NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır. 1939’da Bitlis’ten, Said Nursi’nin memleketinden bir aile daha sürgün gelmiştir Kastamonu’ya. Sebebi; Hz. Bediüzzaman’la ve O’nun Kastamonu’da en yakın dostlarından Vanlı Çaycı Emin’le aynı elbette… Konumuzun odağındaki Nadir Baysal bu sürgün yemiş ailenin çocuğudur. Mutki Buban Aşireti mensubu olan bu aile Kastamonu’ya geldiğinde Hz. Üstad üç senedir bu şehirdedir. Küçük Nadir de delikanlılığa geçiş dönemlerindedir, on dört yaşındadır. Bir musibetten bin hayır çıkmış; Allah bu şanslı delikanlıyı dört sene, on sekiz yaşına kadar asrın Bedi’sini tanıma, konuşma, hatta hizmet etme fırsatı yaratmıştır. Nadir Baysal, önce Çaycı Emin Ağabeyi tanımış ve onun çayhanesinde çırak olmuştur. Çaycı Emin’in sevk ve tedbiriyle de büyüklerin yapamadığı -veya yaptırılmadığı- büyük hizmetler, Küçük Nadir vasıtasıyla deruhte edilmiştir.

Nadir Baysal Ağabeyimiz halen hayattadır. Görüştüğümüz sırada 90 yaşına merdiven dayamıştı. “Elhamdülillah, çok sağlıklıyım, orak bile biçiyorum” dedi bize. Nadir ağabeyimizin bu sıhhatinin devamını Allah’tan niyaz ediyoruz. Kastamonu Hayatı şahidlerinden bu dünyada kalan daha kaç kişi var; doğrusu tam tespitini bilemiyorum. Onun için Nadir ağabey gibi “Nadirler” çok kıymetli.

Nadir Baysal büyüğümüzün hatıralarını kaydederken ve yazıldıktan sonra tashihatını yaptırırken bana yardımcı olan kıymetli kardeşim Öğretmen Emin Acar’a çok teşekkür ediyorum.

NADİR BAYSAL ANLATIYOR

Doğum tarihim 1341 (1925), Doğum yerim Bitlis’in Mutki kazası. Mutki’de Buban Aşireti mensubuyuz. Şimdi Ahlât’ın Saka köyünde ikamet ediyorum.

Biz Kastamonu’ya şapka inkılâbından dolayı 1939 senesinde sürgün olarak gittik. 1949’da af çıktı geri geldik. Bizim Buban aşireti tamamen sürgün edildi. Aşiretimizi Türkiye’nin muhtelif yerlerine dağıttılar. Biz Kastamonu’ya gönderildik. Gittiğimizde Üstad Bediüzzaman da Kastamonu’daydı.

Üstad’ın ilk kaldığı evde ikamet ettik

Kastamonu’da ilk olarak Çaycı Emin Ağabeyle tanıştık. Çaycı Emin ağabeyler Vanlıydı. Onlar da sürgüne gönderilmişlerdi. Onların kahveleri (çayhane) vardı. Ben o zaman küçük yaştaydım, Çaycı Emin Ağabeyin yanında çayhanede çalışıyor, ona yardım ediyordum. Onlar bize sahip çıktılar. Kastamonu’ya ilk vardığımızda iki ay kadar çarşı içinde bir ev kiraladık, orada kaldık. Üstad’ın Kastamonu'ya ilk geldiğinde kısa bir müddet ikamet etmiş olduğu ev münhal imiş. Çaycı Emin, bu evin boş olduğunu ve Üstad’ın da tavsiyesi olduğunu söyleyince biz bu eve yerleştik. Dokuz sene hiç kira vermeden Üstad’ın bu ilk evinde mukim olma şerefine nail olduk. Bu ev mahalle kenarında gözden uzak bir yerde olduğu için, Üstad’ı kolayca gözlenebilecek yer olan karakolun karşısındaki evde ikamet etmeye mecbur etmişlerdi. Karakolun karşısındaki bu ev şimdi müze olmuş.

