İBRAHİM GÜL

Isparta’nın Sav köyünden merhum İbrahim Gül, yakın tarihlerde emsali görülmemiş en acımasız, en şiddetli takip ve tarassutların yapıldığı karanlık bir dönemin, nurlu kahramanıdır.

1947’den itibaren, Said Nursi hazretlerinin lâtif tabiriyle “Bin kalemli Nurcu” olan teksir makinesi, onun evinde kuruluydu. Gizlice, kol kuvvetiyle, matbaa gibi çoğaltılan Risale-i Nur nüshaları, iman Kur’an hakikatlerine susamış muhtaç gönüllere bu evden yetiştiriliyordu.

Bütün baskılara rağmen, Allah’ın inayeti ile hiç kimse bulamadı bu gizli makineyi. Bulunsa mı? Evin sahibi he­men ha­pish­ane­ye, hem de ço­lu­k ço­cu­ğuy­la hap­ishaneye… Evin sahibi İbrahim Gül… Çoluk çocuğu başta mübarek zevcesi Dudu annemiz ve çocukları Esma, Mustafa, Zeliha... Üç odalı evin sadece birisi onların… Diğer ikisi Mustafa Gül, Ta­hi­ri mutlu, Ali İh­san Tola, Efe Şükrü, Mehmet Tulum, Mehmed Soylu gibi Isparta Kahramanları ve yardımcılarına bırakılmıştı… Deli(!) Şükrü de (Altuğ) hariçten getir götür posta işlerini üstlenmişti…

İb­ra­him Gül’ün adı Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda şöyle ge­çer:

“‘Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim! Ben si­ze bu­gün mek­tup ya­za­cak­tım. Zi­ya­de ra­hat­sız­lı­ğım sebe­biy­le te­lâş­ta iken, ay­nı da­ki­ka­da Mus­ta­fa Gül ve İb­ra­him Gül gel­di­ler. Hem ba­na ilâç, hem te­sel­li, hem bü­yük se­vin­ce ve­si­le ol­duk­la­rın­dan, o iki mü­ba­rek kar­de­şi­mi be­nim ve­kil­le­rim ve bir mek­tup ola­rak si­ze gön­de­ri­yo­rum. On­lar bi­rer Said ola­rak be­nim be­de­li­me si­zi zi­ya­ret ve teb­rik edip sair şey­le­ri­mi de si­ze be­yan et­sin­ler. Said Nur­sî’ (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 56)

İbrahim Gül 1 Temmuz 1892 tarihinde Isparta’nın merkez köylerinden Sav’da doğmuştur. 7 Ağustos 1956 tarihinde Sav’da vefat etmiştir. Sav şimdi kasabadır. Vefatından bir hafta önce Said Nursi hazretlerinin kendisine bir ziyareti var. Hüzün ve müjdenin bir arada yaşandığı bu görüşme çok dokunaklı…

Hasan Kurt Anlatıyor:

1920 senesinde Isparta’nın Sav köyünde doğdum. Risale-i Nur’un bin kalemle yazıldığı Sav köyünde, o ceberut dönemlerin içinde bulunmak bize de nasip oldu. (Okunacak hatıralar 1993 yılında kaydedilmiştir. Hasan ağabey 2010 senesinde vefat etti. Ö.Özcan)

BEDİÜZZAMAN SAV KÖYÜNE GELDİ HEM HÜZÜNLÜ HEM SEVİNÇLİ ANLAR YAŞANDI

Sav köyünde tek­sir ma­ki­ne­si İb­ra­him Gül’ün evin­dey­di, tek­sir ora­da ya­pı­lır­dı. Tek­sir za­ma­nı biz 20-25 ki­şi di­zi­lir, kâ­ğıt, mü­rek­ke­bi he­nüz em­me­di­ğin­den mü­rek­kep da­ğıl­ma­sın di­ye çı­ka­nı he­men bi­ri­miz ka­par, ku­ru­sun di­ye çak­tı­ğı­mız çı­ta­la­ra asar­dık. Ba­zı kâ­ğıt­lar âdi çı­kar, bi­zi çok uğ­raş­tı­rır­dı. Ko­lu çe­vir­dik­çe çı­kan kâ­ğıt­la­rı sı­ray­la ka­pıp se­rer­dik ku­ru­sun di­ye...

