YAVUZ BAHADIROĞLU

İstanbul İlim Kültür Vakfı tarafından İstanbul’da tertiplenen “Risale-i Nur Işığında Küreselleşme ve Ahlâk” konulu uluslararası sempozyumun ardından, zihnim Risale-i Nur ve Bediüzzaman'a daha fazla yoğunlaştı.

Düşündüm ki, bazı faniler talihsizdir: Doğar, yaşar ve hem fikri hem de fiziki anlamda ölürler: Kainatta hiçbir iz bırakmazlar: Bu tümden ölümdür!.. Bazı talihli faniler ise fiziken ölürken, fikren yeniden dirilişi yaşarlar: Bu da ebedileşmektir.

Bediüzzaman, hiç kuşkusuz, ebediyeti yaşayan talihli insanlardan biridir. Altı bin sayfalık koca bir kütüphane oluşturan eserlerindeki orijinal fikir ve düşünceleriyle, tıpkı diğer mütefekkirler ve müfessirler gibi, ebediyeti yaşıyor.

Sonsuzu yaşarken sonsuzda yaşamaktır bu.

* * *

Bediüzzaman hem fikir adamıdır, hem bilim adamı hem de aksiyon adamı: Ve tabii ki bir eğitimcidir.

İdeolojik dogmaların, ya da tarihsel kinlerin penceresinden hayata bakıp nefret saçanlara, daha huzurlu bir dünyanın yolunu gösteriyor, ancak iman eksenli paylaşımcı bir anlayış içinde barışa, huzura ve saadete ulaşılabileceğini söylüyordu.

Bunun için de, öncelikle Batı felsefesinin ayrıştırdığı ilimle dini yeniden uzlaştırmaya ihtiyaç vardı. Çünkü din ilimleri aklın nuru, fen ilimleri kalbin ışığıydı, bunların bütünleşmesinden hakikat ortaya çıkacaktı.

Mutlakıyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak, tüm ülkeyi, hattâ dünyayı, “Medresetü’z Zehra” adını verdiği okullar zinciriyle donatmaya çalıştı. Bu okullarda din ilimleriyle fen ilimleri birlikte okutulacak, beyinler ve yürekler aynı anda beslenecekti.

İstediği okullar, çeşitli sebeplerden ötürü kurulamayınca, inanç ve düşüncelerini kitaplaştırarak bizzat kendisi okullaştı. Bugün bu okullarda milyonlarca “talebe” okuyor.

Özetle, Bediüzzaman, tüm insanlığa sevginin, barışın, dostluğun ve karşılıklı hoşgörü ile çerçevelenmiş bir diyalog atmosferinde olgunlaşacak zihinlerle hayatı paylaşmanın tadını sunuyor.

Vatan-Millet sevdalısı olduğu ve bölücülüğün hiç bir türüne asla müsamaha göstermediği, asla cevaz vermediği halde, zaman zaman "vatan-millet düşmanı bir bölücü" muamelesi gördü. Kitapları yıllar boyu yasaklandı. Buna rağmen divletine küsmedi, kendisine en ağır zulümleri reva gören resmî görevlilere bile hakkını helâl ettiğini söyledi.

Eserlerinde bugün için dahi çok taze, bâkir ve son derece ufuklu tespitler var. Bu tespitleri kamuoyumuza ulaştırmanın bir aydın mükellefiyeti olduğuna inanıyorum.

Akademisyenlerimize, yazarlarımıza, düşünce adamlarımıza, “haremlik-selamlık”, ya da “laiklik-şeriat” takıntısını aşmış dürüst medyamıza önemli görevler düşüyor.

Karar bizim: Bu eserleri ya peşin hükümlerimize hapsedeceğiz, ya da tüm duyduklarımızı aşıp bizzat eserleri keşfe çıkacağız.

Artık geçmişi kurcalamanın, geçmişe saplanıp kalmanın bir anlamı yok...

