VEHBİ VAKKASOĞLU

Başkasının Günahına Ağlayan Adam

“Mesleğimizin dört esasından biri, şefkattir.” der, bunu da hayatının her safhasında en güzel örnekleriyle gösterir.

“Karşımda müthiş bir yangın var!” feryadıyla harekete geçer, baştan ayağa yürek kesilerek, kim olduğuna, ne olduğuna bakmadan, hiçbir ayrım ve seçme yapmadan, gönüllere manevî iksiri, imanı sunmaya çalışır.

Bazen sorumluluk bilinci göstermeyen gençler için ağlar, bazen sonbaharda dökülen yapraklar için hüzünlenir. Ona göre Allah’ın yarattığı hiçbir varlık boşuna değildir, işlevi bir anlık olamaz…

Onlar kıymetlerine göre, ebediyeti kazanmalı ve yaşamalıdır…

Bütün gönüllerin en büyük ve müşterek arzusu olan ebediyeti kazanmalarına vesile olmayı, hayatının gayesi bilir…

İşte gerçek acıma, hakiki şefkat, katıksız muhabbet budur.

***

Var oluşu ebedî mutluluk dünyasında sürdürmek…

Bunu da herkes için istemek…

Yine bu sebepledir ki, şefkat dolu gönlüyle sızlanır:

“Âlem-i İslâm’a indirilen darbeleri en evvel yüreğimde hissediyorum…”

Dünyada en çok zarara uğratılan, düşmanlığa maruz bırakılan, acımasızlık hedefi yapılanlar Müslümanlardır. Bu gariplere hamilik yapan, yapması gereken Osmanlı’nın güçlü olmasını istedi. İstedi ki, dünya Müslümanları sahipsiz, kimsesiz, yalnız kalmasınlar… Bu sebeple Osmanlı Devleti’nin güç aldığı İslâmî vasıfları ayakta tutmaya çalıştı. Bu amaçla üniversite açma teşebbüsüne girdi… Siyaseti İslâm’a hizmet ettirmeye çalıştı. Savaş çıktığında talebelerini askerleştirdi ve komutayı eline alarak cephede çarpıştı. Esir oldu…

Birinci Dünya Savaşından sonra ise manevî cihada yöneldi. İlimle irfanla, İslâm ahlâkıyla çıktı ortaya… Silâhı, eserleriydi. Bu defa, yüreğindeki coşkun şefkatin dışarıya yansıması, “cemiyeti İslâm ahlâkıyla ahlâklandırmak” şeklinde oldu.

Bütün Cumhuriyet dönemi boyunca, her yolsuzluğun, her ahlâksızlığın, her sevgisizliğin ağlattığı ve çabasını artırdığı bir adam vardı karşımızda…

İnsanı Kur’an ahlâkına çağırırken öylesine yürek yangınları yaşıyordu ki, sesi Yunusça, Mevlânaca güzelleşiyor:

“Bu milletin imanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyebiliyor.

Bütün varlığıyla açtığı savaşın adını “mânevî cihat” koyuyor. Bu cihadın hedefi sadece nefis ve şeytandır. O, günahkâra değil, günaha karşı çıkan “adam”dı. Bu sebeple, kâfire, sarhoşa, kumarbaza, yolsuza sadece acıyor ve yüreğini izinden gittiği Resûlullah’a (a.s.m.) sonuna kadar açıyordu.

***

Yüreğinin sevgi, şefkat titreşimlerini önleyecek, engelleyecek ve duyurmayacak şeyle mücadele attı. Toplumda kargaşa, kavga, kaos istemiyordu. O, gücünü bildiği imanına, ahlâkına ve şefkatin tatlı cazibesine güveniyor. Sükûnet içinde çıkardı gerçekleri açığa…

Zikirsiz, fikirsiz ve sevgisizler gibi, bulanık suda balık avlamadı hiçbir zaman. Talebelerini, asayişe yardımcı olmaya çağırdı bu sebeple. İstikrarlı ortamlarda, durmuş oturmuş huzur bulmuş çevrelerde yapacaktı yürek hareketlerini. “İslâmiyet, selm ve müsalemettir, dâhilinde niza ve husumet istemez.” diyordu.

