MUSA YUKARI

1930 Denizli Tavas doğumlu olan Musa Yukarı Ağabey, uzun bir zamandan beri İzmir Ayrancılarda ikâmet etmektedir. Üstad Hazretlerini 1960 tarihinde Emirdağ’ında ziyaret etmiştir. Nurculuk davasından da mahkeme ve hapis hatıraları vardır.

Musa Yukarı ağabey, İzmir bölgesinde tatlı sohbetleri, ikna kabiliyeti ve hazır cevaplılığı ile tanınan ve sevilen bir kıymettir. O bilge bir kişidir. Üstad Hazretlerine yaptığı ziyaretinin yanında; yaşamış olduğu ibretli bazı hatıraları da vardır. Bunları bize anlatmıştır. Esasen kendisini keşfedenler onu pek boş bırakmazlar. Her yerde anlatacak bir şeyleri vardır. Gençler onu çok severler. Kendisini 40 senedir tanıyorum. Ben, hiç bir kimseyi incittiğini, kırdığını hatırlamıyorum, daima şefkatli davranır. Sesini yükseltmez, fakat ikna eder veya muhatabına göre, ilzam eder. Kendisi, Kur’anın en mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nurları, rehber ve hizmet düsturu olarak seçmiştir. Başarısı da buradan gelir. Yaşadıkları ve şimdi hatıra olarak bize anlattıkları çok ibretli ve istifadelidir. Bir nefeste okunacağını tahmin ediyorum.

MUSA YUKARI ANLATIYOR

Halis niyete ikram-ı ilahi

Ben Mûsa Yukarı, Denizli Tavas’ın Ovacık Köyünde 1930 yılında doğdum. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdim, üç-dört kişi vardık böyle. Öğretmenler babalarımıza: “Bu çocuklar zeki, bunları öğretmen okuluna yazdırın, öğretmen olsunlar.” diye söyleyince; Babam da “olur” dedi.

Kayıt için Ovacık’tan Tavas’a babamla yayan gidiyoruz, beş kilometresini gittik, bir kilometre kadar birşey kaldı. Babam: “Oğlum ben seni buraya yazdırmaya gidiyorum ama hiç memnun değilim” dedi. “Neden Baba?” dedim. “Şimdi sen burada okuyacaksın, ileride öğretmen olacaksın, sonra başı açık asrî bir kızla evleneceksin, biz de annenle senin ziyaretine geleceğiz. Senin hanımın bize bakacak, eski püskü pantolonlarımızla bizi görecek… ‘Sen bunların çocuğu muydun?’ diyecek ve seni hor görecek. Biz de yavrumuzun yuvası bozulmasın diye ziyaretine gelmeyeceğiz. Haydi biz gelmeyelim, fakat sen ileride namazı da bırakırsın, o zaman dünyada değil âhirette de buluşamayız, yâni şu okula yazılmamız son buluşmamız olabilir” dedi. “Mâdem bu kadar tehlikeli baba, okumuyorum ben geri dönelim” dedim, oradan geri dönmeğe başladık.

Tavas görünüyordu. Geri dönerken yolda susadık, su yok. Daha evvel farkına varamamışız; bir baktık yolun kenarında bir kavun dilimi, hemen yedik, ikiyüz metre gittikten sonra üç tane daha kavun dilimi. Yedikten sonra düşündük ki: “Buradan arabalar, merkepler geçiyor, bunlar niye görmüyor bunları, hem niye toz olmadı bunlar. Bir düşündük ki kavun mevsimi de değil...”

Ankara’dan gelen bir mektup

Sene 1960. Ocak veya şubat ayı olacak. Bize Ankaralı Kardeşlerden bir yazı geldi. Bu yazıda: “Demokrat Parti Milletvekilleri ile konuşabilecek olanlar, Ankara Mahkemesi dolayısıyla Ankara’ya buyursun. Ankaralı Kardeşleriniz” diyordu. Üstadımızın da Ankara’ya geleceğini de söylüyordu o yazıda. Her vilâyetten kendi milletvekillerini görmek ve “Risale-i Nurları sahip çıkın, yoksa yıkılacaksınız” diye uyarmak için. Biz buradan, Ayrancılardan “Kadir İnci” kardeşle beraber milletvekillerini uyarmak için değil de, doğrusu üstadı görmek için gittik.

Şimdi hangi semtte idi hatırlamıyorum, “Murat lôkantası”nın üst katındaki dersanede kardeşler toplanmaya başladılar. 80-100 kişi kadar oldu, biz de bir kenara oturduk. Orada; Bizim tanıyabildiğimiz, Ahmed Feyzi Kul, Avukat Bekir Berk, Selahaddin Çelebi ağabeyler vardı. Sonra bir genç geldi, ona hürmet ettiler. Ben, “bu genç kim?” diye sordum. “Bu Ceylan Ağabeydir” dediler.

Risale-i Nurlar okundu, sohbet ve dersler yapıldı. Sonra birsi bir sual sordu. Ahmed Feyzi ağabey cevap verdi. Orada duyduk ki; İçişleri Bakanı Namık Gedik Üstadı Ankara’ya sokmamış. Hatta, Ahmed Feyzi, Selahaddin Çelebi, eski Isparta Demokrat Parti milletvekili Tahsin Tola Ağabeyler İçişleri Bakanı Namık Gedik’e gidiyorlar. Ona: “Bizi Üstadımız gönderdi, siz bu Risale-i Nurları serbest bırakın, mekteplerde okunsun, her yerde okunsun, yoksa siz gidiyorsunuz, yıkılacaksınız” diyorlar. O zaman Namık Gedik, hâşa: “Yâhu siz bir kürdün arkasına düştünüz, böyle söylüyorsunuz. Beş hâneli Yörük çadırının dört hânesi Demokrat Partilidir, bizi hiç bir güç yıkamaz” diye cevap veriyor. “Biz Üstadımızın sözünü söylüyoruz ister kabul edin, ister kabul etmeyin, biz üstadımızın söylediğini söylüyoruz” diyorlar ve dönüyorlar.

Emirdağ Karakolunda yaşadıklarımız

Üstadı Ankara’da göremeyince yanımdaki Kadir İnci kardeşle istişâre ettik, kararımız: Emirdağ’ına Üstadı görmeğe gideceğiz. Ben 1930 doğumluyum 30 yaşındayım, Kadir de 17 yaşında. Sene 1960. Emirdağ’ına tam câmi cemaati dağılırken öğlen vakti vardık. Ben yaşlı bir amcaya yaklaştım “amca bu cemaatte nurcular var mı?” dedim. “Oğlum hep Nurcuyuz ne istiyorsun?” dedi. “Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete geldik, evini bilmiyoruz” dedim. Onbeş yaşlarında bir genç çağırdı yanında, çocuğa: “Bak oğlum bu iki misafir İzmir’den gelmişler, git Bediüzzaman Hocanın evini gösteriver” dedi. Çocuğun arkasına düştük, avlu duvarı ile çevrili bir evi gösterdi “işte burası” dedi ve gitti.