Tek­sir işi yıllarca İb­ra­him Gül ağa­be­yin evin­de de­vam et­ti. O za­man Ta­hi­ri mutlu, Ali İh­san Tola ağabeyler bulunur, ba­zen de Vahşi Şa­ban Akdağ ağabey ge­lir­di. Bi­zim Sav’dan da, Ta­hi­ri ağa­bey kaç ki­şi bu­lun­sun der­se, ona gö­re bu­lu­nulur­du. O za­man­lar evin­de tek­sir ma­ki­ne­si bu­lun­dur­mak ce­saret me­se­le­siy­di. Duy­sa­lar he­men ha­pish­ane­ye, hem de ço­lu­k ço­cu­ğuy­la hap­se atar­lar­dı. İş­te o çok kor­ku­lu gün­ler­de mü­ba­rek İbrahim Gül ağabey, o ce­sa­re­ti gös­ter­di, tek­sir ma­ki­ne­si onun evi­ne ku­rul­du. Evi­nin üç oda­sı var­dı. Bir oda­sın­da ken­di­si ve ai­le­si du­rur, diğer iki oda­sın­da da ri­sa­le­ler tek­sir edilir­di. Bu, se­ne­ler­ce de­vam et­ti.

Üs­tad’ın za­hir bir ke­ra­me­ti­ni an­la­ta­yım:

Mus­ta­fa Gül ve Ha­fız Meh­met Gül’ün amcaoğulları İbra­him Gül ile alâ­ka­lı müj­de­li bir ha­tı­radır… (Hasan Kurt ağabey bu hüzün yüklü hatırayı anlatırken hem ağladı, hem de bizleri ağlattı. Ö.Özcan)

Son­ra­dan, ile­ri­ki se­ne­ler­de (1956) İb­ra­him Gül ağa­bey ağır has­ta­lan­dı, mü­ba­re­ğin kar­nın­da su bi­rik­miş­ti. Hat­ta bir gün evi­ne gel­dim, bak­tım çok ağır has­ta. Ba­şı­nı böyle sal­lı­yor. Ta­ham­mül ede­me­ye­cek va­zi­yet­te; mü­sa­a­de is­te­dim, ay­rıl­dım.

Sa­bah­le­yin ev­den çık­tım, bak­tım Üs­tad’ın tak­si­si mes­ci­din önün­de. He­men koş­tum, var­dım ara­ba­ya. Me­ğer Üs­tad, İb­ra­him ağa­be­yin ve­fat ede­ce­ği­ni ma­nen gör­müş, müj­de­ye gel­miş... Bak­tım Hüs­rev ağa­bey, Üs­tad’ı ara­ba­dan çı­kar­mış... Hüs­rev ağa­bey ön­de, Üs­tad geri­de du­ru­yor­lar. Ba­har­dı ga­li­ba, ma­yıs ayı (doğrusu haziran sonları) ola­bi­lir… Üs­tad her ye­re gi­der­ken yor­ga­na bü­rü­nür gi­der­di, yi­ne ar­ka­sın­da yor­gan bü­rü­lü...

Hüs­rev ağa­bey ba­na: “Kar­de­şim Ha­san! Üs­tad’ımız, İb­ra­him On­ba­şı (Gül) ile, Mus­ta­fa Gül’ü zi­ya­re­te gel­di, tak­si çık­maz di­ye bu­ra­da ini­ver­dik, Mus­ta­fa Gül’ü bu­ra­ya ka­dar ça­ğı­rıver” de­di. Hal­bu­ki ara­ba ora­ya çı­kar­dı. He­men Mus­ta­fa Gül ağa­be­yin evi­ne koş­tum. Ai­le­si çık­tı: “O, fi­lan tar­la­ya git­ti, 1,5 sa­at sü­rer” de­di.

Hüs­rev ağa­be­ye ay­nı­sı­nı söy­le­dim, “İb­ra­him On­ba­şı­’yı ça­ğır gel” de­di.

“Ak­şam zi­ya­re­ti­ne var­dım ağır has­ta, ko­nuş­ma­ya vak­ti yok” de­dim.

