MUSTAFA RAMAZANOĞLU

Risale-i Nur hizmet kervanında iki Mustafa Ramazanoğlu vardır. Safranbolulu Dr. Mustafa Ramazanoğlu ve Maraşlı adaşı Mustafa Ramazanoğlu... Dedelerinden akrabadırlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘oğlu’ şeklinde uzantısı olan soyadları almak yasak olduğundan, o tarihlerde iki Mustafa’nın da soyadları ‘Oruç’ imiş. Serbest bırakılınca her ikisi de ‘Ramazanoğlu’ olarak değiştirmişler soyadlarını. Merhum Dr. Mustafa Ramazanoğlu ağabeyi yıllar evvel Safranbolu’da evinde ziyaret etmiş ve hizmet hatıraları kitaplarımızda yayınlamıştık.

Eskiden beri tanıyıp, bildiğimiz Maraşlı Mustafa Ramazanoğlu ağabeyi, 16 Ocak 2016 tarihinde evinde ziyaret ettik. Mustafa Ağabey ilerlemiş yaşına rağmen çok dinç görünüyor ve hep gördüğümüz gibi hizmet heyecanını aynen muhafaza ediyordu. Damadı Şahin Gül karşıladı bizi. Emekli öğretmen Şahin Ağabey, kayınpederi Ramazanoğlu ağabeyin hatıralarını kaydederken bize çok yardımcı oldu. Hatıraların tashihi de Şahin Gül Ağabey bizim namımıza yaptırdı, kayınpederine. Mustafa Ramazanoğlu Ağabey, kaydettiğimiz hatıralarını tashih etti ve bazı ilavelerde bulundu.

Mustafa Ramazanoğlu Anlatıyor:

1338 (1922) Maraş doğumluyum. Babam merhum Halil İbrahim Ramazanoğlu hafızdı. Hem öyle bir hafız ki; “Mustafa, eğer kâfirler Kur’an’ı yeryüzünden kaldırsalar bir esiresi, bir ötüresi eksik olmadan tekrar yazdırırım” derdi bana. Babam 1983’de 83 yaşında iken vefat etti. Benim ilk işim dokumacılıktır. O zamanlar elle mekik atılırdı. Ben en âlâsını yapardım. Altı ayaklı mekikte yapardım dokumayı. Çiçekli, nakışlı dokumayı herkes yapamazdı. Sonra bakırcılık yaptım. Onda da iyi ustaydım. Hurda bakırları eritir, ayara getirir, onları kepçe ile kalıplara döker, şahmerdanla levha haline getirirdim.

Risale-i Nur’u 1950 senesinde tanıdım ve aynı sene Bediüzzaman’ı Emirdağ’ında ziyaret ettim. Maraş’ın ilk nurcusuyum, daha önce kimse yoktu Maraş’ta... Üstad’ı sonraki ziyaretlerimin hepsi de İstanbul’da oldu...

SAFRANBOLULU DR. MUSTAFA RAMAZANOĞLU AKRABAMIZDIR

Safranbolulu Dr. Mustafa Ramazanoğlu akrabamızdır. Çok yakın olmasa da dedelerimizden akrabayız. Bizim ve onların soyadımız ilk başta Oruç idi. Ramazanoğlu soyadı o zamanlar yasaktı. Sonradan izin verilince Ramazanoğlu yaptık ikimizde. Nurculuktan dolayı iyi tanışırdık biz. Bediüzzaman Hazretleri ona: “Maraş’ta Mustafa Ramazanoğlu var, o senin akrabandır” demiş. Aynen böyle demiş. Velayetiyle bilmiş akraba olduğumuzu. Bediüzzaman velilerin de velisiydi.

BÜYÜK DOĞU’DA ÜSTAD’IN MÜDAFAASINI OKUYUNCA

Sene 1950. Demokrat Parti iktidara geldikten birkaç ay sonra, 28 yaşımda iken Bediüzzaman’a ilk ziyaretimi yaptım ben. Bu gelişmeler şöyle oldu:

Risale-i Nur’u ilk defa Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisinden duydum. Necip Fazıl’la da çok samimiyetim oldu sonradan. Büyük Doğu’da Üstad’ımızın mahkeme müdafaasından bir pasaj neşrediyor Necip Fazıl. “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-ı Kur'âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem!” Ve “Sizin nemrutlaşmış reisleriniz şunu iyi bilsinler ve titresinler ki, benim mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz!” Ben bu cesareti okuyunca içime dehşetli bir sevgi doğdu. Bu zat kim ise elini öpeceğim dedim ve İstanbul’a gittim...

Necip Fazıl’ın bürosunu buldum. Dedim: “Sen bana Bediüzzaman’dan haber ver.” Orada bir arkadaş vardı, hemen söze katıldı: “O bilmez ki, ben bilirim Bediüzzaman’ın adresini” dedi. “Ver öyleyse” dedim. “Ama her ziyaretine geleni kabul etmez” dedi. “Ben bir gideyim, belki kabul eder” dedim. Ahmed Ramazan imiş konuştuğum, şimdi Medine’de kalıyor. Emirdağ’ında kalıyormuş Üstad. Mehmed Çalışkan’ın adresini verdi bana.

BEDİÜZZAMAN’I İLK ZİYARETİM 1950’DE OLDU, EPEYCE KONUŞTUK

Sene 1950. Emirdağ’ında Mehmed Çalışkan’ı buldum. Dedim ki: “Ben Bediüzzaman’ı ziyarete geldim, beni götür.” Üstad da o gün demiş ki: “Bugün ben hastayım, hiç ziyaretçi kabul etmeyeceğim, kimseyi getirmeyin.” “Ben ziyaret etmeden gitmem. Bir ay yatarım burada, ziyaret etmeden gitmem. Ben incitmem, elini öper çıkarım” dedim. Mehmed Çalışkan Üstad’a gitti. Üstad: “Derhal getirin” demiş. Beraber gittik Üstad’ın evine.

Üstad gayet mütevazı bir odada, karyolasının üzerinde istirahat ediyordu. Hemen elini öptüm. Oturacak bir koltuk, bir sandalye yoktu. Karyolanın başucunda yere serilmiş bir minder vardı, diz üstü bu mindere oturdum.

Üstad bana aynen şunu söyledi: “Ben bugün çok hastaydım, hiç kimseyi kabul etmeyecektim, fakat ismini söyleyince içime büyük bir sevgin doğdu, seni talebe olarak kabul ettim” dedi. Ben talebelik ne demek daha bilmiyorum ki...

Üstad’ın belinde tabanca vardı. İçimden geçti; “Hoca silahlı olur muymuş hiç” dedim. Evliya bu kardeşim... Derhal cevabını verdi: “Daha eski partinin çok münafıkları var, nefs-i müdafaa meşrudur, onun için ben silahsız durmam” dedi[1].

