Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 7. Bölüm
BEKİR BERK VE BENİM TEVKİF EDİLMEM
1971 Yılı Haziran ayının başlarındayız. Av. Bekir BERK ve arkadaşları tevkif edilip Balıkesir hapishanesine konulduklarının ertesi sabahı, tevkif kararına itiraz etmek için “Koca Yusuf” namıyla maruf Yusuf ÖZTAMZAN (R. Aleyh) ile beraber otobüs yolculuğu yaparak Balıkesir’e vardık.
Hapishane on veya on beş km. uzaklıkta şehir dışında imiş. Bir taksiye binerek vardık. Avukatlık hüviyetimi gösterip, Yusuf’u da kâtibim olarak takdim edip kaldıkları koğuşa girdik. Bekir Ağabey ve diğerleri ile kucaklaştıktan sonra “Sen Van’da içeride iken avukatlığını ben yaptım. Şimdi Avukatlık yapma sırası sana geldi.” dedi Bekir Ağabey. Ben de “İnşaallah hayırlı vazife ifa etmeğe muvaffak kılınırız.” dedim. Noter memuru çağrılıp vekâletname çıkarılıncaya kadar yarım saat içeride kaldık. Dışarıya çıktık. Hemen Tireli Nihat Efendi (R. Aleyh) kapıda beliriverdi; vefalı bir hareket.
Bir daktilo bulup itiraz dilekçesini yazmamız icab ediyordu. Yolda beklerken bir vatandaş Amerikan Şavrolet marka arabasıyla yanımızda durdu. “Çarşıya doğru gidecekseniz sizi bırakabilirim.” dedi. Teşekkür ettik. Ben şoför mahalline, Yusuf ile Nihat Efendi arka koltuğa bindiler. Daha henüz hareket edip beş kilometre gitmiştik ki Tire’li Merhumun çenesi açıldı. Risale-i Nur, Nur Talebeleri… vs. Arabayı süren ve sahibi zat hemen sağa çekti ve durdu. “Siz Nurcusunuz. Ben sizi taşımam. Lütfen arabamdan inin!..” demesin mi? Haliyle indik. Para teklif ettik. “Paranızı istemem. Yüzünüzü de görmek istemem!” dedi ve çekti gitti.
Fakat tevafuk bizi öyle bir yerde indirmiş oldu ki karşımızda bir merdiven ile yukarıya çıkılan mükemmel tefriş edilmiş bir yazıcı bürosu duruyordu. “Yusuf! Cenab-ı Hak istediğimizi ayağımıza getirdi.” dedim. Büronun sahibine kendimizi tanıttık. Avukat olduğumu söyledim. Dilekçe yazmamız için daktiloyu verdi. Oturduk ve yarım saat içinde yazdık. Ücretini de ödedik. Doğru Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesine dilekçeyi havale ettirdik ve mahkeme heyetine aksettirdik. Yarım saat bile beklemeden karar tarafımıza tebliğ edildi: "İTİRAZIN REDDİNE…"
Biz de vakit kaybetmeden bu red kararına karşı en yakın Ağır Ceza Mahkemesine itiraz dilekçesini hazırladık ve Bandırma'ya gitmek üzere yola koyulduk. Yarım saat gibi bir yolculuktan sonra vardık. Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi azası bir Hâkime Hanıma dilekçeyi havale ettirdik. Adliye binası içinde müsait bir yerde beklerken, on dakika sonra mübaşir geldi. İtirazın red edildiğine dair karar metnini elimize tutuşturuverdi.
Canımız çok sıkılmıştı, Balıkesir’e dönmekten başka bir çare yoktu. Merkezi bir yerde Allah hüsnü hatime ihsan buyursun, her cihetten numune bir Nur Talebesi olan Dr. Mehmet AKAY Bey ile karşılaştık, kucaklaştık. Durumu anlattım ve Bandırma'dan netice alamadığımızı söyleyerek “İlk duruşmadan bu iş biter ümidindeyim.” dedim. AKAY Bey hemen ardından “Bu iş biter mi, yoksa yeni başlıyor mu?” dedi. Bu söz beni bir hayli düşündürdü. AKAY Bey feraseti ile veya ilhamen hemen akabinde benimle birlikte kırk beş kişinin içeri alınacağını, Risale-i Nur davalarının en büyüğünün İzmir de Sıkıyönetim Mahkemesinde görüleceğini hissetmiş olduğu kanaatindeyim.
Akşam namazından sonra İzmir’e hareket eden otobüse ben, Koca Yusuf ve Tireli Nihat Efendi bindik, yola koyulduk. Aslında ben Antalya’ya dönüp başka bir yerdeki davaya yetişecektim; programım böyle idi. Gece saat 22.00 veya 23.00 sıralarında Basmahane civarındaki eski otogara vasıl olduk. Baktım Çantacı Necmi kardeş ve arkadaşları on-on beş kişi bizi bekliyorlar. Bir de Amerikan Şavrolet taksi getirmişler. Otobüsten iner inmez acele olarak beni taksiye bindirdiler. Yusuf da bana refik oldu. Necmi kardeş ve bir iki kardeş de bindiler. “Ağabey polisler seferber oldular, seni her yerde arıyorlar.” dediler. Durumun ciddiyetini anladım. "Beni İzmir hudutları dışına çıkarın. Benim Antalya’ya varıp bir nokta da hazırlığımı yapıp teslim olacağım." dedim. Kardeşler anlayış gösterdiler, Koca Yusuf bana refakat etti. Bu noktadaki vefalı hareketini asla unutamam.
