Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 5. Bölüm

ADAPAZARI’NDA BİR DAVA

Yıl 1965. Adapazarı’ndaki bir davaya benim gitmem icab etti. Antalya’dan İstanbul’a giden bir otobüse bilet aldım ve hareket ettim. Mevsim bahar, Mart aylarının başı.

Adapazarı yol ayrımında inmem gerekiyordu. Gece sabah namazına bir saat kala yol ayrımında indim. Yol ayrımından Adapazarı merkezine kadar aşağı yukarı beş kilometre gibi bir mesafe vardı. Bu mesafede tek tük bahçeli tek katlı veya iki katlı evler vardı. Bir vasıta gelir ümidiyle epey bekledim. Uzunca bir bekleyişin sonunda yalnızdım, vasıta bulmaktan ümidim kestim ve yürümeğe karar verdim. Beş kilometrelik mesafeyi süratli bir şekilde katettim.

Fırıncı Reşad Ağabeyi daha önce tanımıştım. Simit fırıncısı olduğu için erken fırında olabileceğini tahmin ettim. Karşıma çıkan ilk vatandaşa yerini sordum. Fırının yerini tarif etti. Yürüdüm ve yerini buldum. Reşad Ağabey (R. Aleyh) beni görünce şaşırdı. Çok sevindi. Kucaklaştık. Bir Risale-i Nur davası için geldiğimi söyledim.

Reşad Ağabey çay söyledi. Önüme de bir iki tane simit koydu.

- Kardeşim! Hoş geldin. Safa geldin! Çayla biraz simit ye! Namazı kılalım ve şu odada bir yatak var. Biraz istirahat edersin.

Öyle oldu. Namazı birlikte kıldık. İki saat kadar istirahat ettim. Bilahare tarif üzere Adliye binasını buldum. Hemen mahkeme kalemine girdim. Dosyayı istedim. Okumağa başladım. Okudukça dehşete kapıldım. Meğerse Adapazarı’nda yeni bir Mehdi çıkmış. İsmi Yakup. Kendisini Mehdiliğe çıkarınca Hz. Üstad Bediüzzaman’ı -hâşâ- Hz. İsa makamına çıkarmış. Moralim bozuldu, bu davanın ben nasıl müdafaasını yaparım diye çok düşündüm. Derken Allah kendisine hayırlı ömür ihsan etsin, İzmir Sıkıyönetim davamızda sonradan Avukatlığımızı yapacak olan Nadir Latif İSLAM Bey de Avukatları olarak bana refik olacakmış. Nadir Bey bana “Hoş Geldiniz” dedi. Müsafaha ettik. Tanıştık. Meğerse daima müdafaa safhasında imiş. Beraber kerhen müdafaada bulunduk.

Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Yakup ile birlikte hemen hepsi Fethiye’den olan genç, safi ve son derece cahil maznunlara son sözlerini sormağa başladı.

- Kalk bakalım. Son sözün.
- Hasbünallahu veniğmel Vekil.
- Ne demek? Söyle oğlum! Söylediğinin manası ne?
- Kale!
- Ne kalesi yahu?

Hemen hepsi aynı şekilde “kale” diye cevap vermeleri üzerine Reis Bey bize dönerek:

- Avukatları olarak bunlara söylediklerinin manasını öğretin, dedi. Haklıydı. Bereket dosyayı tetkike yani incelemeye aldılar. Duruşmayı başka bir güne aldılar.

Bundan istifade ederek, Mahkemeye, Yakup başta olmak üzere hepsinin Bakırköy akıl hastanesine sevk edilmesini istedim. Bekir Ağabey de tevafuk İstanbul’dan aynı mahiyette dilekçe göndermiş. Mahkeme talebi yerinde görerek, tamamını akıl hastanesine sevk etti.

