İSMAİL FAKAZLI

Tam bir asır önce dünyaya gözlerini açan İsmail Fakazlı 1329 (1913) İnebolu doğumludur. On bir kardeştirler. Toptan elma ticareti yapmıştır. Şimdi İstanbul’da ikamet etmektedir. Kendisine Risale-i Nur’u tanıtan ağabeyi İbrahim Fakazlı’nın ismi risalelerde "Küçük İbrahim" olarak geçmektedir. Ağabey İbrahim Fakazlı Denizli ve Afyon mahkemelerinde bulunmuş, Hazreti Üstad’la beraber her iki hapishanede de yatmıştır.

İnebolu Kahramanları’ndan “Asırlık” İsmail Fakazlı ağabeyi İstanbul’daki evinde ziyaret ettik. Bizi oğlu Said Fakazlı götürdü. Büyüğümüz, ağabeyimiz İsmail Fakazlı tıpkı ağabeyi İbrahim Fakazlı gibi çok hizmet etmiş. O, Nur’un çilekeş hadimlerinden birisi... Şimdi evinden dışarı çıkamıyor. Konuşma zorluğu var, hafızası da epey zayıflamış. Eğer oğlu Said olmasaydı herhalde isteğimizi alamayacaktık. Faal ve cevval bir nur talebesi olan Said Fakazlı, önceden, babasından defalarca dinlediği hatıraları almamızda bize çok yardımcı oldu. Anlatılanları sayfaya döktükten sonra da, bazı ilave ve düzeltmeler yaptı. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

İsmail Fakazlı 5 Aralık 2014 Cuma günü 101 yaşında iken İstanbul’da vefat etti.

İSMAİL FAKAZLI ANLATIYOR

Ağabeyim İbrahim Fakazlı ilk olarak Beşinci Şuâ’yı verdi bana. Beşinci Şuâ’yı sabaha kadar tam üç kere okudum. Ağabeyimi bir ata gibi sayar, sever, bir şey dediği zaman hiç itirazım olmazdı.

İnebolu-Isparta arasında nur postacılığı yapıyordum

Üstad’a ilk ziyaretimi Taşköprülü Sadık Bey ile beraber Emirdağ’da yaptım. Elma ticareti yaptığım için İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e sık gidip geliyordum. Bu sebeple Üstad Hazretlerine çok sayıda ziyaretim olmuştur.

İnebolulu Nazif Çelebi Ağabey “İsmail kardeş Üstad’a bir uğra da şu meseleyi soruver” derdi bazen. Nafiz abi bizi hiç durdurmazdı. Elma sandıklarının içine risaleleri koyuyor, kitapların etrafına da elmaları diziyorduk. O şekilde gizleyerek Üstad’ın tashihine götürüyordum bu risaleleri. Nazif Çelebi’nin teksir ettiği risaleleri, hanımın, kızımın ve ağabeyim İbrahim Fakazlı’nın kızlarının yazdığı kitapları böyle götürüyordum Üstad’a. Bir dahaki gidişimde onları alıyor, yenilerini bırakıyordum. İnebolu-Isparta arasında bir nevi nur postacılığı vazifesi yapıyorduk. Kızlarımız, Nazif Çelebi Ağabeyin teksir ettiği risalelerin tasnifini de yapıyorlardı. Üstad, “Senin yolun uzak” deyip bir lira yol parası verirdi bana. Üstad ziyarete gelenlerin adını, anne ve babasının adını sorardı hep.

Plevne kahramanlarından Sadık Bey’in torunu Üstad’ın evinin önünde kıpırdayamıyordu

Ankara'daydım. O günlerde Taşköprülü Sadık Bey (Demirelli) de Ankara'ya gelmişti. Kendisiyle otelde buluştuk. Sadık Bey bana, 'İsmail Efendi, ben yarın Emirdağ'a Hazret-i Üstad’ı ziyarete gideceğim' dedi. Kendisine “Ben de seninle gelmek istiyorum” dedim. Böylece Emirdağ’a doğru yola çıktık.

Ertesi gün Eskişehir’e ulaştık, bir gece Yıldız Oteli'nde kaldık. Daha ertesi gün, gecenin geç saatlerinde Emirdağ'a ulaştık. Açık olan bir kahvehaneden çok gürültüler geliyordu. Biz bu gürültüleri duymamak için camiye doğru yürümeye başladık. Bir evin önünden geçerken yukarılardan bir inilti geliyordu. Bu esnada elinde sopa olan bir bekçi efendi bize, “Burada durmayın, Şeyh Efendi zikrediyor' dedi. Meğer bu ses Hazreti Üstad’dan geliyormuş. Bu ses üzerine Sadık Bey daha fazla yürüyemedi. Sadık Bey, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşanın harp ve esaret arkadaşı Sadık Paşanın torunu, Binbaşı Mehmet Ali Bey'in oğludur. İşte bu Sadık Bey, asrın sultanının saadetli menzilinin önünden bir yere kıpırdayamıyordu. Ben Emirdağ'ı ilk defa görüyordum. Nerede bulunduğumuzu sopalı bekçinin konuşmasından sonra anlamıştım. Sabahın erken saatlerinde Üstad’ın kaldığı hanenin kapısını tıkırdattık. Kapıyı açan Zübeyir Gündüzalp'ti.

