HASAN OKUR

Hasan Okur 1933 Nevşehir-Nar doğumludur. 10 sene kadar astsubay olarak orduda görev yaptıktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığında çalışmaya başlamış ve oradan emekli olmuştur. Görev yaptığı Ankara, İstanbul, Edirne ve memleketi Nevşehir’de Risale-i Nur hizmetlerinin ilk hâdimlerinden birisidir. Bilhassa Edirne ve Nevşehir’de Nur Tohumlarını serpen saffı evvel bir ağabeyimiz, bir büyüğümüzdür.

Şimdi Nevşehir’de ikamet eden Hasan Okur, üç defa Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmiş, görmüş ve konuşmuştur. Bu üç ziyaretin hikâyesini yatsı namazından sabah namazı vaktine kadar -saatlerce sorular yönelterek- bütün teferruatıyla kendisinden dinledik. Kamera çekimleri ile tespit ettik. Hasan ağabeye başka sorular da sorduk… Tarihçe-i Hayatta bulunan İbrahim Canan’ın çektiği tarihî fotoğraf karesinde Hasan Okur ağabey de vardır. Orada siması ebedileşmiştir...

Hasan ağabey hatıralarını anlatırken bize sık sık şunu söyledi: Her ağabeyin kendi meşrebince farklı hizmetleri vardır. Hepsi de kıymetlidir ve birbirini tamamlar. Diğerlerinden ayırmamak lazım…

Hatıralar yazılıp düzenlendikten sonra kendisine gönderilmiş ve tashih ettirildikten sonra teyidi alınarak yayınlanmıştır.

HASAN OKUR ANLATIYOR

1933’de Nevşehir’e 1,5 km. mesafede bulunan Nar kasabasında doğdum. Nar kasabası şimdi şehrin içinde kaldı. 1951 Sanat Okulu Marangoz Bölümü mezunuyum. Sanat Okulunu bitirdikten sonra aynı yıl Ankara’da, TBMM’de marangoz kalfası olarak çalışmaya başladım. Bir işçi yevmiyesi 3 lira iken ben mesailerle birlikte 10 lira alıyordum.

1953’de Astsubay okuluna gittim. 1955 sonunda Ankara Muhabere Ana Tamir Fabrikasında astsubay telsiz teknisyeni olarak göreve başladım. Orduda 8-10 sene hizmet ettim. 1963 yılında İstanbul Hadımköy’e, 1964’de de Edirne’ye tayinim çıktı. Radar cihazlarının elektronik beyinlerinin tamir işlerine bakıyor ve kıymetli bir eleman olarak görülüyorduk... Namaz kıldığımız, Risale-i Nur okuduğumuz bilindiği halde o noktadan bize ilişmiyorlardı. 1964 sonunda mecburi hizmet bitti ve askeriyeden ayrıldım. Askeriyeden ayrıldıktan sonra Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesini ve İmam Hatip Okulunun fark imtihanlarını vererek diploma aldım. 1965’de memleketim Nevşehir’de radyo tamir dükkânı açarak elektronik tamir işleri yapmaya başladım.

1966’da beni ısrarla Ankara’ya davet ettiler. “Diyanette mühim kadrolar var, senin gibi güvenilir elemanlara ihtiyaç çok, müracaat et…” dediler. İbrahim Elmalı -tefsir sahibi olan Elmalı değil- Diyanet İşleri Reisiydi o sırada. Gittim, Diyanete bir dilekçe verdim; Teftiş Kuruluna tayinim çıktı. Kısa bir müddet sonra da Teftiş Kurulunda Şef oldum. Edirne’de görev yaparken Reis Muavini Yaşar Tunagür hocayı tanıyordum zaten; o zaman Edirne Müftüsüydü. 1981 yılının sonunda, 1979 yılından beri görev yaptığım, Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Dairesi Müdür Muavinliğinden emekli oldum. 1985 yılından 2002 yılına kadar 17 sene kırtasiye esnafı olarak çalıştım. Şu anda Nevşehir’de ikamet ediyorum.

Eski hayatımda da hiçbir kötü alışkanlığım yoktu. Sabahlara kadar kitap okuyan birisiydim. Çocukluğumda Hz. Ali kitaplarını okurdum. Hatta o kıtlık döneminde babam bana, ‘oğlum sana elbise alalım’ dediğinde, ‘baba sen bana Hz. Ali kitaplarından al’ demişimdir. Babam elbise yerine 30 kuruşluk kitap almıştı o zaman.

Ankara’da Meclis binasında marangoz olarak çalışırken, 1952 senesinde, Hacı Bayram Camiinde gençler bir mevlid okudular. Ben hafız olamadığımdan ve böyle sesim de olmadığından dolayı şadırvanın başında hüngür hüngür ağlamıştım. 19 yaşındaydım… Çok ağlamıştım amma... Fakat şimdi Allah’a binlerce kere şükürler ediyorum ki, Kur’anı, Risale-i Nur vasıtasıyla satırlarıyla değil, manasıyla hemhal etti bizi…

Sağımda Atıf Ural solumda Mustafa Sungur ile beraber Mamak’tan Cebeci’ye kadar yürüdük

Risale-i Nur’u ve Üstad’ı ilk defa 1953 senesinin başında, Ankara Hacı Bayram civarında katıldığım bir sohbet esnasında duydum. O zaman bir hoca efendi, “büyük bir âlim olan Bediüzzaman’ın 12 cilt kitabı varmış” dedi. Aslında onun da eline geçmemiş… O kadar duymuş oldum… Bu kitapları çok aradım fakat bulamadım. Ama bu ismi de hiç unutmadım…

Sene 1955… Ankara’da astsubaylık görevimi yapıyorum... Halen İstanbul’da yaşayan Hüseyin Küleci isminde bir er, bir kitap verdi bana. -Biz beraber camiye gidiyoruz ya o cihetle yakınlık kurmuştuk- Verdiği kitap, Eşref Edip’in hazırladığı küçük Tarihçe-i Hayat... Ben o kitabı bir Cumartesi Pazar hiçbir yere çıkmadan okudum. Oradan Üstad Bediüzzaman’ı, Risale-i Nur’u ve talebelerinin kim olduğunu, ne yapmak istediklerini, iman meselelerini, küfr-ü mutlak meselelerini öğrendim. O gece Üstad, Fatih Camiinde dua ederken çekilmiş fotoğrafı vaziyetinde rüyama girdi. Elini öptüm. Üstad da benim vücudunu görmediğim bir zatın elini öptü. O el’de Üstad’ın dudak izleri vardı. Ben de öptüm o izleri. O eli Risale-i Nur’un Şahs-ı Manevisi olarak yorumladım rüyamda ben. Demek ki şahs-ı manevi ile yapılan hizmetleri alkışlıyordu Üstad. Sonra aynı genç Gençlik Rehberi’ni verdi, hemen okudum.