MUĞLA VE FETHİYE’DE AYNI MAHİYETTE İKİ DAVA

Yakup ve tabileri “Nurcu” tabirini kullanıyorlardı. Kendilerine başka bir isim takmış olsalardı "Ne halleri varsa görsünler." der geçerdik. Risale-i Nur kitaplarını da yanlarında bulunduruyorlardı. Saçlarını arkaya doğru uzatıyorlardı. Namazlarda camiye girmiyorlardı. Namaz vakitlerini değiştirdikleri söyleniyordu. İşin en feci tarafı, rekâtlarda Fatiha suresinden sonra zamm-ı sure yerine Risalelerden parça okuyorlardı.

Bu vaziyette bu, bir delinin işi olabileceği gibi o zamanki gayri milli istihbaratın bir ajan tertibi olduğu anlaşılıyordu. Her ne ise işin içinde Risale kitapları olunca, bu kitapların müsadere edilmemesi için davalarına da girmek mecburiyeti hâsıl oluyordu.

Muğla Ağır Ceza Mahkemesinde ve bir de Fethiye Asliye Ceza Mahkemesindeki davalarına benim gitmem icab etti. Antalya’yı Muğla’ya ve Fethiye’ye bağlayan herhangi bir kara yolu o tarihlerde yoktu. Mecburen Aydın-Muğla-Fethiye güzergâhını takip ederek gidecektik.

Antalya’dan İzmir otobüsüne binip sabah vakti Ahmed Feyzi ve Mehmed Emin Ağar Beylerin evinin bulunduğu Çamlık’ta indim. Ahmed Feyzi Ağabey (R. Aleyh)’in tek odadan ibaret evinde beraber sabah namazını kıldık. Biraz istirahat ettim.

Aydın’dan bir ağabeyin minibüsü vasıtasıyla beraberce Muğla’ya öğlen sonu hareket ettik. Hatırladığıma göre Nazilli’den bir ağabey de bize refakat etmişti. Allah Rahmet eylesin şu anda ismini hatırlayamadım! Muğla yolu çok virajlı idi. Mehmet Emin Ağabeyi araba tuttu. Yol şose yolu olduğu için minibüs hoplaya hoplaya yol alıyordu. Muğla’ya sağ ve salim olarak ikindiüstü varabildik. Tanıdık hiç kimse yoktu.

Muğla’nın cadde ve sokakları son derece temiz görünüyordu. Otel bulmakta zorlandık. Görünürde mevcut bir otelin son katındaki bir rutubetli odada iki kişilik yer bulduk. Çarşaflar çok kirliydi. Değiştirilsin dedik. Nafile. Mecburen yattık. Sabah namazına kalktık. Namazı kıldık. Rutubetten dolayı bir hayli soğuk bünyemize işlemiş olsa gerek, ikimizin de çenelerimiz titriyordu. Sabah güneş doğduktan sonra bir yerde kahvaltı yapalım dedik. Merkez Camiinin yanında bir yer… Kur’an Kursu hocalığı yapan Ahmed Hoca ile tanıştık. Kendisi Süleyman Efendi Hazretlerinin (R. Aleyh) kurslarında yetişmiş. Ahmed Hocaya Risale-i Nurları takdim ettik. Bu mükemmel bir başlangıç oldu. Evet, Ahmed Hoca Risale-i Nur hizmetlerinin Muğla’da temeli oldu. Allah Rahmet eylesin.

Ağır Ceza Mahkemesine girmeden önce dosyaya baktım. Bir felaket. İfadeler aynı minval üzere gidiyor. Haklarında dava açılanlar Fethiyeli… Adapazarı nerede, Fethiye Nerede? Meğer bu sapık düşünce Adapazarı’nda haliyle taraftar bulmuş. Adapazarı’nda İmam Hatip'te okuyan Fethiyeli bir talebe bu sapık iddiayı Fethiye’nin köylerine taşımış. Tavır ve davranışlarının bir infiali olarak Fethiye Halkı harekete geçerek, saçları uzun taraftarlarını hem hırpalamışlar hem de zorla berberler vasıtasıyla uzun saçlarını kestirdiklerini gazetelerde okumuştuk. (Bu anlattığım hadise benim Fethiye de davalarına girdiğim günden bir ve iki sene sonra olmuştu.)

