Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 8. Bölüm

ASKERİ YARGITAY KARARI

1974 yılının sonları… Kararın açıklanacağı gün duruşmaya sadece ben ve Tire’li Abdinnur kardeş gelmiştik. O zaman siyah beyaz televizyon yayınları yeni başlamıştı. Kıbrıs Harekâtı da hatırladığıma göre yapılmıştı. Haberler evvela mahallinde kameraya alınıyordu. Sonra akşam televizyonda naklen veriliyordu. Duruşma başladı. Kamera ekibi gerekli hazırlıkları yaptı. Çekim başladı. Askeri Yargıtay Başkanının bana doğru dönerek, “Mevcut şartlar muvacehesinde bundan daha iyisini yapamadık.” demesini hiç unutamıyorum.

Nihayet karar açıklandı. Bana verilen bir yıl ağır ceza tasdik edilmişti. Diğerlerinkini lehte veya aleyhte olmak üzere bozularak beklenen af konuşması yetişmesi sağlanmış oldu. Halk tabiriyle “Günah Keçisi” olarak ben seçilmiştim. Netice itibariyle Avukatlık Ruhsatnamem iptal edilmiş oluyordu. Davalara artık giremeyecektim. Bu haber bizim taraftaki gazetelere ve dergilere intikal etmişti. Merhum Salih ÖZCAN Ağabey bu haberi Arap âlemindeki gazetelere intikal ettirmiş. Sürmanşet haber tarzında neşredilmiş. “TÜRKİYE’DE MEHAMİ CULTEKİN AVUKATLIK RUHSATNAMESİ İPTAL EDİLDİ.” tarzında takdim edilmiş. Bu haberin benim yönümden pek ehemmiyeti olmamakla beraber, Türkiye’deki İslami Hizmet mücadelesinin seviyesinin Arap Âleminde anlaşılması noktasından son derece ehemmiyetli idi. Merhum Salih ÖZCAN’nın bu sahadaki hizmetleri unutulamaz.

CEZANIN İNFAZI

Aradan bir hafta ya geçti ya geçmemişti. Savcılıktan;

“Sayın Av. G.Sarıgül!

İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinin hakkınızda verdiği mahkûmiyet kararı Askeri Yargıtay’ca onanmış olması sebebiyle infaz için savcılığa gelmenizi…”

şeklinde bir yazı aldım.

Hemen daktilonun başına geçip acele olarak bir dilekçe hazırladım ve savcılığa gittim. Allah rahmet eylesin, Mustafa ALGÜL isminde, kalender yapılı, anlayışlı şişmanca bir Başsavcı Yardımcısı vardı. Odasında idi. Selam verdim, içeri girdim ve “Savcı Bey! Cezamın infazı için geldim.” dedim. Savcının yüzünde bir üzüntü emaresini müşahede edince “Savcı Bey, üzülecek bir şey yok. Ben sizden alacaklıyım. Van Ağır Ceza Mahkemesindeki davam bitmedi. Ben Van’da yedi küsur ay mevkufiyetim oldu. Bunun da verilen ceza mahsup edilmesi icab eder. Dilekçemi de hazırlayıp getirdim.” dedim.

Savcı Bey çok sevindi. Hemen kâtibe,"Oğlum bize iki çay söyle. Gültekin Bey cidden beni çok sevindirdi. Geçmiş olsun. Hemen Van Adliyesine yazı yazın." dedi. Beraber çay içtik. “Bir avukatı kollarını kelepçeleyerek hapishaneye, hele senin gibi cidden sevdiğimiz arkadaşımızı göndermek bize hakikaten ağır gelirdi.” diyerek diğerkâmlığını izhar etti. Allah rahmet eylesin.

AF KANUNU ÇIKACAK DİYE UZUN MÜDDET BEKLENDİ

Af kanunu çıkacak diye en az beş, altı ay beklendi. Baro başkanı Allah Rahmet eylesin Zeki Sermet Bey her karşılaşmamızda “Gültekin; bu işi ne yapacağız?” diye sorar dururdu. Ben de “Biraz daha sabret, önümüzdeki ayda kanun çıkmazsa, ben istifa dilekçesini getirir sana veririm. İşi bitiririz.” diye cevap verirdim. Adamcağızın anlayışını her zaman rahmetle anarım, beni hiç kırmamış idi. Sonunda af kanunu çıktı. Ruhsatnamem olduğu yerde hükmünü muhafaza etmiş oldu.

MESLEK ÇALIŞMASI

Artık bundan sonra mesleki çalışma yapmaya mecburdum. Zira evli idim, eskiden beri bakmakla mükellef olduğum yaşlı annem ve babam yanımdaydı. Cenab-ı Hakk’ın lütfu ev kirası yoktu. Babamın gece kondu olarak yaptığı tek katlı bahçeli betonarme evde oturuyorduk. İşimi her zaman olduğu gibi Cenab-ı Allah’a bırakmıştım. Zahir nazarda peş peşe iki hapishane hayatım vardı, bana itimat edip de kim dava verebilirdi ki?..

İkinci defa Antalya’da avukatlığa bu sefer dünyevi davalar ağırlıklı başlamıştım. Nur Talebeleri hakkında da takip ve tarassutlar kalkmıştı. 12 Eylül Askeri darbesine, yani 1980 yılı eylülün on ikinci gününe kadar benim elimde sadece Said ÖZDEMİR Ağabeyin (R. Aleyh) “GENÇLİK REHBERİ” davası kalmıştı. Cenab-ı Hak ümidimin hilafına son derece meşru ve netice alıcı davalar gönderdi ki, ben de hayretteydim. İki üç sene gibi kısa müddet içinde zaruri olan bütün ihtiyaçlarımı ihsan ediverdi. Daha sonraki yıllarda da bu yardım ve ihsanlar devam etti. Az sayıda dava dolayısıyla bu imkânların gelivermesi, tamamen bir İhsan-ı İlahiden başka bir şey değildi. Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamdüsenalar olsun ki İman ve Kur’an hizmetine de üçte birisinden fazlasını verdirmeği nasib kıldı.

1980 darbesinden sonraki sıkıyönetim davalarının takibinde artık eskisi gibi imkânsızlıklar mevzu bahis değildi. Kendi imkânlarım ile gidip gelebiliyordum.