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sosyal, siyasal ekonomik ve etik problemler hepimizi rahatsız ediyor.

Bildiğiniz gibi, terör ve vurgun zirvelere çıkarken, uyuşturucu ortaokul sıralarına indi...

Bunlarla mücadele edebilmek için yeni donanımlara muhtacız. Risale-i Nur Külliyatı yeni bir donanımdır.

Feryadım da bu yüzdendir!

* İslam Dünyasını Gerileten Hastalıklar

Onun özellikle İslâm dünyasının geri kalmışlığı konusundaki tespit ve düşüncelerini bir kez daha hatırladım. Üstad, İslâm dünyasını ortaçağda tutan altı “hastalık”tan söz ediyor:

1. Ye'sin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi;

2. Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi (doğruluk, dürüstlük, samimiyetsiyasi hayattan çekilmesi);

3. Adâvete, muhabbet (kini, düşmanlığı, kavgayı sevmek);

4. Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek;

5. Çeşit çeşit sarî (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdat (baskı);

6. Menfaat-ı şahsiyesine (şahsi menfaatine) hizmeti hasretmek (tüm emeğini, ve gayretini yalnız kendi çıkarı için kullanmak)

Üstad bu hastalıkları asrın başında tespit etmişti. Aradan geçen zaman hastalığı ortadan kaldırmadı, tam tersine, artırdı.

* Hâlâ içimizde “yeis” (ümitsizlik) kol geziyor: En iyi yaptığımız işlerden biri yakınmak... Yıllardır “yandık yıkıldık, mahvolduk” nutukları eşliğinde “kurtarıcı” bekliyoruz.

* Doğruluğu, dürüstlüğü, sadakatı, fedakârlığı önce siyasetten, sonra tüm hayattan çıkardık. Makyavel’in “Amaç için her araç meşrudur” anlayışı ihlâs ve samimiyetimizi kemirdi: (Bunun dünyaya yansıması savaş ve terör şeklinde oldu)

* Din-i İslâmın öğretisi içinde dostluğu, sevgiyi, müsamahayı, barışı seveceğimize kini, kavgayı, kısacası düşmanlığı sevdik. İdeolojik farklılıklarda envai çeşit kavgalar ürettik. Anlamsız kavgalarda tükendik ve tükettik.

* İslâm dünyası bugün bir birinden kopuk (hatta bir birine düşman) kamplarda kendini tüketirken, asıl düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor. Bu durumda kader öyle bir fetva veriyor ki, üçbuçuk eşkiyabaşı (İsrail) milyonlarca Müslüman'ı boğazlıyor.

* İslâm dünyası, hâlâ çeşitli ünvanlar kullanan halktan ve halkın imanından kopuk müstebit (baskıcı) diktatörler tarafından yönetiliyor. Bu da halkların işbirliğini önlüyor.

* Ve Osmanlıyı altıyüz sene ayakta tutan “infak-yardımlaşma” sırrı öldürüldü: Dindar Müslümanlar bile “Rab bana hep bana” diyor, dövizle, faizle, repo ile ilgilendiği kadar din kardeşleriyle ilgilenmiyor.

"Biz zarar vermiyoruz. Fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz diye özür beyan etmeyiniz” diyor Üstad Bediüzzaman, “bu özrünüz makbul değil. Tembelliğiniz ve 'nemelâzım' deyip çalışmamanız.. sizlere gayet büyük bir zarar ve haksızlıktır.. Onun için 'nemelâzım' deyip, kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil." (Hutbe-i Şamiye)

Zaman yakınma zamanı, ağlama zamanı değil, zaman yeni tespitler yakalayıp tedbirler alma zamanıdır. Bunun yolu ise Müslümanlaşmaktan geçer. (Ey mü’minler, iman ediniz!-Ayet meali)