Bunun için fedakârlık yaptı. Dışlanmaya, horlanmaya, hapse, gözetim altında yaşamaya başkaldırmadı. “İlâhî takdir” olarak gördü; sebepli hikmetler, örtülü manalar aradı yapılanlarda. İşi daima “rıza” oldu.

Paradan, puldan, makamdan, mevkiden, şöhretten, şandan hep kaçtı. En yakınlarından hediye bile almadı. Dünyevî maksatlar için ziyaretine gelenleri kabul etmedi. Ders isteyene eserlerini gösterdi. “Bunlar benim bedelime size konuşur.” dedi.

Daima kendini geri çekiyor, inancını, şefkatini, muhabbetini, yani olanca güzelliğiyle yüreğini öne çıkarıyordu.

Bütün maddî çıkar unsurlarına sırtını dönmekle kalmadı, bir de “manevî fedakârlık” prensibini koydu ortaya…

Manevî feyzinden, zevkinden ve sevaplarından da, başkalarına hizmet adına fedakârlık yapacak kahramanlar aradı. Yani kendisini izleyecek gerçek gönül adamlarına talip oldu. Buldu da… Anadolu’nun garip, mahzun, mağdur varlığı hâlâ böylelerini barındırıyordu sinesinde.

Ayakkabıcıydılar, bakkaldılar, berberdiler, işçiydiler, çiftçiydiler, marangozdular, memurdular. Ama onun, o şefkat dolu gönül tezgahından geçerek, birer müspet hizmet adamı hâline geldiler. Hatta katildiler, hırsızdılar, yolsuzdular, anarşisttiler, sevgisizdiler. Onun “görklü nazarı” ve Hz. Peygamber (asm) ilhamlı eserleriyle örnek insanlar hâline geldiler.

***

O yürek, hapishaneleri “ıslahhaneler” hükmüne getirdi. Kendisi sadece hapse girmedi, hapishanedeki mahkûmların yüreklerine de girdi. O sıcacık ısınan ve şefkat gezegenlerine dönüşen gönüller, hapishaneyi bir mutluluk köşesi hâline getirdiler. O kadar ki, o içeride kaldığı sürece hapis hayatını sürdürmeyi istediler.

Gönüllere girme işini, ilimle, fikirle, iknayla, ihlâsla başarma dersini verdi. Hapishaneyi “medrese-i Yusufiye” adıyla mektebe çevirdi.

Onu tanımadan önce kanlı katil olanlar, o okulun öğrencisi olduktan sonra biti, pireyi, tahta kurusunu öldürmekte tereddüde düştü. Çünkü o, hepsi de eşsiz bir “Samed” eseri olan varlık âleminden Allah’ın güzel isimlerinin tecellîlerini seyrediyordu ve kendisine gelenleri “Allah’a kul olma”ya çağırıyordu.

Dili, “nezihâne, nâzikâne ve kâvl-i leyyin” idi…

Üslubu Resûlullah’ın (a.s.m.) uslubu idi…

Yaklaşımı da, Kur’an’dan yansıyordu.

Bu sebeple, sebep olduğu hiçbir güzelliği şahsı adına sahiplenmedi. Her başarısına, “Kur’an’ın mucizesi” olarak baktı. Allah’ın ikramı, ihsanı ve hediyesi bildi. “Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.” diyerek, şahsını ihlâs havuzunda eritti.

Şahsı, Kur’an nuruyla şeffaflaştı ve hep imanı, ahlâkı, Kur’an’ı gösterdi. Çünkü bunlara hizmeti, yaşama sebebi bildi. Kulluğu, hayatının görevi haline getirdi.

***

Şefkat dolu yüreğiyle, mânevî sefaletin temsilcilerine yanıyordu. Bu sebeple de şefkat kahramanı olan kadınları en çok o anlıyordu. “Şefkat” gibi emsalsiz güzel bir duyguyu istismar etmemeleri için çırpınıyordu. Ana yüreğiyle çocuklarına dünyevî makamlar dileyenleri, önce Hakka kulluk duasına davet ediyordu.