1980 darbesinin olacağını beş altı ay evvelinden emin bir kaynaktan haber almıştım. İlkokul ve ortaokul devresinde beraber okuduğum arkadaşım ve kardeşim Mehmet KAPÇAK Bursa’daki Işıklar Askeri Lisesinin imtihanına girerek kazandı. Fakir bir aile çocuğuydu, ama çok zeki idi. Birbirimizle yarışarak her ikimiz de arkamızdan birkaç yıl öğretmenlerimizin medh-u sena ile yâd edecekleri çok parlak ortaokul talebeliğini Cenab-ı Hak nasip kıldı. Ben ise 1953 yılında Antalya Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. 1956 yılında ise Ankara Hukuk Fakültesinde tahsil hayatımı devam ettirdim. Mehmet KAPÇAK da Kara Harp Okulunda talebe idi. Her hafta olmasa bile on beş günde bir pazar günleri görüşüyorduk.

Netice olarak yıllar geçti. Mehmet Edirne’de Süloğlu Hudut Alay kumandanı ve Kurmay Albay idi. 1980 yılının Nisan ayında bir vesile ile gitmek nasip oldu. Kendisini ziyaret ettim, çok sevindi. Mesai saati bitince beni şahsi arabasıyla Edirne’nin bazı yerlerini gezdirdi. Yol da kendisiyle şu konuşmalarımız oldu:

– Mehmet Albay’ım! Olan hadiselere seyirci misiniz? Nerede ise bir dâhili harbe gidiyoruz. Biz bir cemaat olarak müsbet hareket etmek prensibimizdir. Dâhilde bu tarz çatışmalara şiddetle karşıyız. Bu durumda bir tek güvencemiz olarak orduyu görüyoruz.

– Biz de yegâne güvence olarak sizi görüyoruz. Bu söylediğin sözden çok memnun oldum.

– Sen bunu beni memnun etmek için mi söylüyorsun?

– Ne münasebet! Bütün hazırlıklar tamamlanmış durumda. Bunu bir strateji olarak kimler bizi destekler diye düşündük. İlk aklımıza gelen de Nur Cemaati olmuştur. Ben tarihini söyleyemem. Ama bulunduğumuz yılın içinde mutlaka bir hareket bekle. Ama bu sefer size karşı bir yüklenme olmayacaktır. Müsterih olabilirsin.

Ben darbeyi 30 Ağustosta bekliyordum. Olmadı… Ama günün yaklaştığını hissediyordum. "Konyaaltı Caddesi" kenarında bir apartmanın caddeye bakan beşinci kattaki bir dairesinde kirada oturuyorduk. Eylül ayının 12. günü sabahı namaza kalkmıştım. Harp Okulu Marşı duyulmaya başladı. Ben de maalesef darbe olduğunu hissettim. Pencereye koşup caddeye baktım. Polis ve jandarmaların her tarafı tutmuş olduğunu gördüm. Birinci günü dışarıya çıkmak yasak olduğu için evde kaldık. Tabiatı ile Kenan EEVREN’in konuşmaları sık sık veriliyordu. Televizyondan izleniyordu.

Ertesi günü yasak kalktığı için yakın olan mahkemelerin bir kısmının bulunduğu iş hanına gelip Baro odasına girip oturmuştum. 5-10 avukat arkadaşlar oturuyorlardı. Kapıda Allah Rahmet Eylesin Av. Zühtü KEBELİ göründü. Yaşça benden büyüktü. İçeri girer girmez bana hitaben dedi:

“Gültekin, gece gündüz seccadede namaz kıl şükret! Bu hareketin başında Kenan Paşa olduğu için. Ben subayların birçoğunu gördüm, onları yakinen tanımak imkânım oldu. Bunlar nasıl ve ne şekilde yetiştirildiler? Hayret ediyorum. Dindar denildiği an hepsinin kafatası âdeta çatlayacak şekle gelir, husumet ve düşmanlık bütün damarlarına işlemiştir. Yalnız Kenan Paşa’nın babası Hacı, dedesi Hoca olduğu için müstesnadır.”

Hakikaten toplu bir yüklenme olmadı. Nur talebeleri ve Nurculuk mevzuunda da kötüleyici bir sözünü işitmedik. Sadece Sıkıyönetim Mahkemelerinde münferit ve mahalli hatırı sayılır sayıda davalar oldu. Tamamına yakın bu davaları da ben takip ettim. Şayan-ı dikkat bir tecelli: Askeri mahkemelerde ve bilhassa Askeri Yargıtay Dairelerinden çok müsbet, beraat kararını netice verecek kararlar aldık.

Bu mevzuda hazırlayıp neşredilen bir kitabımda da mevzu bahis kararlar ele alınmıştır.

BİR İNAYET-İ İLAHİ VE HİMAYET-İ İLAHİ

1977-1978 Yıllarında Merhum Abdullah YEĞİN Ağabeyimiz ve ben İstanbul’da hizmetle meşgul esnaf ve meslek sahibi kardeşlerimiz Merhum Abdülkadir BADILLI da olmak üzere bir araya gelerek, Envar Neşriyat’ı Risale-i Nur kitapları okunaklı bir şekilde, daha kaliteli olarak neşredilmek hedefine doğru yerinde bir adım atılmış oldu. Neşriyatın sahibi Merhum BADILLI gösterildi. İki sene kadar bir zaman dilimi içinde netice alındı.

Yeni Asya ekibinin cemaati bir siyasi parti ile iç içe olacak şekle getirmesi, Gençlik Teşkilatlarını kurmuş olması, Sözler Neşriyat'ının da ellerinde olmasının neticesi olarak, nazarları hakiki Nur hizmetine tevci etme istikametinde böyle bir adım atılması istişare edilerek kararlaştırılmıştı.

Risaleler daha kaliteli ve okunaklı bir şekilde basıldı ve çok rağbet gördü. İki sene kadar böyle devam etti. 12 Eylül darbesi de akabinde yapıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. Birçok vatandaşlar işlerinden atıldı. Nezaretlerde işkenceler yapıldığı aşikâr olarak görülüyordu. Bizim cemaatimize toplu bir yüklenme yoktu. Böyle bir devre idi, hem de merhum Abdülkadir BADILLI’nın Envar Neşriyatı Bingöllü Sıddık’a devrettiğini duyduk. Canımız çok sıkıldı. Maddeten sıkışınca iki milyon Türk Lirasına (o zaman ki para değerine göre) devredivermiş. Sıddık bidayette çok fedakâr hizmetler ifa etmiş bir Nur talebesi idi. Fakat sonradan arızi olarak menfi milliyetçilik damarını ihsas etti. Beyanlarına şahit olundu. Ben kendisinin Nur davasında da avukatı olduğum için, birkaç defa ikaz etmiştim.

Abdullah YEĞİN (R. Aleyh) Ağabeyimiz Berlin’de bulunuyordu. Bu devir işinden son derece rahatsız olmuş ki bana mektup yazmış. Dış memleketlerden gönderilen mektuplarda “Sıkıyönetim Halkla İlişkiler Komutanlığı”na gelip, okunduktan sonra alıcının adresine gönderiliyordu.

