HÜSEYİN ÇAĞDIR

1927 yılı Edir­ne do­ğum­lu Ha­lı­cı Hü­se­yin Ağa­bey, uzun se­ne­ler­den be­ri İz­mir’de ika­met et­mek­te­dir. Ke­me­ral­tı’nda se­ne­ler­ce ha­lı­cı­lık yap­tı­ğın­dan dolayı bu isim­le ta­nın­mış­tır. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni iki ke­re zi­ya­ret et­miş­tir. Meş­hur 1971 İz­mir Sı­kıy­ö­ne­tim Mah­ke­me­si’nin sa­nık­ların­dan ola­rak Av. Be­kir Berk, Av. Gül­te­kin Sa­rı­gül, Mus­ta­fa Bir­lik gi­bi ağabey­ler­le be­ra­ber hap­se gir­miş­tir. İz­mir’de ders­le­re git­me­ye baş­la­dı­ğım 1968 se­ne­sin­den be­ri ta­nı­dı­ğım, he­men her hizmet fa­a­li­ye­ti için­de en ön­ler­de gör­dü­ğüm, Ke­me­ral­tı Ca­mii’nin av­lu­sun­da ha­sır­la­rın üs­tün­de Ah­met Fey­zi Kul Ağa­bey­le bir­lik­te ha­tır­la­dı­ğım “Ak Saç­lı”[1] Hü­se­yin Ağa­bey, bir der­ste ve­ya bir meş­ve­ret­te ilk gö­rü­len ve­ya ol­ma­dı­ğın­da ilk fark edi­len ağa­bey­ler­den­dir. Ol­ma­dı­ğı mec­lis­lerde bu­ruk­luk var­dır, ara­nır. Hüseyin Çağdır 2 Eylül 2005 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Mezarı Çamlık’tadır.

“1955 Se­ne­sin­de Ri­sa­le-i Nur­la­rı Ta­nı­dım”

Ha­lı­cı Hü­se­yin Ağa­bey, bi­zim ar­zu­muz üze­ri­ne, “Şah­sı­mı na­za­ra ver­mek için de­ğil, şahs-ı ma­ne­vî he­sa­bı­na Üs­tad’ımız Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri­ni zi­ya­ret­le­ri­mi ve 1971 mah­ke­me ha­tı­ra­la­rı­mı hu­la­sa­ten an­lat­ma­ya ça­lı­şa­ca­ğım.” di­ye­rek, ha­tı­ra­la­rı­nı kendi el yazısı yazarak ile şöy­le ifa­de et­ti:

“Bu âciz kar­de­şi­niz, 1955 se­ne­sin­de Ri­sa­le-i Nur­la­rı lütf-u İlâ­hî ola­rak ta­nı­mış ol­du. Ve İz­mir’de Bas­ma­ne’de ‘Al­tın­park’ di­ye anı­lan par­kın üst ta­ra­fın­da Ha­va Bçvş. Ca­hit Er­do­ğan kar­de­şi­miz, İz­mir Ti­ca­ret Li­se­si’nde oku­yan ta­le­be­ler­le ders­ha­ne ma­hi­ye­tin­de­ki bir ev­de ka­lıyor­lar­dı. Ben de ara sı­ra ora­ya gi­di­yor­dum. Her ne ka­dar hiz­me­tin ma­hi­ye­ti­ni bil­me­mek­le bera­ber, ders­ha­ne­de ka­lan o mü­ba­rek kar­deş­le­rin hâl ve ta­vır­la­rı ve ora­ya ge­len her­ke­se sa­mi­mî alâ­ka­la­rı bi­zi cezp edi­yor­du. Son­ra­dan an­la­dık ki, bu sa­mi­mî alâ­ka, Ri­sa­le-i Nur’un çok kıymet­li esas­la­rın­dan bir düs­tur­muş..."

“Dört Gün Bekledik Üs­tad Bi­zi Huzuruna Kabul Etmedi”

“Se­ne 1958… Bir gün dük­kâ­nım­da otu­rur­ken İz­mir’de as­ker­li­ği es­n­a­sın­da ta­nış­tı­ğım ve es­ki­den bir ta­ri­kat­ta be­ra­ber bu­lun­du­ğu­muz Hay­ri is­min­de Or­han­ga­zi­li ar­ka­da­şım, zi­ya­ret mak­sa­dıy­la dük­kâ­nı­ma gel­di. Ona bil­di­ğim ka­da­rıy­la Ri­sa­le-i Nur­lar­dan bah­set­tim ve Ta­rihçe-i Ha­yat ki­ta­bın­dan ba­zı yer­le­ri oku­ma­ya baş­la­dım. O, pür­dik­kat din­li­yor­du, çok his­len­mişti. Ben oku­ma­yı kes­mek is­ter­ken ‘De­vam et, oku!’ de­yin­ce bi­raz daha oku­dum. Ar­ka­da­şım Hay­ri ‘Bu za­tı he­men zi­ya­re­te gi­de­ce­ğiz!’ di­ye ıs­rar et­ti."

