SÜLEYMAN KÖSMENE

Bugün takvim yaprakları 23 Mart’ı gösteriyor. Bediüzzaman Hazretlerinin dâr-ı bekâya irtihal edişinin 46. Sene-i devriyesi bugün.

Vahiy Dîninin son asırda girdiği krize denk olarak; Cenâb-ı Hakk’ın, “Zikri biz indirdik ve O’nun koruyucusu da elbet biziz!” âyet-i celîlesinde beyan ettiği üzere; bu krizi mânevî boyutta göğüsleyen ve krizin tehlikesi ölçüsünde de fedâkârlığı yüksek olan bir tebliğci ve müceddid göndererek dîn-i mübînin yeniden ayağa kalkmasını sağlaması, her şeyden önce O’nun Rahmetinin şanından değil midir?

Aslına bakarsanız, Hazret-i Âdem’den (as) itibaren Vahiy Dîni hemen her devirde muhtelif sıkıntılar yaşamış ve bu zor dönemlerinde fedâkâr, cefâkâr ve sâdık Peygamberler hayatlarını ortaya koymuşlar ve tebliğ vazifesini ne Cennet sevdâsı, ne de Cehennem korkusu olmaksızın, sırf Allah rızâsı için eksiksiz yerine getirmişler.

Hazret-i Nuh (as) hakarete uğramak, taşlanmak ve öldürülmek tehditlerine rağmen tebliğ görevinde bir an tereddüt yaşamadığı gibi; Hazret-i İbrahim (as) bu görevdeki sadakat ve sebatından dolayı ateşe atılmaktan çekinmemiştir. Tebliğ vazifesinde kavminin verdiği çile ve sıkıntılardan; ölüm tehditleriyle ve türlü sû-i kast plânlarıyla Hazret-i İsa da (as), O’nun ümmetinden Habib-i Neccâr da (ra) nasibini almış; Hazret-i İsa (as) Cenâb-ı Hakkın lütfuyla semaya yükseltilmiş; Habib-i Neccâr ise kavmi tarafından şehit edilmişti4.

Ya kavminin eziyet ve hakaretleri karşısında metanetini zerre kadar kaybetmeyen Son Peygamber Hazret-i Muhammed’in (asm); “Ey amcacığım! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz; ben davamdan yine vazgeçmeyeceğim! Ya Allah bu dîni hâkim kılar; ya da ben bu uğurda ölür giderim!” diye haykırışını unutabilir miyiz? Peki; müşriklerin işkencelerine karşı, “Ölümü göze alırım da, O’nun dînini asla bırakmam!” diyen Yasir’ler, Sümeyye’ler (ra); kızgın kumlara bastırıldıkça, “Allah birdir... Allah birdir...” diyen Bilal-i Habeşiler (ra) ve daha nice çile yumağı olmuş sahabeler göz ardı edilebilir mi?

Tarih, fedakârların altın soluklarıyla hınca hınç doludur. Hazret-i Ebû Bekir’in (ra), “Allah’ım; benim vücudumu Cehennem’de öyle büyüt ki, hiçbir ehl-i iman için girecek yer kalmasın!” ifadesi de akıllara durgunluk verecek cinsten bir yalvarıştır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin (ra) vazifelendirildiği son asra girdiğimizde Din-i Mübîn, yine dehşet dolu sıkıntılar yaşıyordu. Dünyayı değil; her türlü makâmâtı da, âhireti de, Cenneti de fedâ edebilecek ve ehl-i îman yerine Cehennem’e girmeyi bile göze alabilecek bir tebliğci ve müceddide ihtiyaç vardı. Bedîüzzaman Hazretlerinin (ra) kendisi için hiçbir manevî makamı telaffuz etmemesi, böylesine bir fedakârlıktan başka ne ile izah edilebilir? O kutup mudur, gavs mıdır, hüccetü’l-İslam mıdır, mehdi midir, hangi makamdadır; bunu zikretmez. Makamla mansıpla uğraşmaz. Yalnızca der ki; “Ben makam sahibi değilim! Ben sizin bir ders arkadaşınızım!” Oysa i’câz-ı Kur’ân’ı beyan etmeye yetkili olsun ve ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle görevlendirilmiş olsun da makam sahibi olmasın! Bu mümkün mü? Bu olsa olsa Bediüzzaman’ın (ra) tevazu ile fedakârlığı birleştiren yüksek ahlâkının bir ifadesi olabilir ve aslında O, sahip olduğu makamı “Sizin bir ders arkadaşınızım” beyanıyla şahs-ı manevîye yaymış bulunmaktadır.

Manevî makamlara karşı hep müstağnî bulunan Bedîüzzaman (ra); ehl-i imanın Cehennem’den kurtulması için “Cehenneme girmeyi kabul ederim” diyerek tüylerimizi ürpertir. Gazeteci Eşref Edip ile konuşurken; “Ben, cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim! Gözümde ne Cennet sevdası var; ne Cehennem korkusu! Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil; bin Said feda olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem! Orası da bana zindan olur! Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur!” diye haykırışı hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.

Bu vesileyle; ilim, fikir ve gönül ehlince anlaşılmayı bekleyen bakir bir alanda vazgeçilmez eserler bırakan Bedîüzzaman Hazretlerini rahmet ve duâ ile anıyoruz.

Dua:

Allah’ım! Evvelimiz Hazret-i Âdem ve ahirimiz Hazret-i Muhammed’e (asm) ve onların ikisi arasında gelen peygamberlerine salât, selâm ve rahmet eyle! Peygamberlerin ashabına ve ümmetine merhamet eyle! İmanın tesbiti ve tebliği için nice zorluklara tahammül eden ashab-ı kiramdan razı ol! İmanın yüksek ahlâkını ve edebini her asırda doğru yorumlayan müceddidlerden razı ol! İmanı, bir felâket ve helâket asrı olan şu asırda, asrın gururunu kırarak, evhamlarını yıkarak, felsefesini çürüterek, derinliğine yeniden tebliğ eden ve sesini tüm dünyaya ulaştıran Üstadımız Bedîüzzaman Saîd Nursî’den razı ol! Âhirete intikal etmiş olan aziz, sebatkâr, fedakâr ve sadık Nur talebelerine ve Kur’ân hizmetkârlarına rahmet ve mağfiretle muamele buyur! Allah’ım! Yeryüzünde iman ve Kur’ân hizmetini kemale erdir! İslâm’a ve Müslümanlara yardım eyle! Bizimle kusurlarımıza göre değil; merhametinin genişliğine göre muamele buyur!

Âmin... Âmin... Âmin...

"Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak" eserinden alınmıştır.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...