Ben hemen “tak! tak!” diye kapıyı çalmaya başladım, birisi omzuma vuruverdi, “ben polisim buyurun karakola.” Karakolda bir tane polis vardı diğerleri yemeğe gitmişler, bizi onun yanına götürdü. Polis “bunlar kim?” dedi, “bunlar Bediüzzaman’a ziyarete gelmişler” diye cevap verdi. Diğer polis bize “nerelisiniz?” dedi, “İzmirliyiz” dedik. “Niye geldiniz?”, “Hocaefendiyi ziyarete geldik”, “Yahu ben de İzmirliyim, İzmir’den avanak adam çıkmaz, siz nasıl çıktınız böyle? İzmir’den Emirdağ’ına kadar her taraf hoca dolu, hoca mı yok ki tâ İzmir’den buraya kadar gelinir mi?” dedi. Ben de “O bir takdir meselesidir, ben mahallemde hoca vardır ona gitmem karşıda bir hoca vardır ona giderim, bu gönül meselesidir” dedim. “Neyse oturun bakalım komiser gelir sizin ifadenizi alır” dedi. Bizi getiren sivil polis ve resmî polisle dört kişi otururken kapı çalındı, iri yarı bir adam girdi içeriye, günaydın tünaydından sonra bizi getiren sivil polise “sana bir müjdem var ama bilmem artık kaçlık rakı söylersen öyle söylerim” dedi. Polis “ben ne içki içerim, ne de ısmarlarım ama yemek, tatlı söylerim” dedi. “Ben de içki söylemezsen müjdeyi söylemem” dedi. “Söylemezsen söyleme, hem de rakı filan deyip durma bu iki oturan Nurcudur bak” dedi. Adam kibirle kapıya yaslanıp bize “içki içmek haram mıdır?” dedi. Ben “haramdır” dedim. “Oku âyetini” diyerek güyâ bizi köşeye sıkıştırmak istedi. Kadire döndüm “Mâide sûresindeki âyeti okuyuver” dedim. Kadir Tire Kur’an kursunda okuyordu, âyeti okuyuverdi. Adam “içki bana yarıyor, içki içince kilo alıyorum” dedi. Ben de kibirli adama “içki sana yarayabilir, ama Müslüman’a yaramaz, Müslüman’a haramdır, sana yarayabilir” dedim. “Ben Müslüman değil miyim” dedi. “Ben sana Müslüman değilsin demedim, içki Müslüman’a haramdır, sana yarıyormuş, ben sana yaramaz demiyorum müslümana yaramaz” deyince kızmaya başladı. “Ne kızıyorsun, karakoldayız diye tamam ağabey senin dediğin gibi olsun dememizi mi bekliyorsun bizden, bize inanmıyorsan çık sokağa bir müslümana sor bakalım, içki haramdır diyecektir sana.” Resmî polis araya girdi “onlar nereli sorsana bir, onlar Karabıyığın memleketi İzmirli” dedi. Az evvel İzmir’den avanak çıkmaz” derken şimdi bize sâhip çıkmaya başlamıştı. “Sülâlenize cevap verir İzmirliler” dedi. Biz sonradan öğrendik sonradan gelen o adam Akşam Gazetesi muhâbiri imiş, müjde dediği de o bizi getiren polisin komiserlik terfisi gelmiş...

Velhâsıl komiser geldi, bizi odasına çağırdılar, etrafı polis dolu. “Bunların üzerini aradınız mı? Arayın!” dedi. Yolda okumak için cevşen almıştım, üzerimden o çıktı, içinden de Ankara’dan gelen mektup. “Oğlum bu mektubu Ankara’dan size kim gönderdi?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Olur mu canım insana mektup gelirde nereden geldiği bilinmez mi*” dedi. “Efendim, benim adresime bir mektup geldi, Ankara’da bir tane, iki tane, 10 tane, 100 tane Nurcu yok ki, kim bilir hangisinden geldi, ne bileyim ben” dedim. “O kadar çok mu yâhu Ankara’da Nurcu?” dedi. “Çok efendim” dedim. Baktı yumuşaklıkla olmayacak “bak seni şöyle döverim, böyle döverim” diye sertleşti. Sonra etrafına dönüp, “bakın Nurcular hep böyledir, şimdi ben bunları mahkemeye versem, hâkime diycek ki, hâkim bey postacı bana mektup getirmiş, almayayım mı? Hâkim diyecek ki alırsın evlâdım diyecek. Ankara’dan bir Nurcu yakalasak; sen bütün Türkiye’ye mektup göndermişsin, kim desek “Ankaralı bir kardeş”, sarı çizmeli Mehmed Ağa. Bunların evinde Risale-i Nur yakalayın, bu kitabı nereden aldın diye sor. Adres verir işte Aydından Hacı Mustafa’dan, gider oraya bir baskın yaparsın adam iki sene evvel ölmüştür, diri adam ismi vermez bunlar, kabre mi gidip soracaksın?” Aslında dediği doğruydu, Ahmed Feyzi ağabey bize “bu kitabı kimden aldın? derlerse “etrafta yeni ölmüş bir Nur Talebesinin ismini verin” derdi. Neyse komiser bize; sizi serbest bırakıyorum, haydi gidin” dedi. Bizi ilk getiren polislerin odasına geldik bize “ne oldu, biz sizi sevdik, mertçe dobra dobra söylediniz, yalnız usül bilmiyorsunuz, o usûlü öğreteyim” dedi. Biz burada 35 polis görevlendirildik Ankara’dan, buranın polisleri hâriç ha, sâdece Hocanın yanına gelenleri yakalamak için. Karşı kahvelerde oturuyor arkadaşlar, fakat biz sizi sevdik, yardımcı olacağız, gelin peşimden” dedi. Biz bir geceyi karakolda geçirmiş olduk.

Kadir İncinin fedakarlığı

Bizi karakola getiren aynı polis bizi aldı doğru “Mehmed Çalışkan” ağabeyin dükkanına götürdü. “Mehmed ağabey bunlar sizden” dedi ve çekti gitti. Mehmed Çalışkan ağabey: “Hâ siz miydiniz o gelenler, akşam derste Zübeyr ağabey duymuş, “İzmir’den iki Nurcu gelmiş” diye aramış ama bulamamış sizi. Şimdi sizi ben götürsem, beni herkes tanıdığı için mahzurlu olur” dedi. “Biz Üstadın evini biliyoruz” deyince, “o zaman Üstadın evinin az ilerisinde bakırcı dükkanı olan bir kardeş var, siz ona gidin size yardımcı olsun” dedi.

Giderken yanımdaki Kadir’e dedim “Kadir komiser bize bir daha gelirseniz.. diye tehdid etti, bir başka polis bizi tekrar karakola götürmek isterse ne yapalım?” diye sordum. Kadir: “Mûsa ağabey şaKadir İncinin gençlik yıllarıyet böyle bir şey olursa sen suçu benim üzerime at, “ben dönecektim bu çocuk istemedi, bu çocuğu babası bana emânet etti, ben de bunu bırakıp İzmir’e dönemedim dersin. Bana öylemi? Diye sorarlarsa ben de öyle derim. Bana bir iki tokat atarlar ben ağlayıveririm, ama seni döverlerse çok döverler” dedi. Böyle anlaştık bakırcı dükkanına gittik. Kardeş bizi oturttu, hava soğuktu ocak şubat ayları idi, bize çay bisküvi söyledi. Oradan bir kardeş geçiyordu, ona “Ali Osman” diye seslendi “Üstadımız şu anda ne yapıyor?” dedi. “Şu an kuşluk vakti uyuyor, Zübeyr ağabey de bir yere gitti, ben de yoğurt filan alacağım, kapıyı kapattım çıktım” dedi. Bakırcı kardeş: “Bu kardeşler İzmir’den gelmiş, Üstadı ziyaret etmek istiyorlar ne yapalım?” dedi. “Üstad ziyaretçi kabul etmiyor, ama ben Zübeyr ağabeye söylerim, Üstada söyleyemem, burada beklesinler kabul ederse haber gönderirim” dedi. Artık biz dua ede ede beklemeye başladık, ilk defa görecektik Üstadı. Yarım saat kadar sonra aynı kardeş geldi: “üstadımız uyandı, ben Zübeyr ağabeye söyledim, O’da Üstada söyledi, Üstad “gelsinler” demiş.” Dünyalar bizim oldu, avlu kapısını geçtik kapı sürgülendi, içeri girdik.

Üstad üç şey söyledi ve bineceğimiz otobüsü gördü

Üstadımız yatıyordu, elini uzattı bana, elini öptüm “seni Zübeyr’in yerine kabül ediyorum, nerelisin?” dedi. “Üstadım Denizliliyim fakat şu anda İzmir Torbalı-Ayrancılarda oturuyorum” dedim. Kadir elini öptü “sen nerelisin?” dedi. “Ben de Konya Ermenek’tenim, fakat şu anda ben de Torbalı Ayrancılarda oturuyorum” dedi. Üstad: “Seni de Sungur’un yerine kabül ediyorum” dedi. Biz oturduk şöyle sîmasına bir baktık ondan sonra başka yere bakarak dinledik, Ahmed Feyzi ağabey bize çok tembih ederdi “şayet Üstada ziyarete giderseniz yüzüne fazla bakıp durmayın üstad rahatsız olur.” Biz “neden?” diye sorduğumuzda Ahmed Feyzi ağabey: “Ekseri bizim gözler dışarıda nâmahreme baktığı için, nâmahremlerden gelen günahlar göze sirayet eder, Üstada bakınca o Üstadı rahatsız eder” derdi. Biz de öyle yaptık başka yerlere kenarlara, hatta başının üstünde “Dost istersen Allah yeter” levhasına baktık.

