MUSTAFA PESTİL (MİNARECİ)

Mİ­NA­RE­Cİ MUS­TA­FA Ağa­bey, 1928 Sürmene doğumludur. Lâ­ka­bın­dan da an­la­şı­la­ca­ğı gi­bi, ken­di­si mi­na­re us­ta­sı­dır. Isparta’da yaşamaktadır. Bir­çok de­fa ha­yat­ta iken Üs­tad Bediüzzaman Haz­ret­le­ri­ni gör­müş­tür. Üs­tad’ımı­zın mü­ba­rek na­a­şı­nın Ur­fa’dan ka­çı­rı­lıp meç­hul bir ye­re gö­tü­rül­me­sin­den dokuz buçuk se­ne son­ra Is­par­ta Doğancı Kab­rista­nı’n­da bul­mak Mus­ta­fa Pestil Ağa­be­ye na­sip olu­yor. Çok tat­lı bir şi­vey­le, Bediüzzamna Said Nursi Hazretlerinin ikinci kabrinin yerini bulma serüvenini ayrın­tılarıy­la şöyle an­lat­tı Mustafa Pestil Ağabey:

“Be­nim asıl mes­le­ğim mi­na­re­ci­lik­tir. İman­lı bir pa­şa, daha ev­vel de­po ya­pıl­mış olan bir ca­mi­ye bir mi­na­re yap­ma­mı is­te­di. Ben bak­tım, ca­mi­nin her ta­ra­fı çü­rü­müş! De­dim: ‘Pa­şam, mi­na­re­den ev­vel bu ca­mi­nin al­tı üs­tü her ta­ra­fı ye­ni­den ya­pıl­ma­lı, son­ra mi­na­re­yi ya­pa­rız.’ Bu, pa­şa­nın ho­şu­na git­ti.

“Es­ki­den yol­lar­da pek ve­sait yo­ktu, tek tük ge­çer­di. İş­te ben bu ca­mi­ye git­mek için yol ke­na­rın­da bek­ler­ken bir ara­ba gel­di, önüm­de dur­du. Bak­tım için­de Üs­tad var; daha ev­vel hiç gör­me­di­ğim hal­de gö­rür gör­mez he­men ta­nı­dım. Ça­ğır­dı be­ni, ‘Yer ol­say­dı se­ni de gö­tü­re­cektim.’ de­di. Ha­ki­ka­ten ara­ba­nın içi do­lu­y­du, yer yo­ktu. Son­ra ben tre­ne git­tim. İş­te ilk gö­rüşmem ora­da, yol ke­na­rın­da ol­du. Son­ra­dan araş­tır­dım. Ri­sa­le-i Nur­la­rı bul­dum ve al­dım. Ondan son­ra ara sı­ra yi­ne Üs­tad’ı gör­düm."

“Üs­tad’ın Me­za­rı­nın Is­par­ta’da Ol­du­ğu­nu An­la­dık”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri Fıt­nat Ha­nım’ın evin­de ka­lı­yor­du. Fıt­nat Ha­nım ders­ha­ne­ler­den yetiş­miş bir ka­dın­dı ve çok kuv­vet­li bir Os­man­lı­ca­sı var­dı. Ma­lum, Üs­tad’ın, me­za­rı­nın bi­linme­me­si için va­si­ye­ti var­dır. Se­nir­kent­li Ali İh­san To­la’nın da bu­lun­du­ğu bir sı­ra­da, ‘Ta­le­be­lerim­den 12 ki­şi be­nim me­za­rı­mı bil­se za­rar ver­mez.’ di­yor Üs­tad."

"Üs­tad’ın saç­la­rı 10 san­tim ka­dar uzun­muş ve saç­la­rı­na kı­na ya­kar­mış. Bu va­zi­yet­te iken bi­li­yor­su­nuz, Ur­fa yol­cu­lu­ğu­na çı­kı­yor Üs­tad. Ora­da ve­fat edi­yor. Biz bu­ra­da Is­par­ta’da­yız. Rah­met­li Ta­hi­ri Ağa­bey var bura­da. Biz Üs­tad’ın ve­fa­tı­nı geç ha­ber al­dık, o yüz­den gi­de­me­dik. Üs­tad’ı Ur­fa’ya def­ne­di­yor­lar. Yol­da gi­der­ken Üs­tad bir ta­le­be­sine, ‘Be­ni Hz. İb­ra­him (a.s.) ça­ğır­dı.’ di­yor."