Çocuk olduğumdan, polis Üstad’a olan hizmetime karışmazdı

Çaycı Emin ve Mehmet Feyzi ağabeyler Üstad’la devamlı görüştükleri için karakoldan onlara pek müdahale edilmiyordu. Fakat bunların haricinde olanların, Üstad’ın yanına gitmeleri pek müşküldü. Bir de benim gibi çocukların -yaşımız küçük olduğu için- Üstad’a gitmemize müdahale edilmezdi. Bundan istifade ile Üstad’ın yanına sık sık gider, mektup, lâhika getirip-götürme, postaya verme, çamaşır yıkama, ekmek alıverme gibi hizmetlerini görürdüm. Bir misafir geldiği zaman, Çaycı Emin Ağabey vasıtasıyla onları alır, mahalle içerinden dolaştırarak, -Karakolun karşısından değil- arkalardan, başka yollardan götürürdüm Üstad’ın kapısına kadar.

Su taşırken Üstad bana acırdı

Fahri Enis diye bir zat da bizim gibi Kastamonu'ya nefyedilmişti. Bu zata ücret karşılığında su taşırdım ben. Suyu getirdiğim çeşme Üstad’ın evinden 100-150 metre kadar mesafede idi. Bir ağacın iki ucuna takılmış iki tenekeyi su ile doldurup omuzumda götürürdüm. Üstad’ın evinin önünden geçerken gözüm daima penceresinde kalırdı. Bazen Üstad pencerenin önünden geçerken başını çıkarır, hal-hatır sorardı. Üstad bu halime çok acırdı. Benim de Üstad’ı görme şevkiyle yorgunluğum kaybolmuş olurdu.

Ağabeyimin bıyıklarını kesmediler askerde

Tıpkı babam gibi Ağabeyim Bişar da namazını kılar, Üstadı sever ve ziyaretine giderdi. Ağabeyim 1941 senesinde Zonguldak’a asker olarak gitti. Giderken Üstad’ı ziyaret etti, elini öptü öyle gitti askere. Güzel bıyıkları vardı ağabeyimin. Askerlikte de bıyık yasaktı. Yüzbaşı bu bıyıklara kırkılmaz demiş ve kırkmamışlar. Terhis olana kadar bıyıklı kaldı askerde. Üstad abime “Askerde beş vakit namazını kılarsan rahat edersin. Ben de sana dua ederim” demişti. Yüzbaşı çok seviyor ağabeyimi rahat ettiriyor.

Üstad’ın duasını aldığı, elini öptüğü için bıyığını kırkmadılar ve askerliğini rahat bir yerde yaptı ağabeyim. Mehmed Feyzi Ağabey de askere sakalıyla gitmiş, sakalıyla geri dönmüştür.

Ben muskacı değilim

Bir gün Üstad’a gittiğimde birkaç kişi vardı yanında. Artık onların soruları neyse bilmiyorum. Üstad “Ben muskacı değilim” dedi. Kur’an’ı gösterdi, “Bunun için gelen baş göz üstüne, ben başka işlerle uğraşamam” dediğini duydum. O adamlar da çıktılar gittiler. Buna tevafuk etmiştim ben o zaman.

Üstad’ın evi karakolun tam karşısındaydı

Üstad, Cuma veya Pazar günleri Kastamonu'nun kuzeybatısına düşen Karadağ’a çıkardı. Ekseri yalnız giderdi. Mehmed Feyzi Efendi ile de çıkardı ormana. Ben Üstad’la beraber Karadağ’a hiç çıkmadım.

Üstad’ın İkamet ettiği ev, Araba Pazarı civarındaydı ve Karakol’un karşısına düşüyordu. İki katlı olan bu evin alt katı odunluktu. Tahta merdivenle salona çıkılırdı. Salonun merdiven tarafı açıktı. Salon kapısının arkasından mandalla ip takılıydı. Kapı açma usulünü bilmeyenler kapıyı çaldıklarında, Üstad isterse kapıyı açardı. Ama biz açma usûlünü bildiğimiz için, çalmadan içeri girebilirdik. Odası çok küçüktü, üçe üç gibi. Yerde bir kilim seriliydi. Bir de sediri vardı.

Üstad ekseriya haşlanmış yumurta yer, yumurtada et gıdasının olduğunu söylerdi.

Üstad’ın Yeğeni Fuad Ünlükul Kastamonu’ya geldi

Üstad, kardeşi Abdülmecid Efendinin oğlu Fuat'ı çağırarak Kastamonu'ya getirtti. On beş gün kadar yanında alıkoydu. Ben Üstad’ın yeğeniyle çok sık görüşür ve kendisini çayhaneye getirir, Kastamonu'yu gezdirirdim. Fuad Ünlükul o zaman lisede okuyordu. Bana “Amcam okumama razı değil” diyordu. Sebebini açıklamadı, bilmiyorum. On beş gün sonra Üstad izin verdi, Ürgüp'e döndü.