Orada Ceylan Çalışkan çamaşırını yıkıyordu. Üstad: “Benim hizmetim herkese nasip olamaz, su dök de yıkasın” dedi. Ben su döktüm, Ceylan çamaşırı yıkadı. Böylece epeyce içerde kalmış oldum.

Üstad’a: “Maraş’ın Müftüsü Hafız Ali Efendiye selamınızı söyleyeyim mi?” dedim. “Ben hocalara dargınım” dedi. “Ama bizim Müftü Efendi sizin bildiğiniz hocalardan değil” dedim. Üstad tebessüm etti. Yani, benim patavatsız konuşmalarıma güldü. “Madem hüsn-ü zannınız var, selâm söyle” dedi. Hakikaten Maraş Müftüsü Hafız Ali Görgel Efendi, Türkiye çapında büyük bir âlimdi.

Üstad’tan Risale-i Nur kitaplarından istedim. “Elazığ’da Hulusi, İslâhiye’de Zübeyir var, onlardan al” dedi. “Verirler mi?” dedim. “Benim selamımı söylersen verirler” dedi.

Ayrılırken Üstad’ın elini öptüm. Bana: “Evladım, buradan çıktığın zaman seni isticvab ederlerse, ‘Hastaydım, onun için gittim’ de. Yalan söylemiş olmazsın, manevi hastalık hepimizde var” dedi. Üstad’ın yanından ayrıldım. Ondan sonra içime bir şevk girdik ki, harika... Maraş’ın ilk nurcusu olduk...

ZÜBEYİR AĞABEY RİSALELERİ HEMEN GETİRDİ MARAŞ’A

Emirdağ’ından, Üstad’tan ayrılıp Maraş’a döndüm. Risaleleri istediğimde Üstad: “Elazığ’da Hulusi, İslâhiye’de Zübeyir var, onlardan al” demişti. İslâhiye yakın olduğu için, PTT’nin memuruna telefon açtım. Zübeyir’i soracağım, tanıyor musunuz bu zatı diye. “Kimsiniz?” dedi. Kendimi tanıttım. “Ne var Ağabey? Ben Zübeyir” dedi. Gökte ararken yerde bulmuştum. “Ben Bediüzzaman’ı ziyaret ettim. Sana selamı var, kitaplarını senden almamı söyledi” dedim. “Nee! Sen gördün mü Üstad’ı” diye bir bağırdı. “Adresini söyle, ismini söyle geliyorum” dedi. Allah razı olsun, o Üstad’ın çok has talebelerindendi. İşini gücünü bırakmış, koştu geldi Maraş’a. Risaleleri getirdi bana. Parasını vereyim dedim almadı.

MÜFTÜ: “İKİ YÜZ SENEDİR DÜNYAYA BÖYLE BİR ESER GELMEMİŞTİR”

Zübeyir ağabeyin Maraş’a getirdiği Risale-i Nur kitaplarını aldım, doğru Müftü Hafız Ali Görgel Efendiye götürdüm. O, bize: “Her kitap okunmaz, aklınız karışır, bize sormadan okumayın” derdi. “Hoca Efendi, ben bu kitapları aldım, fakat mahiyetini bilmiyorum, bir bakar mısın?” dedim. Baktı, epey kitap var. “Bırak da git” dedi. İki ay sonra vardım yanına. Hepsini okumuş kitapların. “Nasıl buldun hocam?” dedim. “Mustafa, iki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmemiştir. Bundan sonra da geleceği meçhul” dedi. “Hocam kitaplarımı ver, ben de okuyayım” dedim. “Ben kitap vermem, git kendine başka al” dedi. Kitaplar Müftü Efendide kaldı, ben başka aldım...

Müftü gözleri kör oluncaya kadar Risale-i Nur okudu. Doktor, “Kör olursun okuma artık” dediği halde okudu. Gözleri âmâ olunca bana: “Sen her gün gel, bana bir saat Risale-i Nur oku” demişti. Bediüzzaman Hazretlerinin hayranı bir zattı.

AYAK ÖPME MESELESİNİ KABULLENEMİYORDUM

Ağabeylerden Üstad’a yazılmış mektuplar gelirdi bana. Bazı mektupların sonu, “El ve ayaklarınızdan öperim” diye bitiyordu. Ben kimseye söylemeden, “Yahu ayak da öpülür mü hiç” diye içimden itiraz ediyordum. Ayak öpmeyi ifrat görüyor, kabullenemiyordum bir türlü.

1952’de Gençlik Rehberi Mahkemesi başladı, İstanbul’a gideceğim. Müftü Hafız Ali Efendiye uğradım, “Bir diyeceğiniz var mı?” diye sordum. “Hazret-i Said’e selam söyle, el ve ayaklarından öperim” dedi. O zaman Üstad’a olan muhabbetim daha da arttı benim.

“SAİD NURSİ NASIL BİR ADAMMIŞ, BİR GÖREYİM” NİYETİYLE GİDİNCE...

1952 senesinde İstanbul’da Gençlik Rehberi Davası başlamıştı. Bu sebeple Üstad mahkeme için İstanbul'a teşrif etti ve bir müddet Sirkeci'de bulunan Akşehir Palas Oteli'nde kaldılar. Üstad İstanbul'da iken, ben de sık sık ticaret bahanesiyle İstanbul'a gitmeye başladım. Asıl maksadım Üstad’ı görmekti.

Maraşlı iki arkadaş olarak ziyarete gideceğiz. Fakat niyeti halis olmayan bir Maraşlı daha vardı. O, “Ben de geleceğim” dedi. Bu adama: “Sen gelme. Sen ‘Said Nursi nasıl bir adammış, bir göreyim’ diye geliyorsun. Üstad bizi kabul etmez” dedim. Ama geldi bizimle. Akşehir Palas Oteli’nde gittik. Hakikaten Üstad kabul etmedi bizi. “Sen gelmesen, Üstad bizi kabul ederdi” dedim. Sonra biz bunu oyaladık, vitrinlere bakarken kaçtık. Bir saat sonra tekrar vardık Üstad’a, kabul etti bizi. Bilirdi Üstad... Kimin ne niyetle, nasıl geldiğini bilirdi...