Üstadımızın birinci sözü şu oldu: “Küfür ejderhasının bel kemiği kırılmıştır, artık küfür bir daha belini doğrultamaz, hiç müteessir olmayınız.” Biz buradan gittikten sonra Âtıf Hocaya (Egemen) sormuştum, “Üstadımız böyle dedi, hâlâ kardeşleri hapse atıyorlar?” O’da: “Ejderhanın bel kemiği kırıldığı zaman hemen birden gebermez böyle çırpınır, böyle kıvrıldığı zaman nurcuları içeri alır şöyle kıvrıldığı zaman dışarı bırakır, canı kesildiği zaman kalır, nurculuğun hapis işi biter” dedi.

Üstadımızın ikinci sözü şu oldu: “Risale-i Nurun hocası Risale-i Nurdur, yâni Risale-i Nurlarda her şey vardır, başka kitaplara müracaata lüzum yoktur.” Yoktur, ama bazı cemaatlerde birisi bir satır okur, yarım saat konuşur buna lüzum yoktur. Meselâ Sungur ağabey ders yaparken bir mevzûyu bir kaç kitaptan bulup okuyor, biz bulamıyorsak kabahat Risale-i Nurlarda değil bizdedir.

Üstadımızın üçüncü sözü de: “Zübeyr, bunlar buraya masraf edip gelmişler bunların yol paralarını ver” oldu. “Yok üstadım biz başka yere uğramak için gelmiştik buraya da uğradık” dedik. Yarım saat kadar kaldık yanında. Hatta hiç yapmazmış, konuşup dururken Üstad elini uzatıverdi bana. Zübeyr ağabey: “Üstad müsaade ediyor” dedi. Hemen kalktım tekrar elini öptüm, sonra Kadir öptü. “Zübeyr bunları arabaya bindir öyle gel” dedi. 1960 senelerinde öyle hemen otobüs bulmak mesele, saatlerce hatta günlerce beklemek lâzım. Fakat tam biz avlu kapısından çıktık, otobüs geliverdi, ev anayol üstündeydi zaten. Üstad mânen otobüsü gördü, konuşurken elini uzattı, bir dakika beklemeden otobüse yetiştik. Hemen Zübeyr ağabey el kaldırdı bindik ve yeniden karakola gitmeden İzmir’e döndük.

Para ile Bediüzzamanı öldürtmek istediler

Isparta’ya Üstadı görebilmek için Sâlim Acar ve Veli Başarır ile gittiğimiz, fakat göremediğimiz 1957 senesinde yatılı kaldığımız bir handa bir genç bize şöyle bir hâdise anlattı:

"Ben kamyon şoförüyüm. Bir gün yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Bana, ‘Memleketimizde Bediüzzaman diye zararlı bir âlim var, taksiyle dolaşıyor. Sana 50 bin lira verelim, yed-i emine parayı teslim edelim. Sen kamyonun ile buna çarp, kaza süsü ile öldür. Bu paraya yed-i eminden al’ dediler. Ben kabul ettim. Taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Bana yardımcı olacaklarını söylediler.

"Nihayet yola çıktım. Taksinin karşımdan geleceğini söylediler. Gözüm taksinin renginde. Renk uyarsa, direksiyonun önüne koyduğum plaka numarasına bakıyordum. Bir baktım, aynı renkte bir taksi uzaktan geliyor. Yaklaştıkça plaka numarasına bakıyorum. Tam o anda taksi sağa yanaşıp durdu. İçinden bir genç indi. Sola geçti, yani benim önüme. El kaldırdı. Ben de durdum. “Ne o?' dedim. 'Seni Hoca Efendi çağırıyor' dedi. İndim, taksinin yanına o genç ile beraber vardım. Hoca Efendi, taksinin camından başını çıkarıp bana dedi ki: 'Oğlum, ben memlekete zararlı bir Hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.” O anda Hocaya o kadar ısındım ki anlatamam, tarif edemem. Bana para teklif eden o üç kişi orada olsa idi üçünü de arabamla ezerdim. İster inanın, ister inanmayın ama Ben bunu başka birinden duymadım, kendim yaşadım.”

Ben, o arkadaşın adresini almadığım için hâlâ üzgünüm ve pişmanım. Bu hadiseyi bütün o handa olan insanlar bizim ile beraber dinlediler.

MUSA AĞABEYİN TECRÜBELERİNDEN İBRETLİ DERSLER.. HATIRALAR..

Uzun senelerden beri, Risaleleri okuyan ve hizmet düstûrlarını iyi bilen, bir çok tecrübeler yaşamış Mûsa ağabeyden, gençlere örnek olabilecek bâzı hatıralarından anlatmasını istedik. İşte, keskin zekâsı ve hitabesiyle Muktezâ-i hâle göre konuşabilen, insanları incitmeden ikna veya ilzam edebilen Mûsa Yukarı ağabeyden kaydettiklerimiz:

Kıskanan Müderris Efendiyi nasıl susturdu

Bir gün komşu bir köy’e gittik, kahvede dinî sohbet yapıyoruz. Eskiden televizyonlar yokken, kahvelerde güzel dersler olurdu, herkes dinlerdi, bir-iki kişi oyun oynasa bile onlara da bıraktırırlardı.

Böyle bir kahvede konuşurken sakallı birisi geldi, arkaya bir yere oturdu, yüksek sesle konuşmaya, benim konuşmamın duyulmaması için gürültü etmeye başladı. Beni dinleyenler de ona dönüp bakıyorlar, fakat bir şey söyleyemiyorlardı. O zaman ben anladım ki bu adam herhâlde bu köyün hatırlı bir şahsı. Yanımdakine sordum “kimdir?” diye. “Ona Müderris Hüseyin Efendi, derler Arapçası, Farsçası vardır” dediler. O zaman ben hiç duymamış gibi “O amca kim, o arkada konuşan?” “Müderris Hüseyin Efendi” dediler. Dedim “yahu böyle müderrislerin yanında beni niye konuşturuyorsunuz, bana Subhâneke’ yi oku deseler bir kaç hatam çıkar, hocam buyurun siz konuşun sizi dinleyelim” dedim. Böyle deyince “oğlum ben her zaman bu köydeyim, her zaman konuşurum sen devam et” dedi ve sesini kesti. Hatta ben konuşurken yeni gelenler, ona soruyorlardı “bu kim?” diye o’da eliyle çok güzel dinleyin diye işâret ediyordu. Sonuna kadar da beni dinledi.

Burada anlatmak istediğim şu. Ben ona deseydim “siz kimsiniz, ben buraya gelmişim, üç beş dakika konuşacağım, sen sonra konuş” desem olmaz. Çünkü onu sevenler “yâhu sen kim oluyorsun, O Müderris efendi” derler ve beni hiç konuşturmazlardı. Bizim yaptığımız gıcırdayan kapıyı yağlayıp sesi kesmek. Ben eskiden beri kırıcı konuşmam...

Köylüyü nasıl arkasına aldı

Yine bir köyde gece misafir olmuştuk, sabah namazına câmiye gittik. Baktım koskoca câmide iki tane ihtiyar var. Câmiden sonra köyün kahvesine gittik, gençler tamamen doldurmuş. Ben başladım dinî sohbete, herkes pür dikkat dinliyor. Birden iki tane jandarma ile bir sivil adam geldi, dinlemeye başladılar. Baktım jandarmalar memnun, tebessüm ediyorlar, fakat o sivil kapkara karardı gitti.. iyice bozuldu. Ben konuşmayı kesince “hoca mısın, hafız mısın nesin, câmide konuşsana burada ne konuşuyorsun” dedi. Ben de dedim ki: “Kardeşim İslâmiyet her yerde konuşulur, kahvede niye konuşulmasın?” Eğer ben deseydim “câmide konuşacağım ama, bunlar câmiye gitmiyor ki câmide konuşayım.” O zaman o kadar insanı ona yardımcı vermiş olurdum. “Ben evde kıldım, ne biliyorsun namaz kılmadığımızı filan...” diyenler çıkardı. İşte konuşma taktiği bu. O sivil adam “yahu sen âyet meâlleri söylüyorsun içerde abdestli vardır, abdestsiz vardır..” falan dedi. “Kardeşim İslâmiyet’i anlatırken karşındakinin abdesti sorulmaz, Peygamber Efendimiz de Mekke müşriklerine anlatıyordu, Ebu Cehilin abdesti mi vardı yâni?..” “Belki içeride cenabet kimseler vardır” demesin mi. O sırada bana fırsat kalmadan gençlerden birisi “içimizde cenabet varsa o da sensindir, konuş ağabey dinliyoruz seni!” diye bağırıverdi birden. Böylece bütün kahve halkı benden yana oldu, o ise yalnız kalmıştı.