Üstad ve talebeleri 1943’de Kastamonu’dan Denizli’ye sevk edildiler

1943 senesinin Ramazan ayı idi. Üstad’ın evine doğru gidiyordum. Kunduracılar Çarşısında onu bir fayton içerisinde -hep olduğu gibi- başında sarık, adliyeye doğru götürdüklerini gördüm. Başta Çaycı Emin, Mehmet Feyzi olmak üzere toplam yirmi iki kişi, on beş gün Kastamonu cezaevinde kaldılar. Üstad’ı içeri almadılar, polis nezaretinde eve döndü. On beş gün sonra hepsini Denizli Mahkemesine sevk ettiler. O sırada Kastamonu’ya öyle bir korku havası sardı ki, Üstad’la görüşenlere sanki bir suç işlemişler gibi bakılır olmuştu. Bazıları evinden çıkamaz hale gelmişti.

Denizli’ye Kastamonu ve civarından 23 kişi götürüldü. Sonradan Mehmed Feyzi Ağabeyden hatırladığıma göre, altı çuval da eser götürmüşler. Ha bugün, ha yarın idam edilecekler diye dokuz ay kadar kaldılar hapishanede. Fakat beraat ettiler. Üstad bir daha dönmedi Kastamonu’ya.

Üstad’ın Kastamonu’dan gidişinden bir müddet sonra zelzele olmaya başladı. Kaleden taş yuvarlanarak düşen bir evin içinde yedi kişi öldü. Tosya kazasında 600-700 kişi hayatını kaybetti.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VI)

***

1926' da Bitlis'in Mutki kazasında doğdu. Buban aşiretine mensuptu. Eskiden Medrese usûlü yapılan Arapça tahsil gördü. Cumhuriyetin ilk senelerinde şapkaya muhalefet gerekçesiyle, aşiretçe, Bediüzzaman'ın da gözaltında bulunduğu Kastamonu'ya sürgün edildi. Bediüzzaman'ın eskiden oturduğu eve ailece yerleştirildi. O zaman on iki-on üç yaşlarında bir çocuk olduğundan, şüphelenilmediği için Bediüzzaman'a sık sık uğruyordu. Günlük ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Nadir Baysal hatıralarını şöyle anlatıyor:

"Üstad'ın hizmetine çocuk olarak başladım"

"Kastamonu'ya l939 senesinde nefyedildik. Gittiğimizde Üstad Kastamonu'da idi. Mayıs ve Haziran ayı sonları idi. Ben o zaman l2 yaşlarında idim. Oraya ilk vardığımızda Çaycı Emin ile tanıştık. Kastamonu'ya muhacir olarak gittiğimiz için, başta Üstad olmak üzere, Çaycı Emin ve diğer Ağabeyler bize sahip çıktılar ve hâmimiz oldular. Bir-iki ay çarşı içinde kirada kaldık. Üstad Kastamonu'ya geldiğinde ilk ikamet ettiği ev münhal idi. Çaycı Emin, evin boş olduğunu hatırlatmasıyla ve Üstad'ın tavsiyesi üzerine bu eve yerleştik. Dokuz sene kirasız olarak Üstad'ın bu ilk evinde mukim olma şerefine nail olduk. Bu ev mahalle kenarında sakin bir yerde kaldığı için uygun görülmeyerek, Üstadı karakolun karşısında kolayca gözlenebilmesi için başka bir yere ikamete mecbur etmişlerdi.

"Babam Üstad'ın yanına sık sık giderdi. Babam ona 'şeyh' diye hitap ederdi. Fakat Üstad 'Ben şeyh değilim, hocayım' diyerek hitabı tashih ederdi. Babam bize 'Bu Molla-i Meşhurdur. Çok değerli bir zattır' diyordu. Babam bunu daha evvelden mi, Kastamonu'ya geldikten sonra mı öğrendi bilemiyorum.