BEDİÜZZAMAN’IN DOKTORA NASİHATI

Sene 1952. Bediüzzaman İstanbul’da. İstanbul Belediyesi’nin Maraşlı olan doktoru Nihat Ongun bana rica etti; beraber Üstad’a gidelim dedi. Beraber gittik. Doktoru Üstad’a tanıttım. Üstad: “Ben iki meslek erbabına çok kıymet veririm; biri doktorlar, diğeri de muallimler. İmanlı muallimler körpe dimağlara imanı, İslâm’ı yerleştirirler. Doktorlar da insanların en muzdarip zamanlarında insanların mütesellisidir. Doktor kardeşim, sen bir hastayı tedavi ettiğinde ücreti yüz lira iken, sana iki buçuk lira verse de sen onu reddetme. Allah bereket versin de, al. Zannetme ki doksan yedi buçuk lira kaybettin. Sadaka olarak defter-i amaline geçer” dedi. Aynen böyle dedi Üstad. Doktor bundan çok memnun olmuştu. Bediüzzaman konuşmalarını sanki terazi ile ölçerek konuşur gibi konuşurdu. Çok büyük bir zattı... Bütün konuşmaları harikaydı.

FATİH CAMİİ’NDE ÜSTAD’LA BERABER CUMA NAMAZI KILDIK

Yine sene 1952. Üstad Fatih'te bulunan Reşadiye Oteli’ne geçmiş, orada kalıyordu. Günlerden Cuma idi. Üstad’ı ziyarete gittim. Cuma namazı da yakındı. Otele vardığımda baktım ki Üstad salonda duruyor. Beni görünce eliyle yanağımı okşadı, ‘Hoş geldin oğlum’ dedi. Sonra talebelerine dönerek: “Siz benimle gelmeyin, hükümetin nazar-ı dikkatini çekmeyelim” dedi ve merdivenlerden indi. Oradan Fatih Camiinde gittik, Üstad’la beraber Cuma namazını kıldık. Namazdan sonra, bütün cami cemaati hücuma geçti, bir anda Üstadın etrafını sardılar. Herkes birbirine, “Bediüzzaman!” diye yüksek sesle haber veriyordu. Elini öpecekler. Üstad oradan otele doğru hızla uzaklaştı. Otel yakındır Fatih Camiine. Üstad hemen çıktı otele, kimseyi kabul etmiyordu. Ama ben vardım, elini öptüm. Beni kabul etti yani.

ÜSTAD’IN YOLDA YÜRÜYÜŞÜNÜ MERAK EDİYORDUM

Burada bir hususu bilhassa belirmek istiyorum:

Üstad’ı yolda giderken görmek istiyordum. Önceki ziyaretlerimde Üstad’ı hep yatağında oturmuş olarak gördüğümden, yolda zorla yürüyecek bir durumda olduğunu tahayyül ediyordum. Öyle değilmiş... Üstad Cuma namazı için Reşadiye Oteli’nin kapısından çıktı, Fatih Camii’ne doğru yürümeye başladı. Ben de hemen dışarıya attım kendimi. Baktım ki Üstad, genç bir delikanlı çevikliğiyle gidiyordu. Dikkat ettim, otelin bulunduğu kaldırımdan, karşı kaldırıma akasya ağacının yapraklarını eliyle okşayarak, çevik adımlarla gidiyordu.

1952’DE MALATYA’DA 70 GÜN HÜCRE HAPSİNDE YATTIM

1952 yılında Malatya’da Ahmet Emin Yalman'ı vurmuşlardı. Bu hadise sebebiyle birçok Müslüman taht-ı muhakemeye alınmış ve tutuklanmıştı. Bu hadise sebebiyle benim evim de aranmıştı. Aramada Üstad’ın Zühretü’n-Nur kitabını buldular evimde. Bu sebeple tutuklandım ve Malatya Cezaevine gönderildim. Orada 70 gün hücre hapsi uyguladılar bana. Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk celsede tahliye edildim. Sonradan beraat ettim.

1960 SİVAS KAMPI’NA DA GİTTİM

1960 ihtilalından sonra Sivas Kampı’na da gittim ben. Maraş’tan bir tek beni aldılar. Nurculuktan götürdüler bizi. Orada da nurculuk yaptık. Şeyh Said’in oğlu Selahaddin ile beraberdim kampta. Onunla kafa kafaya verirdik, en çok onunla konuşurdum orada. O, nurculuğa dost olmuştu Sivas Kampı’nda. Benim üstümde hiç hüküm yok, bedava yattık yani.

MARAŞ HAPİSHESİNDE HERKES NAMAZA BAŞLADI

Risale-i Nur davalarından dolayı Maraş’ta da hapis yattım. 1980 ihtilalında evime baskın yaptılar, Risale-i Nur kitaplarını buldular. Bizi yedi kişi içeri aldılar. “Bunları ne yapıyorsun?” dediler. “Okuyorum” dedim. “Başkalarına da okuyor musun?” dediler. “Başkalarına da okuyorum” dedim. Elim, gözüm bağlı olarak konuşturuyorlardı beni. “Maraş’taki nurcuları söyle” dediler. “Senin elin uzun, dilin uzun, benim gözümü bağlamışsım, benden medet bekliyorsun. Git, ara, bul. Maraş’ın hepsi nurcu” dedim.

Hapishaneye girdik, hapishanede Risale-i Nur yok. Ben Risale-i Nur olmayan yerde rahat edemem ki, huzur bulamam. Hapishanenin gardiyanına söyledim, korktu. “Yahu tehlikeli bu iş, yapamam” dedi. Onunla olmayınca, baktım bir jandarma namaz kılıyor. Şu namaz kılan jandarmayı bana çağırın dedim. Ona: “Kardeşim, namaz kıldığına göre ehl-i imansın, senden bir ricam var” dedim. “Emret ağabey” dedi. Sana bir adres vereceğim, benim iş yerime gideceksin, oradan sana Risale-i Nur kitaplarını verecekler, o kitapları bana getireceksin” dedim. “Ağabey bu şebekeden bunu geçirmek mümkün değil ki” dedi. “Kolayını söyleyeceğim sana” dedim. “Sen Risale-i Nur paketini aldıktan sonra, hapishane nöbetini devralacaksın, nöbetçi kulübesine getireceksin, paketi atacaksın hapishanenin içine, ben onu alırım” dedim. Attı, Allah razı olsun. Birkaç külliyat gelmişti. Birisi bana kaldı, diğerlerini gardiyan fark etmiş, istedi.

Hapishanedekiler ümitsizlik içinde perişan vaziyetteydiler. Biz hapishaneye girdikten sonra hepsi de namaza başladılar. Bütün mahpuslar etrafımı sarmışlar, beni dinliyorlardı. Hatta o mahpuslar: “Seni buraya Allah gönderdi. İnşallah çıkmazsın buradan” derlerdi bana. Risale-i Nur’u okumasalar da Maraş’ın hepsi de dosttur bize. Düşman yoktur. Varsa da ortaya çıkamıyorlar.