“60 ih­ti­lâ­lin­de baş­ta Tür­keş ola­rak ka­rar alı­yor­lar; Üs­tad’ın kar­de­şi Ab­dül­me­cit’i alarak, kab­ri­ni tah­ta bir ta­bu­ta ko­yup, gal­va­niz­li saca ko­yup le­himli­yor­lar. Boş­luk­la­rı da ka­ba ta­laş­la dol­du­ru­yor­lar. Ge­ce­le­yin uçak­la gö­tü­rü­yor­lar, ama Ab­dül­me­cit de bil­mi­yor ne­re­ye gittik­le­ri­ni; fa­kat ‘Bir gö­lün üs­tün­den geç­tik, bir de­mir ka­pı­dan ge­çip ora­ya def­net­tik.’ di­yor; ama mu­hit ne­re­si, bi­lin­mi­yor. Bu böy­le kal­dı. Son­ra po­lis­ler ora­da nö­bet bek­le­di­ler, ama niçin bek­le­di­ler bi­lin­mi­yor, ama me­zar­lık tes­pit edil­miş­ti."

“Der­ken Is­par­ta’da ol­du­ğu an­la­şıl­ma­ya baş­lan­dı, ama tam ke­sin­lik ka­zan­ma­dı. Böy­le do­kuz se­ne geç­ti ara­dan. Do­kuz se­ne zar­fın­da her­kes ken­di ka­fa­sı­na gö­re ‘Aca­ba bu­ra­da mı?’ di­ye ara­ma­lar ya­pı­yor. Gal­va­niz­li sac­la gö­mül­dü­ğü bel­li ya... Bu yüz­den Rüş­tü Ağa­bey, ‘Şiş­le bi­le ara­dım ağa­bey!’ de­di. O za­man­lar çok sı­kıy­dı. Be­nim evi­me ya­pı­lan bas­kın­la­rın sa­yı­sı­nı bi­le bil­mi­yo­rum, o ka­dar çok sı­kı... Bü­yük bir is­yan yap­mı­şız gi­bi ağır ce­za­da ben ve ha­nı­mım çok yar­gı­lan­dık!"

“Üs­tad’ın Na­a­şı Hiç Bo­zul­ma­mış­tı”

“Bir gün Sav’a der­se git­miş­tik, ora­da bu ko­nu açıl­dı. Her­kes bir şey söy­lü­yor­du. Ben de de­dim: ‘Al­lah’ın iz­niy­le Üs­tad’ı ben bu­la­ca­ğım.’ Öy­le de­dim ora­da o za­man. Son­ra be­nim yeğe­ni­min bir ço­cu­ğu doğ­du; son­ra öl­dü! Ço­cu­ğu yı­ka­dık, koy­duk tak­si­ye… Kış gü­nü, çok soğuk… Git­tik me­zar­lı­ğa. Yal­nız be­nim­le gi­den­ler bu iş­le­ri bil­mi­yor­lar­dı; ağa­be­yim de var, ama bu iş­ler­den ha­ber­dar de­ğil­di. Me­zar ye­ri için ka­rar ver­dim, ‘Şu­ra­yı eşin.’ de­dim. Ba­na o an­da, kaz­ma vu­ru­lun­ca san­ki Üs­tad’ın ba­şı­na vur­muş­lar gi­bi bir his gel­di… Diz çök­tüm, Yâ­sin oku­ma­ya baş­la­dım. Ben Yâ­sin okur­ken be­nim am­ca­oğ­lu, ‘Am­ca bu­ra­da bir sac çık­tı; bu ne ola­bi­lir?’ de­di. Ben he­men an­la­dım ta­biî... ‘Has­ta­ha­ne­ler­de ölen­le­ri böy­le ya­par­lar, ge­ti­rir­ler, böy­le gö­mer­ler.’ de­dim. Bi­raz ile­ri­si­ni kaz­dık, ço­cu­ğu göm­dük. ‘Siz hay­di gi­din ba­ka­lım.’ de­dim di­ğer­le­ri­ne. On­lar git­ti­ler."

“Eş­tim bak­tım, gal­va­niz­li sac ve le­him­li… ‘Ta­mam!’ de­dim. Ama içi­ni daha bil­mi­yorum... Son­ra kü­re­ğin ucuy­la ka­nırt­tım, o le­him­le­ri sök­tüm. Üs­tad’ın ka­fa­sı önü­me çık­tı. Pı­rıl pı­rıl… Üs­tad’ın saç­la­rı kı­na­lı; bir şey ol­ma­mış gi­bi, hiç bo­zul­ma­mış... Üs­tad, sa­rı­ğı ba­şın­dan hiç çı­kar­maz­dı, o yüz­den her ta­ra­fı ta­mam, ta­nı­dım; fa­kat saç­la­rı­nı bi­le­me­dim. Ney­se ka­pattım üs­tü­nü, ört­tüm."