Benim yazıhanem de orduevi bahçesinin tam karşısında bir iş hanında bulunuyordu. İş hanı ile Sıkıyönetim Halkla ilişkiler Komutanlığı arasında bir yol vardı. Giriş çıkış kapısı da sağ taraftaki yol kenarında bulunuyordu. Doğru bir ifade ile ikinci katta bulunan yazıhanemin yola bakan penceresinden bakınca 25 metrelik mesafede orduevi bahçesindeki mevzu bahis komutanlık görünüyordu.

Posta memuru bir mektup getirdi. Aldım… Gönderen: Abdullah YEĞİN... Alıcı Av. Gültekin SARIGÜL… Zarfın sağ üstünde de "OKUNDU" damgası vurulmuş durumda. Damga mevzu bahis komutanlığa aitti. Zarfı açtım ve okumaya başladım. Abdullah Ağabeyimiz bu mektubun müstebitlerce okunacağını ne bilsin? Abdullah Ağabey, “Sevgili kardeşim! Sen Üstadımızın Vekilisin! Çok vekillerden de üstünsün. Sen de en az benim kadar Nurcuların mes’ulüsün." dedikten sonra "Sıddık’ı bir şekilde ikna edip, aynı parayı ödemek suretiyle Envar Neşriyat’ı geri almayı rica ediyorum.” diyerek mektubunu bitiriyordu. Mektubu hemen gizli bir yere bırakıp pencereye koştum. Acaba beni almaya geliyorlar mı, diye düşünüp baktım. Kader-i ilahiye teslim olduğum için hiç telaşlanmadım. Tekrar baktım, gelen yok. Hemen aşağıya inip orduevi çıkış kapısına vardım. Hulusi Ağabeyimizin (rahmetullahi aleyh) yanında yetişmiş çok nezih, çok halis Necati adındaki kardeşimiz askerliğini yedek subay olarak aynı yerde yapıyordu. Baktım, Necati kardeş birkaç askerle hemen kapıya geliverdi. Beni görür görmez konuşmaya başladık:

– Ağabey! Abdullah Ağabey'den size mektup gelmiş!

– Evet… Komutan, mektubu okudu mu?

– Hayır Ağabey. Yüzbaşı gelen mektupların bir bölümünü benim önüme atıverdi ve benim bunları okumamı emretti. İlk elime geçen mektup da bu mektuptu. Hemen "OKUNDU" mührünü basıp gönderdim.

– Fesuphanallah! Necati kardeş mektupta mahrem şeyler yazılı idi.

– Allahu Ekber! Ağabey! Eğer yüzbaşı o mektubu okusaydı, seni almaya ben gelecektim.

Şu hadisedeki olan hususların bir tesadüf olma imkânı var mı? Nezarette alınan kim olursa olsun, işkenceye tabi tutulduğu bir zeminde Hıfz-ı İlahi’nin tecelli edişini, binlerce milyonlarca şükür edilmeye layık musahhar bir hadise olarak yaşamış olduk.

YALNIZ KALMA

Antalya’da iki defa olmak üzere Cenab-ı Hak bana yalnızlığı yaşattı. Bunun birincisi 1960 yıllarının başından başlayıp sonlarına kadar aşağı yukarı on yıllık bir yalnızlık. Evet, daha önceki yıllarda Gömlekçi Recep UNAZ Ağabey de en az 10-15 yıl yalnız olarak Risale-i Nur talebesi olarak sebat etmiş, Risale-i Nurları okutup kendisine arkadaş olacağını ümid ettiği zevatı tarikatlara intisap ederek kendisini yalnız bırakmışlardı. Üstadımızı bir ziyaretinde şöyle bir mükâleme geçmiş:

– Arkadaşlarına selamımı ilet.

– Üstadım. Hiçbir arkadaşım yanımda kalmadı.

– Maşallah. Her bireriniz bulunduğunuz beldede bir kutup hükmündesiniz.

Böyle bir zaman ve zeminde sebat etmek büyük bir fazilettir. O zamandan beri Antalya’da ifa edilen hizmetlerden elbette Recep Ağabeyin büyük hissesi mevzubahistir.

Ben de askerlikten terhis olup geldiğimde -ki 1963 yıllarının başlarıydı- Recep Ağabey'den başka ağabey ve arkadaşım yoktu. Her ne kadar muhalefet etmiş olmama rağmen, Recep Ağabey gömlekçiliği bırakıp tavukçuluğa başladı. Aşağı yukarı yirmi yılını verdi. Ben yalnız kalmıştım. Sebepler noktasından bakılınca sahil beldelerindeki rehavet, sahip çıkmama en büyük amil idi.

İkinci bir husus; Süleyman Efendi Hazretlerinin mensuplarının cemaatleşme, genişleme noktalarında faal ve hırslı davranmaları oldu. Kime Risale okutup namaza başlatmışsak, gizlice takip edip hemen kendi tarikatlarına transfer etmeleri de yegâne amildi. Allah rahmet eylesin Merkez Vaizi İsmail ŞANLI idi. Kendisi ile çok güzel münasebetlerimiz vardı. Bir gün ona dedim:

– İsmail Hoca! Allah için yanımda hiç olmazsa bana yardımcı olacak birisini bırakın. Siz de kahve köşelerinden alıp birkaç kişiyi namaza başlatsanız olmaz mı?

Şu cevabı verdi:

– Ağabey! Biz onu yapamayız. Ancak siz yaparsınız. Biz de sizin vasıtanızla namaza başlayanı hemen tarikata alıveririz.

Bu sohbette birbirimize darılmak şöyle dursun, kucaklaştık ve güldük. Her ne ise… Bu yalnızlık on sene devam etti. Bu bir imtihandı. Sonra yavaş yavaş hizmete katılmalar başladı.

Takvimler 1965 yılını gösteriyordu. Muzaffer ARSLAN Ağabey (R. Aleyh) Antalya’ya geldi. “Kardeşim burada hiç çalışılmamış. Sen yalnızsın. Gayret göstermek lazım.” dedi. Ben de kendisine “Ağabey sen burada biraz kal.” dedim. Bir imkân doğdu, bir ay kadar kaldı. Risale-i Nur davalarından dönmüştüm. Bir hafta kadar Antalya’da kalmak imkânı doğdu. Beraberce ayrı evlerde bir iki gece otuz otuz beş kişilik dersler yaptık. Saat kulesinin yanındaki Paşa camiinde buluşulup sohbet mahalline gidiliyordu. Üçüncü akşamı yatsı namazı, Muzaffer Ağabeyle camide buluştuk. Baktık camiye gelip derse iştirak edenlerin hiçbirisi gelmedi. Ağabeyin yüzü asık. Canı sıkkın. Kendisine, “Ağabey! Yakınımızdaki pastaneye gidip birer salep içelim.” dedim. Öyle yaptık. Sakinleşti. “Ağabey! Antalya’yı nasıl buldun? Hiç çalışılmamış diyebilir misin?” diye sordum. “Kardeşim! Bu beldede senin Nurcu olarak bulunman ve kendini muhafaza etmen başlı başına bir hizmettir.” diye cevap verdi.