Çamlık’taki Ahmet Fevzi Ağabey (R. Aleyh)’in evine vardık. Sadece Mehmet Emin Ağabey (R. Aleyh) vardı. Bizi misafir etti. Sabah namazını beraber kıldık. Sabah saat 08.00 sularında geçecek olan Antalya otobüsüne binecektik. Mehmet Emin Ağabey (R. Aleyh) kahvaltı nevinden ikramda bulundu. Tekraren abdest hazırlığı yaptım. Avludaki musluktan abdest alırken Mehmet Emin Ağabeyin yanına bir adam çıka geldi. Yirmi adım ötede bir şeyler konuşuyorlar. Gelen adam beni gördü. Gözleri, bakışları âdeta “Ben bir MİT ajanıyım.” diyordu. Koca Yusuf’a bana yaklaşmasını işaret ettim.
“Mehmet Emin Ağabey ile görüşen adam bir ajan. Bakışlarından anladım. Çabuk davran, o gidip Selçuk’a varıp ihbarda bulununcaya kadar biz otobüse binip kaçalım.”
Yola indik ve sağda kenarda bekliyorduk ki Antalya otobüsü çıkageldi. Bereket ki yer vardı. Bindik ve öğlen sonu Antalya’ya vasıl olduk.
Otobüsten iner inmez, otogar da şehir merkezinde olduğundan, yakınında bulunan yazıhanemin bulunduğu "Tunca İş Hanı"na vardık. Handaki komşularım bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Birinci katta kiraladığım ve gündüz bile elektrik yakarak aydınlattığım yekpare tek odadan ibaret yazıhanemin kapısını açıp Yusuf (R. Aleyh) ile beraber girdik. “Yusuf ortalığı topla! İtham mevzuu yapabilecekleri bir şey varsa kaldır. Polisler beş dakikaya kalmaz gelirler.” dedim. Yusuf ortalığı düzenledi. Hemen arkasından da beş altı kişilik ekip çıkageldiler. Başlarındaki vazifeli “Gültekin Bey! Hoş geldiniz! Sizi arıyorduk. Karakola doğru gideceğiz.” dedi.
1971 yılının Antalya’sı büyükçe bir kasaba durumundaydı. Hükümet binası 50 adım ötede idi. Bu binanın doğuya bakan tarafının zemin katı polis karakolu idi. Haliyle karakola gittik. Yetkili Baş komiser İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinin hakkımda tevkif kararı bulunduğunu, beni İzmir’e götüreceklerini söyledi. Ben de kendilerine “Birkaç dava dosyam var. Bir arkadaşa vekâletname çıkarıp tevdi etmeme müsaade buyurun.” dedim. Anlayış gösterdiler.
Aynı iş hanının girişinde bulunan noterden merhum avukat Hadi AKIN’a vekâletname çıkartıp dosyaları teslim etmek için polislerle birlikte yazıhaneme çıktık. Baktım merhum babam da gelmiş yazıhanede bekliyormuş. Baktım bizim Koca Yusuf ipi kırmış, kaçmış gitmiş. Tekrar karakola geldik. İkindi namazını kılmam icab ediyor. Giriş yerindeki salonda büyükçe kıbleye nazır bir masa var. Polislerden rica ettim “Şu masanın üzerinde dört rekât ikindi namazını kılmama müsaade eder misiniz?” dedim. -Allah kendilerinden razı olsun onların hemen hepsi belki hayatta değildirler- müsaade ettiler. Masaya ayakkabılarımı çıkarıp çıktım ve namaza durdum. O an ki namaz da hakikaten namazdı. Polislerin tamamı yandaki odada toplanıp, bana hayret içinde baktıklarını selam verince gördüm. Hemen masadan aşağı indim. Polislerden birisi
“Avukat Bey! Bir dakika yanımıza gelip oturur musunuz?” dedi. Oturdum. Davet eden polis “Avukat Bey, sizin şu anda bulunduğuz şu şartlar muvacehesinde, şu masaya çıkıp ikindi namazını kılacak Türkiye'de ikinci bir baba yiğit çıkmaz. Sizin bu derece dindarlığınız ile maruz kaldığınız şu muameleyi bağdaştıramıyoruz.”
dedi. Ben de onlara şu cevabı verdim:
“Evvela gösterdiğiniz anlayışa candan teşekkür ediyorum. Sizler de benim kadar Müslümansınız. Yalnız bir kardeşiniz olarak İslami kitapları okuyarak İslam’ın şuuruna erin.” der demez baş komiser “Yani Risale-i Nurları okuyun demek istiyor.” diye çıkıştı. Hemen ben de polislere “Ben size böyle bir şey dedim mi?” diye sordum, onlar da “Hayır, demediniz.” dediler ve mevzuyu şu sözlerle kapattım:
“Risale-i Nurların benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Hem bu sahada yazılmış çok kitap var. Onları okuyun diye tavsiyede bulunuyorum.”