“Hal­bu­ki o ana ka­dar ben zi­ya­re­ti dü­şün­me­miş­tim. Onun ıs­ra­rıy­la Is­par­ta’ya git­tik. O gün­kü an­la­yı­şı­mız­la Hay­ri ve be­nim ni­ye­ti­miz şu idi:

‘Bir mü­ba­rek za­tı zi­ya­ret edip eli­ni öp­mek ve du­a­sı­nı al­mak, ya­ni şah­sî bü­yük­lü­ğü­nü na­za­ra ala­rak zi­ya­ret et­mek...’

“Hal­bu­ki son­ra­dan an­lı­yo­ruz, bu ka­pı, bu ma­nay­la ka­pa­lı imiş…"

“Bu­na dair Yir­mi Al­tın­cı Mek­tup’ta iza­hat var.[2] Biz ka­pa­lı ka­pı­yı zor­la­dı­ğı­mız­dan, üç gün Is­par­ta’da bek­le­di­ği­miz hal­de gö­rüş­mek müm­kün ol­ma­dı. Bir ek­sik­li­ği­miz ol­du­ğu­nu anla­mış­tık."

(Fotograf)
1962 yılında Balıkesir’de bir Nur davası sonrasında Av. Bekir Berk’le birlikte çekilmiş kıymetli bir hatıra

Dön­me­ye ka­rar ver­di­ği­miz dör­dün­cü gü­nün sa­ba­hın­da son bir de­fa ka­pı­ya var­dık. Bir kar­deş ka­pı­yı aç­tı ve ‘Kar­de­şim! Üs­tad çok ra­hat­sız, kim­se­yi ka­bul et­mi­yor.’ der­ken hiz­met mak­sa­dıy­la ge­len bir kar­de­şi içe­ri al­dı. Ni­yet mü­him! Biz mü­ked­der ola­rak evin bi­raz öte­sinde Hay­ri’yle, ‘Ar­tık dö­ne­lim mi? Bir gün daha ka­la­lım mı?’ di­ye ko­nu­şur­ken gayr-ı ih­ti­ya­rî ba­şı­mı eve doğ­ru çe­vi­rin­ce evin pen­ce­re­sin­den bir genç el edi­yor­du. Ko­şa­rak git­tik. Ka­pı açıl­mış­tı. O genç bi­ze, ‘Beş da­ki­ka­yı geç­me­mek üze­re Üs­tad si­zi ka­bul et­ti.’ de­di."

“Ve Üs­tad’ımı­zın oda­sına gir­dik. Ha­ki­ka­ten Üs­tad’ımız has­ta ya­tı­yor­du, se­si de kı­sık­tı. Ben eli­ni öp­mek için eğil­dim, ra­hat­sız ol­ma­sın ya­tar­ken öpe­yim, di­ye dü­şün­düm; fa­kat Üs­tad eli­ni uzat­mı­yor­du. Ya­nın­da­ki ağa­be­ye işa­ret et­miş."

"Üs­tad’ın ba­şı­nı kal­dı­rıp oturt­tuk­tan son­ra eli­ni uzat­tı, ben de öp­tüm. ‘Ta­le­be­li­ğe ka­bul et­ti­ği­ni ve ken­di şah­sı­nı zi­ya­ret­ten daha ehemmi­yet­li, Ri­sa­le-i Nur­la­rı dik­kat­le ve an­la­ya­rak oku­ma­mı­zı ve sa­de­ce şah­sı­nı zi­ya­ret için geldi­y­sek yol mas­ra­fı­mı­zı ver­me­si la­zım gel­di­ği­ni, bu im­kâ­nının da bu­lun­ma­dı­ğı­nı ve üzül­düğü­nü’ ifa­de et­ti­ler. Ta­biî se­si kı­sık ol­du­ğun­dan ora­da­ki ağa­bey bi­ze nak­le­di­yor­du. Ben de ‘Ben ha­lı­cı­yım.’ de­dim ve ha­lı fi­yat­la­rı­nı öğ­ren­mek için gel­di­ği­mi ifa­de et­tim. Ve ay­rıl­dık..."