1968-1969 yıllarında, Karadenizli topal, gariban bir zat olan Nazım Amca yazıhaneme gelerek, oturduğu evin altında at ahırı olarak kullanılıp terk edilen yeri "Medrese yapalım." dedi. Değerlendirdik. Elden geçirdik. Gariban bir yerdi. Fakat Nazım Amcanın ihlâsının kerameti olarak burada çok çok talebeler yetişti. Fakat İlahi kader tecellisi…

Allah ömür versin, Vahyeddin KÜFREVİ, ailesi ile birlikte Antalya’ya nakl-i mekân etti. Hiç unutmam, karşılaştık ve kucaklaştık. Bana şöyle dedi: “Ağabey. Gördüğüm kadarıyla sen burada yalnız kaldın. Ben de öyleyim. Bundan sonra ikimiz beraber ders yapalım.”

Başka da çare yoktu. Bir taraftan siyasi mevzuların öne alınmış olması, derslerin safiyetini ihlal ediyordu. Diğer tarafta ise bir şahsın merci kabul edilmesi cihetine gideceği aşikârdı.

MEHMED KURDOĞLU VE ARKADAŞLARI

Risale-i Nur davaları yok denecek kadar azalmıştı. Sadece Said ÖZDEMİR (R. Aleyh) Ağabeyin birkaç davası vardı. Ankara’ya gidip geliyordum. Bir gidişim de Hüseyin GÜNDAŞ kardeşle Hacı Bayram’a giden yolda karşılaştık. Aramızda şu konuşma geçti:

– Ağabey biz sizi arıyoruz. Sizinle çalışmak istiyoruz.

– Siz kimsiniz?

– Ağabey! Yeni Asya ekibinin cemaatimizi bir noktada inhirafa sevk etmesi karşısında bir gurup talebe ve esnafla birleştik. Emek mahallesinde birkaç dershane açtık. Parti, patırtı laflarını kaldırdık. Sırf Risale-i Nur okuyoruz. Sizin de bu düşüncede olduğunuzu duyduk. Bundan sonra sizi ya benim ya da Mehmed KURDOĞLU kardeşimizin medresesinde misafir ederiz. Otelde yatmayın.

Kendisine çok memnun olduğumu ve ferahladığımı söyledim.

1985 yılına kadar bu kardeşlerimizle beraber hizmet ettik. Hakikaten Risaleleri okumakta çok çok ileride olduklarını gördüm. 1980 darbesinden sonraki Sıkıyönetim Mahkemelerinde cereyan eden davalar da ne hikmetse bu ekibimize mensup kardeşler hakkında oldu. Bu davaları takip etmek bana nasip oldu. Çok müsbet kararlar da aldık.

1981 ANAYASA OYLAMASI ÖNCESİ

Askeri Konsey tarafından hazırlanan Anayasa milletin reyine arz edilmek için bir tarih açıklandı. Bu açıklama Nur Cemaatinde yeni bir bölünmeye, daha doğru bir ifade ile “YENİ ASYA” gazetesini çıkaran ekip ile beraber hareket eden büyük grupta çalkalanmaya sebep oldu.

Yeni Asya ekibinin ileri gelen Üç Ağabey, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin 1950’li yıllarda Demokrat Parti’yi maslahat noktasından desteklemesinden hareketle, bu partinin devamı kabul edilen Adalet Partisi’ni desteklemeyi, hizmetin bir esası haline getirmişlerdi. Hatta ifrata kaçarak Milli Selamet Partisi aleyhine broşür dahi hazırlayıp dağıtmışlardı. Bu broşürde ayran içen Merhum Korkut ÖZAL’ı bile "İçki kadehi kaldırdı." şeklinde takdim etmişlerdi. Gençlik teşkilatları kurmuşlar ve bazı çatışmalara bile sokma teşebbüsünde bulunmuşlardı.

Cemaat bünyesinde tabiatıyla bu duruma karşı başta ben olmak üzere tavır almalar, kopmalar başladı. Bu ekibin koca bir cemaati -ki siyasi bir gayesi ve hedefi olmayan, sırf iman ve Kur’an hizmetine odaklanmış- bir siyasi partinin kucağına oturtma gayretine bigâne kalınamazdı. Siyasi tercih yapılabilirdi. Maslahat neyi iktiza ediyorsa o istikamette rey verilebilirdi. Ama bir siyasi parti namı hesabına, diğer bir partinin aleyhinde seviyesizce bulunmağa cevaz verilemezdi. Hassaten mütedeyyin bir kitlenin rencide edilmesi Nurun mesleğine yakışmıyordu. Kısaca temas ettiğim bu hususlar, yetmişli yıllarda Nur Talebeleri bünyesinde tartışmalara yol açtı.

Bu tartışma 1970 yılının başından sonuna hatta 1980 yıllarının başına kadar sürdü. Gençlik teşkilatlarının kurulması karşısında “Hizmet Vakfı” merkezinde ben, Abdullah Ağabey (R. Aleyh), Said ÖZDEMİR Ağabey (R. Aleyh), Ahmet AYTİMUR Ağabey (R. Aleyh) bir araya geldik. Ne yapabiliriz diye konuştuk, istişare ettik. Neticede cemaate tamim edilmek üzere bir lahika mektubu neşredilsin denildi. Ben hemen kâğıt ve kalemi elime alıp beş dakika zarfında Risale-i Nur üslubuna uygun mektup metnini hazırladım. Mektup beğenildi. Takriben 1977 yılı idi … Şevket Eygi Bey haftalık Büyük Gazte’yi neşir sahasına sokmuştu. “Nur Cemaatinden İkaz” başlığı altında lahika mektubu neşredildi.

Yeni Asya ekibinden cevap gecikmedi. Sadece Üstad Hazretlerinin Demokrat Parti devrinde siyasi parti tercihinde “yanlış basmamak” yani yanlış hareket etmemek noktasındaki hususi mektubu ile Ağabeylerin -benim metnini hazırlayıp ağabeylerin ismiyle neşredilen- lahika mektubunu beraber neşredip Hizmet Vakfı merkezine gönderdiler. Zaman ve zemine göre hareket edebilen kıvrak bir zekâ karşı tarafta hükmettiği anlaşılıyordu.

