini ifade etti. Kısa zamanda müşteri toplanıverdi. Şoför mahalline bindim. Gerçekten kaptı katçının motorunun randımanlı olduğu anlaşılıyordu.

O zamanki benzinli, şimdiki minibüs büyüklüğündeki vasıtalara halk bizim vilayette “kaptıkaçtı” ismini vermişti. Yol stablize ve yer yer toprak. Bir hayli de bozuk. Kızıldağ gibi yüksek tepeyi aştık. O yıllarda yol “Suşehri” kazasının içinden geçerdi. Suşehri kadim ve o zamanki ölçülere göre ma’mur bir belde. Evleri ahşap. Safranbolu evlerini andırıyordu. Zara kazasına on kilometre kala benzin tükendi ve yolda kaldık. Vakit gece yarısı. Şoföre “Şimdi ne yapacağız?” dedim. “Avukat Bey! Dua et benzinli bir taksi karşımızdan gelsin.” diye cevap evrdi. İşi Cenab-ı Hakk'a havale ettim. Hemen karşıdan bir arabanın farları beliriverdi. Şoför işaret etti. Gelen araba Amerikan “Şavrole” marka bir taksi. Şoför rica etti. Deposundan ufak bir litrelik şişeyi dolduracak kadar, ince hortumla benzin çekildi. Şoför bana hitaben: “Avukat Bey, yanında bir elektrik feneri var mı?” diye sordu. “Evet, var.” dedim. Çantamda iki büyük pilli elektrik feneri daimi olarak taşırdım. O tarihlerde “Kilis”den kaçak olarak, Suriye üzerinden kalem, cep feneri ve Rahmetlik Nazım Gökçek kardeşimizin ifadesiyle “komşu çayı” dediği Seylan çayı vesaire satılırdı. Nikelanjlı ve son derece kaliteli olan el fenerini de oradan almıştım.

Ortalık karanlık. Şoför motor kaputunu öne doğru açtı ve dipledi. Genç bir delikanlıyı arkası ön camı kapatacak, iki bacakları da alabildiğine açık ve çamurlukların üzerine sarkacak şekilde oturttu. Benden aldığı el fenerini sol eline, benzin şişesini de sağ eline verdi. Genç arkadaşa “Sen sadece karbüratöre benzini damlatacaksın. Başka hiçbir yere bakmayacaksın.” dedi. Şoför, sağ eli direksiyonda, başı ve gövdesi sol ön pencereden dışarıya doğru sarkık bir vaziyette arabayı çalıştırıp, yolu kontrol ederek, on kilometrelik yolu kat ettik. Zara merkezindeki petrol istasyonun da durduk. Haliyle gece yarısı olduğu için petrol istasyonu kapalı. Sahibinin evini arayıp bulmak ve uyandırmak işi bana kaldı.

O zamanlar kaza ve vilayetlerde gece bekçileri vardı. Baktım caddenin karşı tarafında bir bekçi duruyor. Hemen kendisine yanaştım ve sordum:

“Bekçi Bey! Petrol istasyonunun sahibini nereden bulabiliriz.”

“Beyefendi! Caddeyi takip edin. İki yüz metre ileride betonarme iki katlı bir ev göreceksin. Caddenin karşı tarafına geçin. İkinci kattaki caddeye bakan salonda gece lambası yanıyorsa kulağınızı kabartın. Bir horlama sesi duyuyorsanız sahibi evdedir.” dedi.

Tavsiye üzerine evi buldum. Caddenin karşı tarafındaki kaldırımdan, yaklaşık otuz metre ileriden salona baktım. Gece lambası yanıyordu. Kulak kabartmağa lüzum kalmadı. Horlamadan ortalık âdeta yıkılıyordu. Hemen evin kapısını çaldım. Çocukları “Kim o?” dediler. “Kusura bakmayın yolda kaldık. Beyefendiyi uyandırın.” dedim. Kapı açıldı. Tıknaz şişmanca bir zat dışarı çıktı. Kendisinden özür diledim. Hasılı benzini aldık ve sabah namazına doğru Sivas’a vasıl olduk.

O zamanlar misafir kalınacak dershaneler yoktu. Haliyle Nazım Ocak’ın evine gidip namazdan sonra bir iki saat istirahat edip davasına girecektim. Öyle de oldu.