Üstad’ın cenazesine gittim. Hususi bir araba tutarak gittim Urfa’ya, cenaze namazını kıldım.

SAVCI MAHMUT RAMAZANOĞLU KARDEŞİMDİR

Mahmut Ramazanoğlu kardeşimdir. Savcılık ve avukatlık yaptı. Risale-i Nur davalarında çok bulundu. Mahmut çok cesur bir savcıydı. 1965’de Said Özdemir Ağabey Sivrihisar’da yatarken savcıydı orada. Çok rahat ettirdi Said ağabeyi. Avukat olarak da çok nur davalarına girmiştir. 26 Kasım 2013 tarihinde Yalova’da vefat etti, orada oturuyordu.

[1] Mustafa Ramazanoğlu’nun, Bediüzzaman’ın tabanca taşımayla alakalı hatırası Risale-i Nur’da şöyle teyid edilmektedir:

“Hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said'lerin bir kısmını Nur'un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum. Hattâ yanımda bir rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedarik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duasıyla kırıldıkları gibi, sair sû'-i kasdları dahi inşâallah akîm kalacaktır.” (Emirdağ Lâhikası-II 14)

bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VII

***

1929'da Kahramanmaraş'ta doğdu. Üstad Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını kendisi kaleme aldı. Nurculuktan dolayı çeşitli zamanlarda mahkemelere verildi. Hep beraat etti. Hakikî Aleviler Müslüman’dır ismiyle 1971'de neşrettiği bir kitabı bulunmaktadır.

"Üstadı arıyorum"

"Ben Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini müteaddit defalar ziyaret ettim. İlk ziyaretim 1950 yılında Emirdağ'da oldu. Bu ziyaretimden önce Risale-i Nurları okumamıştım. O zaman Büyük Doğu ve Serdengeçti mecmularını hiç kaçırmaz, okurdum. Bir gün Büyük Doğu mecmuasında Üstad'ın mahkeme müdafaasından bir pasaj okudum. Cesur, kahraman kişileri çok severdim. Büyük Doğu'yu ve Serdengeçti'yi de fıtratımdaki bu ihtiyacı tatmin için okurdum. Bu mecmuların İslâmı, imânı müdafaası beni büyülerdi. Bediüzzaman'ın müdafaasındaki belâgat, fesahat, şecaat ve cesaret beni mest etmişti. Hayran kalmıştım. Hemen bu zat-ı muhteremi ziyarete gitmek hatırıma geldi. Derhal harekete geçtim. Bu zat-ı muhteremin adresini temin için soluğu İstanbul'da aldım. Necip Fazıl Kısakürek'in bürosunu buldum. Kendisi büroda yoktu. Orada çalışan kişilerden nerede olduğunu sordum. Büroda çalışan Malatyalı Ahmet Ramazan isminde, hiç tanımadığım bir arkadaş:

"Ne yapacaksın Necip Fazıl Beyi?'
"Said Nursî Hazretlerinin adresini isteyeceğim.'
"O zatın adresini Necip Fazıl Bey bilmez, ben bilirim.'
"Öyleyse bu zatın adresini lütfen bana verin, ben ziyaretine gideceğim.'
"O zat gelen her ziyaretçiyi kabul etmez. Hâlis bir niyetle gitmiş olman lâzım ki sizi kabul etsin.'
"Ben hâlis niyetle gittiğimi zannediyorum. Hele ver bakalım da bir gideyim' dedim.

"Üstadı ilk ziyaretim"

"Nihayet Üstad'ın adresini Ahmet Ramazan'dan aldım. Hemen Emirdağ'a vardım. Adres merhum Ceylân kardeşin pederi Mehmed Çalışkan'ın dükkânı imiş. Mehmed Çalışkan kardeşimiz dükkândaydı. Mehmet Çalışkan'a,
"Beni şu adresi götürür müsünüz?' dedim.
"Bediüzzaman bugün rahasız, ziyaretçi kabul etmiyor.'
"Ben uzak yol kat ederek geldim. Lütfen beni götürün.'
"Kardeşim, hususan bize tenbih etti. 'Ziyaretçi getirmeyin, hastayım, kimseyle görüşecek halim yok' dedi.'

"Mehmed Efendi kardeşimizi bir türlü ikna edemedim. İki saat peşinde dolaştım, yalvardım. 'Bir kere sorun, kabul ederse giderim. Hoca Efendiyi benim geldiğimden haberdar etmeden beni göndermeyin' diye ısrar ettim. Allah'a şükür, Mehmed Efendi kardeşimiz, 'Bir sorayım' dedi, gitti. Hac yolcusu bekler gibi büyük bir ümitle yolunu bekledim. Üstad'ın yanından döndüğü zaman yüzü gülüyordu. Çok neşeliydi. Daha gelirken kabul edildiğimi anlamıştım.

"Buyurun, gidelim, sizi kabul etti.'

"Bu söz bana dünyadan daha tatlı gelmişti. Sürûrum sonsuzdu. Mehmed Efendi kardeşimizin peşine takıldım, gittik. Eski, ahşap bir eve girdik. Üstad'ın odasına yaklaşmıştık. Bana Mehmed Efendi, 'Başındaki serpuşu çıkar, Üstad sevmez' dedi. Üstad'ın kaldığı odanın karşısında odun koyulmuş bir yer vardı. Gayri ihtiyari serpuşu oraya attım. O günden bu yana serpuş giymem. Mehmed Efendi kapıyı vurdu. 'Üstadım, misafiri getirdim' dedi. Mehmed Efendi odayı terk ederek gitti. Üstad karyolasının üzerinde istirahat ediyordu. Gayet mütevazı bir oda idi. Dünyaperestelerin, halılarla koltuklarla müzeyyen tantanalı odası gibi bir oda değildi. Dünyaya ve dünya saltanatına hiç ehemmiyet vermeyen, dünyasını ahiretine mezra yapan, yalnız ahireti düşünen, orası için çalışan müstağni bir zatın odasıydı. Bu odada taban halısı gibi bir ziynet eşyası yoktu. Karyolasında, karyola örtüsü ve karyola eteği gibi şeyler yoktu. Sadece karyolada bir yatak vardı.

"Odaya girdiğimizde hemen Üstad'ın elini öptüm. Gözüm oturacak bir koltuk veya sandalye aradı. Ne gezer? Karyolanın başı ucunda yere serilmiş bir minder vardı. Pantolonunun ütüsünün bozulmasından endişe eden o mindere bağdaş kurup oturmaya mecburdu. Ben de dizlerim üzerine bu mindere oturdum. Üstad:
"Nereden geliyorsun?'
"İstanbul'dan, efendim.'
"İstanbul'dan geldiğimi söyler söylemez büyük bir çeviklikle sıçradı, yatağın ortasına oturdu.
"Orada talebelerime işkence ediyorlarmış, doğru mu? Benim etimi cımbızla çeksinler, talebelerime ilişmesinler.'
Bir az daha bekledim, rahatsız olduğu için fazla durmadım, elini öptüm, çıkarken;

'Oğlum buradan çıktığın zaman seni isticvap ederlerse, 'Hastaydım, onun için gittim' de, zira yalan söylemiş olmazsın. Manevî hastalık hepimizde var.'

dedi. Ayrıldım.