Âhirete gidenlerin son durağı cennet olsun diye kendisini paralıyordu. Kavlî ve fiilî dualarla hep bu asıl kurtuluşa yardım etmek peşindeydi. Alman kadar kuvveti, İngiliz kadar parası olsa bile, bundan başka yapacak şey düşünemiyordu.

“Rahman” ve “Rahîm” sıfatlarının güzel bir tecellîsiyle, tanıdığı tanımadığı herkesi şefkatine muhatap kılmak için çırpınıyordu. Bunun içine meczuplar da dahildi. Dağlarda iken karşısına çıkan ve kendisinden sigara isteyen zekâ özürlü bir insanı bile kırmaktan çekiniyordu. Dağdan kekik topluyor, kurutuyor, sonra da sigara şeklinde kâğıda sararak, ikrama hazır hâle getiriyordu.

Aynı yürek, özüne şefkat kattığı imanî eserlerini, her türlü imkânsızlıklar ve baskılar altında soğuk hapishane köşelerinde kaleme alıyor, ancak istifade edeceklere ulaştırmak için de, ince uzun kesilmiş kâğıtları kibrit kutularına saklayarak dışarıya çıkarıyordu.

Hapishanedeki arsızı, hırsızı, kâtili “müstesna ve seçkin insanlar” hâline getiriyor. Namazı uzun, zor ve zahmetli bulan birine, “Sen farzları kıl, sünnetleri ben senin yerine kılarım.” diyor. Bu zât, epey zaman sadece farz namazlarını kılıyor. Fakat daha sonra, bir gün vicdanlı ve şefkatli bir düşünceyle, ihtiyar ve hasta hocaefendiye acıyor. Yani şefkat iletişimi gerçekleşiyor, gelip diyor ki:

“Artık benim sünnetleri kılmasanız da olur. Çünkü ben onları da kılmaya karar verdim…”

***

Bu hayatî tamirde önüne çıkanlara, engel olanlara, hatta kendisini imha etmek isteyenlere bile şefkatle yaklaştı. İdamını talep eden savcının üç yaşındaki kızını hapishane penceresinden görüverince, babasına beddua etmekten vazgeçti. Risale-i Nur’la imanını kurtarmasını diledi. O şartla hakkını helâl edeceğini söyledi.

Tariflere sığmaz derecede coşkun bir şefkat misali olan Bediüzzaman Hazretleri, “hukuk-u umumiyenin hukukullah olduğunu bilmek” şartıyla, kendisine zulmeden, eziyet çektiren bütün savcılara da hakkını helâl edeceğini açıkladı.

Bu şefkatli yürek, hayatı bir oyun ve eğlence sayan, “kulluk” bilincinden uzak, günübirlik yaşayan gençlere ağladı. Çözüm olarak da İslâm ahlâkının hakkıyla yaşanmasını teklif etti. O zaman, “sair dinlerin tâbîleri de büyük kalabalıklar hâlinde İslâm’la şerefleneceklerdir.” dedi.

Şefkatini gayrimüslimlere de yöneltti. Onları, Kur’anî bir üslupla, “aramızdaki müşterek kelime”ye çağırdı. Hatta “İhtilâf konusu olan bazı hususları geçici olarak bir yana koyalım, dinsizliğe karşı samimî Hıristiyan ruhanîleriyle birlikte çalışalım.” diye düşündü.

Bu sebeple, bir eserini Vatikan’a papaya gönderdi. Ortodoksların lideri Patrik Athenagoras’la bizzat görüştü.

Bütün meselesi, “herkesi İlâhî hakikate yaklaştırmak”tı. Onun şefkatli yüreği diyordu ki:

“Kesin olarak inançsız olan bir kişiyi, inançsızlıktan şüpheye düşürmek, hizmettir. Bu kişi, Allah’ı inkâr edeceği yerde, sizin telkininizle, ‘Acaba Allah var mı?’ diye düşünse, siz büyük bir hizmet etmiş sayılırsanız.”

Şefkati Hiç Durdurmadı Onu

Metodunun dört esasından biri, “şefkat”tir Bediüzzaman’ın... Şefkat, sev­giden öte ve aşktan yüce bir duygu... Şefkatin asıl temsilcileri, anneler... Anne yürekli babalar da var. Onların birincisi de “Güzeller Güzeli” Efendimizdir (a.s.m.).