SESLİ UYUMA

Osman Yüksel SERDENGEÇTİ Ağabey'den bir hatırayı paylaşmak istiyorum. Osman Ağabey (R. Aleyh) anlatmıştı:

1950'li yılların başıydı. Ahmed Hamdi Akseki Hocamız Diyanet İşleri Başkanı iken kendisine misafir olmuştum. Hacı yenge aynı odada Hacı Efendi ile beraber beni yatırdı. Hocamız son derece yüksek sesle horluyordu. Benim gibi rutubetten nem kapan birisinin haliyle uyuması mümkün değildi. Hocama da hürmetimden “Yavaş gel.” diyemezdim. Hasılı sabaha kadar gözüm kapanmadı.

Hacı yege kuşluk vakti kahvaltı sofrasını hazırlayıp buyur etti. Sofraya Hocamla birlikte oturur oturmaz Hacı Yenge sordu:

- Oğlum Osman! Rahat uyuyabildin mi?
- Neye sordun Hacı Yenge?
- Hocan horlar da ondan.
- Yok Hacı Yenge. Hocam horlamadı. Sesli uyudu.

Aksekili Hocam hemen hacı yengeye dönerek dedi: “Görüyor musun? Kibar çocuğu. 'Sesli uyudu.' diyor. Sen hemen 'Horlar da...' diyorsun. Hanım! Biraz kibarlık öğren.”

NAZIM OCAK’IN BİR BAŞKA DAVASI

Yıl 1965… Nazım OCAK Sivas’ta.

27 Mayıs darbesinden sonra Orta Anadolu’yu ihata eden bir kumandanlık ihdas edilmişti. General Güventürk kumandan olarak tayin edilmişti. Bu zat son derece cahil. Cahil olduğu kadar da kendi sahasının dışında birçok meselelere ulu orta müdahale ediyordu. Nurcu düşmanı idi. Bir tek Risale açıp kapağına bile bakmamıştı. Bilmediği mevzuda da aleyhte hakarete varan sık sık beyanlarda bulunuyordu. Malum gazetelerde sür manşet bu karalamaları neşrediyorlardı. Mukabele etmemek, cemaat halinde müsbet hareket etmenin neticesi olarak hareket etmek düsturumuzdu. Ama Konya’da Said GECEGEZEN, İzmir’de Mustafa BİRLİK ve Sivas’ta Nazım OCAK’ı durdurmak, zabt etmek mümkün olmamıştı. O zamanlar zehir zemberek ifadelerle telgraf çekilerek mukabele edilirdi. Nazım OCAK da en müessir şekilde telgraf çekerek tepkisini ifade etmişti.

General, Sivas’ta sivil giyimli inzibat erleri vazifelendirmişti. Her tarafta Nazım OCAK’ı meğer arıyorlarmış. Bundan sonrasını Nazım OCAK’ tan dinleyelim:

“Sivas’ın merkezindeki Mahkeme çarşısından eski hükümet binasına doğru bisikletle çıkıyordum. Baktım etrafımda sivil inzibat erleri koşuştular. Caddenin sağ kaldırımından aşağıya doğru inen orta yaşlı, kravatlı sivil bir zatın etrafında halkalandılar ve beni göstererek bir şeyler söylediklerini gördüm. Hemen durumu anladım. Bisikleti o zata doğru sürdüm. Yanına yanaştım.

- Ne o Beyefendi? Beni mi arıyorsunuz?
- Evet. Sen beni tanıdın mı?
- Ehl-i imana karşı muarefemiz her zaman vardır. Ama sizde iman alameti göremediğim için tanıyamadım.
- Sen bana nasıl öyle telgraf çekersin?
- Ha! Evet! Güventürk Paşa! Sen benim Üstadıma ulu orta hakaret edersen ben de senin suratına hakikat şamarının fırlatırım.
- Ben sana yakında gösteririm, deyip yürüyüşüne devam etti.

Sivil inzibat erleri:

- Bizim kumandanımızla nasıl böyle konuşursun?
- O sizin kumandanınız olabilir. Ama benim yanımda kuru bir yaprak mesabesinde bile değildir.

Evet, hemen ertesi günü Nazım OCAK’ın evinde arama yapılmış ve Nazım tevkif edilmiş. Tevkife itiraz edilmiş. Fakat tahliye edilmemiş. Duruşma günü belli olunca benim Sivas’a gitmem icab etti.