“Kar­daş­la­rım! Küf­rün Bel Ke­mi­ği Kı­rıl­mış­tır…”

“Yıl 1960... Ra­ma­zan ayı için­de An­ka­ra’dan Av. Be­kir Berk ve Said Öz­de­mir Ağa­be­yin de için­de bu­lun­du­ğu bir ka­fi­le mi­ni­büs­le Üs­tad’ı zi­ya­re­te gi­der­ken Mus­ta­fa Bir­lik kar­de­şi­mizin o gün­kü dük­kâ­nı­nın bu­lun­du­ğu Ha­tu­ni­ye Ca­mii’nin önü­ne, Mus­ta­fa Bir­lik’i de al­mak üzere gel­miş­ler­di. Ben de uğur­la­mak için ora­da bu­lu­nu­yor­dum. Se­vinç için­dey­di­ler. Mus­ta­fa Birlik, be­nim ko­lum­dan çe­ke­rek, ‘Bu fır­sat ka­çı­rıl­maz’ de­yip be­ni de mi­ni­bü­sün içi­ne çek­ti. Ben dü­şün­ce­liy­dim. Çün­kü evi­me ha­ber ve­re­me­den gi­di­yor­dum. Bu ha­li­mi his­se­den bir kar­deş, ‘Ni­ye dur­gun ve dü­şün­ce­li du­ru­yor­sun? Se­vin­se­ne!’ de­di. Ben de­dim: ‘Evin ha­be­ri yok.’"

O kar­deş de ‘Ay­dın’dan Meh­met Me­tin kar­de­şin ote­li­ne te­le­fon ede­riz, eve bil­di­rir­ler.’ de­di. Çün­kü o za­man te­le­fon her yer­de yoktu. Ben de ra­hat­la­dım. An­la­dım ki, nef­sim be­ni bu gü­zel na­sip­ten alı­koy­mak is­ti­yor... Yol­cu­luk ge­ce de­vam et­ti ve tam sa­hur vak­ti Is­par­ta’ya va­sıl olduk. Nu­ri Ben­li Ağa­be­yin ote­li­ne in­dik. Üs­tad bu ağa­be­yin ote­lin­de kı­sa bir müd­det kal­mış. O za­man sı­kıy­ö­ne­tim var­dı. Üs­tad’ımı­za ha­ber gön­de­ril­di. ‘Gel­sin­ler.’ de­miş. Ha­tır­la­dı­ğı­ma gö­re 13 ki­şiy­dik, git­tik."

“Üs­tad Haz­ret­le­ri ev­vel­ki gör­dü­ğü­müz­den daha dinç ve ne­şe­li, se­si tam çı­kı­yor ve söyle­dik­le­ri tam an­la­şı­lı­yor­du."

"Hal­bu­ki 20 gün son­ra ve­fat edip ahi­re­te in­ti­kal ede­cek­miş... Karyo­la­sı­na otur­muş, biz­le­re hi­tap edi­yor­du. Biz­ler de hay­ran­lık­la mü­ba­rek yü­zü­ne ba­kı­yor­duk. He­men ih­tar et­ti­ler. ‘Kar­daş­la­rım! Yü­zü­me dik­kat­le bak­ma­yı­nız, ben­de na­zar has­sa­si­ye­ti var, ko­nu­şa­mam.’ de­di. Biz­ler de ba­şı­mı­zı önü­mü­ze eğ­dik. Ez­cüm­le ifa­de­le­rin­de...

‘Kar­daş­la­rım! Küf­rün bel ke­mi­ği kı­rıl­mış­tır. Bir mah­lûk can çeki­şir­ken yap­tı­ğı ha­re­ket­ler gi­bi, bir­kaç ha­reket daha ya­pa­bi­lir; si­zi te­lâ­şa dü­şür­me­sin.’ di­yor­du. Do­la­yı­sıy­la ve­fa­tın­dan son­ra ya­pı­lan 60 ih­ti­lâ­li­ni ve son­ra­ki­le­re işa­ret edi­yor­muş. Ve de­vam­la, ‘Ri­sa­le-i Nur­lar, dün­ya li­san­la­rı­nın bir­ço­ğu­na ter­cü­me edi­le­cek­tir.’ de­di. Bu­na mü­ma­sil müj­de­li ha­ber­ler ver­di­ler... Bil­has­sa Av. Be­kir Bey’e Nur­la­rın mü­da­fa­a­sın­da­ki gay­ret ve mu­vaf­fa­ki­ye­ti do­la­yı­sıy­la hu­su­san il­ti­fat­ta bulun­du­lar. Ve bir ke­se çı­ka­ra­rak için­den her bi­ri­mi­ze o za­man ge­çer­li olan sa­rı renk­li 25 ku­ruşluk­lar­dan ver­di ve ‘Bun­la­rı ders üc­re­ti ola­rak ve­ri­yo­rum.’ di­ye ifa­de et­ti­ler ve ora­da kaç ki­şi var­sa o ka­dar 25 ku­ruş­luk çık­tı ve ke­se bo­şal­dı... Biz­le­re sa­hur ye­me­ği ik­ram et­ti­ler. Ora­da­ki hiz­met­te bu­lu­nan ağa­bey­ler­le bir­lik­te ye­dik ve ay­rıl­dık. Me­ğer 20 gün son­ra Ka­dir Ge­cesi’nde, Ur­fa’da ahi­re­te in­ti­kal ede­cek­miş… Al­lah (c.c.) şe­fa­at­le­ri­ne cüm­le­mi­zi nail ey­le­sin!