“Kim­se­ye bir şey di­ye­mi­yor­dum, çün­kü Üs­tad’a kar­şı bir yan­lış­lık olur di­ye kor­ku­yordum. Son­ra Bo­zan­önü’nde Şa­ban (Akdağ) var­dır, bi­lir­si­niz. Üs­tad’ın çok ku­lunç­la­rı­nı ez­miş­tir. Ona sor­dum, baş­ka­sı­na sor­dum. Ta­rif edi­yor­lar; fa­kat bir ta­ne­si bi­le ‘Üs­tad’ın saç­la­rı kı­na­lı­dır.’ de­mi­yor­du. Bir haf­ta uğ­raş­tım, ama de­mi­yo­rum kim­se­ye. Hiç kim­se kı­na­lı de­mi­yor. Al­lah, Al­lah! (Mustafa) Eze­ner var­dı me­se­la, o da di­ye­mi­yor kı­na­lı di­ye. Hep­si, her şey ta­mam, ‘kı­na­lı’ de­se­ler iş bi­te­cek. Son­ra Se­nir­kent’e Ali İh­san To­la Ağa­be­ye git­tim, ona sor­dum. ‘Üs­tad’ın saç­la­rı nasıl­dır?’ di­ye. ‘Üs­tad’ın saç­la­rı 10 san­tim uzun­luk­ta­dır ve kı­na­lı­dır.’ de­di. Ba­ba­sı­na rah­met, düğüm çö­zül­müş­tü şim­di!"

“Üs­tad, Baş­ka Bir Ye­re Def­ne­di­li­yor”

“Bir de ter­si­ne koy­muş­lar ta­bu­tu, ge­ce­le­yin ayak­lar kıb­le­ye gel­miş. Fı­kıha gö­re araş­tırdık, ta­bu­tun kıb­le­ye dön­me­si la­zım ge­li­yor­du. Ama tek ki­şi bu­nu ya­pacak güç­te de­ğil­di. Bu­nu üç-dört ki­şi­ye an­lat­tık, ta­bu­tu ora­dan çı­kar­dık. Bun­lar­dan iki­si öl­dü, di­ğe­ri Sa­lim Gün­taş. Me­za­rı eş­tik, ta­bu­tu çı­kar­dık. Ka­nırt­tı­ğı­mız yer­den Üs­tad’ın yü­zü­nü tek­rar gör­dük. On­dan son­ra çok de­rin bir me­zar kaz­dık ora­da, al­tı­nı da epey sap­tır­dık. Biz­de çı­ka­rır­lar kor­ku­su vardı... Rah­met­li Ha­cı Nu­red­din var­dı, Ata­soy­la­rın Ah­met’in ba­ba­sı, İs­lâm­köy’den­dir."

“O sı­ra­lar­da ben de neş­ri­yat ya­pı­yo­rum Is­par­ta’da. An­tal­ya, Ga­zi­pa­şa... Fet­hi­ye’ye kadar neş­ri­yat ben­de. On beş se­ne kel­le kol­tuk­ta, Al­lah’ın ina­ye­tiy­le bu neş­ri­ya­tı yap­tık. Yal­nız bu­ra­dan ora­ya git­mek zor ol­du­ğun­dan bu­ra­yı, ya­ni Antalya-El­ma­lı’yı mer­kez ya­pa­yım de­dim. Nu­rettin’e de­dim ki: ‘Bu­nu bu­ra­dan çı­kar­ma­sın­lar. Bu­ra­ya bir me­zar yap, ama boş­lu­ğa ko­ya­cak­sın; göç­tü mü an­la­rız! Ora­ya öy­le bir be­ton ko­ya­cak­sın ki ko­lay ko­lay çı­ka­ra­ma­ya­cak­lar…’ Böy­le bir ter­tip al­dık. Fa­kat mü­ba­rek, bu­nu ih­mal et­miş, yap­ma­mış… Ba­ba­sı Os­man Ağa­bey var­dı, rah­met­li ol­du, o da gi­di­yor Is­par­ta’da bu­lu­nan bir ağa­be­ye an­la­tı­yor. ‘Mi­na­re­ci böy­le böy­le… Üs­tad’ı bul­muş!’ di­ye an­la­tı­yor. O ağa­bey de emir ve­ri­yor, ‘Çı­ka­rın!’ di­ye. Çı­kar­ma­ya baş­layın­ca el­le­rin­de­ki kü­rek­le­rin sap­la­rı ka­fa­la­rı­na vu­ru­lu­yor, çı­ka­ra­mı­yor­lar, bı­ra­kıp dö­nü­yor­lar. Bu­nu ba­na ora­da ye­ri ka­zı­yan­lar­dan bi­ri­si an­lat­tı. Üs­tad mü­sa­a­de et­mi­yor."