Daha sonra yanımda iki polisle birlikte Şehirlerarası Otobüs terminalinden İzmir’e doğru hareket ettik. Yolda oturduğum yerde uyukladığım kadarıyla yetinmeye mecburdum. Cenab-ı Hak bu tarz çetin imtihanları gençlikte veriyor. Benim şu andaki yaşıma göre prostat gibi illetlerin ortaya çıktığı bir hengâmede yolculuğa dayanmak imkânsızdı. Yanıma verdikleri genç polis çok evhamlı idi. Bir mola anında tuvalete gitmek icab etse, neredeyse kabinin içine girecek. Kendisine “Kardeşim korkma. Sen beni kendi halime bıraksan, ben yarın bizzat gidip teslim olurum. Kaçmak diye lügatımızda bir kelime yok.” demek suretiyle onu teskin etmeye çalışıyordum. Ne çare? Gaziemir'e vasıl olduk. Beni kontrol noktasındaki polislere teslim etmeye kalktı. Kendisine otogarın çıkış yerindeki karakola teslim edilmemi hatırlattılar. İzmir otogarına geldik. Otobüsten indik. Bereket kelepçe takmak yoluna gitmediler. Karakola beni teslim etti. Ben de kendisine yol masrafı yani dönüş masrafını verip “Haydi güle güle git.” dedim.
Vakit sabah namazı vakti idi. Karakolda sadece bir polis vardı, yüz metre ileride de umumi tuvalet görülüyordu. Karakoldaki polise
“Memur Bey, şu ilerideki tuvalette abdest tazeleyip şurada çantamdaki seccade ile sabah namazını kılabilir miyim?” dedim. Polis tereddüt etmeden “Git kardeşim, abdestini tazele ve burada namazını kıl. Ben seni kendi haline bıraksam dahi sen gider Sıkıyönetim Makamlarına teslim olursun. Bundan eminim.”
dedi. Allah selamet versin, bu da polisti, insan evladı olduğunu gösterdi, kendisine hep duacı oldum. Namazı seccadeyi yere serip kıldım. Selam verdim. Hemen bir Amerikan arabası ile polis ekibi geldi. Beni de yanlarına aldılar. Konuş konuşa Konak meydanındaki Deniz Saha Komutanlığı’na beni teslim ettiler. Nöbetçi Deniz Astsubayı muameleleri yapadursun, salona bir Deniz Albayı girdi. Aramızda şu konuşma geçti:
– Geçmiş olsun Gültekin, Bey Bekir Beyi de tevkif etmişler.
– Evet. Avukatlığını deruhte edip tevkife itiraz için Balıkesir’e gitmiştim. Dönüşte beni de derdest ettiler.
– Gültekin Bey! Hiç merak etmeyin, yakında kurtulursunuz.
– Allah razı olsun. Bu bizim imtihanımızdır. Sizin gibi anlayışlı Subay arkadaşlarımızın ordu bünyesinde hala var oluşları yegâne tesellimizdir.
Teslim tesellüm işleri bittikten sonra, beni bir askeri vasıtaya bindirdiler ve Tepecik'teki “HİLAL” adlı kışlaya getirdiler. Bir koğuşun kapısını açtılar, içeri girdim, iki katlı ranzaların bulunduğu geniş bir koğuş… Bütün ranzalarda çıplak, sadece mayolu üstlerinde çarşaf bile olmayan gençler yatıyorlar. Uyanan ve başını kaldıran bana “Abi geçmiş olsun! Geçmiş olsun!” demeleri bir hayli sürdü. Benim de bir ranzanın üstüne çıkıp biraz istirahat etmem istendi. Ben de pantolonumu çıkarmadan uzanıverdim. Haziran’ın ortaları oldukça sıcak. Uyumak imkânsızdı.
Ağabeyime 60 bin TL gibi borcum vardı, ödemeye fırsat bulamadan birbirini takip eden ikinci bir tevkif hadisesi yaşamıştım. Cenab-ı Hakk'a işi bırakıp tevekkül etmekten başka bir çare olmadığını Hakkalyakin anladım. Bu tevekkül, her iki hapis hayatımda da fevkalade bir tahammülü elhamdülillah netice verdi. Yedi küsur aylık Van Hapishanesindeki mevkufiyetim bana bir hafta kadar geldi. İzmir Sıkıyönetim Hapishanesindeki dört aya yakın mevkufiyetim de dört gün gibi gelip geçti. Bu halet-i ruhiye layık olmadığım bir ihsan-ı İlahi olmuştur.
Her neyse bir saat ranzadaki yatağa uzandıkta sonra, koğuş kapısı açıldı. “Çorba geldi. Çorba için.” denildi. Ben de hemen kalktım. Bir kâse çorba ve kaşık aldım. Şehriye çorbası… Çorbada yağ namına bir şey yok, ama kendimi zorlayıp içtim. Biraz sonra vazifeli Astsubay geldi “Bende traş makinesi var. Bununla traş olabilir miyim?” dedim. Jiletle tıraş olmaya müsaade etmediklerini, makine ile olabileceğimi söylendi, hemen traş oldum. Çantamı da hazırlamıştım. Bana “Avukat Bey! Nizamiyeye kadar gideceğiz.” denildi. Astsubay yanımda giderken bir er yanıma yanaştı. Baktım, Van Hapishanesinde 1967-1968 yıllarında yatan, yakinen tanıdığım ve hatırladığım bir genç. Hemen sordum:
– Sen burada askerlik mi yapıyorsun?
– Evet Abi.
– Peki, benim buraya niçin getirildiğimi de bilirsin?
– Bilmez miyim Ağabey! Sen bu askeri kışlada kalırsan merak etme, ben senin hizmetkârın olacağım.
Vanlı bu genç kardeşimizin bu vefakâr davranışını unutmak mümkün değildi.