“1971 İz­mir Sı­kıy­ö­ne­tim Mah­ke­me­si ve Ha­pish­ane…”

“1971 yı­lın­da sol­cu­lar ya­y­gın bir fa­a­li­yet için­dey­di­ler. Sı­kıy­ö­ne­tim mah­ke­me­le­ri bun­la­rı mu­ha­ke­me et­mek için ku­rul­muş iken, ba­zı mih­rak­lar­ca ka­sıt­lı ola­rak Nur ta­le­be­le­ri­ni de ay­nı ke­fe­ye koy­mak is­temiş­ler. Ve o giz­li ve di­ne kar­şı olan mih­rak­la­rın ma­şa­sı du­ru­mun­da olan Ha­va Bin­ba­şı­sı As­ke­rî Sav­cı Nu­ret­tin Soy­er’i gö­rev­len­dir­miş­ler... Bu­ra­da adı ge­çen sav­cı ve onun gi­bi şa­hıs­lar­dan or­du­mu­zu ten­zih ede­riz... Kö­tü­lük­le­ri şa­hıs­la­rı­na ait­tir, or­du bü­tü­nüy­le bi­zim or­du­muz­dur."

“Ma­lum sav­cı­nın ken­di is­mi­ne zıt ha­re­ke­tiy­le des­sa­sa­ne bir şe­kil­de Nur ta­le­be­le­rin­de suç arar­ken sol­cu­la­rı hi­ma­ye et­ti­ği, son­ra­dan Hâ­kim Al­bay Ka­ya Alp­kar­tal’ın ma­lum sav­cı­ya, ‘Sen sol­cu­lar hak­kın­da cid­di de­lil top­la­ma­mış­ken Nur ta­le­be­le­ri­ni suç­lu gös­ter­mek için de­lil di­ye lü­zum­suz şey­le­ri dos­ya­la­ra dol­dur­muş­sun!’ söz­le­rin­den an­la­şıl­mış ol­du."

“Ma­lum sav­cı ilk ola­rak Şi­ri­nyer’de bir­kaç ki­şi­yi sor­gu­ya çe­ke­rek on­lar­dan ger­çek dı­şı ifa­de­ler ala­bil­mek için, ‘Si­zi ilk cel­se­de bı­ra­ka­ca­ğım, ye­ter ki be­nim is­te­di­ğim gi­bi ifa­de ve­rin.’ de­miş ve al­dat­mış!"

“Tev­kif­ler Baş­la­dı: Mus­ta­fa Bir­lik, Av. Be­kir Berk…”

“Bir­kaç gün son­ra, Kar­şı­ya­ka’da otu­ran, Yük­sek İs­lâm En­sti­tü­sü’nde oku­yan Nec­det Ba­şa­ran ve ar­ka­daş­la­rı ders okur­lar­ken, ma­lum sav­cı­nın em­riy­le ‘Nur ayi­ni ya­pı­lı­yor.’ id­diasıy­la ba­sıl­mış­lar; böy­le­ce tev­kif­ler baş­la­mış ol­du.

“Bir­kaç gün son­ra da 2 Ma­yıs 1971 gü­nü İzmir’de çok sa­dı­ka­ne Nur hiz­met­le­rin­de bu­lu­nan kar­de­şi­miz Mus­ta­fa Bir­lik tu­tuk­lan­dı."

"Nar­lıde­re’de as­ke­rî sa­ha­da ha­zır­la­nan tu­tuk evi­ne ko­nul­du­lar. Ma­lum sav­cı, suç ol­ma­sı müm­kün ol­ma­yan ifa­de­le­ri suç de­li­li gi­bi gös­ter­me gay­ret­keş­li­ğiy­le dos­ya­la­rı ka­bart­tı."