Bir gün Ankara Ulus meydanında rastladım Hüseyin Küleci’yi. Bana, “gel seni bir yere götüreyim, orada avukatlar, hâkimler, binbaşılar var” dedi. Ben de fazla alışkın olmadığım halde o gün sinemaya gitmek istiyordum. -O zamanlar filmlerde şimdiki müzahrefat yoktu- Fakat O çocuğun fikri ağır bastı, Mamak’a gittik… Hukuk Fakültesi ikinci veya üçüncü sınıfta okuyan Mustafa Türkmenoğlu’nun kaldığı yermiş. Küçük bir evdi orası. Türkmenoğlu bize 4. sözü okudu. Bu arada bir çorba yaptı. Gözümüzün önünde tırnak kadar bir yağ, domates, maydanoz ile halletti, çorbanın içine bıraktı. Yarım francala bir ekmek benim önüme koydular. Ama çorbanın içinde tane diye bir şey yok... Su… Fakat ben hayatta bir daha o lezzeti bulamadım… Bu lezzeti bir daha yakalayamadım... Ya ben çok açtım veya Risale-i Nur’un kerameti...

Orada rahmetli Atıf Ural, Sungur ağabey ve havacı bir Üst Çavuş olan Hüsameddin Turgut diye benim Nar Kasabamdan birisi daha vardı. -O vefat etti- Hepsiyle yeni tanıştık. O gece dersten çıktıktan sonra, sağ tarafımda rahmetli Atıf Ural, diğer tarafımda Sungur ağabey olarak Cebeci’ye kadar beraber yürüdük. Yolda bana iman hizmetinin ve Risale-i Nur’un ehemmiyetini, bu zamanın bozuk ideolojilerini anlattılar.

Sonra Atıf ile beraber, Ankara Samanpazarı Semtinde Uucanlar Caddesinde bir dersane vardı, oraya devam etmeye başladık. Artık Risale-i Nur’u beraber inceleyerek okumaya başlamıştık. Gece yürümeleri Atıf’la çok kere daha devam etmiştir. Atıf Ural’ın çok güzel meziyetleri vardır ki buraya sığmaz… 1956’da Üstad’ın emriyle yeni harflerle Risalelerin tab işini ilk başlatan Atıf Ural’dır. Bu tab işinde ben de tashih ve forma kırmada yardım ediyordum.

Üstadı askeri araçla durdurdum, dünyayı verseler şimdi yapamam

1957’de Ankara’dan Eskişehir’e radar tamiri için görevli olarak gitmiştim. Hulusi ağabeyin Eskişehir’de Necati isminde Hava Başçavuş bir oğlu vardı. Onun için O da Eskişehir’e gelmiş… 12 gündür akşamları onun derslerine devam ediyorduk biz.

O sırada Üstad, Hulusi ağabeye “ölmeden gel görüşelim” diye bir mektup yazmış. Meşveret edildi; “Ağabey sen Emirdağ’ına gitme, Üstad on beş günde bir buraya gelir” dendi. O da meşverete uydu. Burası çok önemlidir; O, meşverete uydu...

Kasım ayındayız. Bir dersten sonra üstadın şoförü Mahmut Çalışkan geldi. Ben Bayram Ağabey sanmıştım onu. Daha yeni tanışıyoruz ya... “Yarın Üstad Eskişehir’e geliyor” diye Hulusi ağabeyi aldı gitti. Ben de gitmek istedim amma Hulusi ağabeyi yalnız aldılar gittiler. Ben daha Üstad’ı hiç görmemiştim… Çok heyecanlandım, sabahı zor ettim...

Sabah namazından sonra gelirmiş Üstad. Biz radarcı olduğumuzdan ve tamirat için geldiğimizden dolayı emrimize muhabere dairesinden bir araç vermişlerdi. Sabahleyin Kanlıpınar tarafına benim askerî araçla gittim. Yanıma Üstadı görmek isteyen sivillerden de almıştım. Şoförümle beraber tam olarak dolmuştu jip. Hava sisli, 10 metre ilerisini görmek zordu. Ben askere “kiremit renginde bir araba gelecek, gördüğünde durması için sinyal ver” diye tembih ettim önceden. 35 kilometre kadar gittikten sonra, Üstadın arabasıyla karşılaştık. Asker aynısını yaptı. Bizim arabadan sinyal verdik durması için. Üstad’ın arabası şöyle durdu, biz de şöyle durduk. Tabi o zaman daha hem yeniyiz hem de cahiliz. Görüşmek sevdasıyla durdurduk üstadı. Şimdi düşünüyorum da; ben resmî elbiseliyim, arabamız askeri bir araç, asker sabahın köründe yolda dur diyor; Üstad da duruyor. Bana şimdi trilyonlar değil dünyayı verseler durduramam Üstadı…

Orada bir şey oldu… Araba fren yapıp tam durmadan çıktığımdan dolayı adımımı atar atmaz hendeğe yuvarlandım ben… Onun için önce sivil arkadaşlar ellerini öptüler, sonra ben öptüm Üstadın elini… Sevdi yüzümüzü okşadı. Mübarek Üstadın öyle bir bakışı vardı ki, hani güneş batarken sarı ışık huzmeleri akar ya; Üstadın gözlerinden de öyle huzmeler akıyordu. Ben öyle gördüm o anda.

Üstad “nereden haber aldınız?” dedi. “Oniki gündür Hulusi ağabeyin dersini dinliyoruz. Dün akşam Bayram ağabey geldi haber verdi üstadım” dedim. Üstad tebessüm etti. Çünkü gelen Mahmut Çalışkan’mış. Üstad onun için tebessüm ediyordu. Tekrar okşayarak “seni Risale-i Nur talebesi olarak kabül ediyorum” dedi.

O arada garip bir şey daha oldu… Üstadın elinin üstünün tamamen kan olduğunu gördük biz… Üstad elindeki kana çok baktı ve “bu nereden geldi?” dedi. Biz kan aramaya başladık. Meğer bendenmiş… Ben araba daha tam olarak durmadan indiğimden dolayı hendeğe düşünce sağ elimin başparmağı yarılmış. Çakmak taşı yarmış… Elini öptüğüm sırada bulaşmış. Üstada parmağımı gösterince “nasıl odu?” dedi. “Araba tam fren yapmadan ben inmeye kalktım ve hendeğe yuvarlandım üstadım” deyince tekrar elleriyle şefkatle yüzümü avuçlarına alarak okşadı.