Abdullah Ağabey ve diğer ağabeyler bana gerekli cevabı avukatımız olarak yaz ve ver dediler. Ben de “Risale-i Nur Işığında İman Hizmetleri ve Siyaset” başlığı altında uzunca bir yazı yazdım. Allah rahmet eylesin Şevket Eygi Bey haftalık gazetesinde üç hafta boyunca neşretti.

Bu yıllarda bu cenahta medreselerde, yani Risale-i Nurların okunup okutulması için tahsisi edilen yerlerde bilhassa, nazarlar dağılmış, siyasi mevzular ön planda konuşulur olmuştu. Haliyle gençlerde afakîleşme görünür olmuştu. Koca bir cemaat, on yılı aşkın bir müddet yerinde saymıştı, cemaatten kopan ekipler olmuştu.

Ben şahsen daha 1965 yıllarından bu tarafa böyle bir neticeyi hissettiğim için Yeni Asya’ya karşı tavır aldım. Ancak ben gıybet ve bühtandan şiddetle kaçınıyordum. Sadece yüz yüze geldiğimizde, bana göre inhiraf ettikleri noktaları mertçe kendilerine hatırlatıyordum. Bu bakımdan aramızda tam manası ile köprüler yıkılmıyordu. Bu tutumum Risale-i Nur’dan aldığım dersimdi ve çok faydalarını gördüm. Tahir Mutlu Ağabey ayrılarak benim yanımda yer aldı. Bilakis gençlik teşkilatları kurulunca Abdullah YEĞİN Ağabey (R. Aleyh) ayrıldı. Hatta hiç unutmam, hassasiyeti sebebiyle beni birkaç sefer bir odaya çağırarak “Gültekin Bey! Acaba yanlış mı ediyoruz?” diyerek tereddüt izhar etti. Ben de kendisine şu şekilde izahta bulundum:

– Muhterem Ağabey! Biz tarafgirane bir tutum içinde değiliz. Bu kardeşlerimiz yanımıza gelip, biz hakikaten yanlış ettik, hatamızı anladık, vazgeçtik deseler, onlarla kucaklaşıp helallaşmıyacak mıyız? Şimdi Ağabey, bu nezih cemaat yanlış bir istikamete sürüklense, biz de ses çıkarmasak, birinci derecede sorumlu siz olacaksınız. İkinci derecede de ben olurum.

Abdullah YEĞİN Ağabey bu konuşmamız neticesinde rahatladı ve “Evet. Haklısın” dedi.

Abdullah Ağabey (R. Aleyh), Ahmet AYTİMUR Ağabey (R. Aleyh), Mehmet KURDOĞLU ve arkadaşları, Merhum Rüştü TAFRALI ve ben olmak üzere medreseler (yani Risalelerin tedris edildiği mekânlar) ağırlıklı, her türlü siyasi tarafgirlikten uzak, asli hizmet şeklimize uygun teşekkül eden cemaat, gittikçe genişlemeye ve tesirini göstermeye başlamıştı.

ENVAR NEŞRİYATIN KURULMASI

Abdullah Ağabeyimizin teklifi ile “Sözler Neşriyat"a mukabil Risale-i Nurlar için ikinci bir neşriyat evinin kurulması uygun görüldü. İstanbul’daki esnaf ve meslek sahibi kardeşlerimizin bir araya gelip, himmetlerini birleştirmek suretiyle daha hesaplı ve daha kaliteli bir tarzda kitapların basılması için “Envar Neşriyat”ın kurulması cihetine gidildi. Neşriyatın sahibi olarak Merhum Abdullah BADILLI tensib edildi. Risaleler daha kaliteli ve okunaklı ve hesaplı (fiyat itibariyle) şekilde basıldığı için revaç buldu.

Yeni Asya istikametinde kalan cemaat bünyesinde de Orhan İNALÖZ isminde bir zatın gayet hikmetli adımlarla, cemaati bu yanlış tutumdan uzaklaştırmak için bazı çarelere başvurduğunu da kulak ucundan duyuyordum. Fakat kendisi ile yüz yüze tanışmamıştım. Orhan Bey gerek kendi imkânlarıyla, gerekse bazı himmet sahiplerini harekete geçirerek gazeteye Cağaloğlu merkezinde müstakil birkaç katlı binayı alıverdiğini, prensip olarak istiğna göstererek, bu binayı mülkiyet olarak kendi uhdesine almadığını da duymuştum. Bina üç veya dört kişinin üzerine aktarılmıştı. Orhan Bey hakkında da güya “MİT” mensubu demeğe başladıkları kulağıma geliyordu. Haliyle Orhan Bey bir şekilde dışlanmış oldu.

1981 ANAYASASI HALK’IN OYLAMASINA SUNULMASI

Rey verileceği tarihe iki gün kala Isparta’da Muhterem Ağabeyimiz Salim GÜNTAÇ telefon etti. “Gültekin Bey. Yarın Isparta’da yemekli bir davetimiz var. Seni de davet etsem gelir misin?” dedi. Tereddütsüz “Emrin olur Muhterem Ağabey. Derhal gelirim.” dedim.

Ertesi gün kalktım gittim. Mimar Sinan Camii arkasındaki Vakıf binasının salonuna girdim. Tıklım tıklım dolu idi. Kapıdan girer girmez hemen teşrif buyurdular. Beni öne, Tahsin TOLA (R. Aleyh) Ağabey ile Kırkıncı Hocamın (R. Aleyh) arasına oturttular.

Baktım bir Bey Efendi gayet selis, düzgün ve mantıklı ifadelerle konuşuyor. Merak ettim ve sordum. "Orhan Bey" dediler. Tarife hacet yok. Konuşma, ifade tarzı itibariyle yüksek bir seviyede olduğu anlaşılıyordu. Meğerse 1981 Anayasasına “Evet” densin diyenlerle “Hayır” densin diyenler arasında karşılıklı -tabir caizse- boğaz kavgası oluyordu. Kalabalığa göz gezdirdim. Salonda en az elliye yakın sivil polis var.

Uzun yıllar Tahsin Ağabey ile Ağabey-Kardeş münasebeti cereyan etti. Kendisi hakikaten bir veliy-i kâmildi. Tahsin Ağabeye eğilerek,

“Ağabey! Bu meselenin tezekkürü için bu kadar kişiyi toplamaya lüzum yoktu. Ağabey buradan 'Evet' çıkmalı. Aksi takdir ileri gelen hepimiz, nezarete alınabiliriz. Ben içeride en azından kırk elli sivil polisin bulunduğunu görüyorum. Bu tartışmanın sonu gelmez.” dedim.