“Bu ara­da Av. Be­kir Berk ve Av. Gül­te­kin Bey­le­re ve­kâ­let çı­ka­rıl­dı, da­va­ya gir­me­le­ri için. Ma­lum sav­cı bu­nu ha­ber alın­ca, ‘On­la­rı da tev­kif ede­ce­ğim.’ de­yip ve Av. Be­kir Bey’i Balı­ke­sir’de ar­ka­daş­la­rıy­la na­maz kı­lar­ken bas­tı­ra­rak tev­kif et­ti­rip, ay­rı­ca Av. Gül­te­kin Sa­rı­gül’ü de ya­zı­ha­ne­sin­den alıp İz­mir Sı­kıy­ö­ne­tim Tu­tu­ke­vi’ne ge­tirt­ti."

“Ben İşa­ra­tü’l-İ’caz Okur­ken Ya­ka­lan­dım”

“Ba­na ge­lin­ce… Ma­lum sav­cı bir müd­det tev­kif et­tir­me­di. Fa­kat de­vam­lı kont­rol al­tınday­dım."

"Bir gün ken­di­si dük­ka­nı­ma ge­le­rek İşa­ra­tü’l-İ’caz’ı okur­ken ya­ka­la­dı. İfa­de­mi al­mak üze­re ma­ka­mı­na gö­tür­dü. Bir­çok MİT ra­po­ru, 10 se­ne ev­ve­lin­den tu­tu­lan ra­por­lar, tes­pit­ler gös­te­re­rek bir­çok so­ru, ya­lan ve in­kâr et­me­mem için ba­zı tak­tik­ler… Hal­bu­ki her Nur ta­le­be­si gi­bi, in­kâr et­mek şöy­le dur­sun, bu as­ra ba­kan ve bir Kur’an tef­si­ri olan Ri­sa­le-i Nur­la­rı okuma­nın suç ol­ma­dı­ğı­nı ve bir va­tan­daş­lık hak­kı­mız ol­du­ğu­nu vs. ken­di­me ait suç­la­ma­la­rı ve so­ru­la­rı be­ce­re­bil­di­ğim ka­dar ce­vap­la­dım. Fa­kat 10 se­ne­lik MİT ra­por­la­rın­da tes­pit edi­len isim­le­ri say­ma­ya baş­la­yın­ca, ben de ara­dan çok za­man geç­miş, bel­ki o şa­hıs­lar da ora­da bulun­muş ola­bi­lir­ler, bu bir ara­ya ge­liş­le­rin sa­de­ce Nur Ri­sa­le­le­rin­den is­ti­fa­de ede­rek di­ni­mi­zi öğ­ren­mek ol­du­ğu­nu, suç teş­kil et­me­ye­ce­ği­ni ifa­de­ye ça­lış­tım..."

“İlk Ne­za­ret­ha­ne ve Sol­cu Mah­kûm­lar­la Ko­nuş­ma­lar…”

“Va­kit geç ol­du­ğu için be­ni Hi­lâl (Te­pe­cik) sem­tin­de as­ke­ri­ye­ye ait bir ye­re ge­tir­di­ler. Me­ğer ora­da 10 ki­şi (üni­ver­si­te­li sol­cu ta­le­be­ler) var­mış... On­la­rın içi­ne gir­dik. Ba­na il­kin il­tifat­ta bu­lun­du­lar. Son­ra Nur­cu­luk­tan tu­tuk­lan­dı­ğı­mı söy­le­yin­ce ara­ya bir me­sa­fe koy­du­lar. Yat­sı­ya doğ­ru sol­cu Ka­dir Kay­maz isim­li ban­ka ara­ba­sı­nı so­yan şah­sı em­ni­yet he­nüz bu­la­madı­ğın­dan ba­ba­sı­nı ge­tir­di­ler. Adam­ca­ğız pe­ri­şan bir hal­de gel­di. Ar­ka ar­ka­ya si­ga­ra içi­yor­du sı­kın­tı­sın­dan."

“Bak­tım sol­cu 10 ki­şi, adam­ca­ğı­zın et­ra­fı­nı sar­dı­lar... Bey’in yı­ka­ma tak­ti­ği­ni kul­la­nıyor­lar­dı. Ta­biî adam­ca­ğı­zın sol­cu­luk­la fi­lan alâ­ka­sı yok. Ço­cu­ğu­nu An­ka­ra Üni­ver­si­te­si’nde kan­dır­mış­lar. Ada­mın bi­raz da mil­lî his­le­ri var. Bit­kin bir hal­de on­la­ra ce­vap ver­me­ye ça­lı­şırken, ben de on­dan ya­na bir-iki lâf ede­yim der­ken, onu bı­ra­kıp ba­na dön­dü­ler. İs­lâm’a dair bir­çok su­al... Al­lah’ın iz­niy­le Nur Ri­sa­le­le­rin­den ala­bil­di­ğim öl­çü­ler­le sus­tu­ru­cu ce­vap­lar oluyor­du. Ge­ce sa­at 3’e ka­dar ko­nuş­ma de­vam et­ti. Bek­ta­şî gi­bi ‘Ey­val­lah, ey­val­lah!’ de­me­ye başla­dı­lar. Bak­tım ki, adam­lar öy­le şart­lan­dı­rıl­mış ki, fik­ren mağ­lûp ol­sa­lar bi­le sol­cu­luk­tan vazgeç­mi­yor­lar."