Sonra dedim: “İslâmiyet hakikatleri güneşin şuâsı gibidir. Meselâ güneş sabahleyin doğar, eğer güneşin ışınları bir gül bahçesine değerse etraf gül gibi mis kokar, eğer bir gübreliğe değerse gübrelik güneşten aldığı ısı ile çirkin kokar. Ama güneşin ziyasına hiç bir zararı yoktur. Onun için İslâm hakikatleri her yerde anlatılır, dinleyen kimse eğer gül ise mis gibi kokar, eğer gübrelikse çirkin kokar, anlatana hiç bir zararı yoktur” deyince birisi; “gübre koktu zaten bak” dedi ve adam bıraktı gitti. Sonradan öğrendim, o zat PTT memuru imiş, bir tel kopmuş da jandarmalarla onun için gelmiş. Bu konuşmalar siz gençlere taktik olsun diye anlatıyorum.

Karakol komutanını nasıl ikna etti

Ağabeyler bize “kitapları saklarken bir tanesini bırakın” derlerdi. Risale-i Nurun bir kitabını evde bırakmak “burada hizmete devam ediyorum” demektir. Polis basıp kitapları götürürse hepsi gitmesin diye saklardık; çünkü giden kitaplar geri gelmiyordu, o zaman matbaa da yok, kitaplar elle yazılıyordu veya teksirle basılıyordu, kitap bulmak çok zordu.

Beni şikayet etmişler. Karşıdaki karakol komutanı eve geldi, aradı o kitabı buldu, “haydi bakalım yürü karakola” deyip yayan olarak yola düştük, kitap elinde. Yolda komutana: “Yahu komutanım biz Müslümanlar sizin elinizden ne zaman kurtulacağız” dedim. “Biz sizi câmiden mi götürüyoruz?, evde toplanıp Nurculuk yapıyorsunuz onun için sizi götürüyoruz” dedi. “İnsaf komutanım! Git bak kahveye dört kişi kâğıt oynuyor, altı kişi toplanmış başını uzatmış onlara bakıyor, onlardan niye götürmüyorsunuz, barlarda pavyonlarda toplananlar var. Yirmi bin kişi top için toplanıyor, top nerede yirmibin kafa orada o toplananlardan niye götürmüyorsunuz da yalnız Kur’an tefsiri okumak için toplananları götürüyorsunuz, Islâma düşmanlık yapıyorsunuz, baskı yapıyorsunuz komutanım” dedim. “Yok” dedi kabül etmedi.

“Bak sana ispat edeceğim” dedim. “Görüyorsun şurada Pazar yeri var, seninle oraya gidelim mesela. Diyelim ki orada bir adam var; başında sarık, sakal, cüppe, ayağında da şalvar, oturmuş en kalabalık yere, elinde bir saz, çalıyor. Sen veya senin gibi bir emniyet vazifelisi, önünden geçerken ‘sağol âşık’ der geçersiniz. Şimdi adam aynı, adamı değiştirmiyoruz bak, yalnız sazını sakladık Kur’an verdik eline, Kur’an okumaya başladı, o anda bir emniyetçi olarak onu görseniz ‘irtica hortladı” diyerek, hemen onu karakola götürürsünüz. Şimdi sana soruyorum komutanım, adam aynı adamı değiştirmedik. Saz çalarken ‘varol âşık’ diyorsun, Kur’an okurken karakola götürüyorsun. Bunun mânası; hürmet saz’a, hücum Kur’ana demektir. Eğer böyle olmaz dersen, bir adam bulalım eline önce bir saz verelim, sonra Kur’an, oluyor mu olmuyor mu görelim” dedim. Komutan “hakikaten böyle olur be” dedi. Ona dedim:

“Komutanım, biz bir kaç sefer bu yüzden hapse girdik çıktık. Yine çıkacağız, biz buna inanmışız ki sebeb zâhiridir, yâni beni karakola götüren zâhiren sensin. Ama Rabbim benim karakola gitmemi istemese beni kimse karakola götüremez. Cenab-ı Haktan gelen her şeye biz razıyız, onun için hiç üzüntüde çekmeyiz. Yalnız bizim üzüldüğümüz bir şey var, onu sana söyleyeyim.” “Nedir o?” dedi. “Diyelim ben evde otururken bir tokat geldi bana, eğer hiç tanımadığım bir kimse ise fazla zoruma gitmez, ama baktığımda bana tokadı vuran oğlumsa veya küçük kardeşimse çok zoruma gider. Ben onu yavrum diye kucağımda büyütmüşüm, ekmeğin yumuşak yerini ona yedirmişim, öyle bir evladtan şefkat beklerken tokat yersem elbette zoruma gider, senin de zoruna gider değil mi komutanım?”. “Tabi” dedi. “Aynen bunun gibi beni karakola götüren bir ingiliz, bir yunan, bir kâfir olsa Kur’an okuyor diye beni karakola götürse fazla gücüme gitmez. Aç nüfus kâğıdına İslâm yazıyor, benimki de İslâm yazıyor, İslâm olan bir komutan, İslâm olan birini İslâmiyet’ten ötürü karakola götürüyor. İşte çocuğunun tokat vurması gibi bizim zorumuza bu gidiyor.” Bu konuşmalardan sonra Komutan: “Ülen çocuk, benim de zoruma gitti bu, ben seni hapsettirmem!” dedi. Merkeze telefonla aradı, “mühim bir şey yok, bir kitap bulduk” dedi. Merkezden “kitabı getir serbest bırak onu” dediler.

Ben tekrar İzmir’den Mustafa Birlik ve Halıcı Hüseyin ağabeyden tekrar kitaplar getirdim. Karakola gittim “komutanım bak bu kitaplardan bir daha geldi, okuyacak mıyız yoksa karakola mı getireceğiz, onu sormaya geldim sana” dedim. “Dur bir merkeze telefon edelim” dedi. “Bir kaç gün önce bir kitap getirmiştim, arkadaşa yine kitap gelmiş, okuyacak mıyız, karakola mı getireceğiz diye soruyor.” Dedi. Karşıdan “bırak okusun yahu, kitap Ankara’da basılıyor, bırak okusun” diye cevap geldi. Bunları biz geçirdik bir imtihandır, imtihan olmazsa not verilmez talebeye.

Bir gün yine mahkemedeyiz Allah rahmet etsin, bacanak olur bizim. Evde Sözler Kitabı bulunmuş. Hâkim ona sordu “bu kitabı nereden aldın?” “bilmiyorum”, “okudun mu?”, “hiç okumadım”, “hiç kapağını açmadın mı? ” “açmadım” deyince benim canım sıkıldı. Arkadan beni çağırdı sordu: “Bu kitap senin mi?” “evet benim” “bu kitabı okuyor musun?” “evet okuyorum” “ne zamandan beri okuyorsun?” “ben küçük yaştan beri dinî eserleri okurum, onbeş seneden beri de devamlı Risaleleri okumaktayım. Vereceğiniz ceza idam da olsa; oturduğunuz sandalye, masa şahid olsun ki ben Nurcuyum savcı bey” deyince adam kıpkırmızı oldu. Ben niye kızarayım ki o kızarsın. İşte ikimizde aynı gün girdik, aynı gün çıktık.

Dr: “Müslümanlar câmide tombalak atıyor” deyince

Bizim köy kahvesinde baktım bir gün, doktorun birisi konuşup duruyor. Etrafına halk toplanmış, öğretmenler de var, biz de bir köşeye oturduk. Bir ara dedi ki: “Amerikalılar, Avrupalılar aya gidiyor biz câmilerde tombalak atmakla meşgulüz” dedi. Secdede kapanmaya tombalak atmak demek istiyor. Öğretmenler bana baktı, cevap verir diye. Doktor Ayrancılardan yeni bahçe almış, beni daha tanımıyor.