Duruşmaya öğlen sonu girdik. İfadeleri alındıktan sonra kalkıp, mahkeme kararlarından bahsederek, yüksek bir perdeden konuşma yaptım. Tahliye talep ettim. Mahkeme heyeti bereket müsbet idi. Bin lira nakdi bedel ile tahliyesine karar verildi. Saat 16.00 ya gelmişti. “Çabuk seferber olun. Bin lirayı temin edin gelin.” dedim. Sarraf Ahmet Ağabey hemen gidip parayı temin etti. Mahkeme veznesine koştum. Tahliye için nakdi teminatı yatıracağımı söyledim. Veznedeki memurla aramızda şu konuşma yaşandı:

- Avukat Bey vezne kapandı. Alamayız.
- Beyefendi! Mesai bitimine yarım saat var. Alacaksınız!
- Hayır. Alamam.
- Siz Güventürk’ten talimat mı aldınız?

Münakaşa büyüdü. Tam o sırada merhum Avukat Ağabeyimiz Sivaslı Ali SÖYLEMEZOĞLU Hızır gibi imdada yetişti. Baş katibe çıkıştı: “Bana bak! Sen nasıl almazsın. Almadığın takdirde sana Çemişkezek’te soluğu aldırırım.” der demez, başkatip nakdi teminatı aldı. Nazım OCAK’da tahliye edilmiş oldu.

O akşam Sivas’ta kalacağım için tahliye ile birlikte bir bayram havası yaşayacaktık. Yaşanan sıkıntılı haller yanında sıkıntıların izalesinden hâsıl olan sürurlu dakikalardan mahrum kalmak istemiyordum. Öyle de oldu.

Nazım OCAK, Nazım Gökçek, Nazım Akkurt ve Nazım Macit olmak üzere altmışlı yıllarda her birisi bir efsane olan “Nazım”larımız oldu. Şu anda hayatta kalan yine sadece Nazım OCAK’tır (2019). Kendisi Bursa’da ikamet etmektedir. Allah hayırlı ömürler ihsan etsin.

SAİD GECEGEZEN VE KONYA’DAKİ DAVALARI

1964-1965 yılları… Said Ağabey ufak çapta bir petrol ve yağ istasyonu çalıştırıyordu. Maddi durumu orta halli sayılırdı. O yıllar ki 27 Mayıs Askeri darbesini takip eden yıllardı. İkinci adam başbakandı. Eski partinin milli irade dışında iktidar olduğu bir devre idi.

"Güventürk" soyadlı son derece cahil bir General, Bediüzzaman Hazretlerinin ve Nur talebelerinin aleyhinde ulu orta beyanatlarda bulunuyordu. Gecegezen Ağabey kabına sığmayan bir heyecan adamı idi. O yıllarda protestolar telgrafla yapılırdı. Zehir zemberek protesto telgrafı çekenlerden birisi de Said GECEGEZEN idi.

Said GECEGEZEN ve Sadullah NUTKU, Mustafa KIRIKÇI, Mazhar İYİDÖNER, Osman YILDIZ, Hasan HELVACILAR, Hasan İLKBAHAR, Hüman DURAN, Hasan NEVRUZ, Mehmet PARLAYAN, Saim OFLAZ gibi Ağabey ve kardeşler hakkında 1960-1965 yılları arasında açılmış belki ona yakın dava cereyan etmiştir. Bu davaların çoğu da başlangıçta bu ağabey ve kardeşlerimiz tevkif edilmişlerdir. Bu davaların takibinde başta Av. Bekir BERK Ağabey, Av. Hüsameddin AKMUMCU ve 1963’den sonra da ben olmak üzere vazifelendirildik.

Konya’ya Isparta üzerinden giderdik. İzmir–Konya arasında Şarkîkaraağaçlılara ait MAN kamyonlarından çevrilmiş, burunsuz, önden motorlu, kartal amblemli, kaloriferi olmayan otobüsler çalışırdı. Her seferinde Isparta’ya gidip Mustafa EZENER ağabeye uğrardım. EZENER Ağabey cüzdanından on lira çıkartır, Konya’ya bilet aldırır ve yola koyulurduk. Ekseriya akşam üzeri yola çıkardık. Mevsim kış, haliyle üşürdük.

Garaj o yıllarda Mevlana türbesine yakındı. Gecenin ilerlemiş vaktinde Konya’ya vasıl olurduk. Otobüsten iner inmez türbenin karşısındaki Ekmek Fabrikasına kendimi atardım. Benim pardösüm de olmadığı için haliyle gençlik yılları da olsa üşümemek mümkün değildi.