Tarih gösterdi ki, Müslümanlar ne zaman dinlerini doğru anlamışlar, doğru yorumlamışlar ve ona sarılıp doğru yaşamışlarsa gelişmişler, büyümüşler, kalkınmışlar; ama ne zaman dinden uzaklaşmışlarsa, yanlış yorumlara sürüklenmişlerse, dini siyasete, yahut ticarete âlet etmeye başlamışlarsa gerilemişler, küçülmüşler, büzülmüşler ve yenilmişler. (Bediüzzaman’dan, anlam olarak)

* * *

Bediüzzaman’ın altı bin sayfayı tutan eserlerinde bugün için dahi çok taze, çok bâkir, orijinal ve son derece ufuklu tespitler var. Bunlara ulaşmamız ve bunları kamuoyuna ulaştırmamız sorumlu aydın mükellefiyetidir.

Bu anlamda, “Risale-i Nur Işığında Küreselleşme ve Ahlâk” konulu uluslararası sempozyumu düzenleyen İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nı kutluyorum.

Artık karar bizim: Bu eserleri ya peşin hükümlerimize hapsedeceğiz ya da tüm duyduklarımızı aşıp bizzat eserleri keşfe çıkacağız.

Ben birincisini seçiyor ve yeniden Bediüzzaman’ın rahle-i tedrisine diz çöküyorum.

* Medeniyetler Mukayesesi

Bediüzzaman Said Nursi, Batı Medeniyetinin beş esas temel üzerine oturduğunu söyler:

Birincisi: Kuvvet,
İkincisi: Menfaat,
Üçüncüsü: Cidal (savaş),
Dördüncüsü: Menfi milliyet (ırkçılık),
Beşincisi: Heva ve heves (eğlence)

Batı Medeniyetinin kuvvet, menfaat, savaş, ırkçılık, heva ve heves temellerine oturan ve "Hayat mücadeledir... Maksat her türlü vâsıtayı meşrû kılar" zorbalığının hayatı çekilmez yapan hali artık ortada...

Bediüzzaman'ın ifadesiyle "sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşi şu medeniyet-i habise" (lütfen bir sözlük edinin ve kelimeleri öğrenmeye çalışın, böylece kelime dağarcığınıza yeni bir şeyler eklenirken, bir yandan da dedelerinizin lisanına âşina olun) insanlığın mutluluğunu temin hülyasına, insanlığı kurban etmiş; çevreyi bozmuş, kâinatın dengesiyle oynayıp ozon tabakasını dahi delmiştir, ama "beşeriyetin yüzde seksenini meşakkate, şekavete [bedbahtlık] atmış"tır...

Üstelik maddî refahın yanısıra mânevî tatmin, huzur ve saâdeti sağlayamamıştır.

Bugün içki, uyuşturucu, terör, intihar, boşanma gibi mutsuzluk göstergesi sayılan hadiselerin en yoğun biçimde yaşandığı ülkeler, maddî refahın zirvesinde bulunan ülkelerdir. Bunu göre göre, bizim gibi az gelişmiş Müslüman ülkelerin gelişmiş Avrupa ülkelerine özenmeleri ve “medeniyet-i ha-zıranın=Batı Medeniyeti)” seyyiatlarına [günahlarına] da talip olmaları ne büyük gaflettir.

Alternatif mi yok? Bir yandan teknolojik gelişmeyi temin ederken, öte yandan, zemin yüzünü ahlâksızlık gibi pislikler-den temizleyip barışı sağlayacak ve insanlara insanlıktaki lezzeti tattıracak vahiy "Vahiy Medeniyeti" ne güne duruyor?

Bediüzzaman, Batı Medeniyetinin beş menfî esasına mukabil Vahiy Medeniyeti'nin beş müsbet esasını gösterir:

1. Hak, (Kuvvet yerine)

2. Fazilet, (Menfaat yerine)

3. Dinî, vatanî birlik-beraberlik, (ırkçılık yerine)

4. Yardımlaşma, (kavga ve savaş yerine)

5. Hüdâ (Heva ve hevesin yerine)

"Medeniyet-i hâzıranın [Batı medeniyetinin] inkışâından [havanın açılması hali, ayazlama] inkişaf edecektir" diyen Bediüzzaman, Vahiy Medeniyetinin beş müspet esasını açıklamaya ve Batı Medeniyetinin esaslarıyla kıyaslamaya geçer:

"Nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, (sonucu) adâlet ve tevazündür [Muvazene].