“Doktor Bey konuşmanız bittiyse biraz ben konuşayım” dedim. “Buyur konuş” dedi. “Eğer konuşmanız bitmediyse ben dinlerim, sözünüzü kesmem, ama ben konuşurken de sen dinle, sözümün kesilmesini istemem” dedim, anlaştık.

“Doktor Bey! Az evvel Amerikalılar, Avrupalılar aya gidiyor biz câmilerde tombalak atmakla meşgulüz dediniz, o tombalak atanlardan birisi de ben olduğumdan cevap verme hakkım doğdu” dedim. “Şimdi sana öğrenmek maksadıyla soruyorum, yanlışlık olmasın ibâdetine karışmıyorum, Siz namaz kılıyor musunuz? Oruç tutuyor musunuz?” “hayır” dedi. “O zaman namaz kılmıyor, oruç tutmuyorsan hacca da gitmez, zekat da vermezsin değil mi?” “Ee öyle” dedi. “Senin yaşantın da bir hıristiyandan farkın yok o zaman. Eğer Ay’a gitmeye namaz kılmak mâni ise haydi Ay’a ben gidemiyorum, peki sen niye Ay’a gidemedin, yerde geziyorsun?” dedim. “Yahu Ay’a ben mi gidecektim yalnız, millet olarak geri kaldık” dedi. “Millet olarak geri kalmışsak bu suç da sizindir. Eğer bugün memleketi idâre edenler Fatihler, Yavuzlar, Kânûnîler olsaydı, memleket onların idâresinde geri kalsaydı bu suçu ben üzerime alırdım, çünkü onlar namazı ile, niyazı ile, haccı ile, sakalı ile bize benzeyenlerdi. Ama bugün Ankara’dakiler size benzeyenlerdir, memleket geri kalmışsa bu suç sizindir.

Bak bizde büyük düğün kazanları vardır bir kişi götüremez, karşılıklı iki kişi götürür. İşte biz mânevî sapı tutmuşuz, siz de öbür saptan tutun Ay’a gidin, televizyon yapın, memleketi kalkındıralım. Siz istiyorsunuz ki her iki sapı biz tutalım, yâni hem namazı biz kılalım, hem de Ay’a biz çıkalım, peki siz ne yapacaksınız, kahvelerde poker mi oynayacaksınız sadece? Bediüzzaman Hazretleri der ki: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” Meselâ bir adam aklın nuru fünun-u medeniye olarak okumuş mühendis olmuş, eğer onda kalbin nuru ulûm-u diniye yoksa, gider bir müteahhitle anlaşır, bir yere beşbin torba çimento kullanılacaksa üçbin torba kullanırlar ikibin torbayı müteahhitle kırışırlar. Zerre kadar da vicdanı sızlamaz. Ölünce Allah’a hesap vereceğini bilmediği için çok rahat çimentoları götürür. Eğer o kimse hâkim olsaydı zalimlerden aldığı rüşvete mukabil masum insanları senelerce hapishanelerde yatırabilir.” Meselâ bir doktor düşünün: Aklın nurunu da almış, kâlbin nurunu da almış namazlı niyazlı bir doktor. Baktı ki hastası tıp ilmine göre ölecek...” Doktor daha fazla dinlemeden yüzü kızararak “neyse sonra görüşürüz” deyip çıktı gitti.

Hâkim Bey ilzam oluyor

Biz İzmir’de üç-dört kere nurculuktan hapse girdik. Hâkim Ahmet Adaman vardı, bizi beraat ettiren bir hâkim. O burada Ayrancılarda 18 dönüm bir şeftâli bahçesi aldı. Benim de 25 dönümlük yerim vardır. Aldığı yerle benim bahçe arasında bir yol var, komşuyuz yâni.

Bir gün bahçedeyken “gel buraya” dedi bana. “Ben hâkim değilim, sen de maznun değilsin, seninle burada sohbet edelim, bak kimse de yok” dedi. “Edelim” dedim. “Bediüzzaman Said Nursi’nin kitaplarından başka İslâmiyet’i anlatan kitap yok mu?” dedi. “Niye olmasın hâkim bey, var.” “Peki niye sizin evlerinizde yalnız Risale-i Nur kitapları varda, başka kitap yok?” “Hâkim bey bizde başka kitaplar da var fakat emniyet geldiği zaman yalnız Risale-i Nurları götürüyor, diğer kitapları bırakıyor, onun için siz hep Risale-i Nurları görüyorsunuz, onları buraya getirmiyorlar. Yalnız şu bir gerçektir, diğer kitaplardan varsa Risale-i Nurlardan beş tane vardır, en çok O kitapları okuruz diğerlerini pek fazla okumayız. Neden biliyor musun?” dedim. “Bak bu bahçeye zamanında arpa ektik buğday ektik, tütün diktik ama şimdi bak şeftali diktik. Şeftaliden çok güzel para kazanıyoruz, ticaretimiz kârlı. Şimdi, şeftaliyi kökle, buraya arpa ek desek, bu enayilik değil de nedir hâkim bey? İşte aynı bunun gibi biz Risale-i Nurdan daha çok istifade ediyoruz. Risale-i Nur’u sana biraz izah edeyim:

Risale-i Nur îman hakikatlerini anlatır, asrımızda inanç sarsılmıştır, İslâmiyet sadece ibâdet değil, yâni namaz kılmayanlara sabah namazı kaç rekattır, yatsı namazı kaç rekattır bilmediğinden değil, namaz kılmayı bilmediğinden de değil, bir namaz hocası alır hemen öğrenir. İnanç zayıflamış bir ağacın kökü zehirlenmiş kurumaya başlamışsa sen dallarına ilaç sıksan bu ağaç yaşar mı? Bugünkü neslin kökü zehirlenmiş, fıkıh ilimleri bu insanları ıslah etmez, bu asrın İslâm düşmanları fıkha hücum etmiyorlar. Sen hiç duydun mu, “Müslümanlar namazın farzını 12 diyor” diye saldırılsın. Öyleyse yıkılmayan bir yer niye tâmir edilsin, yıkılan yeri tâmir ediyor Risale-i Nurlar. Bu kâinat kendi kendine olmuş doğa, tabiat, sebebler yapmış diye insanlara doğrudan doğruya dinsizlik aşılanıyor.

İşte Bediüzzaman da: “Ey insan! Bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, nasıl bu kâinat sahipsiz olur?” diye doğrudan doğruya “Allah’a îman” esaslarını işliyor. Ondan sonra Risale-i Nurlar Haşri işler, Kur’anın üçte biri haşirden bahsediyor. Bir insan öldükten sonra dirilmeyi inanmazsa niye dürüst hareket etsin? Niye anasını babasını sevsin “bir an önce ölsünler mirasına konayım” diye bekler, ama âhirete inanarak ben bütün bu hareketlerimden hesap vereceğim derse... Altı buçuk sene Mekke-i Mükerremede ibâdet âyeti gelmemiş, “bu şuursuz bulutlardan yağmuru size veren kimdir, bu şuursuz topraktan nebatatı veren kimdir?” diye, Allah’ı tanıttırdıktan sonra “ben bu Rabbimi nasıl memnun edebilirim endişesi duyulunca ibâdet âyetleri geliyordu. İşte bizim de Risale-i Nurları ehemmiyet vermemiz işin kökünü ele aldığı içindir. Meselâ bâzıları der ki ‘câmiler açık, câmiye gitme mi diyen var’. Câmi açık ama yolu kapalı, câmiye götürecek sebebleri bilmeyen adam câmiye niye gitsin? Risale-i Nur bunları öğretiyor, ondan sonra câmiye gitmek kolay, alır bir namaz hocası hemen öğrenir gider, ibâdet kolaydır, mühim olan evvelâ inançtır.

Hâkim: “sana bir şey sorayım” dedi. “Risale-i Nur mu üstün, Kur’an mı?

Hâkim Bey aslında cevabını biliyor ama, arkadan başka bir şey söyleyecek onun için bu soruyu soruyor. Dedim “Hâkim Bey Risale-i Nur’un üstünlüğü bana Kur’anımı tanıttığı içindir, hiç tefsiri aslından üstün olur mu?” Hâkim: “Mâdem Kur’an üstün diyorsun, sen bu Risaleleri bu köylere dağıtıyormuşsun, o zaman Kur’anları dağıt, daha üstün olan Kur’anı dağıt” dedi. Ben gülerek dedim: “Hâkim Bey sen de Müslümansın değil mi?” “Elhamdülillah” dedi” “O zaman ikimiz çıkalım, sen de sevap kazan Kurânları sen dağıt, Risaleleri ben dağıtayım, azıcık sevapta sen kazan gözüm yok yâni.” “Yâhu size lâf yetmez” dedi, meseleyi kapattı.