Bu kanın benim için bir hikmeti vardı. Rüyamda Bizim bir komşumuzun evinin avlusunda Üstad annemin entarisi ile duruyordu. Ben “anne İsa Aleyhisselam gelmiş ben ona ibrik ve abdest suyu götüreceğim” diyordum. Üstad, “senin anneni, babanı, hatta kardeşini nur talebesi olarak kabül ettim. Seninle annen cihetiyle akrabayız” dedi. Benim Müşerref diye bir kız kardeşim vardı. Ama beynamaz, ara sıra kılardı… Fakat kahraman… Evimiz jandarma tarından basıldığında kahramanlık gösteriyordu. İşte bu ‘hatta’ üzerinde durmuştum ben.

Sonra Zübeyir ağabey işaret etti. Üstad önde, biz arkada Eskişehir'in dışına kadar geldik. Eskişehir’e girerken orda bir daha Üstadı durdurdular. Biz tekrar elini öptük. Üstad Yıldız Oteline kadar gitti. Orada da Üstadı karşıladılar. Üstad Otele girerken ellerini avuçları yüzüne doğru bakacak şekilde ileri geri hareket ettirerek Hulusi ağabeye ve cemaati selamladı ve halka arkasını dönmeden araka arkaya gitti. Kalbimdeki hicran ateşiyle kaldığım pansiyona döndüm. Üstadla ilk karşılaşmam böyle olmuştu.

Üstad, bitkin, çok hasta ve gözleri yaşlı idi

Üstadla ikincisi görüşmem 1959 yılında vefatından altı ay önce Isparta’da olmuştu. Isparta’ya üç arkadaş Nevşehirli Memduh Özçelik ve Ankara’da taksi şoförlüğü yapan Niğdeli Bahaddin ile beraber gittik. Üstad, bitkin, çok hastaydı ve gözleri yaşlı idi. Biz iki kişi elini öptük, Üstadın önüne oturduk. Sağlık memuru olan Memduh kapıdan bir baktı, Üstadı görünce öyle bir çığlık attı ki çok yüksek bir sesle ağlayarak uzaklaştı çıktı gitti. Giremedi içeri… Üstad, O da gelsin dedi. O da geldi ve Üstadın elini öptü bizim gibi oturdu.

Zübeyir ağabey kulağını Üstada yaşlaştırarak dinliyor sonra bize aktarıyordu. “Sizleri Risale-i Nur’un has şakirtleri olarak kabül ediyorum. Benim hastalığımı kimseye söylemeyin” dedi Üstad. Ben bunu, Üstadın, ehl-i dünyaya karşı Said ölüyormuş dedirtmemek için söylediğini anladım. Ayrılırken tekrar mübarek elini öptük. Üstadın elinin üstü o kardeşin gözyaşları ile tamamen ıslanmıştı.

Beyrut Palas Otelinde Üstadla aynı katta ayrı bir odada kaldım

Üstad Hazretleriyle üçüncü ve son görüşmem 1959 senesinde vefatından üç ay kadar önce Ankara Beyrut Palas Otelinde olmuştu. Tam yılbaşı sıralarıydı. Ben Üstadın geleceğini önceden duyduğum için otelde bir oda tutmuş, müşteri sıfatıyla kalmaya başlamıştım. Hem de aynı katta en üstte… Üstad Hazretlerinin bu ziyaretinde Mehmet Kayalar ağabey de davetliydi. Emirdağ Lâhikasındaki son mektup burada yazıldı. Üstadın bu ziyareti toplam 5-6 gün sürmüştü… Ben altı yedi gün orada kaldım o zaman… Yalnız Üstad’ın arada İstanbul’a ve Eskişehir’e gidip gelmeleri vardır. Tarihçe-i Hayattaki İbrahim Canan’ın çektiği fotoğraf da bu ziyaret yelpazesi sırasında otelden Konya’ya doğru son çıkışında vuku bulmuştur.

Benim oteldeki yaşadıklarım ve müşahedelerim şöyledir:

Üstad Hazretleri, Zübeyir ağabey vasıtasıyla Diyarbakır’da bulunan Mehmet Kayalar ağabeyi Ankara’ya davet ediyor. Zübeyir ağabey Kayalar ağabeyi telefonla arıyor. Kayalar ağabey: “Kardeşim tren bileti aldım, Ankara’ya gideceğim” diyor. Zübeyir ağabey “Abi Üstad Ankara’ya geliyor, sen tren biletini iptal et, uçakla Ankara’ya gel” diyor. Nitekim öyle oldu...

Üstad Ankara'ya gelirken kendisini Gölbaşı’nda karşılamıştık. Üstad geldiğinde ben otelde kalıyordum, ama müşteri olarak. Üstad gelmeden önce, Tarihçe-i Hayattaki fotoğrafta başı görülen Ankara İrtica Masası Şefi Abdülkadir Denizlioğlu ve polisler tek tek oteldekileri indirdi. Ben müşteri olduğum için içerde kaldım. Her taraf polis ve gazeteci kaynıyordu. Gazeteciler, bilhassa milletvekili olduğu için Tahsin Tola ağabeyin fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Onu arıyorlardı hep.

Bu arada polisin biri gece saat 0,3’de Üstad’ın odasına “illa ben de içeri girip bakacağım” diye tutturdu. Ben de, “ne söyleyeceksen bana söyle, ben, istediğini içeriye ileteyim” dedim. Bunun üzerine “seninle benim ne farkım var?” dedi. “Benim içeriye ünsiyetim var, senin yok” dedim. Biz böyle mücadele ederken Kırşehirli ehl-i insaf Hüsnü isminde bir polis memuru bu münasebetsizi kolundan tutup, “yaptığın işe bak” deyip onu çekti götürdü. Allah ondan razı olsun…

Üstad otelin en üst katında güney batıya bakan bir odaya yerleşti. Benim tuttuğum oda da aynı katta. Zübeyir ağabey içerde üstadın yanında… O içerden tutuyor kapıyı ben de dışarıdan. Üstad otelde bir buçuk saat istirahata çekildi. Zübeyir Ağabey, “bir saat sonra beni uyandırın, Üstad bir buçuk saatten fazla yatmaz” dedi. Biz de öyle yaptık.

Sabah biz Üstadın dersinde bulunduk, kendi odasında. Atıf Ural’ın büyük kardeşi Kemal Ural da vardı. Zübeyir ağabey diğer odadaydı. Kayalar ağabey daha gelmemişti, Üstad’ın ilk günüydü.