Sadede dönelim. Duruşmaya çağrıldık. Dava delillerin toplanması safhasında olduğu için bir veya iki şahit dinlendi. Mahkeme bir başka güne bırakıldı. Mehmet Emin Ağabey bizden müsaade istedi. Zaten sıhhati de pek müsait değildi. Bana refik olan Nazillili ağabey bir cip buldu. İkindi üzeri Muğla’dan Fethiye’ye hareket ettik. Yol son derece dar ve virajlı. Asfalt değil… Bozuk ve kasisli… Bu bakımdan yavaş gitmek icab ediyordu. Yatsı namazına müteakip Dalaman Açık Cezaevinin giriş kapısına geldik.

Hayreddin ÇELEBİ (R. Aleyh) isminde öz halamın oğlu elinde olmaksızın bir cinayet işlemişti. Dalaman Cezaevinde olduğunu duyardım. Hemen arabadan indim kapıdaki elemana sordum. Meğer kapının girişindeki kantine nezaret ediyormuş. Hemen göz göze geldik. Şaşırdı ve şöyle dedi: “Hoş geldin dayıoğlu. Beni çok sevindirdin. İçerideki bahçenin kamelyasında sınıf arkadaşın Sırrı Çenit (Savcı) Bey oturuyor. Ziyaret etmeden geçme.” Halaoğlu ile kucaklaştık. Hapishanenin içindeki şahane güzellikteki bahçeye geçtik. Sırrı Bey (R. Aleyh) beni görünce şaşırdı. “Yahu! Beni şaşırttın. Nereye gidiyorsun?” dedi. Ben de Fethiye’ye gittiğimi söyledim. “Pes Yahu!” diyerek hayretini ifade etti. Baktım annesi Zeliha Teyze beni görünce şaşırdı. Kendisi Antalya’nın ilk hanım talebelerinden idi.(R. Aleyh) Kocası Yağcı İbrahim Ağabey, Antalya’nın ilk Nur Talebelerinden idi. Ben kendisini görmedim. Allah Rahmet eylesin. Yanımdaki ağabey ile birlikte ikram ettikleri çayı içtik ve vedalaştık.

Gece yarısı ancak Fethiye’ye inebildik. O zaman ki Fethiye’de gariban bir otel bulabildik. İki kişilik yer sorduk. Giriş yerindeki salonda iki yer kalmış. Belki en az on kişi daha aynı salonda yatıyorlar. Baktım çarşaflar kirden simsiyah. Yeni temiz çarşaf yokmuş. Mecburen yattık. Namazı bir şekilde (sabah namazını) kıldık. Zaten çantamda vinleks seccade taşırdım. Bir yerde kahvaltı edip saatinde adliye binasına vardık. Haklarında dava açılanlar beş altı kişi idi. Geldiler ve musafaha ettik. Duruşma başladı. Hakim ince yapılı, uzunca boylu, bana göre biraz yaşlıca bir zat. İfade almağa başladı. Müvekkillerime bağırdı. Çağırdı. Gayet sert davranmasından bizimkiler endişe ettiler. Onlardan birisine duyacağı şekilde “Bağıran Hâkimden korkmayın.” dedim.

Savcının gösterdiği iki şahidin ifadelerini alırken zekice sorularla onları şaşırttı ve her ikisini de "yalan yere şahitlik yapmaktan" tevkif ettirdi. Durum anlaşıldığı için ben gayet rahat davranıyordum. Sonunda savcı mütalaa istedi. Baktım Savcıda beraat ve kitapların iadesini talep etti. Ben de kısa bir müdafaa yaptım. Akabinde de Hakim Bey beraat kararını açıkladı. Feraseten hissettiğim netice de gerçekleşmiş oldu.