Allah’ın “Rahîm” isminden kaynaklanan bu muhteşem duygu, insanı varabileceği en yüksek makama kanatlandırı­yor. Bu sebeple, gönlünü bütün varlığa açmış olan Efendi­mize (a.s.m.) hiçbir fâni eş ve benzer olamaz.

“Güzeller Güzeli”nin yolunda giden, gönüllerini onun gön­­lüne benzeten Allah dostları da her asra güzellik taşı­maya çalışmışlar. Onların çabalarıyla her çağda, yaşanılabilir alanlar oluşmuş, sevgi adacıkları meydana gelmiş.

Çirkinliğin arttığı dönemlerde, güzelliği temsil edenlerin kaliteleri artmış. Zira ay, gecenin en karanlık anında en çok parlarmış.

İşte Bediüzzaman, iman ve ahlâk krizinin en kara ve ka­ran­lık bir anında sunuldu insanlığa. Manevî bataklığı ku­rut­mak, karanlığa bir nur tutmak için görevlendirildi.

Ruhların sarsılması, inançsızlığın yayılması ve eğitimin se­viyesizliği, onu genç yaşında düşündürüyordu. Özellikle de, imansızlıktan kaynaklanan anarşiyi, daha fiiliyata dö­kül­me­den hissedip, durumdan vazife çıkardı ve yollara düştü.

İstanbul’u Anadolu’dan haberdar etmek istedi.

Padişahtan Doğu illerimiz için okullar ve bir üniversite istedi. Çünkü inançsızlığın, geriliğin, fakirliğin eğitimsizlik­ten kaynaklandığını biliyordu.

İstediği üniversite, din ve fen ilimlerini birlikte okutacak, bu suretle hem inkârcılık, hem de yobazlık önlenmiş ola­caktı.

İstanbul’da tekleyen ve zor dönen bir devlet çarkı vardı. Sul­tan Abdülhamit Han, kendi deha ve takvası ile hassas den­geler kuruyor, olanca zorluğa rağmen neredeyse tek ba­şı­na idareyi ayakta tutuyordu.

Böyle karışık ve karmaşık bir âlemde sesini duyurmak ve der­dini anlatmak ne kadar zordu. Nitekim Bediüzzaman, İstan­bul’da sorgulandı, yargılandı, hatta tımarhaneye bile konul­du.

Yılmadı, yorulmadı, ümitsizliğe düşmedi, daima bir çıkış yolu bulunacağına inandı.

Bu tavrıyla, gençlere mükemmel bir başarı örneği oldu.

Osmanlı’da yönetim değişti. Bediüzzaman düşüncelerini yeni idareye de sundu. 1908’de Selanik’te milleti birliğe be­ra­berliğe, birbirini sevmeye, eğitim seferberliğine, çalış­ma­ya, gösteriş ve israftan kaçmaya çağırdı. Avrupa karşı­sında ümitsizliğe kapılmak doğru değildi. Onlar öküz araba­sından baş­layıp bugünkü vasıtalara gelmişlerdi. Oysaki biz, işe tren­den ve uçaktan başlayarak, zamanı yutup onların se­viyesine he­men gelebilirdik.

Bu gelişmenin şartı, hürriyeti doğru anlamak, adalet ve eşitlikten ayrılmamaktı. Bu hususta örneğimiz, Efendimizin (a.s.m.) “Saadet Asrı”dır.

* * *

Bediüzzaman, asla hayalci değildir. “Osmanlı’nın Av­ru­pa’y­­la hamile olduğunu ve öyle bir hükûmet doğuracağını, Av­­rupa’nın da İslâmiyetle hamile olduğunu ve bir İslâm devle­ti doğuracağını” söyler.