Üstad sabah erkenden kahvaltı yaptı. Ben evden Üstad’ın abdest alması için kalaylı bir bakır leğenim vardı onu getirmiştim. Bir de çay bardağı götürdüm. Ortasından kuşaklı bir bardak… Zübeyir ağabeye dedim ki, “Üstad benim bardağımdan bir çay içsin, teberrüken saklayayım.” “Kardeşim Üstad kimsenin bardağından çay içmez” dedi. Sonra Zübeyir ağabey bardağı görünce, “bundan içer Üstad’ın bardağı ile aynı” dedi. Meğer Üstad’ın bardağı da öyle kuşaklı imiş. Şimdi benim bütün bardaklarım kırıldı, iki tane kaldı. Onları muhafaza ediyorum.

Orada Ayaktayız. Mustafa Sungur Ağabey, beni Üstada göstererek, “Efendim, bu kardeşimiz ve arkadaşları Nevşehir'de dershane-i Nuriye açmıştır” dedi. Üstad tebessüm ederek, sağ elinin şahadet parmağını bana doğru uzattı: “Kardeşim, senin bana karşı çok fazla hüsn-ü zannın var. Kardeşim ben hiçim” dedi. Sonra, elleriyle sağlı sollu cübbesinin iki yakasını tutarak, ayak topuklarını kaldırıp, ayaklarının ön parmak uçlarına doğru dikilip, tekrar yere basarak, sevincinden hem çırpınıyor, hem de; “İşte bak, ben bir hiçim. İşte bak, ben bir hiçim” diye nazarları Risale-i Nur’a çeviriyordu. Hem memnuniyetinden böyle iltifatlar ediyor; hem de, benim kendisine olan aşırı hüsn-ü zannımı tadile çalışıyordu.

Sonra ertesi gün Kayalar ağabey geldi. Üstatla bitişik olan yan odada kalıyordu. Fakat mübarek müthiş bir şekilde horlamaya başladı. Ben hemen göğsünden hafifçe dokunarak “ağabey bir emrin var mı?” diye uyandırdım. Yoksa Üstad’ı uyandıracak... Mübarek kalktı karyolaya oturdu. O da anlamıştı… Parmağını bana doğru uzatarak, “hah kardeşim işte ben böyle nur talebesi isterim” dedi. Bir daha da uyumadı artık.

“O gün Sabahleyin Üstad İstanbul'a gitmek için kapıdan dışarı çıktı. Erken gittiği için ortalıkta dolaşan yoktu. Üstad kapıdan çıktı. Elini omzuma koydu. Üstad’ı merdivenin başına kadar getirdim. Ben o zamanlar spor yapardım. Dolayısıyla 95-100 kiloluk adamları bilek güreşinde yenerdim. Üstad’ı tüy gibi kaldırmak istiyordum. Ama Üstad, “kardeşim benim omuzlarımda kulunç var ağrıyor” deyince ben Üstadı omzuma doğru, sağ tarafıma yasladım öyle indirdim. Arabaya bindirdik ve yorganını sardık. Üstad İstanbul’a gitti. Biz Dr. Tahsin Tola ve Said Özdemir ağabey ile beraber hemen bir araba çevirdik ve 40 km. kadar uğurladık. Orada polis ekibi bizim arabamızı durdurdu. Üstadımız son süratle uzaklaşıyordu. Gözden kayboluncaya kadar bekledikten sonra Ankara'ya döndük. Üstad gitti ama tekrar geldi.

“Üstad Hazretleri ikinci defa tahminen 28-29 Aralık'ta Ankara'ya teşrif ettiler... Bu arada kendisini pek çok siyasî ve idarî bürokrat ile çok sayıda Nur talebesi ve ehl-i iman ziyaret ettiler. Tabi bunlar Üstadın odasının önünde değil aşağıda tabanda oluyordu.

Emirdağ Lahikasının en sonundaki, Üstadın son mektubu gece saat 03,30-04,00 sıralarında yazıldı. Üstadın yanında Mehmet Kayalar, Said Özdemir, Dr. Tahsin Tola, Zübeyir, Ceylan, Salih Özcan ağabeyleri olduğunu hatırlıyorum. Ben o sırada içerde bulunamadım. Kapının önündeydim. O zaman genç sayılırdım.

Oteldeki polis ve gazeteciler

Otelde her taraf polis ve gazeteci kaynıyordu. O İrtica Şefi Polis Abdülkadir Denizlioğlu, Üstad’ın teşrif ettiği günün akşamı bulunduğumuz kata çıkarak bana: “Biz senin kim olduğunu biliyoruz, sen buraya uygun olup olmayan insanlarını bizden daha iyi bilirsin, bizim maksadımız güvenliktir, onun için buranın güvenliğini sana bırakıyorum, bize yardımcı olabilirsin” demişti. Milliyet’ten bir gazeteci fotoğraf çekmek için uğraşıyordu benim kaldığım koridorda... Onu oraya yukarıya polisler çıkartmışlar veya göz yummuşlar mahsus. Ben sivil giyimliydim. Ona, “hayrola ne var?” dedim. O da “bir fotoğrafını alacaktım, çantada keklik olarak arşivleyecektim” dedi. “Sen ne yapıyorsun, emniyet yasak etmiş” dedim. “Desene bize burada hikâye yok” dedi. Ben de “koleksiyonlarda çok onları oku” dedim. Meğer beni polis biliyormuş, gitti... Arkadan polis Abdülkadir geldi: “Kardeşim bu gazeteci milletini kapıdan kovarsın pencereden gelir; pencereden kovarsın bacadan gelir” dedi. Haberleri yokmuş gibi mahcup vaziyette davranıyordu.

Tercuman, Son Havadis gibi bize müzahir olanlar biraz daha tebessümle bakıyorlardı. Bana ne iş yaptığımı sorduklarında tabi o gün için astsubayım demedim. Serbest çalışıyorum dedim. Hürriyet’in muhabirine: “Üstad size hakkını helal ediyor. Üstadın neşir organı yoktur. Siz menfi olarak yalan yanlış yazıyorsunuz. Sizin gazetenizi okuyanlar Risale-i Nur’u merak ediyorlar ve elde edip okuyorlar. Onun neşrini sağlıyorsunuz” dedim. O zaman Hürriyet muhabiri alt dudağını ısırıp dişlemeye başladı. Biz ne yapıyormuşuz meğer gibi...

Üstad’ın gece saat 03’de tuvalete gitme ihtiyacı oluyor… Yeşil gözlü bir polis de koridordaki o masanın etrafında oturuyordu. Ben de onun ilerisindeyim… Üstad, pür heybetle sanki kükreyerek geçti oradan. Polis bunu böyle gördü. Son zamanlarında iyice yaşlılık dönemlerinde ehl-i dünyaya karşı böyle yürümüştü Üstad. Hani Hz. Peygamberin düşmana korku salmak için sahabelere heybetli yürüme müsaadesi var ya; Üstad da aynen o tarzda yürüyordu. Etrafa heybet saçıyordu... Hâlbuki Üstad’ın son anları…

Fotoğrafı İbrahim Canan Said ağabeyle anlaşarak çekti

Tarihçe-i Hayat'ta yer alan bu fotoğrafın çekiliş anını, 30 Aralık l959 Cumartesi günü, sabah saat 08 olarak hatırlıyorum. Üstad en son otelden ayrılırken çekildi. İbrahim Canan ve Said Özdemir ağabey Üstadın fotoğrafını alalım diye anlaşmışlar. Benim de haberim vardı amma telaşeden unuttum.