"Çaycı Emin'in yanında çırak olarak çalışıyordum. Çocuk olduğum için şüphe çekmediğimden, Üstad'ın yanına sık sık gider, mektup atma, çamaşır yıkama, ekmek götürme gibi hizmetleri görürdüm, mektupları gayet rahatlıkla postalardım. Dışardan gelen Üstad'ın bazı ziyaretçilerini, dikkati çekmeyecek şekilde mahalle arasından, Topçu Camiinin yolundan dolaştırarak, Üstad'la görüşmelerine zemin hazırlardık. Mezkûr yoldan gittiğimizde karakola görünmek mevzubahis olmazdı. Çaycı Emin ile Mehmet Feyzi Ağabeyler devamlı Üstad'la görüştükleri için ünsiyet peyda ettiklerinden, pek müdahale edilmiyordu. Fakat bunların ve benim gibi çocukların haricinde Üstad'ın yanına gitmek kat'iyyen mümkün değildi.

"Bir defasında Üstad'ın yanına uğradığımda ikindi namazını bitirip duada bulunurken, ben de iştirak ettim ve birlikte dua ettik. Kapıyı açma usûlünü bildiğim için Üstad'ın içeri girdiğimden haberi yoktu.

"Yine o tarihlerde Fahri Enis adında bir muhacir Kastamonu'ya nefyedilmişti. Bu muhacire ücret karşılığında su taşırdım. Suyu getirdiğim çeşme, Üstad'ın evinden l00-l50 metre, Fahri Beyin evinden de 2-3 km'lik uzaklıkta idi. Bir ağacın iki ucuna takılmış iki tenekeyi su ile doldurup omzumda götürürken, Üstad'ın evinin önünden geçiyordum. Ben Belediyenin önüne çıktığımda Üstad'ın evi görünürdü. Gözüm daima pencerede kalırdı. Tam pencerenin önünden geçerken Üstad başını çıkarır, hal-hatır sorardı. Üstad bu hâlime çok acırdı. Ben de Üstadı görme hevesiyle yorgunluğumu kaybolmuş hissediyordum. Bir-iki defa da çeşme başında bizzat kendisini ibrikle su doldururken gördüm.

"Ağabeyim Bişar da daima Üstad'ın yanına gider, gelirdi. Tabii ki o benden büyük olduğu için idrak seviyesi daha yüksek idi. Ağabeyim askere giderken tekrar yanına uğradı. Üstad kendisine 'Namazını devamlı kıl. Ben sana dua ederim. İnşaallah sıkıntı çekmezsin' diye teminatta bulundu. l94l senesine isabet ediyordu. O sıralarda kıtlığı andıracak bir vaziyet vardı. Ağabeyim Zonguldak'ta askerlik yaptı. Bu kıtlığa rağmen, ağabeyim hiç sıkıntı çekmemiş ve alayda nişancı olarak sevilmişti.

"Ağabeyim terhis olup geldiğinde Üstad'ın ziyaretine gitti. Üstad kendisini salonda karşıladı ve kucakladı. O an için üç tane misafiri vardı Üstad'ın. Misafirlere 'Bu benim hemşehrimdir, askerden geliyor' dedi. Üstad misafirlerle sohbet ediyordu. Mevzuun ne üzere olduğunu bilmiyorum. Üstad birden bire karşısındaki rafta Kur'ân'ı göstererek

'Benim yanıma bunun için gelen baş ve göz üzerine; başka maksatlarla kimse gelmesin. Ben muskacı ve şu-bu değilim'

dedi. Adamlar da kalkıp gitti.

"Boynu büküklerin hâmisi idi"

"Ağabeyimin ifadesine göre, bir gün komşumuz komiser emeklisi Süleyman 'Evimize su sızıyor' diye resmî şikâyette bulunmuş, Güya sızma bizim oturduğumuz evden oluyormuş. Ben bunun üzerine meseleyi Üstada anlatmak için gittim. Gittiğimde Üstad beni kapı önünde karşıladı. Ben meseleyi kendisine anlatınca 'Zaten senin telâşlı olarak geldiğini anladım. Sen git, mahalle muhtarı Çarıkçı İhsan Efendiye söyle, yanıma gelsin' dedi. Ben de İhsan Efendiye söyledim. 'Başüstüne' diyerek Üstad'ın yanına gitti. Üstad kendisine tenbihde bulundu. 'Söyle Süleyman'a, bunlara karışmasın.' İhsan Efendi de Süleyman'ın yanına giderek, 'Sen bu adamlara karışma' diyerek tenbihte bulundu. Oradan bize gelerek 'Siz rahatınıza bakın. Kimse size dokunamaz. Ne müşkilâtınız olursa ben buradayım' deyip bize tesellî verdi. Neticede keşif de geldi. Haksız da Süleyman oldu. Bunu şimdi anlıyorum ki, Üstad'ın duasına mazhar olduk. Ve anladım ki, Üstad'ın şefkati muazzam bir derecede idi. Daima düşkün ve boynu büküklerin hâmisi idi.