Şaban Hoca ve Hâkim

Aslında Aydınlı olan Şâban Hoca Ayrancılar’da imamlık yapıyordu. Geçenlerde bir derste Sungur ağabey Şaban Hocaya şimdi anlatacağım hâdiseyi “anlatıver” dedi. Şaban Hoca da “Mûsa ağabey daha iyi anlatır, o anlatıversin” dedi, ben anlatmıştım.

Şâban Hoca burada imamdı. Nurculuk yapıyor diye şikayet etmişler, jandarma alıp Torbalı sorgu Hâkimliğine götürdü. Biz de arkasından gittik, yatırırlarsa yorgan yatak götürmek için. Biz kapıda bekliyoruz, hâkim hocayı çağırdı: “Sen bir köy imamısın, Nurculuk anlatıyormuşsun, ne anlarsın sen Nurculuktan?” dedi. Şâban Hoca Çerkez asıllı sert mizaçlı bir insandı. “Hâkim Bey! Ben köy imamı isem, sen mızraklı ilmihâli okumuşsun da karşımda imam mı olmuşsun. Karşında; arapçayı yutmuş, farsçayı cebine koymuş İslâm âlimi var, ilmî bir heyet toplansın Risale-i Nur eserleri şimdiye kadar yazılan tefsirlerin en üstünü olduğunu ıspat etmezsem en ağır cezaya razıyım, karşında hoca var, bakla harmanı yok” dedi. Hâkim: “Atma Hoca yâ, Ezzâire Sûresini oku mânasını ver mâdem” dedi. “Ezzâriya Sûresinden mânay-ı muradınız, muhtasarımıdır? Yoksa mufassalımıdır? Kısa mâna mı vereyim, yoksa uzun mâna mı vereyim?” dedi. Hâkim telaşla: “Anladım! Anladım hoca olduğunu anladım..” dedi ve kesti

BİR TERTİP SONUCUNDA BUCA CEZAEVİ

Bir tertip

Bizim bu Ayrancılarda câmimizin yanına bir Kur’an Kursu temeli atacaktık, dernek başkanı da bendim. Her yere İzmir, Torbalı, Tire, Ödemiş... davetiye gönderdik. O gece bir tertip olarak, oranın karşısında hâlen şimdi de bulunan Atatürk heykelinin yüzüne insan pisliği sürüyorlar. İslâm düşmanlarından birisi bu hizmete mâni olmak için yapıyor..

Sabahleyin baktık jandarma polis bir kalabalık var, millet de temel atmak için epey kalabalık gelmiş. “Bunu yapsa yapsa bu Kur’an Kursunu açacak Nurcular yapar” diye bizden on kişiyi topladılar. İçimizde Erzurumlu uzun sakallı Fâruk isminde bir kardeşimiz de var, diğer dokuzumuzda sakal yok. Onu en öne oturttular, bize namaz takkelerini taktırdılar sonra resim aldılar. İşte “mürşid müridleriyle bu işi yapmış” diye gazetelerde bastırdılar bunu. Hâlbuki o on kişiden Risale-i Nurları en az okuyan o Faruk kardeşti, daha yeni gelmişti, ama sakallı olduğundan o şeyh, biz mürid olmuştuk. Öyle imaj verdiler.

Biz ortadayız, savcı bizi sorguya çekiyor, herkes de toplanmış bize bakıyor. Sakallı Fâruk kardeşin orada güzel bir lâfı oldu: “Savcı Bey bizi buraya niye topladınız?” Savcı: “Baksana Atamızın yüzüne insan pisliği sürülmüş, bunun için sizden şüpheleniyorlar” dedi. Faruk: “Savcı Bey! Teknik ilerlemiştir, bütün köylünün bokundan numûne alın, kimin boku ise çıksın ortaya” dedi. Savcı kızardı bozardı, bir şey diyemedi artık.

Buca Cezaevinde mahkumlarla beraber

Netice olarak evlerimiz taharrî edildi, Risaleler çıktı, bizi Buca Cezaevine gönderdiler Artık, pislik işi kalmış, Nurculuk başlamıştı. Hapishanede gardiyanlar üzerimizi ararken birisi geldi, diğerleri hazır ol’a geçtiler. “Kim bunlar?” dedi. “Bunlar Nurcular” dediler. “Niye arıyorsunuz üzerlerini?” “Esrar mesrar var mı diye arıyoruz” dediler. “Para verseniz Nurcular hapishaneye esrar sokmaz, onların inançlarına zıttır, bırakın onları” dedi. Bize de “Oğlum merak etmeyin birinci mahkemede çıkarsınız, çok Nurcu gördü bu hapishane” diye de bize teselli verdi. Başgardiyanmış bu adam.

Hapishanede bize alt katta bir yer verdiler. Sakallı Fâruk kardeş şakacı idi. Herkes ona “Hocam! Hocam!” diye yer gösteriyordu. Dedi: “Öğlen ile ikindi namazında ben imam olayım, fakat sesli okunan sabah, akşam, yatsı namazlarında sizden biriniz geçer imamlığa” dedi. Böyle idâre ederken üçüncü kattan birileri elinde bir suâl listeleri ile ziyaretimize geldiler. “Hocam buyurun sana suallerlmlz var” dediler. “Olur, bir saat sonra geliriz” dedi Faruk kardeş. Bize de: “Ben bir şey bilmiyorum, ben sizi gösterir çekilirim” dedi. Neyse biz çıktık yukarıya, Faruk’un yanına şeyhin müridleri gibi diz çöküp oturduk.

Mahkumların birinci suâli:

Niye cemaatler var?

“Biz İslâmiyet’i bir tane biliyoruz, peki kimi Nurcuyum, kimi Süleymancıyım, kimi tarikatçıyım.. diyor bu nedir böyle parça parça?” Faruk: “Siz beni bunun için mi çağırdınız? Yâhu ben bu kadar mektep medrese gördüm böyle basit şeyler için beni meşgûl etmeyin, talebeler hâlleder onu, anlat Musa” dedi bana. Dedim:

“Kardeşim burada dikkat edeceğiniz bir husus var. Gaye ile vâsıta; gâye ile vâsıtayı karıştırırsanız bu işin içinden çıkamazsınız. Biz şimdi burada kaç kişiyiz otuz kişi, diyelim biz İzmir’e gideceğiz, ama vasıtalarımız değişik olabilir, kimi otobüsle, kimi, motorsikletle, kimi kamyonla, kimi trenle gider, yayan bile giden olabilir. Mühim olan gayedir, İzmir’e varmaktır, vasıta değişebilir. İşte bu saydığın cemaatlerin gayesi İslâmiyet’tir, ama vasıta değişik olabilir. İsterseniz bu cemaatlerin mensuplarını çağırın sorun; hepsi diyececektir ki gayem islâmiyettir, Peygamberim Hazreti Muhammed’tir, kitabım Kur’andır…” Yol ayrı olabilir. Kimi Kemâlpaşa yolundan, kimi de Urla yolundan gider İzmir’e, bu Müslümanlar da böyledir.” Deyince tamam birinci sualin cevabını aldık dediler.

İkinci suâl: Şeytanı Allah niye yarattı? Bak şeytana uyduk hapse geldik, şeytan olmasaydı biz hapse girmeyecektik, o zaman şeytanı yaratmakla bizim hapse girmemize Allah istemiş olmuyor mu?

“Evet her şeyi ve şeytanı da yaratan Allah’tır. ama şeytanı yaratmak şer değil, şeytana uymak şerdir. Bakın hayvanlarla meleklerin makamları sabittir, insan ise bunların ikisi ortasındadır, insana şeytan musallat olur, şeytanla mücadele eder, şeytanla mücadelede üstün gelen melekleri geçer, şeytana mağlûp olan da hayvandan aşağı düşer. İşte şeytan bu vazifeyi yapar. Eğer şeytan olmasaydı; Ebu-Bekir-i sıddıkla Ebu Cehil-i lâin bir olurdu. Birisi Peygambere, Kur’ana tâbi oldu, alâ-i illiyine çıktı, diğeri şeytana uydu lâin oldu...” buna da tamam dediler.