Üstad gideceği zaman baktım kapının önünde bir yığılma var. Koluna girecekler. Tahsin Tola ağabeyin bir şeyden haberi yok. Said ağabeyin haberi var. Zaten tebessüm etmesinden bellidir. Biz ihlâsa zarar vermesin diye uzaklaştık.

Bir kolunda Tahsin Tola, diğer kolunda Said Özdemir olmak üzere merdivenin başına geldi durdu Üstad. En üst kattan iniliyor. Orada “beni geçen defa birisi indirmişti o kimdi?” diye soruyor. Beni arıyor Üstad. İhlâs kahramanı, Kara Melek Tahsin Tola hemen “kimdi o nerde” diye nefesi kesilircesine aramaya başladı. Baktım beni arıyor. “O bendim efendim” dedim. Çekildi, yerine ben geçtim. Üstad elini omzuma koydu. Merdivenden iniyoruz. Benimle gelen Yalvaç’lı Fahri Türkmenoğlu diye birisi o merdivenin boşluğunda şöyle durdu yaslandı. Üstad onun başını şöyle bir okşadı. Orada bir kadın Üstad’ın elini öpmek için elini uzattı. Müşteri veya polisti, bilmiyorum. Ben hemen, yapma diye kestim. Sungur ağabey arkadan geliyor.

Fotoğraftaki o sepetli arkadaş, Hulusi Ok, ta yukarıda başladı… Üstadla ikimizin arasına soktu başını; “abi ne olur ben de biraz taşıyayım, abi ne olur…” demeye başladı. Ta merdivenin başından itibaren... Üstad başını omzuma dayamış durumda iniyoruz… Baktım Üstad rahatsız olacak, yavaşça çıktım, ona verdim Üstad’ı. Hâlbuki ben Kayalar ağabeyi uyandırmışım. Nurun en büyük kahraman insanını horluyor diye uyandırmışım. Mübarek adam bu sepet değil ki… Ben kendiliğimden de Üstad’ı taşıyayım diye oraya varmadım. Üstad tabana inince gazetecilerin hücumuna karşı eğri büğrü oradan inerken İbrahim Canan orada düğmeye bastı. Üstad eliyle şöyle bir kavis çizerek kesme işareti yaptı ama fotoğraf da öylece çekilmiş oldu.

Üsküdar’da ders anında 300 kişinin içinde Sungur ağabey, “Hasan kardeş kemal-i şefkatinden Üstad’ı Hulusi’ye verdi” dedi. Hâlbuki Üstadı, rahatsız olmasın diye verdim ben. Zübeyir ağabey ise, “kardeşim, bir kumandan güvendiği birisine, sen burada nöbet bekle dediğinde, nöbette iken vazifesini başkasına mı devreder. Varsın rahatsız etsin” diye sitem etmişti. Zübeyir ağabey böyle müdebbir bir ağabeyimizdi. Ne varsa her şey onda vardı.

Fotoğraftaki isimler şunlardır: Bediüzzaman Said Nursi; Said Özdemir; elinde sepet olan Hulusi Ok; arkasındaki Hasan Okur. Üstadın arkasındaki kısa boylu kişi Eskişehirli Ali Rıza Öztürk; Uzun boylusu Mehmet Günay Tümer, Atıf Ural’ın kayınbiraderi, sonradan Prof. oldu, trafik kazasında vefat etti; sadece başı görülen, Ankara İrtica Masası Şefi Abdülkadir Denizlioğlu; başı öne eğik olan Emirdağlı Nureddin Benli.

Ankara, İstanbul, Edirne, Nevşehir

1955’de Risale-i Nur’u Ankara’da tanıdıktan sonra kitapların tab işlerinde yardımcı olurdum. Çatı katında teksir yapardık. Yer tahta, üstünde kilim... Sabah namazından sonra kolumuzu yastık, ceketimizi yorgan yaparak yatardık. Başka bir şey yok... Ne kadar uyuyabilirsek… Oradan mesaiye giderdik biz çalışanlar. O zaman gizlilik esası vardı. Mustafa Türkmenoğlu tashihten çok iyi anlardı. Onun edebiyatı iyiydi. Noktalamaları o yapardı. Bir de Gazi Lisesi Edebiyat Öğretmeni Cemal Bey diye birisi vardı. Türkmenoğlu, kitapların en son tashihini O Cemal Bey’e götürür ona yaptırırdı. İmlayı en son O kontrol ederdi. Öğretmen Cemal Bey çok mütevazı bir insandı. Risale-i Nur’da hiç noktalama virgülleme hatası yoktur. Tâhirî ağabeyle de basardık. Tâhirî ağabey geldiğinde bir gün hadi yemeğe buyrun diyorlar. “Ben aşağıda yedim” diyor. Yalan değil, meğer İstanbul’da yediğini söylüyor. İstanbul’da rakım sıfır, Ankara’da 800. Ben Tâhirî ağabeyin çıkınında kurumuş zeytinleri ve yufka ekmekler görürdüm. Her defasında Bismillah der, her lokmasında elhamdülillah diyerek ağır ağır yerdi.

1963’de İstanbul Hadımköy’de astsubay olarak görev yaparken pansiyonda kalıyordum. Hafta sonlarında ise Zübeyir ağabey, Fırıncı, Kutlular, Birinci olarak Kirazlımescid 46 numarada beraber kalıyorduk. Bu dokuz ay kadar sürmüştü. Bekârdım o zaman.

Orada Zübeyir ağabeyin nasıl bir müdebbir olduğunu çok yakından görmüş, tanımıştım. Kitap tashihatını beraber yapardık. O, Risale-i Nur’u hece vezni ile ağır ağır okurdu. “Bis-mil-lah her hay-rın ba-şı-dır” diye. Biz takip ederdik. Bazen, mesela, “bu” kelimesini “şu” okur… Doğru okudum mu kardeşim diye bizim uyuyup uyumadığımızı, içimizin geçip geçmediğini kontrol ederdi. Abi şöyle doğrusu deyince hah tamam kardeşim diyordu. O, böyle bir müdebbirdi. Diyelim, 20 sayfa forma bitecek sabahleyin matbaaya verilecek; bitmeden yatılmazdı.