Üstad'ın sîret ve sureti

"Üstad Kastamonu'da olduğu müddetçe daima evde kalırdı. Yalnız Cuma veya Pazar günleri Kastamonu'nun kuzeybatısına düşen Karaçamlığa doğru gezmeye giderdi. Bu âdetini hemen hemen her hafta tekrar ederdi. Giyinişi pek sade idi. Bezden bir gömlek, şaldan bir pantolon. Pantolonun yünden olma ihtimali kuvvetli idi. O zamanki tahminime göre, boyu l.70 civarında idi. Bakışı gayet mütevaziydi. Nuranî, buğday rengi bir simaya sahipti. Bakarken insanın iç âlemine huzur doldururdu. Şefkat ve merhamet menbaıydı.

"İkamet ettiği ev Araba Pazarı civarında, karakolun karşısına düşüyordu. İki katlı olan evin alt katı odunluktu. Tahta merdivenle salona çıkılırdı. Salonun merdiven tarafı açıktı. Salon kapısının arkasından mandalla ip takılıydı. Kapı açma usûlünü bilmeyenler kapıyı çaldıklarından, Üstad isterse kapıyı açardı. Ama biz açma usûlünü bildiğimiz için, çalmadan içeri girerdik. Oda tahminen 3x3 büyüklüğünde idi. Hatırladığım kadarıyla, bir kilim seriliydi. Herhalde bir de sedir vardı. Gördüğüm tarihlerde tahminimce 60-65 yaşları civarında idi. Saçları tamamen beyaz, yüzü sakalsız ve daima traşlıydı. Başında sarı renkte olduğuna kuvvetle ihtimal verdiğim bir sarığı hayal-meyal hatırlıyorum. Ekseriya haşlanmış yumurta ile geçinir, et gıdasının yumurtada mevcut olduğunu söylerdi.

"Üstada hizmetimin bereketi"

"Benim akranlarımın kötü yollarda olduğu ve bu çeşit hareketlerin meziyet sayıldığı o zamanki Kastamonu'da, benim, bu sû-i ahlâka girmediğimin tek sebebinin Üstad Hazretlerinin duası olduğunu derk ettim. Bu duanın feyziyle idi ki, askerlik döneminde oruç yasak edilmesine rağmen, bir gün dahi orucumu yemedim. Üstad'ın duasına mazhar olduğumdan, Cenab-ı Hak bölük yüzbaşıma beni sevdirmişti. Bana müsamahakâr davranırdı.

"Dikkat çekmeyecek şekilde yapılması gereken bir iş bana verilirdi. Ben de seve seve yapardım. Bir gün kahvede Mehmet Feyzi, Çaycı Emin ve hatırlayamadığım bir kişi oturuyorlardı. Beni çağırdılar, 'Git, hanın yanında bir dükkân var. Eskiden kalma sarı kâğıtlar bulunur. Al, gel' dedi. Ben de ne için istediklerini bilmediğim o kağıtları alarak getirdim.

Denizli hâdisesi

"l943 senesi Ramazan ayı idi. Üstad'ın evine doğru gidiyordum. Kunduracılar çarşısında onu fayton içerisinde, yine başında sarık, Adliyeye doğru götürdüklerini gördüm. Çaycı Emin, Mehmet Feyzi ve toplam 22 kişi olmak üzere cezaevinde l5 gün kaldılar. Üstad içeride kalmadı. Polis nezaretinde eve döndü. On beş gün sonra hepsini Denizli Mahkemesine naklettiler. O zaman öyle bir korku havası ortalığı istilâ etmişti ki, Üstad'la görüşenlere sanki bir suç işlemişler gibi bakılır olmuştu. Bazıları evinden çıkamaz hâle gelmişti.