Bana refik olan ağabey (Allah rahmet eylesin) Nazilli’ye dönmek üzere ayrıldı. Ben Antalya’ya gidecek otobüsü beklemek üzere iki gün daha kalacaktım. Bu müddet zarfında da Yakup’a kapılan bu safderun müvekkillerime nasihat edecektim.

Fethiye’de halen esnaf Mehmet Akatay’ın Allah Rahmet Eylesin son derece safi ve misafirperver pederi Hacı Amca bana sahip çıktı. Bahçeli, iki katlı bir evinde beni misafir etti. Allah kendisinden razı olsun.

Müvekkillerim bana sandal gezintisi yaptırdılar. Son derece samimi ve sıcakkanlı mübareklerdi. Kendilerine,

“Yanlış yoldasınız. Risale-i Nur talebeliği sizin anladığınız şekilde değil. Tabi olduğunuz zat ya meczup veya ajan olabilir. Kendinizi harcamayın. Böyle devam ederseniz hem kendinize ve hem de bu nezih davaya zarar verirsiniz...”

şeklinde ikazlar yaptım. Baktım ne itiraz ettiler ne de kabullendiler. Söylediklerim bir kulaklarından girdi diğer kulaklarından çıktı. Sonunda duyduğuma göre bunların hepsi hanımlarını boşayıp, mal ve mülklerini satıp, Adapazarı’ndaki kişinin yanına gitmişler. Sonunda da hepsi Adapazarı Ağır Ceza Mahkemesinin kararı ile akıl hastanesine sevk edilmiş oldular.

Sonraki yıllarda bunların hemen hemen hepsinin makulleştiğini gördük. Fakat ne çare “Fethiye, Kaş, Elmalı” köylerinde büyük tahribat yaptılar. Ben bizzat 1968-69 yıllarında, sırf bu tahribatı tedavi edebilmek adına Elmalı ve Kaş köylerini ziyaret etmiştim ve dolaşmıştım.

AZİZ AKPINAR DAVASI

Aziz AKPINAR, Kaş kazasının Gömbe kasabasında berberlik yapardı. Elmalı’daki derslerde birbirimizi tanımıştık. Hatta Bekir BERK Ağabeyle de tanışmıştı.

Yıl 1966. Urfa’da Üstad Hazretleri için Ramazan ayının 25. gecesinde mevlüd okutulacağı ve benim de bulunmam istendi. Urfa’da mevlüdde bulunup otobüsle Antalya’ya avdet ettim. Baktım evimize bir mektup bırakılmış. Aziz AKPINAR mektupta, Kaş’ta mevkuf bulunduğunu, Arife günü davası olduğunu yazıyordu. Arife günü dava olmazdı; muhakkak ki bir gailesi mevzubahis diye düşündüm. Kaş kazasına gitmek en az iki gün. Antalya–Elmalı, Elmalı–Finike, Finike–Demre, Demre–Kaş… Bu yolları iyi bilen biri bana yoldaş olması lazım diye düşünürken, o muhitlerde pazarcılık yapan ve dikiş makineleri satan Elmalı’daki kardeşlerden “Makineci Hacı Abdullah ÇOŞANAY (R. Aleyh)” aklıma geldi. Hemen telefon edip hazırlanmasını söyledim. Daha dinlenmeye pek vakit yokken otobüse binip öğle vakti Elmalı’ya vardım. Hacı Abdullah ile beraber Finike’ye hareket eden bir otobüse bindik. İftar vaktine yakın Finike’ye indik. Bereket Demre’ye kalkan bir minibüs denk geldi ve binip hareket ettik. Akşam namazına yarım saat kala Demre’ye vardık. Eski haliyle Merkez Camii önünde cemaat kahvede bekleşiyorlardı. Abdullah kardeşi tanıdıkları için bütün nazarlar ikimize tevcih edildi. Acaba camiye girecekler mi, girmeyecekler mi? Merak ettikleri hallerinden anlaşılıyordu. Çünkü Yakup’cular camileri terk ettikleri gibi, namaz vakitlerini de değiştirmişlerdi. Hemen camiye koştuk ve cemaatle akşam namazını çabukça kıldık. Namazdan çıktıktan sonra hemen kahveye girdik.