Sonra Mehmet KIRKINCI Hocama dönerek

“Muhterem Hocam! Siz bilhassa fıkıh sahasında büyük bir âlimsiniz. Size soruyorum. Reye arz edelin bu Anayasaya 'Evet' demek siyasi bir tercih midir? Veya itikadi bir tercih midir? Bu hususu vuzuha kavuşturun.” dedim.

Kırkıncı Hocam,

“Maşallah, Barekallah! Bir kenara itmeğe çalıştığımız bu Ağabeyimiz meseleyi tam 'Bam Telin'den vurdu. ULA, ULA, ULA. Yahu biz Milli Selamet Partisinin rağmına Adalet Partisine rey verdik mi? Bu bir itikadi tercih miydi? Burada da askeri bir idare mi devam etsin? Yoksa yarım yamalak da olsa demokrasiye mi geçilsin? Elbette maslahat demokrasiye geçilmesi, istikametinde tercihte bulunmaktır." dedi.

Reye arz edildi ve “Evet” çıktı. Yeni Asya ekibi bir “uruç” hareketiyle sonunu getirmiş oldu.

MEŞVERET CEMAATİNİN TEŞEKKÜLÜNDE İLK ADIM

Salonda -Allah cümlesine bol bol rahmet eylesin- Sungur, Bayram, Muzaffer, Ali MUTLU, Mahmut ALLAHVERDİ, Ömer Ağabeyler; Nazım Kardeş, Feyzi Kardeş, Şerafettin Kardeş ve orta yaşlı vakıf kardeşlerin hemen hepsi oradaydı.

Toplantı bitti. Ben kendilerinden Antalya’ya dönmek üzere müsaade istedim. Hemen topluca bir ses yükseldi. “Müsaade yok. Akşam hususi mahiyette istişare edeceğiz.” denildi. Kemal VURAL kardeşin evine gidildi. Kırkıncı Hocam, Sungur, Bayram Ağabeyler, Hacı İshak Efendi, Orhan Bey, Tahsin TOLA Ağabey, Muzaffer Ağabey, Ali MUTLU, Ömer Ağabeyler (R. Aleyhim) ve Yeni Asya tarafını tutan bazı müfrit düşünceli gençler de vardı. Yüksel KAVUŞTU Bey de Ceymis Bond çantasıyla yanımda oturuyordu.

İstişareyi Orhan Bey idare ediyordu. Her Ağabey ve Kardeş bu oylama hakkında çıkan netice mevzuunda kanaatini söyledi. Orhan Bey gayet mantıklı mükemmel izahları ile herhangi bir tartışmaya meydan vermiyordu. Birden benim doğduğum köye oldukça yakın bir köyden olan öğretmen bir kardeşimiz, müsaade almadan atıldı ve fevri bir şekilde “Bakıyorum hepiniz Yeni Asyalı Ağabeylere karşı cephe almışsınız. Bundan sonra ben de sonuna kadar Yeni Asyalı Ağabeylerden yana olacağım.” deyince, ortalık gerilir gibi oldu. Orhan Bey bu kardeşe güzel bir edep dersi vererek, gayet itidalli bir şekilde izahlarda bulundu. Rahmetlik Bayram Ağabey ismini zikretmek istemediğim o genç kardeşe “Sen bundan sonra gözüme gözükme.” şeklinde çıkıştı.

Burada ben sonuna kadar hiç konuşmadım. Dinledim. Yalnız “Hakem Heyeti”, “İcra Heyeti” tabirleri dikkatimi çekti. Ayrıca Yüksel KAVUŞTU Bey çantasında bütün istişare metin ve dokümanlarını taşıyordu.

Sonunda söz istedim:

“Şu ana kadar sizlerden aşağı yukarı on yıl ayrı kalan bir kardeşiniz ve avukatınız olarak, birkaç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Evvela çok mükemmel bir istişareye şahit oldum. Cemaatimiz adına sizleri tebrik ediyorum. İkinci olarak, 'Hakem Heyeti','İcra Heyeti' tabirleri çok yanlış. 163. maddenin ceza haddi 15 yıl ağır cezaya kadar, beş general meclisin yerini alarak arttırdılar. Ben daha iki gün önce Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesinde müdafaa yaptım. Tam iki saat 'Risale-i Nur Talebeleri cemiyet değil cemaattir.' dedim. Delillerini izah ettim. Oradan gelip şu anda karşılaştığım manzara…"

"Ağabeyler! Siz farkında olmadan cemaati cemiyet haline getirip teşkilatlandırmışsınız. Bakıyorum Yüksel Bey’in çantasında da bütün vesikalar mevcut. Ankara otobüsüne binip, çantasını da bagaja koyduracak. Bunu takip eden istihbarat elemanları da çantayı alıp vesikaların fotokopilerini alabilirler. Şimdi sizler beni buraya çağırmakla her halde 'Bundan sonra beraber çalışalım.' demek istediniz. Evet, Risale-i Nur’un asli hizmetine, yani medreseler ağırlıklı, siyasi mülahazalardan tamamen müstağni eski hizmet tarzımıza dönelim istiyorsanız ben varım.”

diyerek sözümü bitirdim.

Cenab-ı Hak “İntak-ı Bilhak” olarak beni konuşturmuş. Yüksel Bey Ankara’ya dönerken çantasını bagaja koydurmuş ve otobüse binmiş, istihbarat elemanları çantaya el koymuşlar. Evrakların fotokopilerini aldıktan sonra bir şekilde çantayı iade etmişler. Bu hadiseden takriben iki üç sene sonra, Bayram Ağabey fotokopisi çekilen evraklara göre ifadesi alınmış; Ağabey de onların istediği şekilde ifade vermişti.

Ben hemen Isparta’ya gidip Sulh Ceza Hâkiminin tevkif kararına itiraz dilekçesini Asliye Ceza Hâkimliğine verip Antalya’ya geri döndüm. Bir gün sonra neticeyi öğrenmek üzere Isparta’ya telefon ettim. Baktım Bayram Ağabey ümit etmediğim şekilde karşımda. Bayram Ağabey “Gültekin Bey! Hâkim senin arkadaşın çıktı.” deyince merak ettim. Meğerse sonradan Antalya’ya tayin edilerek yıllarca Asliye Hukuk Hâkimliği yapan, şu anda da emekli bulunan Şener Bey, benim ismimi görünce tahliye kararını vermiş. Cenab-ı Hak nezdinde beraat vesikasını bu şekilde kazanmış oldu. Allah selamet versin.

