"Tevessül" konusundaki iddialara cevap verir misiniz? "Allah’tan başka kimsenin himmet ve yardım etmesinin mümkün olmadığı" hususunda ne dersiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

- Ehl-i sünnet alimlerine göre, vefatından sonra da Peygamber Efendimizden ve yolunu hakkıyla takip eden salih kimseden himmet beklemek, onu duasına şefaatçı yapmak caizdir. Alimler tevessül konusunda hakkında kitaplar yazmışlardır.

- Mümin olduğu halde, bir kimsenin “Allah gibi ben de hastalara şifa veririm, ben de insanları hasta edebilirim, ben de onların rızkını verebilirim.” türünden bir nane yemesi mümkün müdür?

Fakat sebepler dairesinde bu konularda tasarruf etmekte ne gibi bir mahzur vardır?

Hz. Îsâ’nın şu sözleri bu söylediklerimizi doğrulamaktadır:

“Size Rabbiniz tarafından bir mûcizeyle gönderildim: Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Keza ben anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim. Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır.”(Âl-i İmran Suresi, 3/48).

- Bütün bu ayette -hâşâ- tevhid akidesine aykırı bir şey aramak mümkün mü? Bize göre hayatta olan bir adamın elinden su içmek, tevhid itikadına aykırı olmadığı gibi, ölmüş bir velinin elinden su içmek de şirk olamaz. Çünkü ne sağların ne de ölülerin hiçbirisi yaratmaya kadir değildir. Allah’ın izni olmadan bir çöpü bile kaldıramazlar. Bu mananın hâkim olduğu bir gönülde şirk aramak çok çirkin bir suizandır.

- Nitekim peygamberler dâhil her insan başkasının yardımına başvurmuş ve başvurmaktadır. Ve bu yardımlaşma, asla Allah’ın hükümranlığına, hâkimiyetine bir müdahale manasına gelmez. Hayattaki insanların bu gibi tasarrufları bir şirk olmadığı gibi, ölmüş bir velinin -Allah’ın inayetiyle- yardımda bulunması da bir şirk olarak değerlendirmek doğru değildir. Zira sebepler dairesinde yapılan binlerce iş vardır ki, hiç bir akıl sahibi onları şirk olarak kabul etmez. Bir doktora gitmek Allah’ın yaratıcılığına ve idaresine aykırı olmadığı gibi, bir velinin de Allah’ın izin ve inayetiyle tasarrufta bulunması, tevhid hakikatine aykırı değildir. Çünkü velilerin bu tasarrufları da sadece sebepler dairesinde sözlü veya fiilî duadan ibarettir.

- Selefîcî kardeşlerimizin bir aldanması da ölü ile diri olanları ayırmalarıdır. Onlara göre, hayatta iken birinin vesile kılınması caizdir, fakat öldükten sonra vesile kılınması ise şirktir. Oysa diri olanlarda zahiren görülen bir güç olduğu için onların vesile kılınması şirke daha müsait zannedilebilir. Kaldı ki, “Allah yolunda ölenleri ölü sanmayın, onlar diridir” mealindeki ayette ifade edildiği gibi, şehitler diridir. Peygamberler de diridir çünkü onlar şehitlerden çok üstündür. Şehitlik bir nevi velayettir. Şehitlerden daha üstün mertebede olan veliler de vardır. Kur’an’da şehitlerin özelikle söz konusu edilmesi, onların kendilerini ölü bilmeyecek derecede Berzah âleminde bir hayata mazhar olmalarındadır. Yoksa bütün ölüler diridir, çünkü asıl olan ruhtur ve o da zaten -Allah’ın izin ve inayetiyle- bâkidir.