"K. Maraş'a geldim. Islahiye'ye Zübeyir Ağabeye telefon açtım. 'Ben Said Nursî Hazretlerinin yanından geldim. Okumam için bana eserlerinden vereceksin, selâmı var' dedim.

"Zübeyir Ağabey büyük bir heyecanla, 'Ney! Sen o zatı gördün mü?' dedi. Ben de, 'Evet gördüm' dedim. 'Geliyorum' dedi. İki saat sonra merhum Zübeyir Ağabey eserlerle birlikte K. Maraş'a geldi. Beni kucaklayarak, 'O zatı gören gözlere de kâfi' dedi ve benim gözlerimden öptü. Böylece ben de Risale-i Nur okuyucuları arasına girdim. 'Hâzâ min fazlı Rabbî.'

"Üstad hâlis niyetlileri kabul ediyordu"

"Sene 1952. Üstad'ın Gençlik Rehberi adlı eseri, Konyalı Muhsin tarafından yeni harflerle bastırılmıştı. Eserin müellifi, bu sebeple İstanbul'da mahkemeye verilmişti. Üstad mahkeme için İstanbul'a teşrif etti. Bir müddet İstanbul'da mahkeme sebebiyle kaldılar. Sirkeci'de, Akşehir Palas Oteli'nde ikamet ettiler. Üstad İstanbul'da iken, ben sık sık İstanbul'a zahiren ticaret için, hakikatte Üstadı ziyaret için gidiyorum.

"Bir gün, musallî, salih iki Maraşlı arkadaş, 'Bizi de Üstadı ziyarete götür' dediler. 'Gidelim' dedim. Ancak niyeti halis olmayan bir Maraşlı daha bize katılmak istedi. Ona, 'Arkadaş, bu zat sana yaramaz, sen nasıl adammış, bir göreyim diye gideceksin. Bu niyetle gittiğin için bizi de kabul etmez. Sen bizden ayrıl' dedim. İnanmadı. 'Öyle şey mi olurmuş, niye kabul etmesin? Ayrılmam, ben de gideceğim' dedi. Gittik. Üstad kabul etmedi. Ahmet Ramazan kardeşimizin dediği aynen görüldü. Diğer iki Maraşlıya, 'Bu adamdan vitrinlere bakarken ayrılalım, tekrar Üstadı ziyarete gidelim' dedim. Kendisi bir vitrine bakarken biz kaçtık, bizi kaybetti. O adamdan ayrı olarak Üstada gittik, kabul etti. Böylece o halis niyetli arkadaşlar da ziyaret etmiş oldular.

"Üstad, doktor ve öğretmenlere önem verirdi"

"Yine sene 1952. İstanbul Belediyesinin doktoru Nihat Ongun bana rica etti. 'Beni Üstad'ın ziyaretine götür' dedi. Doktorla beraber Üstadı ziyarete gittik. Yine kabul buyurdular. Üstad, Nihat'ın doktor olduğunu öğrenince şöyle bir nasihatta bulundu:

"Ben iki meslek erbabına çok kıymet veririm. Bunlardan biri doktorlar, diğeri muallimlerdir. İmanlı muallimler körpe dimağlara imanı, İslâmı yerleştirir. Onun için benim nazarımda muallimler çok kıymetlidir. Sana tavsiyem şudur. Sen bir hastayı tedavi ettiğin zaman ücretin 100 lira değerse de, 2,5 lira verirlerse al, cebine at. Zannetme ki, 97,5 lira kaybettin. Sadaka olarak defter-i âmâline geçer.'

"Doktor Nihat Bey çok iyi bir intiba ile ayrıldı. Bana, 'Bu zatın sözleri iliklerime işledi' dedi. Bu kardeşimiz halen salâhatını muhafaza etmektedir.

"Rüyada yediğim yemek"

"Sene 1952, İstanbul'dayım. Kardeşim Mahmut Ramazanoğlu o tarihte hukuk fakültesi talebesiydi. Onun Şehzadebaşı'ndaki evinde yatmıştım. Rüyamda Üstad, talebeleri ile birlikte bulgur pilâvı yiyorlardı. Ben varınca yemeğe davet ettiler. 'Teşekkür ederim' dedim, yemeğe dahil olmadım. Ama Üstadla birlikte yemek yemeyi de çok arzu ediyordum. Bir daha çağırsalar yemeğe giderdim diye bekledim. Ne yazık ki yemeğe tekrar buyur etmediler. Büyük bir üzüntü ile uyandım.

"O gün öğleye yakın bir zamandı, saatini hatırlayamıyorum, ama öğleye yakındı. Üstad'ın odasından Muhsin kardeşimiz çıktı. Beni görünce, 'Gel gel, kardeşim, Üstad'ın artığını ye, sevaptır' diyerek bana küçük bir sefertası içerisinde, bir kaşık gelecek kadar kuru fasulye verdi, ben de yedim. Allah'ıma hamd ettim. Rüyada beraber yemek yiyemeyişimin üzüntüsünü Rabb-ı Rahimim artığını yedirerek ref'etti. Bu bir tesadüf değildi. Ben buna da Üstadımın bir kerameti nazarı ile bakıyorum.

"Albayın Üstada hayranlığı"

"Yine sene 1952. Üstad Fatih'te Reşadiye Otelinde kalıyordu. Günlerden Cuma idi. Üstadı ziyarete gittim. Cuma namazı da yakındı. Otele vardığım zaman baktım ki, salonda, Üstad beni görünce eliyle yanağımı okşayarak, 'Hoş geldin oğlum' dedi. Arkasındaki talebelerine dönerek, 'Siz benimle gelmeyin, hükûmetin nazar-ı dikkatini çekmeyelim' dedi. Ve merdivenlerden indi. Arkasındaki cemaatin içinde bir de albay vardı. Resmî elbisesi ile gelen bu albay, 'Çocuklarımın maişeti olmasaydı, ben şimdi istifa eder, bu zat-ı muhtereme hizmet ederdim' dedi.