“Bir ara bi­ri­si, ‘Ma­dem­ki bu ida­re si­zi de suç­lu gö­rü­yor, öy­ley­se be­ra­ber mü­ca­de­le edelim.’ de­me­ye ge­tir­di. Ben, ‘Ha­yır, bi­zim si­zin­le ay­rı­lı­ğı­mız o ka­dar de­rin ki şu ha­li­niz­le bir­leşme­miz müm­kün de­ğil. An­cak Al­lah’a iman edip İs­lâm’ca ya­şa­ma­nız­la müm­kün ola­bi­lir...’ Hem de­dim: ‘Siz da­va­nız­da mağ­lûp ol­du­nuz.’ ‘Ne­den?’ de­di­ler. Ben de ‘Siz ‘kır ge­ril­la­sı’ adı al­tın­da ba­zı köy­lü­le­re da­va­nı­zı an­lat­mak is­te­di­niz, Köy­lü­ler si­zi jan­dar­ma­ya ha­ber ver­di; bu na­sıl hal­ktan ya­na ol­mak!’ de­yin­ce, iç­le­rin­den bi­ri­si, ‘Evet, doğ­ru söy­lü­yor! Biz halk­la­rı bi­linçlen­dir­me­den köy­le­re in­dik, fa­kat bun­dan son­ra tak­ti­ği­miz baş­ka ola­cak’ de­di. Be­nim de maksa­dım, on­la­ra ba­şa­rı­sız­lı­ğı ka­bul et­ti­rip ümit­siz­li­ğe dü­şür­mek­ti... O ge­ce böy­le geç­ti..."

“Nar­lı­de­re Tu­tu­ke­vi”

“Sa­bah ol­du, be­ni Nar­lı­de­re’ye tu­tuk evi­ne gö­tür­mek için bir cip gel­di. Bir ast­su­bay kelep­çe tak­mak üze­re iken, onun ami­ri, ‘Ne ya­pı­yor­sun! O adam kaç­maz, al ci­pe gö­tür.’ di­ye seslen­di. Ben de o şe­ref­ten mah­rum kal­dım! Her ney­se..."

“Nar­lı­de­re Tu­tu­ke­vi’ne ge­tir­di­ler. Gör­düm ki, gü­zel bir yer, çam­lık, ha­va­dar, de­ni­ze nazır... Bi­raz nef­si­me, bi­raz da ora­da­ki kar­deş­le­re mo­ral ol­sun di­ye ‘Ooh, bu­ra­sı kamp gi­bi­y­miş!’ de­yin­ce, is­mi­ni ve­re­me­ye­ce­ğim bi­ri­si, ‘Sen bi­zim daha ev­vel çek­ti­ği­miz sı­kın­tı­yı bil­mi­yor­sun.’ de­di. Ben de ‘Şu ha­li de­ğer­len­di­ri­yo­rum.’ de­dim. Ha­ki­ka­ten sol­cu­lar­la bir ara­day­ken çok sıkıl­mış­lar. İn­san kar­deş­ler­le bir ara­da olun­ca ke­der ve sı­kın­tı­lar kal­kı­yor. Na­maz­la­rı­mı­zı cema­at­le kı­lı­yor­duk."

“Bir­kaç gün son­ra Ba­lı­ke­sir’den Av. Be­kir Bey­'le be­ra­ber ya­ka­la­nan­lar gel­di­ler. Bay­ram ha­va­sı ol­du... Ar­ka­dan Av. Gül­te­kin Bey gel­di. Üst ran­za­da Gül­te­kin Bey'­le yan ya­na ya­tı­yorduk. Mü­te­vek­kil bir kar­deş; çok gü­zel an­la­şı­yor­duk. Hep­siy­le an­la­şı­yor­duk da ba­zı fark­lı fıtrat­lar ola­bi­li­yor. Ba­lı­ke­sir’den ge­len Ha­san Ak­tunç kar­de­şin çok şa­ka­cı, gül­dü­rü­cü, şen bir ha­li var­dı. He­pi­mi­zin tak­li­di­ni ya­par­dı."