“Osmanlı’yı çağdaşlaştırmaya, cumhuriyeti dindarlaş­ma­ya çalışmış,” “hamiyetli ve dindar adamlarla daima bera­ber” ol­duğunu açıklamıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyetine şiddetle muhalif olduğu hâl­­de, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı taraftar­ca­sına yüksek takdirlerini şöyle (mealen) açıklıyordu:

“O askerî cemaatte ve millî cemiyette bir milyona yakın ev­liya mertebesindeki şehitlerin altı-yedi sene sonra çıkaca­ğı­nı önseziyle hissetmiş. Bu sebeple, elinde olmayarak ve meşrebine aykırı şekilde onlara dört sene taraftar olmuş. Bi­rinci Dünya Savaşıyla onlar, mübarek yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said de, Eski Said’e muhalefet edip mücahe­de­si­ne döndü.” (Kastamonu Lâhikası, s. 47)

Mücahede, yani cihat etmek...

Cihadı gerçek ve geniş manasıyla ele alır. Tabiî ki silâhlı saldırıya silâhlı savunma yapmak cihattır. Bunun için, Bi­rinci Dünya Savaşında, okulunu kışlaya çevirir, talebelerini de asker yaparak kumandan olur.

Ancak cephede de hocadır. Ateş hattında da Kur’an tefsiri yazmaya devam eder. İman ölçülerinden ve ibadet hayatın­dan orada da taviz vermez.

Böylece, cihadın, ilim ve eğitimle yapılması gereken asıl ve genel manasını, istisnaî bir durum olan savaş içinde de gös­termiş olur.

Ona göre, her zamanın asıl ve değişmez cihadı, “manevî cihat”tır. Yani kafaların ve kalplerin imanla aydınlatılması gayreti...

Savaş sonunda esir olur. Yine hocadır. Yine irşat hizme­tini ifa etmeye uğraşır. Esir subaylar talebe, esir kampı okul olur.

Gerçek hoca, uygun mekân ve zaman aramaz. Her an ve her mekân, irşat ve uyarı için uygundur. Zira onun yaratılış sebebi budur.

At koşmalı, kuş uçmalı, güneş doğmalıdır.

Hoca da, bütün varlığıyla konuşmalı, anlatmalı, açıkla­ma­lı ve hatırlatmalıdır.

Esirken, Rus başkumandanı Nikola’ya ayağa kalkmadı.

Bedeni esirdi, ama ruhu sadece kulluk bağlarıyla bağlıydı.

Kulluğuna sığındığı “Rahman” ve “Rahîm” onu idamdan kur­tardı.

Bediüzzaman, irşat görevini sadece diliyle değil, bütün li­san-ı hâliyle yapmıştı.

Böylece, hükmeden, kumandana hâkim olmuş ve imanın yüceliğine hürmet ettirmişti.

Esirlikten, kaçarak kurtuldu. İstanbul’da kurulan ve bir ilim akademisi olan “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye üye oldu.

Yine korkusuz bir hocaydı. İşgal altındaki İstanbul’da, Müs­lümanları uyaran, İngilizleri de perişan eden bir kitap yayınladı.

Zira onun gönlü, asla işgale uğramamıştı.

Kasıtlı düşmanlıklar, izzetle ve cesaretle karşılanmalıydı.

İşgali iç dünyalarında yaşayan ümitsizleri de uyardı. Bu­günkü yenilgi, istikbalin zaferine dönüşebilirdi.

Çünkü gelecek, İslâm’ındı.

Kafasını Batıya kaptırmış olanları da, ilimle, mantıkla ik­naya çalıştı.

İşi hep tamir, düzeltme, tedavi oldu.

Asla tahribe yönelmedi.

Tahripçileri bile tahrip etmeyi düşünmedi.

Elinden gelse, hepsini kurtaracaktı.

İşgal altındaki İstanbul’da gösterdiği cesaretli faaliyet, Ankara’nın dikkatini çekti.

Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa, onu ısrarla çağırdı.

Bediüzzaman, Ankara’da çok güzel karşılandı.

Ancak orada kültürel kıble, Batı'ya döndürülüyordu.

Bediüzzaman üzüldü.

Yapılacak yenilikler için “Temel taşları sağlam gerek.” di­yordu. Sağlamlık ise, ancak Kur’an hakikatleriyle müm­kün­dü.

Ankara’da da uyarı görevini yaptı. Yöneticileri imanda cid­diyete ve ibadete çağırdı. Namaz kılan milletvekillerinin sayısı, birden ikiye katlandı.

Fakat bu hâl, onu Ankara’ya çağıranların hiç hoşuna git­medi.