Sadık Bey Üstad’ın ayaklarına kapanmış ağlıyordu

İçeriye girdiğimizde mübarek Üstad, Sadık Bey'i ayakta bekliyordu. Sadık Bey ani ve çevik bir hareketle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ayaklarına kapandı. O esnada Hazret-i Üstad’ın da yaptığı çevikliğini, cevvaliyetini tarif etmem mümkün değildir. Üstad’ın ayaklarına kapanan Sadık Bey hüngür hüngür ağlıyordu. Ilgaz Dağlarının namlı yiğidi Sadık Bey, Ulu Sultanın huzurlarında âdeta masum bir çocuk olmuştu.

Çok ulvî ve hüzünlü bir hava, Üstad’ımızın mütevazı odacığını kaplamıştı. Gözyaşlarımızı tutamıyorduk. Nurlu Üstad Doksan Üç Harbinin Plevne gazisinin torununun omuzlarından tutmuş; ‘Kalk kardaşım Sadık Bey, kalk Kardaşım’ diye kaldırmaya çalışıyordu. Bu çizmeli paşazadeyi ayaklarından bir türlü kaldıramıyordu

Üstad “Sadık Bey, evladım, kalk ayağa bana hakkını helâl et. Sen bana Denizli hapsinde dokuz ay çorba pişirdin, bana hakkını helâl et” diyordu. Ayağa kalkan Sadık Bey’le Üstad Hazretleri bir kucaklaştılar, bir kucaklaştılar ki, aman yâ Rabbi, ne muhabbet, ne samimiyet! Tarif edilmez.

Sonra Üstad Hazretleri beni de kucakladı. Ben de ellerine kapandım, hürmet içinde öptüm, öptüm. Heyecandan bütün vücudum ter içinde kalmıştı.

Üstad bir şiltenin üzerine bizleri oturttu, bana dönerek, ‘Bu kardaşım hapishanede dokuz ay benim çorbamı pişirdi. Bana çok hakkı geçti” dedi.

Cübbeyi tutan Üstad, Sadık Beye giymesini söyledi

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bizlere Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin cübbesini giydirmek istiyordu bize. Cübbeyi tutan Üstad, Sadık Bey’e giymesini söyledi. Ama Sadık Bey, Üstad Hazretlerine karşı sonsuz hürmet duyguları içindeydi. Cübbeyi Üstad’ın tutmasını istemiyordu. Üstad, 'Kardaşım Sadık Bey giy!' diyordu. Ama Sadık Bey Üstad’a olan hürmet duygularının ateşi içinde âdeta yanıyordu. Sonra Zübeyir ağabey, 'Cübbeyi ben tutayım' diyerek Nurlu Üstad’ın elinden cübbeyi aldı ve tuttu. Cübbeyi önce Sadık Bey, sonra da ben giydim.

Daha sonra Üstad bize tatlı ikram etti. Orada bulunan Zübeyir ile Ceylan ağabeyleri kastederek, “Ben bu tatlıları bu oburlara versem hemen bitiriyorlar” diye latife yaptı.

bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VI

***

İsmail Fakazlı 1913'te İnebolu'da dünyaya gözlerini açan bir Nur yolcusudur. Ağabeyi İbrahim Fakazlı, Nur Risalelerine "Küçük İbrahim" olarak büyük ruhlu bir şahsiyet olarak imzasını atmıştı. Nur Üstad'la birlikte 1943'te Denizli ve 1948'de ise Afyon'da Yusufîye Medresesinde ders almak bahtiyarlığına erişen mutlu, mesut ve bahtiyarlar kadrosundadır.

İnebolu denilince, şirin bir Karadeniz kazası gelir gözlerimin önüne. Bu kaza, Müslüman Anadolunun maddî - manevî kurtuluşunda bir iskele vazifesini görmüştü.
İstiklâl Harbimizde İngiliz ve diğer düşmanların işgali altındaki İstanbul'dan kaçırılan silâhlar, İnebolu limanı vasıtasıyla Ankara'ya, oradan da İç Anadoluya gönderiliyordu. Böylece bu güzel vatan burcu, maddî kurtuluşumuzun siperi olmuştu.