Hani Ramazanda Şeytan bağlanırdı?

Üçüncü suâl: Ninem “Ramazanda Şeytan bağlanır” derdi. Hâlbuki ben Ramazanda günah işledim, bak hapse girdim. Ninem mi bilmiyor, yoksa nedir bu şeytanın bağlanması işi?

Dedim: “Kardeşim sen ne suç işledin, çekinme hadi söyle”. “Hırsızlık” dedi. “Oğlum! Bizim bahçelerimiz vardır, bahçelerimize köpek bağlarız. Onun da zincirinin, ipinin bir uzunluğu vardır. Eğer bir öteden dolaşırsan köpek seni ısırmaz, ama zincir seviyesine girersen köpek seni yakalar. Sen Ramazanda öyle bir şuç işlemişsin ki; Şeytan bağlı ama sen sürtünerek geçmişsin, Şeytan seni yakalamış. Şeytanın bağlanması ise; hani bir hayvan vardır, çok yerde gezer, birde ayakları kuşaklanmış hayvan vardır az bir yerde gezer. Şeytanın da Ramazanda ayakları kuşaklanır az bir sahada gezer fakat sen Ramazanda Şeytanın tesir sahasına girmişsin seni yakalamış.” Gülerek kabül etti.

Sonra bir kişilik yer varmış koğuşlarında bana “Mûsa ağabey sen burada kal” dediler. “Tamam” dedim, bir ara kulak misafiri oldum, aralarında konuşuyorlardı, “valla talebelerin hakkından gelemedik, bir de hoca ağzını açarsa ne olacak..” diyorlardı.

Ben Aleviyim, acaba siz Alevi misiniz

Aynı hapishanede Simav Kitköy’den Emin Sarı diye emekli imam bir kardeş vardı. İki tane alevî ile mücadele ediyormuş. O onları sünnî yapmaya çalışıyor, Öbürleri de onu aleviliğe davet ediyorlar. O iki kişi ise üniversite talebesi. Biri Hasan, diğeri Hüseyin, esrardan yakalanmışlar.. Alevîlik İslâm’ın dışında olmadığı hâlde “madem konuşalım biz üstün gelirsek sen alevî olacaksın, sen üstün gelirsen biz Sünni olacağız” diye anlaşıyorlar. Emin Hoca “ben yalnızım siz iki kişisiniz, bir arkadaş daha alayım geleyim” diyor, bana geldi.

Neyse dört kişi olduk. Onlara dedim: “Eğer siz Aleviliğin üstün olduğunu ispat ederseniz ben alevi olacağıma söz veriyorum, ben Sünniliğin üstün olduğunu ıspat edersem siz de kabül edecek misiniz?” “Tamam” dediler. Yalnız dört kişinin konuşması zor olur, birer kişi sözcü seçelim, bilemezse yanındakine danışsın” dedim, onlar da “tamam, evvelâ sen konuş” dediler. Ben de: “Şimdi sana soruyorum, Alevîlik nedir?” Dedi “Alevilik Ali’ciliktir, Hazreti Aliyi sevip onun yolunda bulunmaktır.” “Eğer Alevilik Hazreti Alinin yolunda bulunmaksa ben aleviyim, Aleviliği kabül ediyorum, Hazreti Alinin her şeyini de kabül ederim” dedim. “O zaman mesele yok, sen aleviği kabül ediyorsun” dedi. “Mesele var, acaba sen alevimisin, Hazreti Alinin yolundamısın?” Onlara dedim: “Evvelâ Hz. Aliyi tanıyalım: Hz.Ali korkak mıydı cesur mu?” “Cesurdu” “Tamam ben de kabül ediyorum cesurdu. Peki! İkiyüzlü mü idi yoksa göründüğü gibi mert miydi?” “Göründüğü gibi, mertti” “Ben de kabül ediyorum. Şimdi size tekrar soruyorum; Ebû Bekir, Ömer, Osman bu üç sahabeyi sever misiniz?” “Sevmeyiz” dediler. Dedim: “Ama Hazreti Ali yirmi seneye aşkın bu üç halifeye Şeyhülislamlık yaptı, siz Hz. Alinin yirmi sene hizmet ettiği bu üç mübarek şahsiyeti neden sevmiyorsunuz?” dedim ve kaçacak yolları kapattım. Dedi: “Ali onları sevmezdi, ama sever göründü” “O zaman Hazreti Ali iki yüzlü olur, sevmediği halde sever görünmek iki yüzlülüktür. Hani Hz. Ali mert demiştin ya.” “Canım onların askerî tarafı çoktu.” Falan demeye başladı, “o zaman korktu demiş olursun, hani cesurdu?”

“Hz. Ali beş vakit namazı devamlı kılardı. Siz madem Hz. Ali yolundasınız siz niye kılmıyorsunuz?” dedim. “Hz. Ali İbn-i Mülcem tarafından Kûfe Câmiinde şehid edildiğinde ‘ben sizin namazınızı kılıverdim, sizin namazınız kılınmıştır’ dediğinden kılmıyoruz” dediler. “Peki O Câmide Hasan, Hüseyin vardı ve onlar namazlarına hep devam ettiler. İnsan namaz kılıverecekse evvelâ çocuklarından başlar, Hz.Hüseyin Kerbelâda şehid oluncaya kadar namazlarına devam etti. Hz.Hasan da öyle..” deyince, yanındaki “ağabey sizin dedikleriniz doğru ben kabül ediyorum, bana sizin usulleri öğretin” dedi. Diğeri “ben kabül etmem, Ali’mden ayrılmam” dedi. Arkadaşı: “Yahu Hz. Aliyi bırakan kim, ben Ali’mle gidiyorum, o kadar güzel anlattı ki, ben kabül ettim, Aliyi sana bırakmadan gidiyorum” dedi. Sonra Emin Hoca o kardeşe namaz sûrelerini öğretti, beş vakit namaza başladı, hatta biz tahliye olurken dış kapıya kadar bizi uğurladı, diğerinden de tamamen ayrıldı.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-II)

***

"Üstadı arıyoruz"

"Ben Musa Yukarı. Aslen Denizli ili, Tavas ilçesi, Ovacık köyündenim. Şimdi İzmir-Torbalı-Ayrancılar'da oturuyorum.

1957 senesi Mayıs ayında, ben, köyden Salim Acar ve komşu Çakırbeyli köyünden Veli Başarır, Üstadımızı ziyaret için trenle Isparta'ya gittik. Fakat evine vardığımızda Üstadımızın Eğirdir'e gittiğini öğrendik. Biz de Eğirdir'e gittik. Fakat maalesef orada da bulamadık. Orada bulunan kardeşimiz Çilingir Ali Ağabey, 'Buradan gitti. Nereye gittiğini de bilmiyoruz.' dedi.

"O gece, otelvari bir handa kaldık. Handa takriben elli kişi vardı. Beraber büyük bir salonda oturduk, konuştuk. Sohbet esnasında bize, 'Nerelisiniz?' diye soruldu. Biz, 'İzmirliyiz' dedik. 'Niçin burada bulunuyorsunuz?' dediler. Biz, 'Isparta'ya Bediüzzaman'ı ziyarete geldik. Burada olduğunu söylendi. Fakat burada da bulamadık. Nihayet bu gece handa yatıp yarın İzmir'e döneceğiz' dedik. O zaman handa bulunan müşterilerden tahminen otuz yaşlarından birisi, 'Bediüzzaman mı?' dedi. 'Evet' dedik. 'Bakın,' dedi. 'Bediüzzaman ile geçen bir hatıramı anlatayım' dedi ve bütün handaki yolcularla beraber dinlemeye başladık.

"Bir kamyon şoförünün itirafı"

"Ben bir kamyon şoförüyüm. Bir gün yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Bana,

'Memleketimizde Bediüzzaman diye fevkalade zararlı bir âlim var. Taksiyle dolaşıyor. Sana 50.000 lira verelim, yed-i emine parayı teslim edelim. Sen kamyonun ile buna çarp, kaza süsü ver ve öldür. Bu paraya yed-i eminden al.'

dediler. Ben kabul ettim. Nihayet taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Bana yardımcı olacaklarını söylediler.