"Ge­ce­le­ri ka­pı­lar ka­pa­nır­dı. Ko­ğuş­ta tu­va­let yo­ktu, dışa­rı­da idi; o hal biz­le­ri üzü­yor­du. İda­re­ci­ler biz­ler­den mem­nun idi­ler. Bi­ti­şik­te­ki sol­cu­la­rın ko­ğu­şun­da her gün bir ha­di­se çı­kı­yor­du."

“Av. Be­kir Berk Ge­lin­ce Mah­ke­me­nin Sey­ri De­ğiş­ti”

“Haf­ta­lar böy­le geç­ti... Ni­ha­yet mah­ke­me­ye çı­ka­rıl­ma gü­nü gel­di. İlk gün öğ­le­den son­ra ke­lep­çe­li ola­rak Üç­ku­yu­lar’da­ki as­ke­rî mah­ke­me sa­lo­nu­na ge­ti­ril­dik. Gör­dük ki mah­ke­me heye­ti­nin ta­vır­la­rı bi­raz sert. Hay­ret et­tik! Me­ğer ay­nı gün sa­bah­tan, sol­cu­lar ilk sor­gu­la­rı ya­pılır­ken aya­ğa kalk­ma­mak, so­ru­la­ra ters ve say­gı­sız ce­vap­lar ver­mek gi­bi ha­re­ket­ler­le mah­ke­me he­ye­ti­ni ra­hat­sız et­miş­ler. Biz­le­rin de ay­nı ka­ba­lı­ğı ya­paca­ğı­mı­zı zan­ne­de­rek, o sert­li­ği gös­teri­yor­lar­mış. Ak­si­ne biz maz­nun­la­rın ga­yet edep­li bir şe­kil­de dav­ra­nış­la­rı­mı­zı gö­rün­ce çeh­reler de­ğiş­ti. Er­te­si gün ba­zı ifa­de­le­ri dü­zel­te­rek zap­ta ge­çir­me­ye baş­la­dı­lar. Müş­fik bir hal al­dılar. Biz­ler de ra­hat­la­dık."

“Sor­gu­lar ya­pı­lır­ken ba­zı ilk ifa­de­ler­de mü­ba­ye­net­ler do­la­yı­sıy­la ‘Nur­cu­luk da­va­sı ve ga­ye­si mü­da­faa edi­le­mi­yor.’ gi­bi bir hal ol­du. Sa­nık san­dal­ye­sin­de otur­tu­lan Av. Be­kir Berk Bey’in ve şa­hit­ler­den Ni­hat Kurt­ça ve Nec­mi İl­gen Efen­di­le­rin gü­zel ifa­de­le­riy­le mah­ke­me­nin sey­ri de­ğiş­ti. Yur­dun dört bir ya­nın­dan din­le­yi­ci ola­rak ge­len kar­deş­ler de ra­hat­la­dı, biz­ler de ve mah­ke­me he­ye­ti de ra­hat­la­dı. Ma­lum sav­cı müs­tesna... Mu­ha­ke­me­le­ri­miz çok iyi ge­çi­yordu. Tür­ki­ye’nin her ye­rin­den din­le­yi­ci kar­deş­ler ge­li­yor­du. Bir gün mu­ha­ke­me esn­asın­da bi­zi mah­ke­me­ye ge­ti­ren as­ker­ler­den bi­ri­nin si­la­hı ken­di­li­ğin­den dış sa­lon­da pat­la­dı. Mah­ke­me he­ye­ti çok kork­tu, bil­has­sa ma­lum sav­cı..."

“Mah­ke­me Rei­si, Ma­lum Sav­cı­yı To­kat­la­yın­ca…”

“Mah­ke­me­ler böy­le sey­re­dip gi­der­ken bir gün, mah­ke­me rei­si Al­bay Ka­ya Alp­kar­tal ile bin­ba­şı ma­lum sav­cı ara­sın­da mü­na­ka­şa çık­mış; ma­lum sav­cı, Ka­ya Alp­kar­tal’a ‘Sen Nur­cu­ları ko­ru­yor­sun!’ de­yin­ce mü­na­ka­şa bü­yü­müş. Al­bay Ka­ya Bey ma­lum sav­cı­ya bir to­kat vurmuş. Er­te­si gün mu­ha­ke­me yok di­ye ha­ber gel­di. Me­ğer o mü­na­ka­şa se­be­biy­ley­miş... Son­ra mah­ke­me he­ye­ti­ni de­ğiş­tir­di­ler, ma­lum sav­cı da dâ­hil... Ara­dan hay­li za­man geç­ti. Ye­ni ge­len mah­ke­me he­ye­ti de iyi­y­di, cel­se­le­ri baş­la­dı. Çok gü­zel mü­da­fa­a­lar ya­pıl­dı. Mu­ha­ke­me­nin seyri­ni ve mü­da­fa­a­la­rı de­tay­lı öğ­ren­me­yi me­rak eden­ler, 1973 se­ne­sin­de neş­re­di­len ‘Hak­kın Mü­da­fa­a­sı’ ad­lı ki­ta­bı oku­ya­bi­lir­ler..."