“On­dan son­ra bu ar­tık du­yu­lu­yor. Du­yul­duk­tan son­ra Sa­lim Gü­ntaş ile Sav’dan Be­kir Ha­fız, bir ki­şi­yi de alı­yor­lar, ta­bu­tu çı­ka­rı­yor­lar... Sav’a gö­tü­rü­yor­lar. Üstad şu anda Sav’da.[1] Bi­zim Nu­ret­tin de on gün son­ra Is­par­ta me­zar­lı­ğı­na gi­di­yor, ta­bu­tun çı­ka­rıl­dı­ğı­nı bil­me­den ora­ya be­ton­dan me­za­rı ya­pı­yor. Ama Üs­tad çı­ka­rıl­dık­tan son­ra... Ben bu ara­da El­ma­lı’da­yım. Bir gün El­ma­lı’ya Is­par­ta’dan bi­ri gel­di; ba­na, Üs­tad’ın me­za­rı­nın gö­tü­rül­dü­ğü­nü an­lat­tı. Dedi ki: ‘Is­par­ta’ya bü­yük bir ge­lir kay­na­ğı ola­cak­tı, zi­ya­re­te ge­len tu­rist­ler ola­cak­tı, pa­ra ge­lecek­ti…’ Fe­na bo­zul­muş­tum ora­da. Her­kes du­y­muş! Son­ra git­tim Is­par­ta’ya, bak­tım Nu­ret­tin me­za­rı yap­mış… ‘Çı­ka­rıl­sa me­zar bo­zu­lur­du, bu be­ton bo­zu­lur­du.’ de­dim. Me­ğer Üs­tad çı­karıl­dık­tan son­ra yap­mış me­za­rı... Şim­di Üs­tad ar­tık ora­da de­ğil…"

“İki Ed­dai Ş­i­ri­nin Se­be­bi­ni Şim­di An­la­mış­tık…”

“Biz bu kab­ri 9,5 se­ne son­ra bul­muş­tuk. 1969’da... Üs­tad’ın yü­zün­de hiç­bir bo­zul­ma yo­ktu; yal­nız bir ye­ri­ne ilâç dök­müş­ler, bel­li olu­yor­du. Bu­ra­da bir şey daha var ki: Söz­ler’de­ki Ed­dai şi­i­rin­de, ‘Yı­kıl­mış bir me­za­rım ki, yı­ğıl­mış­tır için­de / Said’den yet­miş do­kuz em­vat bâ-âsam âlâ­ma. / Sek­se­nin­ci ol­muş­tur, me­za­ra bir me­zar taş.’ di­yor Üs­tad Haz­ret­le­ri... Üs­tad’ın hic­rî tak­vi­me gö­re ve­fat ta­ri­hi 1379’dur, ona işa­ret var... Şu­a­lar’da­ki Ed­dai şi­i­rin­de ise, ‘Yı­kılmış bir me­za­rım ki, yı­ğıl­mış­tır için­de / Said’den alt­mış do­kuz em­vat bâ-âsam âlâ­ma / Yet­mişin­ci ol­muş­tur, me­za­ra bir me­zar ta­şı.’ de­mek­te­dir Üs­tad Haz­ret­le­ri... Me­za­rı­nın bu­lun­du­ğu mi­lâ­dî 1969 se­ne­si­ne işa­ret et­mek­te­dir. Ara­da­ki 10 se­ne fark bu­nu gös­te­ri­yor.”

[1] Mustafa Pestil Ağabeyin bahsettiği tarihten sonra Bayram Yüksel Ağabey Hz. Üstad’ın mübarek naaşını tekrar başka bir yere nakletmiştir. (Ömer Özcan)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Kategorileri:
M
Okunma sayısı : 1.143
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...