Said GEZEGEZEN Askeri darbe yıllarını takip eden yıllar olduğu için, her protesto telgrafından sonra, mutlaka evi aranır ve mahkemeye sevk edilir ve tevkif edilirdi. Kendisi tam bir fedai ve kahramandı. Komiser ve polisler de şartlandırıldığı için bazı hallerde kötü muamelelere maruz kaldıkları da varitti. Birkaç duruşmadan sonra tahliye edilirdi.

Merhum Ağabey’in muhterem babası da sağdı. Derviş görünüşlü, hafif sakallı ve zayıf, naif bir amcamızdı. O da son derece kahramandı. Türbeye yakın bir yerde kerpiç duvarlı, ahşap, iki katlı bir evde kiracı idiler.

Bazı hallerde Gecegezen Ağabey misafir olarak bizi evine davet ederdi. Merhume Hacı yengemizin yoğurtlu çorbasının lezzetini unutmak mümkün değildi. Netice olarak o yıllarda mahdut maddi imkanlar, tahtında bir minibüslük kardeş ve ağabey, bu birbirini takip eden davaların yürütülmesi, avukatların misafir edilmesi, icab-ı hale göre dönüş biletlerini almak gibi masrafları deruhte ediyorlardı.

HULLECİ DAVASI

1965 yılları... Sol zihniyete mensup dernekler bir sinema salonunda İslam şeriatını tezyif maiyetinde “HULLECİ” piyesini sahneye koyunca, Yüksek İslam Enstitüsü talebelerinden bir grup toplanarak, protesto mahiyetinde sınırı aşan hareketlerde bulunmuşlar. Bu talebelerden 15-20 kişi tevkif edilmişlerdi.

Bu davaya da Nur davalarının avukatlarıyla birlikte 18-19 avukat davet edilmişti. Ben Konya’ya otobüsle giderken, Konya halkının, mahkeme salonu şöyle dursun, meydan ve caddeleri dolduracağını tahmin etmiştim. Sabah saat 09.00’da doğru adliye binasına vardığımda bizim Nur Talebesi ağabey ve kardeşler dışında davaya sahip çıkan olmadığını müşahede ettim. Cidden çok müteessir oldum. Bu dava bir Kahramanmaraş’ta görülmüş olsaydı, manzara başka türlü olurdu. O tarihlerde Konya’da sathi bir dindarlık hâkimdi. Hareket ve aksiyon yoktu. Bugün için haliyle durum değişmiştir.

Konya’da cereyan eden Nur davalarında fedakârane sahip çıkanlardan Hasan İLKBAHAR, Said GECEGEZEN, Mazhar İYİDÖNER, Hasan NEVRUZ, Mustafa ÖZSOY, Çelikpençe, Mustafa KIRIKÇI ve diğer ağabey ve kardeşleri unutmak mümkün değil.

Cenab-Hak makamlarını ali kılsın.

DR. SADULLAH NUTKU

Sadullah Ağabey 1963-1964 yıllarına kadar Konya’da ikamet etmişlerdi. O zamanlarda uzunca sakal-ı şerifini bırakmıştı. Sarık sarardı. Şalvar giyerdi. Bilhassa bisiklete binerdi.

Ankara’ya 1958 yıllarında Hukuk Fakültesine yakın talebe dershanesine gelmişlerdi. Derste bulundular. Onuncu Söz'den bana okutmuştu. Benim okuyuşumu beğenmişti. Çok nurani bir çehre, biraz da yarı meczup hali vardı. İçtimai hayatta o günlerde sakil ve sarıklı haliyle yadırganacaktı. Nitekim Konya’da nezarete alındığı zaman çok zalim ve gayretkeş bir komiserin kötü muamelesine maruz kalmıştı.

Sadullah Ağabey’i 1965'den sonraki yıllarda İstanbul’da görüyorduk. Sakalını kesmiş, normal ve sade bir kıyafette. Beşiktaş’ta satın aldığı müstakil ve yerden bir evde oturuyordu. Mesleğini de orada icra ediyordu. Beşiktaş’tan Süleymaniye Kirazlı Mescid sokağındaki yegane ve Zübeyir Ağabey’in son zamanlarına kadar kaldığı dershaneye, her gün sabah namazlarında yayan olarak gelir, cemaate iştirak ederdi. Ben de bir çok defa iştirak etmiştim. Muhterem ve Merhum Ağabey, benliğini Nur Talebeliğinde eriten mübareklerden birisi olarak güzel bir hayat geçirmiştir.

Yükleniyor...