Nizamiyeye MİT’ten vazifeliler geldi. Benim önden ve yandan fotoğrafım çekildi. Bir saat sonra da Askeri Savcılığa ve Sıkıyönetim Mahkemesine götürülmek üzere askeri bir vasıta ile hareket ettik. İstikamet İzmir Üçkuyular Mevkiindeki Hava Kuvvetleri Karargâh binası. Nurettin SOYER adındaki uzun yılar şöhret sahibi olmuş Binbaşı Rütbeli Havacı bir savcının huzuruna vardık. Beni sorgulamaya başladı. Fakat söylediklerimi zabta geçirmekte bariz hatalar yapıyor. Hemen “Sayın Savcım müsaade edin. Ben ifadelerimi kâtibe yazdırayım.” deyince kabul etti. İfademi birkaç daktilo sayfası hacminde kâtibe yazdırdım ve kontrol ederek okudum. Metin güzel düşmüştü, kendim de beğendim. Daha sonra Savcı Nurettin SOYER, “Seni tahliye etmiyoruz.” deyince ben de “Sizden adalet beklemiyorum. Mahkeme safahatımda ithamlara nasıl cevap verdiğimize şahit olacaksınız.” dedim.
Askeri Savcılıktan Sıkıyönetim Mahkemesi heyetinin huzuruna çıkarıldım. Duruşma hâkimi davudi sesli, cüsseli bir Hâkim Albay Kaya Alp KARTAL (R. Aleyh). Kısaca gıyabi tevkifi vicahiye çevirdiklerini söylediler. Ben de herhangi bir talepte bulunmadım. Beni bu binadan alıp askeri bir pikap ile Narlıdere’deki bir kışlaya getirdiler. Askeri bir hastane binasını etrafını tel örgü ile çevirip hapishane yapmışlar. Bina biraz çukurda kalıyordu. Hafif bir inişten sonra tel örgülerinin ortasındaki kapıya varılıyor. Askeri Hapishane Komutanlığı da biraz yukarıda kalıyordu. Hapishane idaresindeki subaylar yazılı muameleleri tamamladılar. Hemen bir berber çağırdılar, kendilerine “Saçlarımı üç numara makine ile kısaltın, ama lütfen bıyıklarımı ellemeyin.” dedim. Kabul ettiler. Saçlarımı kestiler, bıyıklarımı ellemediler. Ben içeri girinceye kadar refik oldular.
Hapishane binasının önünde, teneffüse çıkıldığında gezinti yapılabilecek bir-bir buçuk dönümlük arazi var. Baktım Mustafa BİRLİK yıkadığı çarşafı sıkıp suyunu akıtmakla meşgul. Binada yan yana genişçe üç adet salonu koğuş yapmışlar. Yukarıda kalan iki koğuşu “DEV GENÇ” mensubu genç Marksistlere tahsis etmişler. Aşağıya doğru üçüncü koğuşta da Eski Tüfek selamlar ile Nurcular beraber olacağımızı anladım. Koğuşa beni aldılar. Yatacağım ranzayı gösterdiler. Bu ranzanın üst tarafında yatacaktım. Bu üçüncü koğuşun bitişiğindeki bölüm ise tuvaletler olarak ayarlanmış. Tabanı ahşap büyükçe bir delik ihtiyaç görmek için bırakılmış. Deliğin dibi de kazuratın birikeceği takriben üç-dört metre derinliğinde dört tarafı binanın temel duvarları ile ihata edilmiş bir boşluk. Zamanla bir birikinti olacağı kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Mevsim de yaz olunca sivrisinek aldı yürüdü. Gündüz bile bizi sarıyordu.
Beni görünce merhum Mustafa BİRLİK yanıma geldi. “Geçmiş olsun” dedi. Ve hemen nasıl ifade verdiğimi sordu.
“Ben sizin için bir şey söylemedim. Ama ben Risale-i Nurları on beş yıldır okurum. Bu eserlerin anlaşılması bir seviye ister. İlmi ve felsefi bir üstünlüğü haizdir. Gittiğim yerlerde de bir talep olursa ben okur ve izah ederim, herhangi bir gizli cemiyete de mensup değilim.” dedim.
Koğuş mümessili eski tüfeklerden Antalya Gündoğmuşlu Nazmi Bey adında hemşehrim çıktı. Fikirler ayrı olsa da insan evladı olan kendisini izhar ediyor. Nazmi Bey -ki hala hayatta olduğunu duydum- bana
“Hemşerim! Koğuş nöbetinde ben seni beraberimde olmak üzere ayarladım. Elini hiçbir şeye sürdürmeyeceğim. Burada gurbette sayılırsın. Ben İzmir Milli Eğitim müdürüyüm. Evim Karşıyaka’da. Çamaşırların yıkanacağı zaman hazırla ben eve gönderip yıkatacağım.”
diyerek insanlığını göstermişti. Nazmi Bey’e teşekkür ettim. Çamaşırlarımızın yıkanma işini Konak’ta evi olan bir ablamız üzerine aldı. Kaldığımız müddetçe de Merhume, Üstadımızı Antalya’da bulundukları devrede birçok defalar ziyaret etmiş. İlk defa Hanımlar hizmetini 1950’li yıllarda Antalya’da başlatmış. “ADİLE ablamız" (R. Aleyh) çamaşırlarımızı yıkayıp ütülü bir şekilde hapishaneye gönderme hizmetini deruhte etti.