- İslam inancına göre, ölüm hiçlik değil, yokluk değil, sadece bir yer değiştirmektir, bu fani hayattan bakî bir hayata kavuşmaktır. Durum böyle olunca, ölüp öbür hayata geçmiş olan bir kimsenin ilk hayatı ile ikinci hayatı arasında ne fark var ki? Şimdi Allah için düşünelim; bizim çok sevdiğimiz bir yakınımız, sadece dünya hayatında iken mi hatırını sayıyoruz? Vefatından sonra artık gözümüzde değersiz bir varlık mı olmaktadır? Bunu hangi vicdan kabul eder? Peki, Allah’ın en sevdiği elçisi Hz. Muhammed’i dünya hayatında iken –deyim yerindeyse- yere-göğe sığdırmazken, vefatından sonra onun üzerine çizgi çekmesi, vefat etti diye bütün bütün değerden düşürmesi, adeta en büyük dostunu en âdi bir konuma sokması mümkün müdür? Kaldı ki, ölümle insanlar Allah’ın huzuruna varıyorlar, daha da yakınlaşıyorlar. Nitekim Kur’an’da Rabbimiz sık sık “bana döneceksiniz” diye buyuruyor.

- İbn Mesud’dan nakledildiğine göre Resulullah(a.s.m) şöyle buyurdu:

“...hayatım sizin için hayırlıdır, siz (istediğiniz konuda benimle) konuşabiliyorsunuz ve size gereken cevaplar veriliyor. Ölümüm de sizin için hayırlıdır; çünkü amelleriniz bana arz edilir; güzel amellerinizden ötürü Allah’a hamdederim, kötü amellerinizden dolayı da sizin için Allah’tan aff dilerim.”

Hafız Heysemî, Bezzar’ın rivayet ettiği bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir. (bk. Zevaid, 9/24). Hadiste diğer ifadeler bir yana “kötü amellerinizden dolayı da sizin için Allah’tan af dilerim” ifadesi, çok açık bir şekilde Hz. Peygamberin vefatından sonra da tasarrufunun var olduğunu göstermektedir. Zaten peygamberlerin veya velilerin tasarrufları bir şefaat, bir dua ve benzeri yalvarışlardır.

- Bir Arabînin konumuzla alakalı kıssası el-Utbî’den nakledilmiştir. Bu zat şöyle diyor:

“Ben Resulullah (a.s.m)’ın kabrinin yanında oturuyordum, Bir Arabî geldi ve şöyle dedi: ‘Ya Rasulellah! Ben Allah’tan şunları duydum: "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan af dileselerdi sen de resul olarak onların affedilmesini dileseydin elbette Allah’ı -tövbeleri kabul eden- pek merhametli bulacaklardı." Bu sebeple günahlarımın bağışlanması, seni Rabbimin katında şefaatçi yapmak için sana gelmiş bulunuyorum.” Daha sonra Resulullah’ı öven bir şiir söyledi ve dönüp gitti. O gittikten sonra gözlerime uyku bastı, rüyamda Resulullah (asm)’ı gördüm, bana şöyle emretti. “Ya Utbî! Git Arabîye ulaş ve Allah’ın kendisini bağışladığını müjdele.”(bk. İbn Kesir, alakalı ayetin tefsir; Nevevî, el-Mecmu’, 8/274).

- Hz. Ömer anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Âdem hata işlediği zaman; ‘Ya Rabbi! Muhammed’in hakkı için beni affetmeni istiyorum’ diye yalvardı.”

Hadisi, Beyhakî, Taberanî, Hakim rivayet etmiştir. (bk. Hâkim, Mustedrek, II/615; Yususf Nebhanî, Hucetullahi ale’l-âlemin, s. 210).

- Said b. Mensur’un bildirdiğine göre, Halid b. Velid şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (a.s.m) umre yaptığı sırada başını tıraş etti. İnsanlar onun saçını almak için birbirine yarışmaya başladılar. Ben herkesten önce onun perçeminden kesilen saçı aldım ve şu takkemin içine koydum. Bu takke benimle olduğu her savaşta Allah bana zafer nasip etti.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 7/101).