“Hedef de menfaat yerine fazlettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür [cazibe], Cihet-ül-vahdet [birlik-beraberlik yönü] de unsuriyet-i milliyet [ırkçılık] yerine; râbıta-i dinî, [din birliği] vatanî, [vatan birliği], sınıfidir [sınıf-meslek-meşrep birliği] ki, şe'ni, samimî uhuvvet [kardeşlik] ve müsalemet [barış içinde] ve hâricin tecavüzüne [dış saldırılara] karşı yalnız tedafü'dür [savunma]...

“Hayatta düstûru cidal [savaş] yerine düsturu teâvündür [yardımlaşma] ki; şe'ni, ittihad ve tesanüttür [birlik–beraberlik]...

"Hevâ yerine hudâdır [doğru yol gösterme] ki; şe'ni, insaniyeten terakki [gelişme] ve rühen tekâmüldür [olgunlaşma]. Hevâyı tahdid eder [nefsin arzularını sınırlandırır], nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline [kolaylaştırma] bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder." (Tarihçe-i Hayat, 117)

Bediüzzaman'a göre, işte bu medeniyet bütün insanlığa, hiç olmazsa ekseriyetine saadet olacak. Zemin yüzünü pisliklerden temizleyerek barışı sağlayacak. Çünkü yardım, şefkat, fazilet ve hak düsturları barışın, kuvvet, menfaat, bencillik gibi zorbalıklar terörle savaşın temellerini örer.

Zindanda Hicran

Afyon Ceza Evi… Altmış kişilik koğuşta tek başına bir ebediyet sırrı… Duvarlar sulusepken karı çektiğinden sırılsıklam. Demir parmaklı pencerenin camı, parmak kalınlığında buz… Altında ince bir yatak, üstünde tek battaniye… Rüyaları bile üşütecek kadar soğuk, acımasız bir dünya bu. Bu dünyada ağaç yok, çiçek yok, güneş yok; kısacası hayat yoktur. Sadece yasakların soğuktan beter baskısı var.

En başta Bediüzzaman’la görüşmek, konuşmak, avludan selamlaşmak yasak!

Ona mektupla ulaşmaya çalışmak yasak!

Battaniye vermeyi, koğuşuna soba-mangal kurmayı teklif etmek bile yasak!

Arada bir bahçeye çıkarılan mahkumlar pencereye bakıp iç çekiyor, bazıları temenna çakıyor diye, koğuşunun tek penceresi de tahtalarla kapatılıyor… O ise bütün bunlara ilgisiz. Bulduğu her şeye “tevhit akidesi”ni yazıyor.

“Gözümüzle görüyoruz ki, zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde her bir baharda yüz bin nevi nebatatın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulatlarını ayrı ayrı hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizamla kaldırıp iki yüz bin nevi hayvanatına ondan erzak ve tayinatı –rahmet ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarına göre tevzî eden hadsiz kudret ve ilim sahibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufatı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîm’i ve Malik-i Rahim’i tanımayan, bu zemini, ahmak sofestailer gibi mahsulâtıyla inkâr etmeye mecbur olur.”

Öyle bir cihat ki, insana, kalemi biter de yalnızlığı hâlâ sürerse, kanıyla yazmayı deneyeceğini düşündürüyor: Kanını mürekkep, derisini kâğıt yerine kullanacağını…

“Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil, bin Said feda olsun… Yirmi sekiz senedir çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin hepsine hakkımı helâl ettim.”