Avukat Bekir Ağabey ve arkadaşları henüz Balıkesir Cezaevinde mevkuf bulunuyorlardı. Aradan yirmi yirmi beş gün geçtikten sonra Askeri Savcının talebi ile kendileri İzmir’e getirilerek aynı koğuşta kalmak üzere aramıza katılmış oldular. Her üç koğuşun bahçeye ve arkasına bakan pencereler vardı. İçerisi aydınlıktı. Koğuşun bahçeye bakan iki kanatlı demir kapısı vardı. Saat 18’00 de kapı kapatılırdı. Ertesi sabah saat 06’00 ancak açılırdı. Yani 12 saat içeride tutuluyoruz. Koğuşun içinde tuvalet yoktu. Sıkışma anında yapılabilecek bir şey yoktu. Küçük abdest bozmak için bazı arkadaşlarımız teneke kutular edinmişti. Ben ikindiden sonra kavun, karpuz veya meyve yemiyordum. Otuzlu yaşlarının başlarında olduğumuzdan dolayı prostat diye bir problemimiz -Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun- yoktu. Ben her iki hapis hayatımda da sıkılmadım. Fakat her ikisinde de amiyane tabirle “kenef hürriyeti” çok kısıtlıydı. Buradan anlaşılıyor ki bu ulvi mukaddes davada imtihan ve iptilaya maruz kalmamızı Cenab-ı Hak gençlik yıllarında nasip kıldı. Yaşlanıldığı zamanlar dayanmak çok zor olurdu.
Risale-i Nur kitaplarından bazılarını dışarıdan getirttik. Zaten bir ay gibi bir zaman geçtikten sonra “DEV-GENÇ” mensubu gençler, Ankara’ya nakledildiler. Eski tüfekleri bizden ayırıp bitişik koğuşa yerleştirdiler. Artık biz bize kalmıştık. Sadece yazıcı beş altı kişi vardı. Çok fanatik düşünceleri vardı. Bekir Ağabey gelinceye kadar kendileri ile biz çok iyi geçiniyorduk. Bekir Ağabey gelince hava bozuldu. Mübayenete sebep olan ağabeyimizin Bekir Bey’e karşı aşırı muhalefeti, alt tabakada düşmanca bir husumeti netice vermişti. Bunun da sıkıntılarını yaşadık. Askeri Savcı, Bekir Ağabey başta olmak üzere hepimizin aleyhinde ifadeleri maksatlı olarak ayarlamak suretiyle, daha sonraki mahkeme duruşmaları safahatında onları kullandı. Bu kullanılmanın onlara neticede hiçbir faydası olmadığı gibi, bize de bir zarar iras etmedi.
Ben İzmir’de kaldığım takriben bir yıllık devrede Nur derslerine devam etmiş, zaman zaman da ders yapmış olmam esas alındığından, Askeri Savcı tarafından husumet noktasında on dördüncü sıraya alınmıştım. Birinci sırada Bekir BERK Ağabey olduğundan duruşmalar başlayınca Savcı ile Bekir Ağabey arasında karşılıklı atışmalar şeklinde bir mücadele tahtında iki veya üç duruşma cereyan etti.
Ahmed Feyzi KUL Ağabey (R. Aleyh) de dinleyiciler arasındaydı. Her duruşmaya mutlaka geliyordu. Yanında da ihlâs abidesi küçük biraderi Mehmed Emin Ağabey de vardı. Dava başka yakın bir güne talik edilmişti. Ellerimiz kelepçeli olarak Askeri pikaba bindirildik. Henüz hareket etmemiştik ki, Ahmed Fevzi Ağabey pikabın açık arka tarafına yaklaşarak bana “Bekir’i yalnız bırakıyorsun. Yakışmıyor.” dedi. Ben de “Ahmed Feyzi Ağabey, on dördüncü sıraya oturtuldum. Husumet bana kadar uzamıyor. Merak etme, yakında kılıcı kınından çıkaracağım.” Eski Vaizlerden Mehmed ORUÇ ile Türk Sanat Müziği bestekârı Rüştü ŞARDAĞ bilirkişi olarak tayin edilmişlerdi. Hazırladıkları rapor âdeta İslami şer’i bir mahkemede muaheze ediliyormuşuz gibi tezviratla başladı. Bekir Ağabey hukuki noktalardan itiraznamesini hazırlayacağını ifade etti. Bilhassa “cifri istihraçlar” ile alakalı tezviratlara cevap vermek için mehaz ve kaynaklar lazım. Mevkuf olmasam ben bir haylisini sağlayabilirdim. Fakat buna imkân yoktu.
1961’de Askerlik yıllarında asker arkadaşım ve son derece Türkiye’de sayılı ilim erbabı, Manisa’da İsmail Hakkı ZEYREK hocaya mektup yazdım. Kendisi âlim olduğu kadar Risale-i Nurlara da çok vakıf. Ayrıca Ahmed Feyzi Ağabey’in de talebesidir, eksik olmasın ve Cenab-ı Hak kendisinden razı olsun. Eski İslam âlimlerinden belki otuza yakın me’haz çıkarıp on sayfa halinde hazırlayıp gönderdi. Ben de yattığım ranzanın üst tarafında mütemadiyen el yazısıyla on beş veya yirmi gün emek sarf ederek, bu me’hazları değerlendirmek ve işlemek suretiyle Cenab-ı Hak bir nevi istihdam ederek, cevabi layihamın üçte ikisini tamamladım. Derken tahliye edildim. Benden sonra Bekir Ağabeyler de bir hafta ara ile tahliye edildiler. Sadece Merhum Mustafa BİRLİK Ağabey içeride iki ay daha kaldı.