Dava İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderilir diye endişe ettik. Isparta Ağır Ceza Mahkemesine intikal ettirildi. Duruşma günü belli oldu. İstanbul'da başka bir davada bulunduktan sonra Av. Davut DOĞAN ile birlikte Isparta’ya geldik. Ramazan ayındayız. Bayram Ağabey ikimizi de evinde ağırladı. Ertesi günü Adliyeye gittik. Duruşma başladı. İzmir Barosundan da Reşat YAZAK Bey Avukat olarak yerini aldı. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fikri Bey (R. Aleyh) Reşat Bey’in sınıf arkadaşı imiş.

Başkanın ifadeleri çok seri ve mükemmel bir tavırla aldığını, dirayetli bir şekilde yazdırdığını görünce bende bir rahatlama oldu. Hemen Avukat Davut ve Reşat’a doğru eğilerek “Başkan bu duruşmada davayı müsbet bir şekilde bitirecek gibi. Savcı da lehimize mütalaa verirse, hiç müdafaa yapmayacağız. Mütalaaya iştirak ettiğimizi beyan edeceğiz.” dedim. Onlarda “Tamam Ağabey” dediler. Öğlene kalmadan ifadeleri bitirdi. Savcıdan mütalaasını sordu. Savcı Bey "maznunların beraatını, kitapların iadesini" istedi. Biz de müdafaa yapmayacağımızı, mütalaaya iştirak ettiğimizi söyledik. Baktım salonun gerisinde, kanepede Nur davalarının kadim avukatlarından Merhum Hüsameddin AKMUMCU Ağabey (R. Aleyh) dinleyici olarak gelmiş oturmakta. Mahkeme Başkanı Fikri Bey nihai kararı: “Sanıkların beraatına, kitapların kendilerine iadesine karar verilip anlatıldı.” diyerek açıkladı. Hepimiz içimizden dua edip “Allah razı olsun” dedik. Bu dava İzmir Devlet Güvenliğe gitseydi, Bayram Ağabey’in alacağı on beş yıl ağır ceza olacaktı.

Aradan zaman geçti. Merhum Fikri Bey Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak tayin edildi. Bir gün mübarek ve mütedeyyin hâkimimiz olan Mehmet MENCET Beyle birlikte, öğlen sonu yazıhaneme teşrif buyurdular. Kendilerini hararetli bir şekilde karşıladım. Oturdular. Aramızda şu konuşma cereyan etti:

– Fikri Bey’in kızı Ankara’da bir fakülteyi kazandı. Yurtlarda yer bulamadık. Siz bunun çaresini bulabilir misiniz, diye geldik.

– Hay Hay! Fikri Bey’e bir vefa borcumuz var. Onu ifa etmek isteriz.

– Hayrola nedir?

– Isparta’da Risale-i Nurlardan dolayı Bayram YÜKSEL ve arkadaşlarının davasını bir celsede bitirip, beraat kararı verdiniz. Bu dava İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine gitseydi, ağır bir mahkûmiyetle karışılacaktık.

Fikri Bey hatırlayamadığını söyledi. Ben kendisinden Ankara’ya gidecek otobüsün firma adını ve saatini sordum. Söyledi. Ben de “Sayın Başkanım. Sizi bir arkadaşımız arabayla karşılayacak ve gerekli müzahereti gösterecek.” diyerek kendilerini uğurladım. Hemen Yüksel KAVUŞTU Bey’e telefon ettim: “Grand Tuvalet giyin, Mercedes arabana bin, Bayram Ağabey’i beraat ettiren Reis Bey’i karşıla. Kendisine izzet ve ikramda bulunduktan sonra kızını münasip bir yere yerleştir. ” Eksik olmasın Yüksel Bey vazifesini yerine getirdi.

Fikri Bey, evladının canhıraş bir şekilde vefat etmesi sebebiyle emekli olduktan sonra hastalandı. Yatağa düştü. Bakıma muhtaç bir vaziyette birkaç yıl geçirdi. İnşaallah günahlarından temizlenmiş şekilde Hakkın rahmetine kavuştu. Bihakkın beraat vesikasını da kazanmış oldu.

MUSTAFA SUNGUR AĞABEY’İN TARİHÇE-İHAYAT DAVASI

Sungur Ağabey hakkında yetmişli yılların sonlarında Tarihçe-i Hayat’ı neşretmekten dolayı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmış. Bu davayı da Av. İbrahim ÜNLÜ ve bir arkadaşı takip ediyormuş. Benim haberim yoktu. Çünkü Yeni Asya ekibi ile beraber olduklarından, haberdar etmemeleri normal karşılanacak bir hadise idi. Yalnız bu davayı o devrede pratik bir şekilde bitirmek mümkündü. Yapılmadı. Avukatlık bir tecrübe işi olduğu kadar, Cenab-ı Hakk'ın ihsan edeceği bir feraset meselesine dayanır. Her ne ise…

Dava 1980 Askeri Darbesinden sonrasına sarkmış oldu. Sıkıyönetim Mahkemesine intikal edince, havanın sıcaklığı ile Sungur Ağabey bir lahzada bir buçuk yıl ağır cezaya mahkûm edildi. Darbeyi yapan beş general, kanun yapmağa kendilerini yetkili kılmışlardı. Hem de üç yıla kadar ağır hapis cezalarının temyiz edilemeyeceği, kesinleşeceği hükmü getirildi.

Sungur Ağabey’in cezası kesinleşmiş, infaza geçilmişti. Sungur Ağabey (R. Aleyh) evine uğrayamadı. Türkiye’nin muhtelif yerlerinde misafir kalıyordu. İstanbul Avukatlarından Davut DOĞAN, kendisini telefonla arayarak vekâletname çıkarmasını, yazılı emir cihetine gidilmesini isteyeceğini söylemiş. Adalet Bakanlığı nezdinde yazılı emir istenmiş, fakat temyiz etme mevzuunda yapılan talep kabul edilmemişti.

1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesini ilk safhalarında duruşma hâkimi olarak vazife ifa eden Merhum Albay Kaya ALPKARTAL Bey emekli olmuş ve avukatlığa başlamış. Sungur Ağabey kendisine avukat olarak tutmuş. Kaya Bey iade-i mahkeme talebinde bulunmuş ve Askeri Yargıtay’ca neticeten kabul edilmişti. Dava Selimiye Kışlasında 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde yeniden görülmeye başlamıştı. Sungur Ağabey’in Davut DOĞAN, Kaya ALPKARTAL ve Nadir Latif İSLAM olmak üzere üç avukat müdafaasını yapacaktı.