"Üstad bir delikanlı zindeliğindeydi"

"Üstad otelin kapısından çıktı. Ben hemen dışarıya kendimi attım. Üstadı yolda giderken görmek istiyordum. Çünkü her ziyaretimde yatağında oturuyor bir vaziyette gördüğüm için, Üstadı zor yürüyecek bir durumda tahayyül ederdim. Otelden çıktığım zaman Üstad'ın, otelin bulunduğu kaldırımdan karşı kaldırıma 20 yaşındaki bir delikanlının çevikliğinde geçtiğini gördüm. Akasya ağacının engin dallarındaki yaprakları eliyle okşayarak çevik adımlarla Fatih Camiine doğru ilerledi. Üstad'ın bu dinç durumu beni çok mesruru etmişti.

"Üstad Fatih Camiinde"

"Fatih Camiine Cuma namazını kılmak üzere girdik. Ben artık Üstad'ın peşini hiç bırakmıyordum. Cuma namazından sonra beraber camiden çıktık. Camiden çıkan cemaat bir anda Üstad'ın etrafını sardılar. Birbirlerine, 'Bediüzzaman' diye yüksek sesle ve büyük neşe içinde haber veriyorlardı.

"Üstad, 'Taksi!' diye seslendi"

"Cemaat Üstad'ın elini öpmek için itişmeye başladı. Orada büyük bir izdiham oldu. Camii otele çok yakındı. Üstad camiye yaya olarak gelmişti. Üstad bu tezahürattan kurtulmak için orada bulunan bir taksiye 'Taksi!' diye seslendi ve taksiye hemen atlayıverdi. 'Beni otele götür' dedi. Bunu yapmasaydı camiden çıkan Müslümanlar Üstad'ın otele gitmesini en az iki saat tehir ettirebilirlerdi. Üstad'ın bu müdakkik hali beni hayran bıraktı.

"Üstad'ın Maraş'a olan alakası"

"Üstad'ın K. Maraş'a olan sevgisini de aksettiren bir mektuplaşma ile hatırama son vereyim.

"Kayalar Ağabey üstada bir mektup yazarak Diyarbakır'a davet etmişti. Kayalar Ağabeyin bu mektubu lâhika yapılmış, dağıtılmıştı. Bir tanesi de bana gelmişti. Ben bu davet mektubunu okuyunca hemen Üstada bir mektup yazarak K. Maraş'a davet ettim. Üstad mektubuma şu cevabı verdi.

"Ben Urfa'yı, Diyarbakır'ı ve Maraş'ı aynı gözde görüyorum ve duama ismen dahil etmişim. Diyarbakır'a gidersem Maraş'a da gelirim'

demişlerdi. Diyarbakır'a da, K. Maraş'a da teşrifleri mümkün olmadı.

"İki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi"

"Sadede gelelim. Merhum Zübeyir Ağabey, 1950 yılında telefondaki ricam üzerine eskimez yazılı Mektubat, Zülfikar, Sözler, Siracünnur ve Tılsımlar mecmualarını getirmişti. Müftü Hafız Ali Efendinin bize, 'Her kitap okunmaz, aldığınız kitabı bana bir gösterin de öyle okuyun' diye olan tavsiyesine uyarak, yukarıda isimleri yazılı Said Nursî Hazretlerine ait olan kitapların hepsini Müftü Efendiye götürdüm.
"Hoca Efendi, şu kitapları okumak istiyorum. Bir tetkik buyurun da okumaya değerse okuyayım.'
"Bırak da git.'
"Aradan iki ay geçmişti. Birgün Müftü Efendiye giderek, bıraktığım kitapların mahiyetini sordum.
"Hoca Efendi, kitapları okudunuz mu?'
"Okudum.'
"Nasıl buldunuz?'
"Oğlum, iki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi, bundan sonra da geleceği meçhul,'
"Öyleyse verin de ben de okuyayım.'
"Yok, ben kitap vermem, sen kendine yenisini al.'
"Müftü Efendinin takdirini toplayan bu eserleri o tarihten beri, yani 1950 yılından beri okumaktayım.

"Hafız Ali Efendinin ilmi ve fazileti"

"Merhum Zübeyir Ağabeyin getirdiği Risaleleri aldım, çok itimad ettiğim ve güvendiğim K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendiye götürdüm. 'Şu eserleri okuyun da, okumaya değerse biz de okuyalım' dedim.

"Evvelâ muhterem Müftümüzün ilim ve fazilet derecesini kısa olarak arz edeyim. Müftü Hafız Ali Efendi uzun müddet K. Maraş müftülüğü makamını muhafaza ve ihya etmiştir. Kitap, okuma âşıkı olan bu zat, doktorun, 'Kitabı çok okuma, gözlerin görmez olacak' diye tavsiyede bulunmasına rağmen okumayı bir türlü bırakamamış, binnetice maddî gözleri görmez olmuştur. Bu defa da gözü gören dostlarına, meselâ Mahmut Kanadıkırık'a, bana, Şakir Efendi Hocaya okutarak dinlemek suretiyle talebe-i ulûm sıfatını asla kaybetmemiştir.

"Hacca giden bir K. Maraşlıya Medine-i Münevvere'den kitap sipariş etmiş. Hacı, istenilen kitabı ararken kitapçı, 'Bu kitabı Türkiye'de yalnız K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendi anlar, sen bu kitabı kime alıyorsun?' demesi üzerine, Hacı Efendi, 'Ben de o zata alıyorum, onun siparişidir' demiştir.

"1961 yılında Diyanet Reisi olan eski İstanbul Müftüsü müfessir ve fakih Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri, fetva için gelen bir K. Maraşlıya, 'K. Maraş'ta Hafız Ali Hoca Efendi varken, K. Maraşlıya bizim fetva vermemiz icab etmez' demiştir.

"Özetleyeycek olursak, bu zat, yalnız K. Maraşlının değil, bütün âlem-i İslâmın ilmî cihette nazarını çekmiştir. Müftü Efendinin vefatından sonra, bu zata ait olan kitaplar Hafız Ali Kütüphanesi ismiyle müsemma bir kütüphane açılarak bu kütüphaneye koyuldu, kocaman kütüphaneyi dolduran kitaplar böylece K. Maraş'ta kültür hizmetine girdi.

"Ayağı öpülecek zatlar"

"Sene 1952. Üstad Said Nursî İstanbul'daydı. Ben de Üstadı ziyaret için bir İstanbul yolculuğuna hazırlandım. Zaman buldukça Risale-i Nurları okuyor ve Üstadı da ziyaret ediyordum, ama mübtedi olduğumdan ve echeliyetimden, Üstad'ın değerini tam olarak bilemiyordum. Nur talebelerinin üstada yazdıkları lâhika mektupları bana geliyordu. Mektubun sonunda, 'Mektubuma son verirken el ve ayaklarından öperim' hitabesini bir türlü hazmedemiyordum. Ve içimden, 'Ayak da öpülür mü yahu? Bu kadarı ifrattır' diyerek kendi kendime kızıyordum. Bu halimi de kimseye izhar etmiyordum.