1964’de daha ihtilalın havasının devam ettiği bir dönemde benim Edirne’ye tayinim çıktı. Giderken yanımda bir takıp kitap vardı. Otobüse binerken birisi “bunda ne var” dedi. “Kitap var” dedim. Ben onu muavin sanmıştım, meğer polismiş. Verdim kitap kolisini, ben onları muavin bagaja koyuyor sandım. Edirne’ye vardık indim. Fakat kitaplar yok ortada... Ben hassas bir insanım, bu benim kanıma dokundu. O zaman 610 lira maaş alıyordum, maaşımın tamamını vererek iki koli kitap aldım ve bir kahvede halka dağıttım. Parasını verenden aldım, vermeyenden sonra verirsin diye yine kitap verdim.

Edirne’ye ilk vardığımda “Yâ Rab bana burada hizmet-i Kur’aniyeyi yaymak için bir fütuhat nasip eyle” diye dua ettim. Orada hizmetlerimiz oldu elhamdülillah.

Az önce bahsettiğim, hemşerim Hüsameddin Turgut memleketimiz Nevşehir’de bir avcı ile tanışmış. Babayiğit bir adamla... Fakat kitap falan verememiş. İzinli olarak Nevşehir’e gittiğimde bana onun adresini verdi. Ben doğru onun bulunduğu bir kahvenin üstündeki yere gittim. Hasırların üzerine avcılar oturmuş. Bu avcılarda acaip bir samimiyet vardır. O kadar çok hüsn-ü kabül gösterdiler ki bize; ben Risale-i Nur’dan bahsettikçe dört köşe oluyorlardı. Ben bunlara kitaplar verdim. Nevşehir’de Risale-i Nur hizmetleri ilk defa böyle başlamış oldu. Ben her izin aldığımda bir ay geceli gündüzlü Nevşehir’de hizmeti anlatmaya başlamıştım. Ama biraz avam tabakası olduğu için Risale-i Nur’un ağdalı kelimelerini pek anlayamıyorlar, bana sen anlat diyorlardı. Biz Risale-i Nur’dan bir çeşni yaparak anlatıyorduk.

Bizim Nar’da kayadan oyma evler vardır. Yazın sıcaklık 15 derece, kışın da 12-13 derece olur. Soba filan yok, mangalla filan idare edilirdi. Altta hasır, üstte kilim vardı. Biz fakir bir aileydik. Nevşehir’den 25-30 kişi geliyorlar, diz çöküp oturuyorlar. O zaman gaz lambası vardı. Artık cemaat devamlı gelmeye başladıkça Allah’a yalvarıp; “Yâ Rab bana ne yaparsan yap, bu cemaat korkup kaçmasın” diye dua ediyordum. Çünkü o zaman mütemadiyen yakalanma, basılma hadiseleri oluyordu Türkiye’de. Allah bu duamı kabül etti ki gözünün üstünde kaşın var diyen olmadı. Başıma hiçbir şey gelmedi kader öyle muhafaza etti. Mesela, Nevşehir’de araba işletmeciliği ilerde olduğu için levhalar yazıyorduk. “Ey Âlem-i İslam Uyan Kur’ana sarıl. Bediüzzaman” arabaların önlerine bu levhaları Nevşehirliler asıyorlardı.

Son olarak âcizane bir tavsiyem olacak: Risale-i Nur hizmetinde insanlar bilhassa kitapla tanışması lazım. Tren yolculuğunda nasıl ki çok iyi anlatan, iyi anlaşılan bir yol arkadaşı olduğunda o yolun nasıl geçtiğini bilemiyorsak; kitapla da bu yolculuk yapılmalı. İnsanlar bu kadar vaaz dinliyor, ama akılda kalsaydı bu millet bu hale gelmezdi. Demek ki insanlara kitap vereceksin ki aldığı eğitim kalıcı olsun. Bütün ağabeyler de böyle yapmıştır. Hizmette bir inkişaf olmuşsa, bu kitap okuma sayesinde olmuştur. Diğer hizmetler, dersler, kitap gibi kalıcı olmuyor.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-IV)

***

1933'de Nevşehir'in Nar kasabasında doğdu. Uzun yıllar orduda astsubay olarak çalıştıktan sonra, Diyanet İşleri Teftiş Kurulunda vazife yaptı. Yirmi sekiz yıllık çalışmadan sonra emekli oldu.

Risale-i Nurları ilk tanıyışım

"l953 yılında Ankara Hacıbayram semtinde bir sohbet esnasında 'Bediüzzaman isminde büyük bir âlimin on iki cilt Kur'ân-ı Kerim tefsiri var' denildiğini işittim. O günden sonra, bu isme karşı kalbimde hayranlık, hürmet ve muhabbet hissetmeye başladım. Lâkin yaptığım araştırmalarda, bu nâm ile bir tefsirin varlığını bilen yoktu.

"1955 yılının sonunda Ankara Muhabere Ana Tamir Fabrikasında telsiz teknisyeni astsubay olarak yine göreve başlamıştım. Halen İstanbul'da bulunan Hüseyin Kileci isminde bir asker, bana Eşref Edip merhumun küçük tarihçesini ve Gençlik Rehberi'ni verdi. Cumartesi, Pazar Tarihçeyi bitirdim. Rehberi de yarı ettim. Risale-i Nur'un mahiyetini ve dâvânın ulviyetini hissetmeye başladım. Ruhumun tercümanı göz yaşlarım oluyordu. Ertesi gece rüyamda Üstad'ım Hazretlerini memleketteki evimize teşrif etmiş gördüm. Elini öptüm.

Albay Hulusi Beyle tanışıyorum

"Bundan üç ay sonra Sözler'in ilk nâşiri merhum Âtıf Ural ve Mustafa Sungur Ağabeyle tanıştım. Artık Risale-i Nur'u gece gündüz demeyip okuyor, yeni matbaadan çıkan eserin tashih ve formalarının kırılmasına yardımcı oluyor, imanî meselelerin ince ve derin nüktelerini arkadaşlarla sabahlara kadar müzakere ediyorduk. 1957 yılında Eskişehir'e radar cihazının elektronik beyin aksamını tamire görevli gitmiştim. Emekli Albay Hulûsi Yahyagil, havacı astsubay oğlunu ziyarete gelmişti. On iki gün onun İşârâtü'l-îcaz ve Mektubat'tan yaptığı derslerde bulundum.

"Üstadla karşılaşmamız"

"Bir akşam ders bitmek üzereydi. Üstad Hazretlerinin şoförü Mahmud Çalışkan geldi. 'Yarın Üstad Eskişehir'e gelecek' dedi ve aynı arabayla Hulûsi Ağabeyi aldı, götürdü.

