MUSTAFA BİRLİK

Mustafa BİR­LİK Ağa­bey, İz­mir’in en mey­ve­dar ağaç­la­rın­dan bi­ri­si­dir. Çok uzun süredir İzmir’de ikamet eden Birlik Ağabey aslında Konya-Beyşehirlidir ve 1932 doğumludur. Nüfusta 1930 yazar. Sun­gur Ağa­bey İzmir’e he­men her ge­li­şin­de “İz­mir’de Mus­ta­fa Bir­lik saff-ı ev­vel­dir, her­kes­te eme­ği ve his­se­si var­dır.” der. İz­mir’de esn­af­lık ya­pan Bir­lik Ağa­be­yi­miz, bir­çok de­fa Üs­tad Bediüzzaman Haz­ret­le­ri­ni zi­ya­ret et­miş­tir. Her­ke­sin kork­tu­ğu, çe­kin­di­ği bir de­vir­de Pat­lı­can­cı Yo­ku­şu’nda­ki evi­ni hiz­me­te açmış, ço­luk ço­cu­ğuy­la, dükkânıy­la hiz­me­te koş­muş bir kah­ra­man­dır O. Mustafa Birlik Ağabey, 2012 senesinde 80 yaşında iken İzmir’de vefat etti.

Bu fa­ki­re de ilk de­fa Nur der­si­ne git­mek, 1968 se­ne­sin­de Mus­ta­fa Bir­lik Ağa­be­yin Pat­lı­can­cı Yo­ku­şu’nda­ki evin­de na­sip ol­muş­tu. Derse Nec­mi İl­gen Ağa­bey­le Bas­ma­ne’de­ki dükkânın­dan gi­de­cek­tik. Fa­kat o ak­şam Nec­mi Ağa­be­yin mi­sa­fi­ri ge­lin­ce ba­na, “Sen Ke­me­ral­tı Ca­mii Kü­tüp­ha­ne­si­ne git, ora­da Saim Ağa­bey var, be­nim gön­der­di­ği­mi söy­le, o seni Bir­lik Ağa­be­yin evi­ne gö­tü­rür.” de­di. Saim Ağa­bey­le be­ra­ber ilk der­si­me Bir­lik Ağa­be­yin evi­ne git­miş­tik. İz­mir’de be­nim gi­bi çok kim­se Bir­lik Ağa­be­yin ya evin­den ya dükkânın­dan geç­miş­tir... Hu­lu­si, Sun­gur, Be­kir Berk vs. daha ni­ce ağa­bey­le­ri de ilk de­fa ora­da gör­mek, ta­nı­mak na­sip ol­muş­tu ba­na.

Birlik Ağa­be­ye Hz. Üs­tad’la gö­rüş­mele­ri­ni ve­ya baş­ka ha­tı­ra­la­rı­nı an­lat­ma­sı­nı defalarca is­tir­ham et­tim­se de “Be­nim pren­si­bim de­ğil.” de­diğin­den do­la­yı m­a­le­sef kendisinden özel bir ka­yıt yapa­ma­dım… An­cak umu­mî derslerdeki konuş­ma­la­rın­dan ba­zı ka­yıt­lar ala­bil­dim:

“Kar­de­şim! İz­mir Be­nim Na­za­rım­da Mü­him”

“1956 idi ga­li­ba… Bey­şe­hir­li ol­du­ğum için, ora­dan dö­nüş­te, Is­par­ta’ya Üs­tad Haz­ret­leri­ne uğ­ra­ya­ca­ğım; ama yol­da lâs­tik fa­lan pat­la­dı, yat­sı­dan son­ra Is­par­ta’ya ge­le­bil­dik... Ya­ni Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne gel­me şan­sı­mız azal­dı. Git­tim, Nu­ri Ben­li Ağa­be­yin ote­lin­den Se­la­hat­tin’i al­dım, Eze­ner Ağa­be­yin evi­ne git­tim. Yok­tu… Di­nar’a git­miş, dön­me­miş. Ora­dan Hüs­rev Ağa­be­ye git­tik. Hüs­rev Ağa­bey­le mü­na­se­be­ti­miz çok iyi, fev­ka­lâ­de iyi­y­di."

“Ora­dan Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin evi­ne gel­dik. Ka­pı­yı çal­dım, mer­di­ven­ler­den ses gel­me­ye baş­la­dı, Cey­lan Ağa­bey aşa­ğı doğ­ru ini­yor­du, Hüsnü kar­deş ka­pı­yı aç­tı. Bay­ram, Ta­hi­ri Ağabey­ler, son­ra Sun­gur Ağa­bey de gel­di. Va­kit­siz ge­lin­di mi, he­le yat­sı­dan son­ra, im­kân­sız, Üs­tad ka­bul et­mez… Sun­gur Ağa­bey­le çok gö­rüş­tü­ğüm için ben de­dim ki: ‘Sun­gur Ağa­bey, ben Üs­tad’a gel­dim.’ Sun­gur Ağa­bey, ‘Yat­sı­dan önce Üs­tad’ımız ka­bul et­mi­yor, he­le yat­sı­dan son­ra im­kân­sız!’ de­di."