Hoşnutsuzluk kesindi, ikna ile izalesi mümkün görülmü­yordu.

Bediüzzaman, siyaset dünyasının dışına çıktı, Van’a gitti.

İşte, siyasî dünyadan ve etkili zirvelerden bu çekiliş, bir ilerleyiş oldu. Öyle geriye çekildi ki, Van’da da kalmadı. Erek Dağındaki bir mağarayı mekân edindi.

Bu en geriye çekiliş, en ileriye çıkışın başlangıcıydı.

Uzun atlamacıların, sıçrayışlarını uzatabilmek için, at­lama çizgisinden geriye çekilişleri gibi...

Bediüzzaman da kendini merkezlerden, rütbelilerden, makam sahiplerinden çekti.

Önce içine yaptı yolculuğu, gönül dünyasını derinleştirdi.

Kur’an deryasına daldı.

Rabbine idi kulluk; ve yardım sadece Ondan beklenmek­teydi.

Zira kurtuluş için maddî sebepler susmuş gibiydi.

Ama kader programı işliyordu.

Maddesini ele geçirenler, manasını da mahkûm edebile­ceklerini sandılar.

Artık sürgündü.

Gözaltında idi.

Mahkemelerde ve hapishanelerdeydi.

Sırtında yumurta küfesi olan pehlivan gibiydi.

Sabır zirvelerinde geziyordu.

Hakaretlere, işkencelere, zehirlemelere karşı, hep sabırla karşı koyuyordu. O hep kükreyen ve ölüme meydan okuyan adam gitmiş, yerine “Ne yaparsanız yapın, dayanacağım. Zira yapmam gerekenler çok önemli!” diyen tevekkül ve tes­limiyet içindeki bir sabır timsali gelmişti.

Sırasıyla Burdur, Isparta, Barla gözaltıları...

Sonra Eskişehir, Denizli, Afyon hapishaneleri... İnsanlık dışı muameleler, sabrını taşırmak içindi.

Bir kükresin de hakkından gelinsin, hizmeti engellensin isteniyordu.

O hem sabretti, hem de sabrettirdi. “Artık yetmez mi?” diyen talebelerini daima sakinleştirdi.

İşin değeri, kutsallığı, yüceliği öyle gerektirdi.

Hep insanlık, hep merhamet, hep şefkat gösterdi.

Sevgi sevgi şakıdı. Sevgi sevgi soludu. Kuşandığı, her va­kit sevgiydi.

Tek sığınağı, “Rahman” ve “Rahîm” olan Allah’tı.

Bu isimlerin tecellisiyle, sevmeyenleri de sevdi. Merha­met etmeyenlere de acıdı.

Batırmaya, bitirmeye, öldürmeye çalışanları da ebedî di­riliğin yollarına çağırdı.

En zalime karşı da intikam düşünmedi. Daima affetti, ba­ğışladı.

Üstelik, çektiklerini yaşaması gerekiyordu:

İyi ki tenhalara sürülmüşüm! Nurlu eserler için bu inziva gerekliydi.” diye düşündü.

Azap ve işkenceler ise, Allah rızasından ayrılmamak ve tam ihlâsı kazanmak için faydalıydı.

Ürkütülmüş insanların selâm bile veremedikleri ortam­larda o, tabiatla konuştu.

Tabiat, Müslümandı. Allah’ın varlık ve birliğini her an söylemeye devam etmekteydi. O da büyük kâinat kitabıyla konuştu. Kırlar, dağlar, tepeler, mekânı oldu. Otlar, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar zikir arkadaşı hâline geldi.

Ve fikirler, kalemden kâğıda döküldü.

O da istenmedi. Çünkü artık “Allah” demek hoşa gitmi­yor­du.

Bediüzzaman, bu defa da kırdan, dağdan, bayırdan alındı ve hapishaneye kondu.

Kalemsiz kâğıtsız, işkenceli hakaretli bir ortamda, mad­deten ve manen öldürülmeye çalışıldı.

Allah için olana, Allah elbette yardımını esirgemezdi.

“Nasıl yardım eder?” diye merak edenler, Bediüzzaman’ın yaşadıklarına bakmalıdır.