"O gece sabahı zor yaptım. Tamirini bitirdiğimiz cihazlar yolumuz üzerinde olması cihetiyle, askerî jiple Kanlıpınar'ın ötesinde çok sisli bir havada Üstadı karşıladık. Araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandım. Bu arada inen sivil arkadaşlar Üstad'ın elini öpüyorlardı. Onların askerî bir vasıtadan evvel inmesi ve resmî olarak benim sonraya kalmam, Üstad'ımın kader cihetiyle ne kadar inayet altında ve kalb-i mübareklerinin rahmet-i İlâhiye tarafından nasıl serin tutulduğuna büyük bir delildir. Işıkla Üstad'ın arabasına durması için işaret verilmişti. Vasıtalar tam karşılıklı yolun kenarında duruyordu. Aman yâ Rabbî! Üstada yaklaşıyordum. O nasıl bakıştı öyle? Heybetli bakışlar karşısında irkilmemek ne mümkündü? Gözlerinin içinde, güneş batarken ufukta bıraktığı sarı ışıklar gibi şûlelerin lemean ettiğini görüyordum. Kendisine yaklaştığım zaman tebessüm ediyordu. Mübarek ellerini üç kere öptüm, yüzümü avuçlarının arasına aldı, 'Mâşaallah' dedi. Nasıl haber aldığımızı sordu.

"On iki gündür Hulûsi Ağabeyin Mektubat'tan ders yapmasını dinliyorduk. Bayram Ağabey geldi, o haber verdi' dedim. Mahmut'u Bayram diye söylüyordum Tebessüm ettiler. 'Seni Risale-i Nur'a talebe olarak kabul ediyorum. Risale-i Nur'u nerede duyarsan orada dinle.' dediler.

"Bu arada Üstad'ın elinin üzerine epeyce kan bulaşmış olduğunu ikimiz de gördük. Üstad kana çok dikkatli baktı. Neden ileri geldiğini anlamaya çalışıyordu. Meğer benim başparmağımdan bulaşmış. Ben farkında değildim. Başparmağımın ortası yarılmış olduğunu tespit ettik. Nasıl olduğunu sordu. Ben de araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandığımı söyledim. Tekrar başımı okşadı ve yürüdü. Arabasında merhum Zübeyir Ağabey de vardı.

Sütçü İbrahim Dede

"Üstad önde, biz arkada Eskişehir'in dışına kadar geldik. Orada da Üstadı karşıladılar. Onlar arasında Muttalip Köyünde bulunan Nakşi Şeyhi Hacı Efendinin 80 yaşlarında bir müridi olan Sütçü İbrahim Dede de vardı. Üstad'ın eline sarıldığı zaman, Üstad onun elini öpmeye iyice eğildi. Bu hali, Üstad'ın tevazuda emsalsizliğinin büyük bir delili idi. Fakat o zât buna imkân vermedi ve Üstad'ın elini öptü, bizler de tekrar öptük. Yediye tamamlamak kasdıyla, dört defa üst üste de burada öptüğümü hatırlıyorum. Yıldız Oteline geldiler. Daha önce bize işaretle geçmemizi emir verdikleri için, benim jipi orada bir sokağa bırakıp otelin önüne gelmiştim. Hulûsi Ağabey de oradaydı. Bizleri, dua eder gibi ve arka arkaya doğru ellerini döşüne açıp kapayarak selâmlayıp otele girdiler.

"Üstad'dan ayrılıp alaydaki pansiyona geldiğim zaman elimde olmayarak hicran ateşiyle yandığımı hissettim. Üstad'dan istimdat eyledim ve kalbimi gerisin geri bana iade etmesini Cenab-ı Hakk'tan dua ve niyazla istedim. Sonra o hâl benden geçti. Halbuki Üstad Hazretlerini ziyaretim sırasında neşeli ve gülmekte idim. Aslında Üstad böylesi meşreplerden hoşlanırmış.

"Üstadı Isparta'da ziyaretim"

"Üstadı üç arkadaşla beraber, 1959'da ziyaret ettik.

"Birisi Nevşehirli Memduh Özçelik diğeri Niğdeli merhum şoför Bahaddin Efendi idi. Bizleri kabulü sırasında Üstad, bitkin ve çok hasta idi. Mübarek ellerini öpüp oturduk. Merhum Zübeyir Ağabey, Üstad'ın ağzına kulağını dayamak suretiyle söylediklerini bize aktarıyordu. 'Siz Risale-i Nur'un has şakirdleri olarak kabul ediyorum. Benim hastalığımı ehl-i dünyaya duyurmayın.' diyordu ve gözleri yaşlı idi.

"Biz Ekim l959 başlarında ziyaret etmiştik ki, bundan üç ay sonra Aralık sonunda Üstad Ankara'ya teşrif ettiler. Denizciler Caddesindeki Beyrut Palas'ta kendilerine tahsis edilen üçüncü kattaki güneybatıya nâzır odaya yerleştiler. Yanıbaşındaki odada hizmetindeki ağabeyler kalıyordu. Türkiye'nin Diyarbakır, izmir gibi uzak yerlerinde Risale-i Nur'a hizmeti sebkat eden pek çok Nur talebesi ve Ankara'da haber alanlar, ziyaretine koşuyorlardı. Biz iki astsubay, kendilerine yakın bir odayı, müşteri sıfatıyla kiralamış bulunuyorduk. İkinci katta bulunan Birinci Şube Emniyet ekipleri, ziyarete olan tehacümü ara sıra önlüyorlardı. Hattâ emniyetin ekip başı Komiser Abdülkadir Bey bana hitaben, 'Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz. Madem siz Nur talebesisiniz, öyleyse buranın işlerini size emanet ediyoruz. Bizim vazifemiz güvenliği sağlamaktır. Bu hususta bize yardımcı olabilirsiniz, rasgele kişileri içeri almayın.' demişti.

"Üstad benim bardağımdan çay içti"

"Üstad Ankara'ya gelirken kendisini Gölbaşı'da karşılamıştık. Ve orada Memduh Özçelik ve üç astsubay arkadaşla beraber ellerini öpmüştük. Üstad gece olunca l,5 saat istirahata çekildi. Zübeyir Ağabey 'Bir saat sonra uyandırın, zira Üstad bir buçuk saatten fazla yatmaz' dedi. Öyle yaptık, üstad sabah erkenden kahvaltı yaptı. Çay içmesi ve teberrüken saklamak için benim evden getirdiğim çay bardağı ile çay içtiler. Altı tane bardaktan tek bardaktı. Tevafuk ki, Üstad'ın alışık olduğu ve daima çay içtiği bardağın aynısı olduğu için bununla çay verebiliriz', dediler. Şimdi Üstad'ın çay içtiği o bardağı, içerisinde 2-3 tane limon çekirdeği ile beraber ambalajlı olarak muhafaza ediyorum. Ayrıca talebelerine verdiği tayinat paralarından eski l liralık ile bir de 25 kuruşu hatıra olarak bulundurmaktayım.