Ben hemen selam verdim ve bir masanın üstüne çıktım. “Cemaat! Şöyle bir toplanın.” dedim.

“Kardeşlerim. Ben Nurcuların Avukatıyım. Size Nurcu ve Nur Talebesinin vasıflarını kısaca anlatayım.” diyerek on beş dakikalık bir izahat yaptım. Bilahare neden bu izaha mecbur kaldım da anlattım.

"Size Nurcu adını kullanarak Adapazarı’nda bir deli veya ajana tabi olmuş, camilere girmeyen, İslam’ın dışında hareket eden zavallılarla, hakiki Nur Talebelerini karıştırmamanız içindir. O zavallılara acıyın, onları ikaz edin. Sizin hakiki Nurcularla alakanız yoktur deyin.”

Bu minval üzere konuşmamı yapıp bitirdim. Demre, o zamanlar yüzde doksan Adalet Partili, yüzde on da Halk Partili olan bir belde idi.

Yanıma sakallı, uzun boylu bir Hacı Amca geldi. “Sizi misafirlik için evime davet edebilir miyim?” dedi. Haliyle icabet ettik. Camide yatsı ve teravih namazını kıldıktan sonra Hacının evine vardık. Yanımızda Süleyman Efendinin kurslarında yetişmiş genç cami imamı da bulunuyordu. Üç-dört benim yaşlarımda ağzı laf yapan zevat da gelmiş bulundular. Daha iftar etmeye vakit bulamadığımızı söyledik. Alel usul çay, peynir, ekmek getirdiler, kemal-i afiyetle yedik.

O ağzı laf yapan ve son derece cüretkâr konuşan zevat bana, Risale-i Nur hakkında klişeleşmiş isnatları tekrarlamağa başladılar. Ben gayet sakin bir şekilde, onları ikna etmek istikametinde izahlar yaptım. Mahkeme kararlarından parçalar okudum. Her hangi bir münakaşaya meydan vermeden sohbet bir iki saat sürdü. Sorular birbirini takip etti. Ben de cevaplar verdim. İkna ettiğim anlaşılıyordu. Bizden müsaade istediler. Dışarı çıktılar. Ben de onları uğurlamak üzere dışarı çıktım. Onlardan bir beyefendi ile aramızda şu konuşma geçti:

- Avukat Bey! Sizlerden çok özür diliyoruz.
- Hayrola! Özür dileyecek bir şey yok.
- Var… Biz size bir tertip hazırlamak üzere buraya geldik. Sonradan sizi şikâyet edecektik. Ama siz bu davanın mahiyetini bize anlattınız. Tatmin olduk. Teşekkür ediyoruz.

Mertçe ifadelerinden ben de memnun kaldığımı ifade ederek kendilerini uğurladım. Genç imama da “Sabah namazında bana cübbeyi giydir. Namazı ben kıldıracağım.” dedim. Sabah namazını camide ben kıldırdım. Namazdan çıktık. Kaş’a kalkan bir vasıta bulduk. Bütün cemaat hep birlikte bizi uğurladılar.