"Üstadı ziyarete gideceğimi Hafız Ali efendiye söyledim. 'Bir diyeceğiniz var mı?' diye sordum.
"Müftü Efendi, 'Cenab-ı Said'e benden çok selâm söyle, el ve ayaklarından öperim' dedi. Hayretler içinde kaldım ve hatamı anladım. 'Demek ayağı öpülecek zatlar da olurmuş' dedim.
"Müftü Efendi, Üstada karşı bu beyanı ile benim kalbimdeki istifhamı çözmüştü. Aynı zamanda kerametini de izhar etmiş ve Üstad'ın ilim ve fazilet değerini bana tebliğ etmişti.

"Rüyada gördüğümü yaşadım"

"Müftü Efendi güzel de rüya tabir ederdi. 1952 yılında bir rüya görmüştüm. Rüyamda Üstadı sırtıma aldım, bir camiye götürüyordum. Dizimin bağı çözüldü, yürüyemez hale geldim. Fakat Üstadı da sırtımdan bırakmadım. Güçlükle Üstadı götürüyordum. Üstadı götüreceğim cami uzaktaymış, yakınımızda bir cami gördüm. Üstada, 'Üstadım, dizimin bağı çözüldü, gidemez hale geldim, gideceğimiz cami de uzak, şu görünen camiye gitsek olmaz mı?' dedim. Üstad, 'Olur, bu camiye gidelim' dedi. Yakın olan camiye girdik, uyandım.

"Müftü Efendiye giderek rüyamı anlattım. Rüyayı şöyle tabir etti: 'Üstadı sırtına alman, onun eserlerini neşretmendir. Dizinin bağının çözülmesi; bu eserler sebebiyle sana hükûmet tarafından bir sıkıntı gelecek. Camiye girmeniz de; o sıkıntıdan kurtulacaksınız.'

"Tabiri aynen çıktı. 1952 yılında Ahmet Emin Yalman'ı vurmuşlardı. Bu hadise sebebiyle birçok Müslüman taht-ı muhakemeye alınmış ve tutuklanmıştı. Bu hadise sebebiyle benim evim de aranmıştı. Risale-i Nur Külliyatından Zühretü'n-Nur eserini arama sırasında ellerine geçirmişlerdi. Bu sebeple tutuklandım. Malatya Cezaevine gönderildim. Orada 70 gün hücre hapsi uyguladılar. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde birinci celsede tahliye edildim. Bilâhare beraat ederek kurtuldum.

"Üstad'ın cenazesine iştirak ettim"

"Sene 1960. Üstad Urfa'da tebdil-i mekân, tahvil-i hayat etmişti. Üstad'ın vefatını Abdullah Yeğin Ağabey bana telefonla bildirince, telefon gayri ihtiyarî elimden düşmüştü. Gözümden pınar gibi yaş gelmeye başlamıştı. Hayatımda Üstad'ın vefatına ağladığım gibi hiçbir şeye ağlamamıştım. Üstad'ın cenazesine iştirak etmek ve yetişmek için garaja koşuyordum. Bir taksi tutarak Urfa'ya âcilen gitmek istiyordum. Büyük bir telâş ve figân içinde giderken Risalelerle alâkalı Ökkeş Tiyek Ağabey karşımdan geldi.

"Mustafa, dur bakalım, nereye gidiyorsun? Bu halin nedir? Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. Üstad'ın Urfa'da vefat ettiğini, cenazesine yetişmek için taksi tutmaya gittiğimi söyledim. 'Üstad iktisatçıdır. Senin bu hareketine razı olmaz, sen Üstad'ın ruhu için buradan okursun, saniyesinde yerini bulur' dedi.

"Bu söz beni tesir altına almıştı. Zira Üstadı o kadar çok seviyordum ki; onun rızasına muhalif bir halimin olmasın asla istemiyordum. Zira beni sefahet bataklığından Allah'ın lütuf ve hidayeti ile onun Kur'ân tefsiri Risale-i Nur eserleri kurtarmıştı.

"Yolumu değiştirerek her yerde rehberim olan Müftü Efendiye yine gittim. Fetvahaneye vardığım zaman hıçkırıktan bir türlü konuşamıyordum. Müftü Efendi, 'Neyin var oğlum? Annenle mi dövüştün, babanla mı dövüştün? Niye ağlıyorsun?' diye sordu. Bir müddet konuşamadım. Teskin olduktan sonra, 'Üstad vefat etmiş, ben cenazesine gidecektim. Ökkeş Tiyek, bu hareketimin israf olduğunu, Üstad'ın buna razı olmayacağını söyledi, ben de zat-ı âlinize danışmaya geldim' dedim.

"Ney! Eğer dersim olmasaydı şu kör gözümle o veliyullahın cenazesine de giderdim. Böyle bir evliyanın cenazesine gitmek israf olur mu?' dedi.

"Merhum Müftü Efendinin bu sözleri beni çok sevindirdi. Dünyayı bana bağışlasaydı bu kadar ikrama geçmezdi. Çok memnun ve mesrurdum. Hemen oradan kalkarak taksi tutmak için koştum. Tuttuğum taksi ile kısa zamanda Urfa'ya vâsıl oldum.

"Her on dakikada bir hatim"

"Üstad'ın cenazesine iştirak için Türkiye'nin hemen her vilâyetinden Nurlarla alâkalı zatlar gelmişti. Urfa sokakları gelen cemaati almaz olmuştu. Ulu Caminin on yerinde hafızlar ve Kur'ân okumasını bilenler ellerinde Kur'ân cüzleri, Üstad'ın ruh-u mübarekine hatimler indiriyorlardı. Bu cüzlerden okumayı Rabbim bana da nasib etti. Her on dadikada bir hatim indiriliyordu. Bu hatim okuma faslı geceli gündüzlü 24 saat devam etti. Böylesine bir duanın kimseye nasip olduğunu zannetmiyorum.

"Üstad'ın cenazesi Cuma günü kalkacaktı. Türkiye çapında ilânat böyle yapılmıştı. Fakat Urfa'ya dolan Müslümanlardan lüzumsuz endişe duyan Vali, Perşembe günü âni bir emir vererek ikindi namazının müteakip cenazesini defnettirdi. Cenaze namazına iştirak eden Müslümanlar Ulu Caminin içerisine sığmadı. Üstad'ın nâş-ı mübareki camiin içerisindeydi. Camiin iç, dış ve bahçesi cenaze namazına iştirak eden cemaatle dolmuştu.