"Nihayet yola çıktım. Taksinin karşımdan geleceğini söylediler. Gözüm taksinin renginde. Renk uyarsa, direksiyonun önüne koyduğum plaka numarasına bakıyorum. Bir baktım, aynı renkte bir taksi uzaktan göründü. Yaklaştıkça plaka numarasına bakıyorum. Tam o anda taksi sağa yanaşıp durdu. İçinden bir genç indi. Sola geçti, yani benim önüme. El kaldırdı. Ben de durdum. 'Ne o?' dedim. 'Seni Hoca Efendi çağırıyor' dedi. İndim, taksinin yanına o genç ile beraber vardım. Hoca Efendi, taksinin camından başını çıkarıp bana dedi ki:

'Oğlum, ben memlekete zararlı bir Hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.'

O anda Hocaya o kadar ısındım ki anlatamam, tarif edemem. Bana para teklif eden o üç kişi orada olsa idi tereddütsüz üçünü de arabamla ezerdim. Ben bunu başka birinden duymadım, kendim yaşadım; ister inanın, ister inanmayın.'

"Ben, o arkadaşın adresini almadığım için hâlâ üzgünüm ve pişmanım. Bu hadiseyi bütün o handa olan insanlar bizim ile beraber dinlediler. Biz o gece, orada yatıp sabahleyin tren ile İzmir'e hareket ettik. Sağ selamet köyümüze geldik.

"Soluğu karakolda aldık"

"Sene 1960. Ocak ayındayız. Üstadımızın Ankara'ya geleceğini işittik. Köyden Kadir İnci arkadaşım beraber Ankara'ya gittik. Orada bazı kardeşleri bulduk. Onlarla beraber bir yere vardık. Vardığımız yerin altı Murat Lokantası idi. Üstüne çıktık. Geniş bir yerde yüze yakın arkadaş toplanmıştı. Şimdi çoğu rahmetli oldular. Bildiklerimden Selâhattin Çelebi, Ceylan Çalışkan, Ahmet Feyzi Ağabeyler orada idiler. Üstadımızı, Ankara'ya, İçişleri Bakanının sokmadığını, Emirdağ'da ikamete mecbur ettiklerini duyduk. Kadir İnci ile beraber Emirdağ'a gitmeye karar verdik.

"Emirdağ'a vardık, öğle namazı bir camiye girdik. Namazdan sonra ben, sakallı bir amcaya yanaşıp sordum:
"Amca, bu camide Nurculardan kimse var mı?'
"Oğlum, biz hepimiz Nurcuyuz. Ne istiyorsun?'
"Biz İzmir'den geliyoruz. Bediüzzaman Hocayı ziyaret edeceğiz, evini bilmiyoruz, onu soracaktık' dedim.
"Cami cemaatinden on yaşlarında bir çocuk çağırdı. 'Bu misafirlere Bediüzzaman Hocanın evini gösteriver' dedi.
"Çocuk önümüze düştü, biz arkasından gittik, 'İşte şu ev!' dedi, çocuk geri döndü.

"Kapıyı çaldık. Biraz bekledik. Bu sırada birisi benim omzuma vurdu. 'Yürü karakola, ben sivil polisim' dedi. Ve ikimizi karakola getirdi. Öğle zamanı olduğu için karakolda bir tane resmi elbiseli nöbetçi vardı. Ona, 'Bunları Hocanın evinin önünden getirdim' dedi.
"Polis bize sordu: 'Buraya niçin geldiniz?'
"Bediüzzaman Hocayı ziyarete geldik' dedik.
"Nerelisiniz?' dedi.
"İzmirliyiz' dedik.
"Bize, 'İzmir'den avanak adam çıkmaz, İzmirliler uyanık olur. Siz nasıl avanak çıktınız? Ben de İzmirliyim. İzmir'den buraya kadar hiç âlim yok mu ziyaret edilecek?' dedi.
"Ben de, 'Orası takdir meselesidir' dedim.
"Bize, 'Oturun, Komiser yemekten gelince ifadenizi alır' dedi.

"Neticede 'Komiser geldi' dediler. Bizi öbür odaya çağırdılar. Komiser ifademizi aldı. Bazen sert, bazen yumuşak sorular sordu. Biz lâzım gelen cevabı verdik. Bizi serbest bıraktı. 'Derhal Emirdağ'ı terk edin. Bir daha Hocanın oraya giderseniz, sizi hapsettiririm' dedi.
"Biz, ilk geldiğimiz odaya döndük. Durumu onlara anlattık. Gitmek için izin istedik. Bizi karakola getiren polis dedi ki: 'Biz, sizi sevdik. Her şeyi dobra dobra söylediniz, gelin bakayım.' Bizi Ceylan Ağabeyin babası Mehmed Ağabeyin dükkânına götürdü. 'Bunlar sizden' deyip yanına bıraktı, kendi gitti.

"Üstadı ziyaretimiz"

"Mehmed Ağabey bize, 'Üstadımızın evini biliyor musunuz?' dedi.
"Evet' dedik.
"Onun evinin bitişiğinde bir bakırcı dükkânı var, o kardeşlerdendir. Onun dükkânına gidin, size yardımcı olur' dedi.
"Biz oraya gittik, dükkânı bulduk, müşteri gibi dükkânına oturduk. Durumu anlattık.
"İzmir'den gelmişsiniz, karakolda ifadeniz alınmış, biz bu gece derste duyduk. Hatta Zübeyir Ağabey, bu gece sizi karakol ve otellerde aradı. Siz onlar mısınız?' dedi.
"Biz, 'Evet' dedik. Bize yer gösterdi. Elinden gelen yardımı yapacağına dair söz verdi.

"Biz tevekkülvari dükkânında otururken, dışarıda elinde su kabı olan bir kardeşi, 'Osman!' diye çağırdı. İçeri gelince ona, 'Bu arkadaşlar, İzmir'den gelmişler. Hoca Efendiyi görmek istiyorlar. Durum nasıl?' dedi.
"Osman, 'Üstadımız şu anda uyuyor, Zübeyir Ağabey ise bir yere kadar gitti. Zübeyir Ağabey gelsin ona söylerim. Üstadımız uyanınca Zübeyir Ağabey de ona söyler. Üstadımız kabul ederse, ben gelir, kardeşleri çağırırım. Bizim elimizde bir şey yok, Üstadımız ne derse biz onu yaparız' dedi ve gitti.
"Osman, tahminen bir saat sonra geldi, 'Zübeyir Ağabey geldi, ona söyledim, Üstadımız uyandı, o da Üstadımıza söyledi. Üstadımız sizi bekliyor' dedi.
"O anda sevincimizden sanki uçuyorduk. İçeri girdik. Üstadımız biraz rahatsız yatıyordu. Bize elini uzattı. Elini ikimiz sırayla öptük. Bize 'Nerelisiniz?' diye sordu.

"Ben, 'Denizli Tavaslıyım' dedim. Kadir İnci de, 'Konya Ermenekliyim' dedi. 'Fakat şimdi ikimiz de İzmir Torbalı, Ayrancılar köyünde oturuyoruz' dedik. Bana, 'Seni Zübeyir'in yerine kabul ediyorum' dedi. Kadir'e de, 'Seni Sungur'un yerine kabul ediyorum' dedi ve buyurdu ki:

"Küfrün beli kırılmıştır, bir daha doğrultamaz. İzmir'deki kardeşlere selam söyle, para masraf edip gelmesinler. Risale-i Nurları okusunlar. Oğlum Zübeyir, bunlar beni görmek için buraya gelmişler. Bunların yol paralarını ver.'

"Biz, 'Parayı almayız, başka yere gelmiştik, buraya uğradık' dedik.
"Tekrar elini uzattı, 'Üstadınız müsaade veriyor' dedi. İkinci defa elini öptük.
"Üstadımız, Zübeyir Ağabeye, 'Bunları otobüse bindir, öyle gel' dedi. Zübeyir Ağabey bizimle beraber dışarı çıktı. Yolda bir dakika bile beklemedik, hemen İzmir tarafına giden bir otobüs geldi. Binip hareket ettik. Halbuki İzmir'e otobüs her zaman bulunmuyordu. Üstadımızın manen otobüsü görüp bizi gönderdiği, âşikâre belli oldu.
"Eğer biz, biraz oyalansaydık, hemen o gün araba bulamayacaktık, hem de yanımızda Zübeyir Ağabey olmasaydı, büyük bir ihtimalle başka polisler tarafından karakola götürülecektik."

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...