“Çok mu ağır has­ta? Bi­zim gel­di­ği­mi­zi söy­le, bel­ki ge­le­bi­lir” de­di. Ben de ça­ğır­ma­ya git­tim. İb­ra­him Ağa­bey be­ni gö­rün­ce,

“Oğ­lum Ha­san, sen mi­sin? Ko­nuş­ma­ya vak­tim yok” dedi.

“Ama sa­na bir müj­dey­le gel­dim; Üs­tad Haz­ret­le­ri gel­miş, se­ni bek­li­yor’ de­dim.

“Ne! Ne­re­de?” de­di, mü­ba­rek he­men kal­ktı “Tut ko­lum­dan” de­di. Bas­to­nu eli­ne ver­dim, ko­lu­na gir­dim.

Üs­tad’ımız, İb­ra­him On­ba­şı­yı gö­rün­ce ba­ğı­ra­rak:

“İb­ra­him On­ba­şı! Sîman ne di­yor, bi­li­yor mu­sun?”

“Bil­mi­yo­rum Üs­tad’ım! Her şe­yi sen öğ­ret­tin, biz ne bi­li­yo­ruz ki za­ten…”

“Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! İş­te se­nin sîman böy­le di­yor” de­di Üs­tad’ımız.

İb­ra­him Ağa­bey, “Se­nin gi­bi zat­lar müj­de eder­se ba­na ne mut­lu, çok şü­kür, bin şü­kür!” de­di. Ney­se ya­naş­tı, Üs­tad’ın el­le­ri­ni öp­tü.

Üs­tad: “İnş­aal­lah, Ce­nab-ı Hak sa­na öy­le ka­sır­lar saraylar ha­zır­la­dı ki, hi­be et­ti­ğin, hiz­met­te kul­lan­dı­ğın oda­la­rın kaç ka­tı­nı Ce­nab-ı Hak Cennet’te ha­zır­la­dı, ora­da gö­re­cek­sin…”

“Sen­den Al­lah ra­zı ol­sun Üs­tad’ım! Bi­zi da­lâ­let­ten sen kur­tar­dın. Se­nin bu müj­den bana ye­ter gayrı…” de­di.

Üs­tad: “Gö­tür kar­de­şim, yat­sın ya­ta­ğı­na” de­di.

Bir pa­zar­te­si gü­nü bu hal ol­du, er­te­si pazar­te­si top­ra­ğa düş­tü mü­ba­rek... Me­ğer Üs­tad, ve­fat ede­ce­ği­ni his­set­miş, ona müj­de­ye gelmiş.

NOT: İbrahim Gül ağabey 7 Ağustos 1956 tarihinde vefat ettiğine göre, Hz. Üstad’ın Sav köyüne geliş tarihi 1956 Temmuz’unun son günleri olmuş oluyor.

Abdülkadir Zeybek Anlatıyor:

İbrahim Gül benim annemin amcasıdır. Onun evinde çok risale teksir edildi. Ev üç odalıydı. İbrahim Gül amcam odanın birini ailesine, diğer ikisini de teksir işlerine ayırmıştı. Dudu halamlar o tek odada kalırdı.

DUDU ANNE GİZLİ KAHRAMANDIR

İbrahim Gül’ün iki kızı bir oğlu vardı. Büyük kızı Esma, Oğlu Mustafa, küçük kızı da Zeliha’dır. Benim çocukluk arkadaşım Mustafa, Risale-i Nur’dan çok yazardı. Askerde iken hasta oluyor, tebdil-i hava için Sav’a geldi ve vefat etti. İbrahim Gül amcamın hanımının adı Dudu idi. Dudu anne gizli kahramandır. Eğer onun müsaadesi olmasa teksir makinesi evlerine girebilir miydi? Giremezdi... Hepsi de vefat etti...

Makineyi daha çok Ali İhsan Tola kullanırdı. Ben de çok bulundum o evde. Amcam Mustafa Gül de teksir ederdi. Şükrü Kazak da öyle... Ona Sav’da Efe Şükrü derlerdi. Mehmet Tulum, Mehmed Soylu da vardı teksir işlerinde... Rahmetli Deli Şükrü (Altuğ) vardı, ayağına bir çarık geçirir, teksir edilen risaleleri Isparta’ya falan dağıtırdı. Kimse şüphelenmezdi ondan.

bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII

Yükleniyor...