Antalya’ya dönmüştüm. Kütüphanemde cifirle alakalı birkaç tane yazılmış kitaplar vardı. Meşhur İbn-i Haldun’un “Mukaddime”sinin tercümesi de vardı. Bunlardan da alıntılar yaptım. Sonuçta Üstadımızın o eşiz ifadelerini nakledip takviye ederek bitirdim. Halisane bir niyetle kaleme alınmış olduğum kanaatiyle müessiriyeti istikametinde dualar ettim.
Duruşma günü yakınlaşmıştı. Bilirkişi raporuna itirazı Merhum Bekir Berk Ağabey yapacaktı. Öyle oldu. Cevabın okunması ve izahı derken bir saat geçti. Duruşma hakimi olan Askeri Hakim “On beş dakika ara vereceğiz. Salonu boşaltın.” dedi. Başkan Manisa Garnizon Kumandanı ayağa kalktı. Salondaki dinleyici durumunda olan ekserisi bizim kardeş ve ağabeyler topluluğuna “Buraya uyumaya gelinmez! Bu müdafaa dinlenir.” diyerek takdirlerini ifade etti. Cemaat nezdinde sürura vesile oldu.
Tekrar duruşma için çağrıldık. Bekir Ağabey geriye kalan kısmı da ancak bir saatte tamamladı. Duruşma başka bir güne, benim itiraznamemin arz edilmesi için talik edildi. O gün geldiğinde İzmir’e gelip Üçkuyular’daki Hava Garnizon Binasına vasıl oldum. Duruşma başladı. Artık itiraznameyi arz etmem istendi. İçimden besmele çekip hem okuyup hem de bazı yerleri de izah tarzında anlatmaya başladım. Tana tane yüksek bir sesle okuyordum. Ahmed Feyzi Ağabey (R. Aleyh) de hemen arkamda oturuyordu. Bekir Ağabey meğer benim nasıl bir müdafaa yapacağımı merak ediyormuş. Bir hata yapabileceğim endişesini de taşıyormuş. Baktı ki ifadeler son derece güzel ve akıcı bir üslupta olduğundan o da mesrur oldu. Üstadımız ile alakalı tavsiflerdeki beklenmeyen, ümid etmediği güzel ifadeler karşısında arkamdan yüksekçe bir sesle “Ha senin ağzını öpeyim.” denildi. Baktım ses Bekir Ağabey’e aitti. Bir saat dolunca Mahkeme Başkanı General “On beş dakika ara vereceğiz.” dedi ve ayağa kalktı. İçerideki kalabalığa “Buraya uyumaya gelinmez. Bu müdafaa dinlenir.” diyerek takdirlerini arz etti. Hemen ayağa kalkmıştım ki sırtıma bir yumruk indi. Döndüm baktım. Ahmed Feyzi Ağabey, "Eferin! Eferin!" dedi. Merhum Ağabey’in çok latifeci bir yapısı vardı. Cenab-ı Hak makamını âli yapsın.
Bekir Ağabey (R. Aleyh) başlangıçta benim itiraz dilekçesi hazırlamamı pek istemiyordu. Fakat dışarı çıktığımızda benimle kucaklaştı ve “Gültekin! Sen Risale-i Nur Talebeliğinde çok irtifa kaydettin. Seni bütün ruh-u canımla tebrik ediyorum. Üstad Hazretleri hakkında o şahane ifadelerine hayran kaldım.” diyerek takdirlerini ifade etti. Cenab-ı Hak makamını âli kılsın. Bu her ikimiz hakkında da irade dışında bir istihdamı gösteriyordu.
NARLIDERE'DEKİ MEDRESE-İ YUSUFİYEDE DİKKATE ŞAYAN MÜNFERİT HATIRALAR
Saim ATLIHAN Ağabey (R. Aleyh)
Saim Ağabey bekâr geldi, bekâr gitti. Kemer Altı Camii Kütüphanesine nezaret ederdi. Çok mübarek ve latifeci yapısı vardı. Öğlen namazı ve ikindi namazı bidayetinde cemaatten değişik yapı ve karakterde, birazda cıvatası gevşek kardeşlerimiz kütüphaneye gelir gelmez Saim Ağabey’e takılırlardı. O da takılmanın altında kalmazdı. Bilhassa Koca Yusuf (ÖZTANZAN) (R. Aleyh); kendisine has ses tonuyla “Saim Ağabey! 1971 fitnesi yaklaşıyor!” derdi, o da cevabı yapıştırırdı: “Yaklaşsın varsın Yusuf! Ben dağa kaçarım. Hanım yok. Evlat yok. Sen kendini düşün.” Bu minval üzere bir şamatadır giderdi. Güler, neşelenirdik.
Yıl 1970 ortalarıydı. Mustafa SUNGUR Ağabeyimiz çıka geldi. Sık sık mevzubahis ettiğimiz (1971) fitnesi hakkında sorduk. Cevaben, “Kardeşler. Üstadımız hayatta oldukları yıllarda bunu kendilerine sorduk, ‘1971 yılının Mart ayını bekleyin.’ buyurmuşlardı.” dedi. 1971 Mart ayına takriben altı ve yedi ay gibi bir müddet daha vardı.