Yeni Asya ekibinin cemaatten uruç etmesi üzerine, başta Sungur Ağabey ve Bayram Ağabey olmak üzere yüzde doksanı benimle beraber hale gelmiş oldu.

Sungur Ağabey Merhum, ısrarlı bir şekilde benim davasına girmemi istiyordu. Ben de avukat sayısının fazla olması sebebiyle zarar getireceğinden endişe ettiğimi ifade ediyordum. Sungur Ağabey’den eskimez yazı ile yazılmış bir mektup geldi. Mektubun son cümlesi: "Şu Tarihçe-i Hayat davasına bir gül yahu!"

Hemen akabinde Antalya’da Muratpaşa Nur medresesinde üç vilayetin dersi vardı. Merhum Ali İhsan TOLA Ağabeyimiz de teşrif buyurmuşlardı. Saat 9.00-10.00 sularıydı, telefon çaldı. Yakınında ben olduğum için ahizeyi kaldırdım. Baktım Sungur Ağabey,

“Gültekin Bey! Benim avukatlarımdan birisi davayı yanlış bir istikamete yönlendirdi. Benim de çok canım sıkıldı. Üzgün bir şekilde sabah namazından sonra hafifçe uzandım. Dalmışım. Rüyama Üstad Hazretleri geldi ve dedi ‘Kardeşim! Tarihçe-i Hayat demek ben demek. Bu dava benim davam. Kâğıt kalem çıkar, ben de Avukatlarımı yazdırayım.’ dedi. Kâğıt kalem tedarik ettim. Üstad Hazretleri 'Gül' yazdırdı. Bir 'Gül' daha yazdırdı. Sonra heceleyerek 'GÜL-TE-KİN' yazdırdı. Hemen uyandım. Şimdi buna ne diyeceksin?”

diye sordu. “Muhterem Ağabey! Diyecek bir şey kalmadı. Emir yüksek yerden geldi.” diye cevapladım. Üstad Hazretlerini ziyaretimde ismimi sorup söylediğim zaman mübarek yüzünü semaya doğru kaldırarak “GÜL-TE-KİN” diye heceledi ve bir müddet bekledikten sonra “Ben seni otuz yıl hizmetimde bulunmuş bir talebe olarak kabul ettim.” buyurmuşlardı. Cenab-ı Hak layık eylesin.

Sungur Ağabey’in davası, Selimiye Kışlasında 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde olup duruşması da ertesi günü imiş. Akrabam olan Muzaffer AVCI’nın hemen ayarladığı sabah uçağı biletiyle İstanbul’a gittim.

Sungur Ağabey’in Abdullah YEĞİN Ağabey (R. Aleyhim) ile Tevruz Apartmanı yedinci katında bulunduğunu öğrendim. Öğlene doğru yanlarına vardım. Selam verip kucaklaştık. Duruşma saat 14.00 de imiş. Öğle vaktini cemaatle kıldık. Tesbihatta müdafaanın ana hatlarını Cenab-ı Hak ilham etti. Tarihçe-i Hayat kitabımdan işaretlediğim yerlerin fotokopisini acele olarak çektirip bana yetiştirmelerini bir genç kardeşe söyledim. Hemen gidip, dışarıda çektirip, on dakika içinde elime verdi. Ben de dosyanın içine koydum. “Sungur Ağabey! Ben hazırım. Hemen gidebiliriz.” dedim.

Sungur Ağabey hayret etti. Hareket ettik. Saat 14.00'e çeyrek kala Selimiye Kışlasına vardık. Baktım Allah selamet versin Av. Nadir Latif İSLAM Bey de gelmiş. Ama ayakta durmaya mecali yok. Şiddetli grip olmuş. Beni görür görmez “Kardeşim. Senin geleceğini bilseydim bu halimle gelmezdim.” dedi. Ona dedim: “Ağabey! Allah senden razı olsun. Senin bu vaziyette gelmen dua yerine geçecektir. Sen otur istirahat et. Ben Allah’ın izniyle meseleyi hallederim.”

Sungur Ağabey ve iki avukatın dışında hiç kimseyi içeri almadılar. Salonda yerimizi aldık. Duruşma başladı. Vekâletnameyi ibraz ettim. Baktım Mahkeme Başkanının yüzü ekşidi. Farkına vardım. Hemen söz aldım:

“Sayın Başkanım! Ben davayı uzatmak için gelmedim. Bu dava bugün bitecek. Bir önceki celsede bir avukat arkadaşım yeniden bilirkişi incelemesi talebimde bulunmuş. Böyle bir talepten vazgeçiyoruz. Biz size itimat ediyoruz ve adaletinize güveniyoruz."

Baktım yüz ifadeleri değişti. Başkan, “Peki Avukat Bey! Müdafaanızı yapın.” der demez, müdafaaya irticalen başladım. Bu davaları takip ettiğim otuz yıllık Avukatlık hayatımda böyle rahat konuştuğumu hatırlamıyorum. Cümleler ve ifadeler mütenasip ve beliğ şekilde ağzımdan dökülüyor. Bir istihdam-ı İlahi olduğunu açıkça müşahede ediyordum. Müdafaa kırk beş dakika kadar sürmüş. Sungur Ağabey de oturduğu yerden "Barekallah, Maşallah" diyormuş.

Mahkeme Heyeti müzakereye çekilmeye lüzum görmedi. Birbiriyle fısıldaştılar. Hemen akabinde başkan kâtibe yaz dedi: “Sanık Mustafa Sungur’un beraatına, Tarihçe-i Hayat kitabının kendisine iadesine karar verildi." Sungur Ağabey sevincinden yerinden kalkarak “Cenab-ı Hak sizden ebeden razı olsun.” dedi.

Salondan çıkıyoruz. Nadir Latif Bey “Ne oldu?” diye sordu. Konuşmaları bile dinleyememiş. Âdeta dalıp olan bitenden haberdar bile olamamış. “Müsterih ol. Davayı müsbet şekilde bitirdik.” dedim.

Sungur Ağabeyi evine götürüp Hacı Yenge’ye teslim ettim. Haliyle beni ağırlamadan salmadılar. Sungur Ağabey normal ev telefonu ile Türkiye’nin bütün hizmet merkezlerini aradı, müjdeledi. “Üstadımızın Avukatı olarak Gültekin Ağabey istihdama mazhar oldu. Şu anda artık serbestim.” diyerek beni layık olamayacağım şekilde yüceltti.

Böyle hayırlı bir hizmete vesile kılan Cenab-ı Hakk'a hadsiz hamdüsenalar olsun.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...