Aradan yıllar geçecek, aynı İnebolu bu defa da Müslüman Türkiye'nin manevî yardımına Nurlarla koşacaktı. 1940'lı yılların başlarındaki Halk Partisi'nin karanlık günlerinde, İnebolu'nun Çelebiler Hanedanı, İstanbul'un Bankalar caddesinden aldıkları teksir makinesini kurarak, Nur Risalelerini teksir edip, Nura muhtaç Anadolu insanına tevzi etmeye başlamışlardı. Bu hanedana daha bir çok İnebolu fedakârları, kadını, kızı, çocuğu ve erkeği yardım ediyordu. Gülcüler, Dilekler, Mırmır ve Fakazlı Hanedanı da bu bahtiyarlar kafilesindeki yerlerini almışlardı. İşte bunlardan İsmail Fakazlı da hanımıyla beraber Nura kâtip olmuştu.

"Burada durmayın, Şeyh Efendi zikrediyor"

İbrahim Fakazlı Ağabeyin küçük kardeşi İsmail Fakazlı Ağabey, unutulmayan, aziz hatıralarını şöyle anlatmaktadır:

"Ankara'daydım. O günlerde Taşköprülü Sadık Bey (Demirelli) de Ankara'ya gelmişti. Kendisiyle otelde buluşmuştuk. Sadık Bey bana, 'İsmail Efendi, ben yarın Emirdağ'a Hazret-i Üstadı ziyarete gideceğim' deyince, ben de kendisine, benim de gelmek istediğimi söyledim. Böylece Ankara'da kararlaştırarak Afyon vilayetinin Emirdağ kazasına doğru yola çıktık.

"Ertesi gün Sadık Beyle birlikte Eskişehir'in Yıldız Oteli'nde bir gece kalarak daha ertesi gün, gecenin geç saatlerinde Emirdağ'a ulaşmıştık. Açık olan bir kahvehaneden çok gürültüler geliyordu. Bu gürültüleri duymamak için camiye doğru gidiyorduk. Nurlu Üstad'ın evinin önünden geçerken yukarılardan bir inilti geliyordu. Bu esnada elinde sopa bir bekçi efendi bize, 'Burada durmayın, Şeyh Efendi zikrediyor' diyordu. Bu ses nur Üstad'dan geliyormuş. Bu ses üzerine Paşazade Sadık Bey daha fazla yürüyemedi. Ayaklarında çizmeler, kilot pantolonlu, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşanın harp ve esaret arkadaşı Sadık Paşanın torunu, binbaşı Mehmet Ali Bey'in oğlu Sadık Bey, asrın sultanının saadetli menzilinin önünden bir yere kıpırdayamıyordu. Ben Emirdağ'ı ilk defa görüyordum. Nerede bulunduğumuzu sopalı bekçinin konuşmasından sonra anlamıştım.

"Sadık Bey hüngür hüngür ağlıyordu"

"Kastamonu'dan bildiğim Sadık Bey namlı bir paşazadeydi. Altındaki atla, Bolu dağlarından tâ Sinop civarında kadar, at sırtında uçarcasına giderdi. Altındaki kır atı, bir ara, iki bin liraya satmıştı. Kendisi bir kahvehaneye girse, insanlar hep birlikte Sadık Beye hürmeten ayağa kalkarlardı.*

"Sabahın erken saatlerinde nur Üstad'ın huzurlarıyla müşerref olmak için mütevazı hanenin kapısını tıkırdattık. Az sonra, heybetli, gür bıyıklı, Şeyh Şamillerin edası içinde bir genç arkadaş kapıyı açmıştı. Bizleri buyur etti. Tığ gibi ince bir endam içinde, adetâ bir vakar ve ciddiyet âbidesiydi. Bu mutena insan Ermenekli Zübeyir Gündüzalp'ti.

"İçeride Nurlu Üstad, Sadık Bey'i ayakta bekliyordu. Sadık Bey ani ve çevik bir hareketle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ayaklarına kapanmıştı. O esnada Hazret-i Üstad'ın da yaptığı çevik hareketini, cevvaliyetini tarif etmem mümkün değil. Seksen yaşın eşiğinde bir insanın o çevik hareketi yapabilmesi mümkün değildir. Nur Üstad'ın ayaklarına kapanan Sadık Bey hüngür hüngür ağlıyordu. Ilgaz dağlarının namlı yiğidi Sadık Bey, Ulu Sultanın huzurlarında âdeta masum bir çocuk olmuştu.