Cenab-ı Hak, 1971 fitnesini Kemer Altı Camii Kütüphanesinde sık sık konuşma mevzu yapanlardan birçoğu da dâhil olmak üzere Narlıdere Medrese-i Yusufiyesinde yaşattı. Saim Ağabey en son getirilenlerden oldu. Öğlen sonu getirilip bize teslim edildi. Hafifçe benzi atmış, düşünceli bir şekilde ellerini arkaya bağlamış, koğuş kapısından dışarıya doğru bakıyordu. Âdeta süzülmüştü. Ben derin bir yadırgama halinde bulunduğunu anladım. Yanına yanaştım ve aramızda şöyle bir konuşma cereyan etti:
– Salim Ağabey! Seni çok üzgün ve düşünceli görüyorum. Kimi düşünüyorsun?
– Annemi düşünüyorum. Yalnız kaldı. Ona kim bakar?
– Allah bakar, Saim Ağabey! Şu anda burasını kabir âlemi gibi kabul et. Vefat ettik ve berzaha geldik. Geride bıraktıklarımız dünyada kaldılar. Belki de biz hakikaten gerçek manada da buradan berzah âlemine geçebiliriz.
– Hayret! Hayret! Adama bak! Hiç umurunda değil. Hayret!
Saim Ağabey rahatlamıştı. Gerçi Saim Ağabey’in sıhhat durumu da pek müsait değildi. Sık sık ishal oluyordu. Nitekim iki ay gibi bir zaman geçtikten sonra duruşmaya gitmiştik. Saim Ağabey hastalandığı için gelmemişti. Uşaklı müezzin ve emektar Nurculardan İzzeddin ÖZEN söz istedi. Kalktı ve mahkemeye karşı şöyle dedi:
“Sayın Başkanım! Beni bu duruşma sonunda tahliye edeceğinizi ümid ediyorum. Yalnız benden çok yaşlı Saim ATLIHAN Ağabey sık sık hastalanıyor. Şimdiki duruşmaya da gelemedi. Benim yerime Saim Ağabey’i tahliye etmenizi talep ediyorum.”
Bu fevkalade bir fedakârlık sonucunda mahkeme Saim Ağabeyi tahliye etti.
Bekir Ağabey dışarıdan bir daktilo getirtmişti. Müdafaalarını gece sabaha kadar uyumadan ranzanın alt kısmında veya dışarıdan görünmeyecek bir yerde yazardı. Saim Ağabey göz ucundan kendisini takip edermiş. Savcıya karşı hiddetini teskin etmek için havaya yumruk salladığını Saim Ağabey anlatırdı. “Hayret, Bekir Bey havaya yumruk savuruyor! Hayret…”
Ben yatağımda dizimi hafifçe büküp kâğıt ve kalem elimde, aleyhteki bilirkişi raporuna karşı getirdiğim me’hazleri değerlendirerek el yazımla cevap hazırlamakla, gece değil gündüz saatlerinde yazıyordum. Saim Ağabey sohbet etmek arzusu ile ancak benim ayakucuma gelerek sordu: “Gültekin Bey! Ne dersin. Bunlar bizim durumumuzu cemiyet teşkil etmeye sokarlar mı?” Ona dedim: “Saim Ağabey! Sen merak etme. Soksalar bile sen cemiyete dâhil olmaktan altı ay ceza alırsın. Bir ay hapis yattın. Bir ay daha yatarsın ve çıkar gidersin”
Saim Ağabey bu cevaptan pek memnun olmamış olsa gerek ki, ertesi günü yine ayakucuma gelir aynı şekilde sorardı. Bu hadise birkaç sefer tekrarlandı durdu. Baktım beni meşgul ediyor. Artık son noktayı koymam icab ediyordu. Ve şu mealde konuştuğumuzu hatırlıyorum:
“Saim Ağabey! İki de bir gelip beni niye meşgul ediyorsun? Allah yolunda bir iki ay değil, beş on sene hapis yatmakla imtihan kazanılmaz.”
“Peki nasıl kazanılır?”
“Saim Ağabey! Sana idam cezası verilir. Beyaz elbiseyi giydirirler. Ellerini arkadan bağlarlar, yürü derler. İdam sehpasına çıkarırlar. Sandalyeye çıkarken ayağın titremezse, o zaman imtihanı kazanırsın.”
Saim Atlıhan Ağabey nara atarak durduğu yerde döndü ve dedi: “Yahu şu teslimiyete bak! Hiçbir şey umurunda değil hayret! Hayret…” Bundan sonra da artık bir daha yanıma gelip bir şey sormadı.
Bir akşam vakti namazımızı kılıp yemek için masayı hazırlamak üzereyiz. Koğuş mübeşşiri olarak hapishane idaresinden çağırıldım. Nezaret eden teğmen arkadaş bana hitaben “Gültekin Bey! Biraz sonra Kadir KAYMAZ buraya getirilecek. Biz onu solcuların yanına değil sizin koğuşa koyacağız.” Bir şey demedim, fakat keyfim kaçtı. Bu militan solcuyu nasıl idare ederiz diye bir hayli düşünceli olarak koğuşa döndüm. Yüz ifademden Bekir Ağabey bir şeyler sezmişti “Ne o, can sıkıcı bir hadise mi var?” diye sordu, meseleyi açıkladım: “Biraz sonra Kadir KAYMAZ’ı getirecekler, bizim koğuşa koyacaklar.”
Yüz ifadeleri gerildi; derken içeriye kısa boylu ufak tefek ve çok toy bir çocuğu getirdiler. Bana teslim ettiler. Kadir KAYMAZ gazete manşetlerinde banka soymak sebebiyle çok tehlikeli olarak anlatılan birisiydi. Baktık bir çocuk. Bir sandalyenin üzerine büzülüp oturdu. Eli ayağı titriyor. Hemen durumu anladım. Sofra da hazırlanmıştı. Kendisine hitaben!