"Cenaze parmaklar üzerindeydi"

"Böyle muhteşem bir cemaat, padişahların cenazesinde dahi görülmemiştir. Bu cenazeye ve cenaze namazına iştirak sırf Allah içindi. 'El-hubb-u lillah' düsturu burada tam tecellî etmiş ve zahir olmuştu. Bu cemaat-i azîme, Said Nursî Hazretlerini Kur'ân'a ve imana hizmetinden dolayı seviyordu. Bu sevgi uhrevî idi, hakikî sevgi de işte budur.

"Cenazeyi götürürken el değiştirmenin imkânı olmuyordu. Parmağını tabuta değdirebilen, bu küçük hizmetinden dolayı çok memnun ve mesrurdu. Nihayet cenazeyi defnettik. Ben de K. Maraş'a hareket ettim. Karşımızdan gelen otobüsler cenazeye iştirak için gidiyorlardı. Birkaç otobüs bizi durdurarak cenazeyi sordular. Defnedildiğini söylediğimiz zaman yetişemediklerine çok üzüldüler. Mezarını ziyaret için Urfa istikametine devam ettiler.

"Kafama takılan mesele"

"K. Maraş'a gelirken yolda kafama takılan iki mesele vardı. Birisi, Üstad vefatından önce bir mektup yazmıştı. Bu mektupta,

'Benim mezarımı 4-5 kardeşim bilecek, başkalarına söylemesinler; nasıl ki bir hakikat beni teveccüh-ü nastan uzak tutuyor, aynı hakikat vefatımdan sonra da beni teveccüh-ü nastan uzak tutuyor. Heykellerine perestiş edilenlerin durumuna düşmek istemiyorum.'

demektedir. Üstad'ın cenazesine iştirak eden iki yüz bini aşkın kişi vardı. Bunlar Üstad'ın mezarını görüyor ve biliyordu. Üstad neden 'Mezarımı 4-5 kardeşim bilecek' demişti? Bu mesele kafamı bir hayli karıştırdı.

"Kafamdaki bu sorunun cevabını 27 Mayıs 1960 ihtilâlcileri verdi. 1960 İhtilâlini yapan kişiler, Üstad'ın mezarından çıkartarak ıssız, sessiz; kimsenin bilmeyeceği, görmeyeceği bir mahalle defnettiler. Üstad'ın kerametvari mektubundaki isteğini, bu adamlar bilmeyerek yerine getirdi.

"Evet şimdi Üstad kimsenin, evet, kimsenin bilmediği yerde, istediği ve arzu ettiği gibi, teveccüh-ü nastan uzak, perestişten âzade bir şekilde ebedî istirahatgâhında istirahat etmektedir. Onu ziyaret etmek isteyenler, hatm-i şerif, Yâsin-i Şerif ve Fatiha-i Şerif hediyeleri ile manen ziyaret etmektedirler. Onun ruh-u mübarekine senede binlerce hatim indirilmektedir. Onun eserlerini okuyarak Allah'ın hidayetine erenlerin, İslâmî yaşayışlarından hâsıl olan bütün sevaplarının bir misli 'Essebebü kelfail' sırrınca defter-i hasenatına geçmektedir. Böyle bir nimete mazhar olmak her insana nasip olmaz.

"Üstad'ın vefat edeceği tarihi bilmesi"

"Kafama takılan ikinci mesele ise şu idi. Üstad'ın eserinde bir 'Eddaî' şiiri vardır. Bu şiirde:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said'den yetmiş dokuz emvat ba-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâma.
Mezar taşımla pür emvat enindar o mezarımla
Revânım saha-i ukba-yı ferdâmâ...
Yâkînim var ki, istikbal semavat ü zemin-i Asya
Bahem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâma
Zira yemin-i yümn-ü imandır
Verir emn ü eman ile enama' diyordu."

"Said'den yetmiş dokuz emvat ba-âsam âlâma'nın açıklamasında, Hicrî 1379 yılına kadar yaşayacağını söylemektedir. Söylediği gibi çıkmış. Hicri 1379 yılında vefat etmiştir. Halbuki insanların vefat edeceği günü bilmemesi lâzımdır. Bu gaybî bir meseledir. Kafama takılan bu meseleyi aydınlığa çıkarmak için, K. Maraş'a gelir gelmez yine Müftü Hafız Ali Efendiye gittim.
"Muhterem Hocam, Üstad şu elimdeki kitapta vefat edeceği yılı haber veriyor, aynen haber verdiği gibi de çıkıyor. Nasıl olur, bu gaybî bir mesele değil mi?
"Hoca Efendi bu soruma gülümseyerek şu cevabı verdi:
"Mustafa, istisnalar kaideyi bozmaz. Böyle bir velinin vefat edeceği yılı bilmesini çok mu gördün?'

"O gün ikindi namazını kılmak için Ulu Camiye gitmiştim. Müftü Efendi her zaman olduğu gibi, bu Ramazan-ı Şerifte de ikindi namazından sonra vaaz ediyordu. İkindi namazını kıldıktan sonra yine vaaz kürsüsüne çıktı, cemaata hitaben, 'Ey Müslümanlar, dünyaya ilim ve faziletiyle şöhret salan Said de gitti' dedi. Müftü Efendi bu hitabı ile hem Üstad'ın ebedî hayata intikalini bildiriyor, hem de Üstad'ın ilmî değerini ilân ediyordu.

"Müftü Efendinin gözleri görmez olmuş, kitap okuyamaz hale gelmişti. Ben her gün fetvahaneye giderek Risale-i Nurlardan ders okuyordum. Büyük bir heyecan ve zevkle, 'Evet, evet' diyerek tasvibini izhar ede ede dinliyordu.

"Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar."

"Bir gün Hasan Gürpınar ve Hasan Birbilen'le Hoca Efendiyi ziyarete gittik. Bizden başka da birçok ziyaretçi vardı. Biz varınca o ziyaretçiler de dinî bir sohbet olur düşüncesi ile kalkmadılar. Ben Hoca Efendiye, 'Hoca Efendi, bir ders okuyalım mı?' diye sordum. Hoca Efendi çok tedbirli bir zattı. Ziyaretçiler içinde münafıklar da olabilir düşüncesi ile sükût geçti. Ben Hasan Birbilen'e, 'Oku' diye işaret ettim. Öğretmen Hasan Birbilen dersi okudu, ders bittikten sonra Hoca Efendi, 'Burada kim olduğunu bilmiyorum, kim olursa olsun' diyerek elini soldan sağa doğru salladı ve 'Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar.' dedi. Böylesine bir ilim sahibi bu eserlere meftun olursa, bizim gibi iman ve Kur'ân hakikatlarına susamış kimselere durmadan bu eserleri okumak düşmez mi?"

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...