Her nasılsa o yalnızlıktan alınıp tıraşa götürüldüğü gün, genç talebelerinden öğretmen Mustafa Sungur, adımlarını sürüye sürüye sokuluyor yanına. Üstad'ının aynadaki süzgün çehresine bakıp salıyor gözyaşlarını. Önüne diz çökememek, el öpememek ve dilediği gibi hıçkıra hıçkıra ağlayamamak, en büyük işkence. Yüreği bin parçaya bölünüyor…

“Ağlama keçeli,” diyor Üstad, “ben iyiyim. Sadece kağıt lâzım.”

Derin bir soluk aldıktan sonra vasiyetini yapıyor:

“Belki hayatta kalmayacağım. Bütün mevcudiyetim, vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğruna feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar…

Sungur bu görüşmenin bedelini en ağır şekilde ödeyecek, falakaya yatırılıp ayakları yüreği gibi paramparça olana kadar dövülecektir.

Sürgün

Koyu sis, kâbus gibiydi. Bütün soğukluğu ve ürkütücülüğü ile Eğridir Gölü’nün üstüne çökmüştü. Abandıkça abanıyor, hava soğudukça soğuyordu.

Güneş, kara bulutların tuzağına düşmüştü. Kara bulutlar, güneşin yalnız sıcağını değil, ışığını da yutmuştu. Eğridir Gölü, gün ortasında geceyi yaşıyordu.

Büyücek bir kayık, sisin böğrüne saplıydı. İki kayıkçıdan biri yelken kullanırken, diğeri uzun bir sırıkla buzları kırmaya çalışıyor, kayığa keder yolunu açıyordu.

Elleri üşümüştü. Jandarmaların tehdit kokan ısrarına uğramasa, bu havada asla yola çıkmazdı. Ama jandarmalar aceleciydi. Söylediklerine göre, sürgünü bu gün Barla’ya teslim etmeliydiler.

Kayıkçı, orta yaşlı sürgüne bakmış, gözlerindeki sevgi buğusunda yüreği ılımış, jandarmalardan gencecik olanına sormuştu:

“Kim bu?”

Gencecik jandarma, hürmet duruşundaydı. Sürgünden bahsederken sesi titriyor, kelimeler bir sevgi yumağında çözülüyordu:

“Çok eyi bilmiyorum emme, derin hoca.” demişti, “galiba Angara’ya kafa tutmuş.”

Sonra başını iki yana sallamış, can sıkıntısından tüfeğinin mekanizmasıyla oynayarak sözlerini tamamlamıştı:

“Neme lâzım, melâike gibi adam…”

Son söz saplanıvermişti kayıkçının yüreğine; saplanıverip yüreğini sızlatmıştı. Kayığını hazırlarken hayıflanıyor, duyulur da başına iş açılır diye korktuğundan, hazin hazin mırıldanıyordu:

“Melâike gibi adamlar, derin hoca efendiler de sürüldüğüne göre dünyanın çivisi çıktı demektir…”

Üşüyen ellerini ağzına götürüp nefesiyle ısıtırken, dönüp sürgüne bir daha baktı. Sis perdesinin aralığından görebildiği kadarıyla sürgünden çok bir kumandana benziyordu. Gözleri uzaklardaydı. Yoğun sisin ötelerine bakıyordu. Öteleri görüyor, ötelerden müjdeler alıyor gibiydi. Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı. Biraz acı, galiba bir hayli de alaycı… İki jandarmanın arasında değil de, sanki arzın şahikasında oturuyordu. Oturuşunda izzet, sessizliğinde çığlıklar saklıydı. Her an yerinden fırlayabilir, “Beni serbest bırakınız, elbirliğiyle vatanın selâmetine çalışalım.” diye bağırabilirdi.

Dudaklarındaki kıpırtılar dua mıydı, beddua mıydı kayıkçı bir süre kestiremedi. “Dua olmalı” diye düşündü sonra; bedduayı şu izzetli oturuşun, şu sisin ötelerini gören bakışın sahibine yakıştıramamıştı.