"Çok ulvî bir hüzün havası mütevazı odacığı ve iklimi kaplamıştı. Göz yaşlarımızı tutmamız mümkün olmuyordu. Nurlu Üstad Doksan Üç Harbini Plevne gazisinin torununun omuzlarından tutmuş; 'Kalk kardaşım Sadık Bey, kalk' diye kaldırmaya çalışıyordu. Bu çizmeli paşazadeyi ayaklarından bir türlü kaldıramıyordu. Bu pehlivan yapılı zatı kaldırabilmek ne mümkün!

"Bırak kardaşım! Evladım, Sadık Bey, kalk ayağa bana hakkını helâl et. Sen bana Denizli hapsinde dokuz ay çorba pişirdin, bana hakkını helâl et'

diyordu. Sonra ayağa kalkan Sadık Beyle bir kucaklaştılar, bir kucaklaştılar ki, aman yâ Rabbim, ne muhabbet, ne samimiyet! Sonra Üstad beni de kucakladı, ben de ellerine kapandım. Ellerinden gönlümden kopan hürmet fırtınaları içinde öptüm, öptüm. Heyecandan bütün vücudum ter içindeydi.

"Daha önceleri, benim uzaklardan misafirlerim gelecek diye Ziya Arun'a temizlettiği şiltenin üzerine bizleri oturttu. Bana hitaben, Sadık Beyi işaret ederek buyurdu ki: 'Bu kardaşım hapishanede dokuz ay benim çorbamı pişirdi. Bana çok hakkı geçti!'

"Gözümde ve gönlümde zirveleşen Sadık Bey, nur Üstad Bediüzzaman gibi bir Ulu Sultana dokuz ay hizmet edebilmenin saadeti içinde, âleminde daha da zirveleşmişti. Sadık Bey, o büyük İslâm tarihindeki İbrahim Ethemleri hatırlatıyordu insana sanki.

Üstad Bediüzzaman'ın, Meyve Risalesini yazması üzerine Lütfiye Fakazlı için kendi el yazısı ile yazdığı dua:

"İlahi! Allahım! İsmi Azâmın hürmetine bu nüshayı yazan Lütfiye'yi Cennetü'l Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin... Âmin... Âmin..."

Mücedditlik cübbesi

"Üstad Bediüzzaman Hazretleri bizlere Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin cübbesini giydirmek istiyordu. Cübbeyi tutan Nurlu Üstad, Sadık Beye giymesini söylemişti. Ama Sadık Bey, Üstad Hazretlerine karşı sonsuz hürmet duyguları içindeydi. Cübbeyi Üstad'ın tutmasını istemiyordu. Üstad, 'Kardaşım Sadık Bey giy!' diyordu. Ama Sadık Bey Üstada olan hürmet duygularının ateşi içinde âdeta yanıyordu. Sonra Zübeyir Gündüzalp Ağabey, 'Cübbeyi ben tutayım' diyerek Nurlu Üstad'ın elinden alıp cübbeyi kendileri tuttular. Cübbeyi önce Sadık Bey, sonra da ben giydim.

"Üstad bize tatlı ikram etti. Orada bulunan Zübeyir ile Ceylan abileri kastederek, 'Ben bu tatlıları, bu oburlara versem, hemen bitiriyorlar' diye latife yaptı. Oradaki hizmetkârlarına latifeler yaparak takıldı. 'Bu oburlar hepsini bitiriyorlar' dedi.

"Bu ziyaretten sonra Çalışkanlar Hanedanı bizleri evlerinde ağırladılar. O günlerde Ceylan Çalışkan abinin birisinin boğazını gülleleme hadisesinden dolayı, kendisini alıp Eskişehir'e getirdik.

"Daha sonraki zamanlarda ben Üstadı Isparta'da ziyaret etmiştim.

"Küfr-ü mutlakın belini kırmışız"

"Hazret-i Üstad bana , 'Nazif Çelebi'ye benim selâmlarımı söyle!' buyurmuştu. O günlerde yeni bir seçim vardı. Üstad seçimleri kastederek, 'Kardaşım, biz küfr-ü mutlakın belini kırmışız!' diye yaptıkları Nur hizmetinin ehemmiyetini anlatıyordu.

"Kardaşım, biz küfr-ü mutlaka değil, Müslüman Demokratlara yardım edeceğiz. Demokratları destekleyeceğiz. Küfr-ü mutlak hesabına çalışan bu teşkilata (CHP) sandalyeyi, koltuğu teslim etmemek için, Müslüman Demokratlara hem reylerimizi vereceğiz, hem de yardım edeceğiz.'

Hazret-i Üstad bu mevzudaki görüşlerini İnebolu'ya, Nazif Çelebi Ağabeye bildirmemi söyledive cümlelerini şöyle bağladı:

'Kardaşım, o küfr-ü mutlakı belinden kırmışız, bir daha dirilemezler!'

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...