"Ben bir hiçim"

"Sabah olmuştu. topluca ziyaretini yaptık. Mustafa Sungur Ağabey, beni Üstada göstererek, 'Efendim, bu kardeşimiz ve arkadaşları Nevşehir'e dershane-i Nuriye açmışlar' der demez, Üstad tebessüm ederek ve sağ elinin şahadet parmağını bana doğru uzatarak, 'Kardeşim, senin bana karşı çok fazla hüsn-ü zannın var' dedikten sonra, elleriyle sağlı sollu cübbesinin iki yakasını tutarak, arka topuklarını kaldırıp, ayaklarının ön parmak uçlarına doğru dikilip, tekrar düz basarak, sevincinden hem çırpınıyor, hem de 'İşte bak, ben bir hiçim. işte bak, ben bir hiçim' diye nazarları Nur Külliyatına çeviriyordu. O esnada Üstad'ın benim kendisine olan aşırı hüsn-ü zannımı tadile çalıştığı hatırıma geldi.

"Günde en az bir sayfa Risale-i Nur okumalı"

"Sonra bir elini omzuma, diğer elini Mühendis Kemal Ural'ın yüzüne koydu. Bu arada Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin ehemmiyetini ifade ile, 'Günde en az bir sahife Risale-i Nur okuyarak âlem-i İslâm'da hâsıl olan şirket-i mâneviye sevabına dahil olmalı.' diyordu. Bu cümleden olarak, bu hakikatı idrak edeli, günlük telâşe ile unutup yatsam dahi, yatağımdan kalkıp Üstad'ımın ilim ve marifetullah cihetiyle verdiği bir tetebbu virdi olarak kabul ettiğim dersimi, Allah'tan ciddî bir mâni olmazsa okuyorum. Ve bu ehemmiyetli noktayı bazan sorulduğunda nazara vermeyi hizmete taalluk eden bir vazife biliyorum.

"O gün öğleye doğru Üstad İstanbul'a gitmek için kapıdan dışarı çıktılar. Sol elini omzuma koydular. Koluna girdim ve otelin merdivenlerinden indirip arabasına yerleştirdim, yorganınım dizlerine ve döşüne doğru sardım. Dr. Tahsin Tola, Said Özdemir ve iki arkadaşla hemen bir taksiye atladık. Son sür'atle giden Üstadımızı, Ankara'dan 50 km dışarıya kadar emniyet bakımından uğurlarken, asıl emniyetle görevli polis ekibi, bizim arabamızı durdurdu. Üstad uzaklaşana kadar bekledikten sonra Ankara'ya döndük.

"Üstad'ın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri"

"Üstad Hazretleri ikinci defa Ankara'ya teşrif ettiler. Tahminen 28-29 Aralık 1959'da. Bu arada kendisini pek çok siyasî ve idarî bürokrat ile sayısız Nur talebeleri ve Üstada muhabbet ve hürmetleri olan ehl-i iman ziyaret ettiler.

"Biz yine sabahlara kadar kapısının önünde idik. Bu defa Zübeyir Ağabey, 'Üstad çok yorgun, iki saat ancak yatar. Beni bir buçuk saat uyuduktan sonra uyandırın' dedi. Kendisini gece 2.5'da uyandırdık. Hakikaten Üstad, o saatte odasında hareket halinde idi.

"Üstadı merdivenlerden ben indirdim"

"Burada mühim bir hususu arz etmek isterim. Ertesi gün sabah olmuştu. Üstad yine gitmek için hazırlanıyordu. Biz 48 saat kapısının önünde nöbet tuttuğumuz halde, Üstad çıkmadan kapısının önü, Üstad'ın koluna girmek ve onu taşımak maksadıyla bazı zevat tarafından rekabete tutulmuştu. Biz bu hâli görünce, oraya sırf ihlâsa zarar gelmemesi için terk ettik. Nihayet Üstad kapıdan çıktı. Üst katta merdivenlerin başına kadar geldi ve orada durdu, iki tarafına bakınarak 'Beni geçen sefer merdivenlerden birisi indirmişti. O kimdi? O beni çok iyi indirmişti' dedi. Bu arada ben yaklaştım, baktım, Üstad ısrar ediyordu. 'Bendim efendim' dedim. Yine ellerini omuzuma koydu. Her türlü iddiadan beri olan muhterem ihlâs abidesi Tahsin Tola Ağabey kolundan çıktı. Said Beyle biz, zemin katın salonuna kadar indirdik.

"İbrahim Cânan'ın çektiği fotoğraf"

"Bu arada Üstad'la ikimizin omuzu başına, başını yaklaştırarak 'Ne olursun ağabey, biraz da ben taşıyayım' diye ısrarla talepte bulunan zât Tarihçe'deki fotoğrafta, elinde sepet olan Ilgazlı şoför Hulûsi kardeşimizdi. Baktım, Üstadım bu durumdan rahatsız olacaklar, yavaşça kolundan çıktım, o girdi. Ben gazetecilerin dışarıda herhangi bir toplu hücumuna karşı vaziyet almak üzere, otelin kapısından Üstadı rahatsız etmemek için iki büklüm tam çıkıyordum ki, halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Cânan, elinde fotoğraf makinesiyle o fotoğrafı çekti. Üstad sağ eliyle 'Çekmeyin' mânâsında, yukarıdan aşağıya havayı kesti.

"Tarihçe-i Hayat'ta yer alan bu fotoğrafın çekiliş ânı, 30 aralık l959 Cumartesi, sabah saat 08.00 sıraları olarak hatırlıyorum. Üstad, o gün İstanbul'a gittiler. Hep gelip gitmelerinde kendilerini Ankara'daki Nur talebeleri fevkâlade bir tezahüratla karşılayıp uğurladılar. Ankara'ya gelirken ve giderken sayısız gazeteci topluluğu alâka göstermesine rağmen, Nur talebelerinin maddî ve manevî çemberinden yaklaşmak imkânını asla bulamadılar.

"Üstadla olan kısa hatıralarımı, ebedü'l-âbâdda daimi sümbüllendirmesini rahmet-i İlaâhiyeden niyaz ediyorum.

"Mâlûm olduğu gibi Üstad Hazretleri bu tarihten üç ay sonra vefat ettiler. Urfa'ya cenaze namazına iştirak etmek için gittiğimiz hâlde yetişmek nasip olmadı. Ancak kabrinin üzerine cenaze namazı kılabildik.

"Allah Celle Celâluhû kendilerinden ebediyyen razı olsun. Âmin."

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-II)

Yükleniyor...