İki üç saat sonra Kaş kazasına geldik. Daha önce de Kaş’a geldiğim için, bildiğim, gördüğüm bir yer. Fakat bu sefer hava değişik. Kaş merkez ve köyleri dâhil o zamanlarda halkın yüzde doksanı Adalet Partili, yüzde onu Halk Partili. Bizim siyasi bir tarafımız yoktu. Ama yüzde doksanının bizim meselemize en azından sempatisi olması icab ederdi. Daha vasıtadan iner inmez bütün nazarlar ikimize çevrildi. Merhum Hacı Abdullah’ı tanıdıkları gibi, başımda da koyu yeşil bir takke vardı. Zaten çok küçük bir belde. Ana caddede yürüyoruz. Belediye Başkanı imam hatip mezunu Saim adında genç bir arkadaştı. Kendisini daha önceden tanıyordum. Normal bir durum olsa mutlaka gelir, bana bir “Hoş geldin.” demesi icab ederdi. Uzaktan, belediye binasının önünde durup, bize dikkatli bir şekilde bakıyor. Birbirlerine laf atıyorlar. “Ey filan! Seninkiler geldi.”

Nadir AYDIN isminde muhterem bir arkadaşın YAZICI levhasını gördüm. Hemen yazıhanesine selam verdik ve musafaha ettik. Bizi dostça karşıladı. Dilekçeyi ben şifahen söyleyerek yazdırdım. Ücret bile almadı. Kendisine adliye binasını sordum. “Avukat Bey! İleride eski tarihi bir han var. Alt katı hapishane, üstü adliyedir.” dedi. Teşekkür edip tarif üzere yürüdük. Eski hana vardım. Hacı Abdullah çarşıda kaldı. Hakikaten Nadir Bey’in tarif ettiği gibi tarihi bir han. Cümle kapısından içeriye girdim. Alt katı hapishane yapılmış. Avluya açılan, yani gelen gideni görebilecek demir parmaklıklı pencereler görülüyordu. Ben yandaki merdivenden yukarı çıktım. Kaleme girdim. Başkâtibe selamı verdim. Selamımı aldı ve sıcak bir şekilde beni karşıladı. İsmimi duymuş. Kendisi Antalyalı. Dilekçemi aldı ve hakim beye imzalattırdı. Geri getirdi. Ben dilekçemde Aziz AKPINAR’ın dosyasının Elmalı Ağır Ceza Mahkemesine bekletilmeden intikal ettirilmesini istedim. Dilekçeyi hemen muameleye koyacağını ifade etti. Müsaade isteyip han cümle kapısından dışarı çıktım. Dışarıdan bir kapıdan hapishaneye giriliyormuş. Kapıdaki jandarmalara Aziz Akpınar’ın avukatı olduğumu söyledim. Hemen çağırdılar. Geldi. Fakat derin derin nefes alıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Hemen sohbete başladık:

- Aziz kardeş! Hayrola bakalım. Nedir?

- Vallahi Ağabey. Han kapısından senin içeriye girişini yarım saat evvel görünce âdeta Hazreti Hızır imdada yetişti gibi geldi. Ayağımın bağları çözüldü. Bayılmak üzereydim. Halen nefes nefese kalışım bundandır. İki aydır içerideyim. Allah’ın bir kulu gelip halimi sormadı. Kimsenin ziyaret etmesine de cesareti yok. Yakup’cular davamızı o kadar kötü tanıttılar ki tarif edemem.

- Sen merak etme! Dava dosyası Elmalı’ya gidecek. Elmalı Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Burhaneddin İkizoğlu (R. Aleyh) bizim davamızı bilen bir kahramandır. Seni bayramın birinci günü tahliye edecektir.

Bu teselli onu ferahlattı. Hakikaten Burhaneddin Bey hemen tahliye kararını vermiş ve serbest bırakmıştı.

Finike’ye avdet ettik. Bir dost ağabeyimizin evinde misafir kaldık. Bayram namazını da Finike’nin Turunçova kasabası merkez camiinde kıldık. Sabah otobüsüne binip Antalya’ya döndük.

Bu mevzuyu teferruatlı anlatmamın sebebi, bugünkü tabirle provokasyon ve tertiplenmiş hareketlerin tahribatının cesametini göstermektir. Bu dava nice böyle imtihanlardan geçmiş ve halende geçmektedir...

Kategorileri:
G
Okunma sayısı : 1.360
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...