"O zaman Ramazan ayı, hatırladığım kadarıyla, Eylül ayında idi. Ertesi sene Mart veya Nisan aylarında ben Nasrullah Camii karşısındaki Çaycı Emin'in yazlık kahvesinde çalışıyordum. Hava serin olduğu için ocağı yakmıştım. Müşteri seyrekti. Baktım birisi camiin karşısındaki levhalara dikkatle bakıyor, elinde de bir şeyler yazıyordu. Sonra geldi, oturdu. 'Bu Çaycı Emin'in kahvesi midir?' sorusuna 'Evet' diye cevap verdim. 'Emingili bırakacaklar. Duydunuz mu?' dedi. Ben de inanmamış gibi, 'Bunlar şimdiye kadar idamlık idiler' dedim. O da 'Ben ve üç arkadaşımla birlikte hükûmet tarafından bunların kitaplarını üç ay zarfında geceli-gündüzlü eh-i vukuf olarak tetkik ettik. Eserlerinde hiçbir suç unsuru olmadığına rapor verdik. Yakında beraat olacaklar. İnşaallah' dedi. Hatırladığım kadarıyla, adı Yusuf idi. Bir hafta sonra gelen mektupta hakikaten müzakereye kaldıklarını ve yakında beraat edeceklerini bildiriyorlardı. Aynen öyle de oldu

"O zaman Mehmed Feyzi'den hatırımda kaldığına göre, altı çuval eser götürdüler. Yine hatırımda kaldığına göre, o zaman Denizli maznunları altmış üç kişiydi. Kastamonu ve civarından 23 kişiydi. Bunlar 63 kişiye dahil idiler. Beraatten sonra Kastamonulular Üstad'ın tekrar Kastamonu'ya gelmesini istediler.

"Komiser Üstadı takipten vazgeçti"

"Kastamonuda-Üstad'ın kaldığı zaman-iki valinin devresine rastladım. ilki Avni Doğan olacak herhalde. Üstad'la aralarında bazı haller olmuşsa da, ben onları hatırlayıp ifade edemiyorum. İkincisi de, Mithat Altıok devresiydi. O zaman taharrî memuru Saffet Bey, Üstadı en çok takip edenlerdendi.

"Bir gün Valinin siyasi komiseri Avni Bey kahveye geldi, oturdu. Kahve içerken Çaycı Emin'e dönerek gülümser bir tavırla başından geçenleri anlatmaya başladı.

'Bu gece başıma bir hâl geldi. Ben Hocanın kitaplarını veyahut herhangi bir hâlini suç üzere yakalama plânını yatağımda düşünüyordum. O anda farkına vardım ki, karnım acaip şişti, nerede ise patlayacaktım. Bunun neticesi hareketimin yanlış olduğunu anladım ve dönüş yaptım. Hemen karnımın şişliği indi.'

Bunları Valinin siyasi Komiseri Avni Bey bizzat anlatırken, ben de bizzat dinledim. Bundan sonra samimiyetini ifade etti.

"Yine iki polis Üstadı çok rahatsız ediyorlardı. Bunların ikisi de meçhul bir hastalığa yakanarak Ankara'ya tedavi için gönderildiler. Dönüşlerinde Kastamonu hudutlarında Ilgaz Dağı mıntıkasına yaklaşınca tekrar o hastalık kendilerinde belirmeye başlamış. Bu polislerin âkibetinin ne olduğunu bilemiyorum.

"Kastamonu hiddete geldi"

"Üstad Kastamonu'dan ayrılırken takvim yaprakları l943 senesini gösteriyordu. Üstad'ın gidişinden bir müddet sonra zelzele olayları başladı. Kaleden taş yuvarlanarak düşen bir evin içinde yedi kişi öldü. Tosya kazasında 600-700 kişi hayatını kaybetti.

Üstad'ın yeğeni Fuat

"Üstad'ın kardeşi Abdülmecid'in oğlu Fuat'ı Üstad çağırarak Kastamonu'ya getirtti. l5 gün kadar yanında alıkoydu. Bu on beş gün müddetinde ben Üstad'ın yeğeniyle mütemadiyen görüşür ve kendisini alarak kahveye getirirdim. Kastamonu'yu gezdirirdim. Yeğeni o zaman lisede okuyordu. Fuat, 'Amcam okumama razı değil' diyordu. Sebebini ise açıklamadı. On beş gün kaldıktan sonra Üstad izin verdi, ikamet ettiği yer olan Ürgüp'e gitti.

"Hatırladıklarım bunlardır. Mübalağa ve fazla söz söylemekten Allah'a sığınırım."

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...