“Ban­ka Soy­gun­cu­su Bi­zim Ko­ğu­şa Gel­di”

“Ban­ka ara­ba­sı­nı so­yan sol­cu Ka­dir Kay­maz, bir­çok sol­cuy­la bir­lik­te tev­kif edil­miş­ti. Biz­le­rin bu­lun­du­ğu tu­tu­ke­vin­de yan ya­na ko­ğuş­lar­da ka­lı­yor­duk. Ka­dir Kay­maz’ın ba­zı ifa­dele­ri sol­cu ağa­bey­le­ri ta­ra­fın­dan hoş kar­şı­lan­ma­dı­ğın­dan öl­dür­me­ye ka­rar ver­miş­ler. Ko­ğuş ida­re­si bu­nu du­yun­ca, Ka­dir Kay­maz’ı bi­zim ko­ğu­şa nak­let­ti­ler. Kay­maz ge­lip bi­zim Saim At­lı­han kar­de­şin sert ba­kış­la­rı­nı gö­rün­ce, ‘Ey­vah, bun­la­rın için­de ha­lim ne ola­cak!’ di­ye düşün­müş. Hal­bu­ki bü­tün kar­deş­le­rin şef­kat­li ta­vır­la­rı­nı gö­rün­ce ra­hat­la­mış... Bir­kaç gün son­ra Saim Kar­deş has­ta­lan­dı; Ka­dir Kay­maz, bir has­ta­ba­kı­cı gi­bi Saim’in ya­nın­dan ay­rıl­ma­dı..."

“Ufak te­fek bir çocuk­tu. Ra­ma­zan ayı gi­rin­ce oru­ca da baş­la­mış... Bir gün ken­di­si­ne sor­dum, ‘Ka­dir! Sen böy­le iş­le­re alet ola­cak bi­ri­si­ne ben­ze­mi­yor­sun.’ de­dim. ‘Ağa­bey,’ de­di, ‘li­se­den me­zun olun­ca An­ka­ra’da bir fa­kül­te­yi ka­za­na­rak oku­ma­ya baş­la­dım. He­men sol­cu ar­ka­daş­lar et­ra­fı­mı sar­dı­lar, bey­ni­mi yı­ka­yı­cı ba­zı şey­ler söy­le­di­ler, si­lah ver­di­ler, pa­ra ver­diler, kız ar­ka­daş fi­lan... Bun­dan son­ra biz ne va­zi­fe ve­rir­sek ya­pacak­sın, de­di­ler. İş­te ağa­bey, bi­zim­ki­si ma­ce­ra…’"

“Mah­ke­me Sey­ri­ni De­ğer­len­dir­me­ye Ge­lin­ce…”

“Bir­çok men­fî pro­pa­gan­day­la, bil­has­sa or­du için­de Nur ta­le­be­le­ri­ne kar­şı yan­lış ve mak­sat­lı bir ka­na­at uyan­dı­rıl­mak is­ten­miş. Bil­has­sa 1971 ha­di­se­le­rin­de giz­li zın­dı­ka ko­mi­tele­ri, sol­cu­lar­la ay­nı ke­fe­ye koy­mak is­temiş­ler. Üni­for­ma­lı Türk hâ­kim­le­ri­nin ta­raf­sız mü­şahe­de­le­riy­le Nur ta­le­be­le­ri­nin Türk mil­le­ti­ne za­rar­lı ol­mak şöy­le dur­sun, ga­yet fay­da­lı bir ekol ol­du­ğu­nu ka­bul et­tik­le­ri ve An­ka­ra’da­ki yük­sek hâ­kim­ler he­ye­tin­de ya­pı­lan mü­da­fa­a­lar ne­tice­sin­de müs­pet ka­na­at­le­ri yüz­le­rin­den bel­li olu­yor­du. Ger­çi bir­kaç ki­şi­ye ce­za ve­ril­miş­se de ne­ti­ce­le­ri iti­ba­rıy­la o da­va çok fay­da­lı ol­muş­tu. Aka­bin­de af ka­nu­nu çık­tı­ğı için o ce­za­lar da düş­müş ol­du.”

Dipnotlar:

[1] Ahmet Feyzi Ağabey, Hüseyin Ağabeye “Ak Saçlı evliya” dermiş.

[2] “Malum olsun ki, bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri ale’r-re’si ve’l-ayn kabul ediyorum.” (Mektubat, s. 344)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...