Gizlice ve zorluklarla temin edilmiş kâğıt ve kalemlerle ya­zıldı eserler... İncecik şeritler hâlinde kibrit kutularına ko­nuldu. Bir fırsatını bulup hapishanedeki talebelerine, oradan da dışarıya çıkarıldı. Bazen de atıldı hapishanenin pencere­sinden, dışarıda bekleyenlere...

Yazı gibi değil ilâç gibi, ilk yardım malzemesi gibi...

Okunmadı; yutuldu, massedildi, hazmedildi, hazzedildi ve hemen paylaşıldı, koşturuldu, ulaştırıldı.

Dünyada böyle yazılıp böyle yayılan başka bir eser yoktur.

Nur Risaleleri, dışarıda hemen elle yazılarak çoğaltıldı ve civara dağıtıldı. Okuyanlar, dinleyenler, yazanlar, dağıtanlar, bir nur ordusuydu artık... Her türlü baskı ve dayatmaya rağ­men, sayıları ve kaliteleri gittikçe arttı.

Böyle bir eğitim seferberliği dünyanın hiçbir yerinde ya­şanmamıştı. Kitabın, okumanın, yazmanın, dinlemenin kar­şılığı, dayak, baskın, mahkeme ve hapishaneydi.

Ama bu acı mükâfata (!) karşılık, kimse vazgeçmedi Nur­lardan... Bediüzzaman’ın sesi, hasret kalınan bir ana sesi gibi çekti gariban Anadolu halkını...

Mahkemelerin verdiği beraat kararları da işe yaramadı. Çünkü hukukun üstünde işleyen bir zulüm vardı. Ama kar­şılarında da yılmayan, yorulmayan ve asla pes etmeyen bir iman aşkı ve şevki...

Bütün itham ve iftiralar boşlukta kaldı. Fakat Bediüzza­man bir türlü hürriyetine kavuşamadı. Artık o, iç dünyasının hür havasına razıydı. Gelecek nesillerin imanla­rını korumaya ve kurtarmaya vesile olacak eserlerinin ver­diği sevinçle müs­terihti.

Mademki Nur Risaleleri gönül tellerini titretmeye baş­la­dı, o hâlde “Bütün haklarım helâl olsun!” diyerek, bir asra yaklaşan ömrünün nasıl bir örtülü galibiyetle geçtiğini de göstermiş oldu.

“Bir Said değil, bin Said feda olsun!” dediği iman ve ahlâk da­vası, Anadolu’dan başlayarak bütün dünyayı nurlandır­ma­ya başladı.

Bu büyük mazhariyetin sahibi, bütün haklarını helâl ede­rek, “elveda” diyordu dünyaya...

Almaya zaten hiç talip olmamıştı, vereceklerini ise bütü­nüyle vermişti.

O hâlde, kabrinin yeri bile bilinmemeliydi. Sağlığında ol­duğu gibi, vefatından sonra da ziyaret istemiyordu.

“Baki hakikatler, fâni şahıslarla bağlanmamalı” idi...

Fatiha ise, adres istemezdi.

Onu sevenlere, ziyaret etmek ve dinlemek isteyenlere ise, kapısı kıyamete kadar açıktı: Kendisi yerine konuşan eserle­rine bakacaklardı.

“Ben eserimdeyim. Hayatımın gayesi ve neticesi yazdıkla­rımda... Onlara istifade niyetiyle bakan, beni görmüş ve dinlemiş gibidir.” diyen nur ve şefkat kaynağı, böylece hiz­metinin hududunu şahsıyla sınırlamamış, alabildiğine ge­nişletmiş oluyordu.

* * *

Aradan yıllar geçti.

Ölümü, hayatından fazla hizmet etti. Nurlu eserleri, kur­tarmaya devam ediyor.

Ne mutlu, imanının derinliğine erenlere, ihlâsının sarsıl­mazlığını yakalayanlara ve anne yüreklerindekinden daha yoğun olan şefkatini fark edenlere...

Bu güzelliklere, bütün insanlık muhtaç, çok muhtaç...

Şükür ki, arayanın bulacağı, bulanların şefkate kanacağı bir gönül var ve hâlâ taptaze yaşıyor...

"Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak" eserinden alınmıştır.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...