“Kadir! Sofraya gel, yanaş!"
“Ağabey ben yemesem olmaz mı?”
“Ne demek? Kim bilir kaç gün yememişsindir? Biz halden anlarız. Rahat ol! Buyur ve ye!”
Yemek yerken Bekir Ağabey sormaya başladı, o da anlattı:
“Arkadaşlarımla oturup kararlaştırmıştık. Ben polis tarafından ele geçirilmem gerçekleşeceği anda, beni öldüreceklerdi. Merhamet ettiler. Öldürmediler. Kabahat onların. Ben artık konuşmağa mecburum. Her şeyi anlatırım.”
der demez Bekir Ağabey
“Ya Rabbi! Sen Kadir’i İslam’ın fedaisi kıl.” şeklinde mukabelede bulunmaktan kendisini alamadı.
Kadir aramızda kaldıkça namaz kılmaya başladı. Kendisine “Seni Nurcuların koğuşuna koyacağız.” denildiğinde el ve ayaklarında derman kesilmiş ve “Beni içeride çiğ çiğ yiyecekler.” şeklinde düşünmüş. Tam koğuşa girerken Saim ATLIHAN Ağabey’i heybetli ve uzun boyuyla görünce de çok irkilmiş. Kaderin cilvesine bakın ki içeride birkaç gün içinde Saim Ağabeyle kardeş-ağabey oluverdiler.
Kader-i İlahi’nin bir cilvesi. Aradan yıllar geçti. Atlas okyanusunda bir gemi kazası ve faciası oldu. Televizyonda verilen bir haber… Sadece Kadir KAYMAZ kurtulmuştu. Cenab-ı Hak kendisine iade-i hayat eyledi. O, bu imkânı değerlendirebildi mi, değerlendiremedi mi, bilmiyoruz.
Sonunda benim ifade ettiğim şekilde, siyasi bir hüviyeti açık olan dava bitti. Mustafa BİRLİK iki yıl Ağır Cezaya ben de dâhil olmak üzere Bekir Ağabey ve Hüseyin ÇAĞDAR, Dr. Mustafa AUTAY, Cahid ERDOĞAN, Osman KARA birer yıl Ağır Ceza, bazı kardeş ve ağabeylere de altışar ay ceza verildi. Verilen kararı, duruşmalı olarak Temyiz (Askeri) mahkemesinde görülmesi isteğiyle temyiz ettik.
1973 SEÇİMLERİ
Yıl 1973… Seçimler yapılmıştı. Tek başına iktidara gelen parti olmadı. Süleyman DEMİREL’in idealden mahrum kaypak siyasetine millet bu şekilde cevap vermişti. CHP tarihinin en yüksek seviyede reyleri artmıştı. Birinci parti olmuştu. Adalet Partisi ikinci, Milli Selamet Partisi üçüncü parti olmuştu. Elli milletvekili kazanmıştı. Dindar muhiti daima “İRTİCA” diye yaftalayan bir zihniyet, Bülent ECEVİT’in başbakanlığında, Necmeddin ERBAKAN (R.Aleyh) ile koalisyon yapacaktı. Bu bir bakıma dönüm noktası oldu. CHP zihniyetini dindar zümreye kin ve iğbirarı yüzde yirmi beşe düşmüştü.
Bülent ECEVİT, solun mümessili görünüyordu. “Karaoğlan” lakabıyla cazib bir şekle getirilmişti. Çok gariptir ki takip ettiğimiz ve her an mahkûmiyetle karşılaşmamız muhtemel olan davalar birer birer beraat kararları ile hemen akabinde bitirilmeğe başladı. Elde dava kalmadı. Sadece bizim İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi davası kaldı. Duruşma günü 1974’ün Haziran ayına sarktı. Askeri Yargıtay'da bütün maznun arkadaşlarımı temsilen müdafaayı ben yaptım. Müdafaa hakikaten şahane olmuştu. Duruşmadan çıktığımızda yine Bekir Ağabey (R. Aleyh) “Gültekin! Talebelikte çok irtifa kesbettin. Seni can-ı gönülden tebrik ediyorum. Üstad Hazretleri hakkındaki ifadeleri ne kadar güzel düşmüş.” şeklinde takdirlerini söylemek lüzumunu hissetmişti. Askeri Yargıtay Hâkimleri birkaç celse davayı uzattılar. Karar vermek istemiyorlardı. Af kanununu bekliyorlardı. Sonunda karar verdiler ve açıkladılar. Sadece benim hakkımdaki kararı tasdik ettiler. Diğerlerini lehte ve aleyhte bozmak suretiyle vaziyeti idare etmek yoluna gittiler.
Bizimle beraber Medrese-i Yusufiye de kalanlardan birisi de Balıkesir’den emekli muallim Hasan AKTUNÇ (R. Aleyh) idi. Kendisi 2007 yılında rahmetlik Şahin Hocamız ile Balıkesir’e uğradığımızda yanımıza gelmişti. "İzmir Hapishane hatıralarını teferruatlı olarak 300-400 sayfalık yazdım. Ölümünden sonra neşredilsin diye vasiyet ettim." demişti. Bu hatırat neşredilirse teferruatlı olarak birçok hadiselere ışık tutabilir. Cenab-ı Hak makamını âli etsin.