Kayığa binerken elinde gördüğü çıkın yanı başında duruyordu. Gencecik jandarmanın söylediğine göre “Hazretin bütün serveti bundan ibaret”ti. Bütün serveti bundan ibaretse, dünyası küçücük bir çıkına sığmışsa, nasıl bir gizli hesabın muhasebesinde sürgüne gönderiliyordu? Dünyasını bir çıkına sığdırmış olanların veremeyecekleri hesap mı olurdu?

Düşündükçe kendine kızdı. İnsanları sürmek, hatta asmak için bahane mi yoktu ki?... Devir değişmişti. Devirle birlikte “makbul insan” sayılmanın şartları da değişmişti. Hayatı İlâhî emir ve nehiy esaslarında şekillendirmek ve dürüst, namuslu, vatansever olmak, “makbul insan” sayılmak için yetmiyordu. Önce boyun bükmeli, hulûs çekilmeliydi. Bunu yapmayanlar jandarmanın dediği gibi “melâike gibi” de olsalar, akıbetleri en azından sürgündü.

Dünyanın çivisi kötü çıkmıştı yerinden. Cepheden cepheye, ölümden ölüme koşan milletin mübarek kanıyla yazdığı istiklâl fermanı, bir idam fermanı gibi mukaddeslerinin boynuna geçirilmişti. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlardı. Şu sürgün de doğru söyleyenlerdendi mutlaka. Jandarmanın referansı olmasa bile kayıkçı bu neticeye varacaktı. “Melâike gibi adam” diye düşünecekti. Yüreği sevginin ılıklığında vuracak, sürgünü vicdanında suçsuz ilân edecekti. Elinde delili yoktu. Ama duygularına güveniyordu. Bu sürgünün kötü bir şey yapması imkânsızdı. Haksızlığa uğramış olmalıydı.

Kayık sis perdesini delerek sahile rampalayınca sürgün doğruldu. Tam o sırada kayığın burnu kumsalla kucaklaşmış, bir sarsıntı olmuştu. Kalkmaya davranan jandarmalar, boş bulunup güverteye yuvarlandılar. Baş taraftaki kayıkçı bile elindeki sırıkla kendini zar zor dengeleyebildi. Fakat sürgün kımıldamamıştı bile. Dimdik ayaktaydı ve sanki dünyaya meydan okuyordu. O duruşuyla da sanki kükrüyordu.

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin,

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten…”

Sürgünü birden yanında görünce toparlandı. Farkında olmadan ellerini önüne bağlamıştı. Yalnız kulaklarıyla değil, ruhuyla da sürgünü dinliyordu.

“Kardeşim, size zahmet oldu, hakkınızı helâl ediniz.”

Şaşkınlıktan ağzı tutuştu, dili yandı. Ne söyleyeceğini kestiremeyerek öylece bakakaldı sürgüne. Sürgün kayıktan indi. İki jandarmanın arasında tepeye doğruldu. Çıkınını bir değneğin ucuna asmış, omuzuna atmıştı. Ayağında yün çoraplar ve lastik ayakkabılar vardı. Tepeye değil de sonsuzluğa yürüyordu. Sonsuzlukta bekayı bulmaya, alıp getirmeye gidiyordu.

Sis perdesinde yitene kadar arkasından baktı. Gözleri yandı, yaşlandı. Arkadaşının hayretine omuz silkti.

“Helâl olsun” dedi, “hakkım geçtiyse helâl olsun. Ya senin haklarını gasp edenler?..”

Dönüş yolunda yalpalayan tekneye kızıyor, yelkenin ipini kaçıran arkadaşına bağırıyor, şuuruna düşen merakı yüzünden hırçınlaşıyor, beyninin kıvrımlarında soru işaretleri dolaşıyordu:

Kimdi bu adam, neden sürülmüştü, nereliydi, ne kadar kalacaktı öğrenmek istiyordu...

"Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak" eserinden alınmıştır.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...