“Ney­se, Sun­gur Ağa­bey Üs­tad’a söy­le­miş, Üs­tad, ‘Yal­nız Mus­ta­fa gel­sin.’ de­miş. Çık­tım yu­ka­rı­ya… Üs­tad’ımız ya­ta­ğın­da ve Ev­rad-ı Ba­hâi­ye’yi oku­yor. O ge­ce de kan­dil-i şe­rif... Bi­tirin­ce­ye ka­dar da ko­nuş­ma­dı. ‘Ne za­man ak­lı­ma Mus­ta­fa gel­se, ha­ya­li­me sen ge­lir­sin; ben se­ni çok me­rak et­tim, gör­mek için İz­mir’e ge­le­cek­tim. Mas­raf­lar ben­den…’ de­di. Ben de ‘Üs­tad’ım, ben bir mas­raf yap­ma­dım, Bey­şe­hir’den ge­li­yo­rum za­ten.’ O za­man Üs­tad’ımız dedi ki:

‘Kar­de­şim! İz­mir be­nim na­za­rım­da mü­him, çün­kü İz­mir, Or­ta Do­ğu’da ve Bal­kan­lar’da ma­son­la­rın mer­ke­zi­dir, İz­mir ti­ca­rî bir mer­kez ola­rak Ana­do­lu’ya ah­lâ­kı ya­yan bir yer­dir; eğer ora­da Ah­met Fey­zi ve siz­ler ol­ma­say­dı­nız, be­nim gel­mem la­zım­dı ora­ya!’"

O gün böy­le geç­miş­ti...

“Ri­sa­le-i Nur’un Pa­ra­sı Bey­tül­mal­dir, Yen­mez!”

“Emir­dağ’da Üs­tad’ı zi­ya­ret et­miş­tik. Lem’alar da ye­ni ba­sıl­mış­tı. Üstad, Zü­be­yir Ağa­be­ye de­di ki: ‘Mus­ta­fa’ya 25 ta­ne Lem’alar ve­rin ve yüz­de 5 be­nim his­sem­den dü­şün.’ Ben, ‘Üs­tad’ım! Ben esn­afım, be­nim ih­ti­ya­cım yok.’ de­yin­ce, ‘Ke­çe­li! Sen sus…’ de­di. Tek­rar Zü­be­yir Ağa­be­ye ay­nı şey­le­ri söy­le­di. Tek­rar ben iti­raz et­tim. Üs­tad tek­rar ‘Ke­çe­li! Sen sus…’ de­di. Üçün­cü de­fa Üs­tad, Zü­be­yir Ağa­be­ye söy­le­di. Son­ra ba­na, ‘Ke­çe­li! Sen iti­raz et­me… Ri­sa­le-i Nur’un pa­ra­sı bey­tül­mâl­dir, yen­mez, ye­mek ha­ram­dır!’ de­di, ‘Se­nin bir kı­sım za­yi­at­la­rın var ve ola­cak; ben on­lar için sa­na ve­ri­yo­rum, ken­di ye­men için de­ğil…’"

“Ben bu­nu ce­ma­ate in­ti­kal et­tir­mek­le şu­nu söy­le­mek is­ti­yo­rum: He­pi­miz fâ­ni­yiz, bu­gün ya­rın he­pi­miz gi­de­ce­ğiz, bu hu­sus­ta çok has­sas ol­mak la­zım, ge­çi­mi bu yo­la in­ti­kal et­tir­memek la­zım... Ben 1954’ten 1969’a ka­dar Ri­sa­le-i Nur sat­tı­ğım za­man, Mah­ke­me-i Küb­ra’da hep­si­nin he­sa­bı­nı ve­re­ce­ğiz, Ri­sa­le-i Nur pa­ra­sı­nın ayrı cüz­da­nı, ayrı def­te­ri var­dı, o pa­ra­la­rı ayrı koy­dum. Her se­ne mu­hak­kak ola­rak, me­se­la bir İh­lâs Ri­sa­le­si 40 ku­ruş, Lem’alar 15 li­ra, Mesn­evî-i Nu­ri­ye 15 li­ra... O pa­ray­la her se­ne mu­hak­kak iki bin, üç bin, dört bin li­ra açık verdi­ğim olur­du. Em­ni­yet ge­lir, alır gö­tü­rür, mah­ke­me ia­de ka­ra­rı ve­rir, em­ni­yet ia­de et­mez­di. Me­se­la, me­mur bir kar­deş 20 li­ra­lık Söz­ler alır, 10 li­ra ve­rir, ka­lan 10 li­ra­yı ve­rin­ce­ye ka­dar ta­yi­ni çı­kar, unu­tur gi­der­di... Onun için Üs­tad’ın, ‘Se­nin za­yi­a­tın var ve ola­cak.’ de­di­ği buy­du za­ten..."

“Biz el­ham­dü­lil­lah ha­ya­tı­mız bo­yun­ca 1956’dan bu ya­na Ri­sa­le-i Nur pa­ra­sın­dan bir ku­ruş bo­ğa­zı­mız­dan ge­çir­me­me­ye, ser­ma­ye­mi­ze kat­ma­ma­ya gay­ret et­tik. Hz. Üs­tad’a git­tiğim za­man ver­di­ği o bir li­ra ve­ya 25 ku­ruş var­dı ya onu da ser­ma­ye­me kat­ma­dım. Bu­nu hem ta­rih hu­zu­run­da, hem vic­da­nî ola­rak söy­le­miş ol­dum...”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Kategorileri:
M
Okunma sayısı : 1.826
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...