- Hz. Halid’in bu davranış Ehl-i sünnetin görüşünü desteklemektedir. Sahabenin Resulullah’ın saçının-sakalının bereketinden istifade etmek, feyiz almak düşüncesiyle tıraş anında kesilen kıllarını saklamaları, Resulullah’ın(a.s.m) buna izin vermesi ve bugün İslam aleminde bunun binlerce yerde bulunması tevessülün doğruluğunun en açık belgesidir. Hz. Halid’in “Bu takke benimle olduğu her savaşta zafer bana nasip edildi/Allah bana zafer nasip etti” ifadesi, çok dikkatlice seçildiği ortadadır. Yani, demek istiyor ki, “Benim savaşlarda zafer kazanmam benim şahsî becerilerimden ötürü değildir. Bilakis Resulullah’ın (a.s.m) bendeki saçlarının bereketi hürmetine Allah bana zafer nasip etti...”

- Bu konuda muhalif görüşlere yer veren, bir ölüden “sen benim bu işimi yap..” gibi bir tevessül şeklini kesin olarak reddeden, onu şirk kabul eden Alusî, vefatından sonra da Resulullah’ı vesile kılmak ve “Allah’ım! Peygamberinin yüzsuyu hürmetine şu işimi yap” demekte bir mahzurun olmadığını söylemiştir. Alusi’ye göre, peygamberlerin dışındaki salih insanların vesile kılınmasında da bir beis yoktur. (bk. Alusî, Maide, 5/35. ayetin tefsiri)

İtiraz Edilen Kısım:

"Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufları ehl-i velâyetce kabûl edilen üç evliya-yı azîmenin en âzamı o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir."(1)

"(...) mematında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velâyet (...)"
(2)

"Hazret-i Ali (R.A.) o mûcizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (K.S.) o hârika keramet-i gaybiyesiyle sizlere, bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârâne teselli verip hizmetimizi mânen alkışlıyorlar."

"Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlasa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. (Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.)"
(3)

"(...) ruhânîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i mesâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl (...)"
(4)

"(...) Hattâ Seyyid-üş-şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş."(5)

İddia:

Nur Risaleleri’nde sarf edilen bu sözlere ancak "ilâh, ulûhiyet, ulûhiyet tevhidi ve şirk" konularını işleyen kitaplarla cevap verilebilir.

Şüphesiz ki; işleri evirip çevirmede, yönetmede, âlemlere tasarrufta yüce Allah’ın hiçbir şeriki (ortağı) yoktur. O, şöyle buyurur:

"Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin yöneticisidir."

İddiaya Cevap:

Sebepler dairesinde yapılan binlerce iş vardır ki, hiçbir akıl sahibi onları şirk olarak kabul etmez. Bir doktora gitmek Allah’ın yaratıcılığı ve yöneticiliğine aykırı olmadığı gibi, bir velinin de Allah’ın izin ve inayetiyle tasarrufta bulunması, tevhid hakikatine aykırı değildir. Çünkü velilerin bu tasarrufları da sadece sebepler dairesinde bir sözlü veya fiilî duadan ibarettir.

İddia:

"Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu ne de bir yardımcı vardır."

İddiaya Cevap:

Peygamberler dâhil, her insan başkasının yardımına başvurmuş ve başvurmaktadır. Ve bu yardımlaşma, asla Allah’ın hükümranlığına, hâkimiyetine bir müdahale manasına gelmez. Hayattaki insanların bu gibi tasarrufları bir şirk olmadığı gibi, ölmüş bir velinin -Allah’ın inayetiyle- yardımda bulunması da bir şirk olarak değerlendirmek doğru değildir.

İddia:

"Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye kadirdir."

"Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Yaşatan, öldüren odur. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."

"Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) onundur. O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü ve düzen vermiştir."

Bu mealde Kur'an’da pek çok ayet vardır.

İddiaya Cevap:

Bütün bu ayetlerde tevhit akidesine vurgu yapılmıştır. Bir adamın elinden su içmek bu tevhide aykırı olmadığı gibi, ölmüş bir velinin elinden su içmek de bir şirk olamaz. Bize göre, ne sağların ne de ölülerin hiçbirisi yaratmaya kadir değildir. Allah’ın izni olmadan bir çöpü bile kaldıramazlar. Bu mananın hâkim olduğu bir gönülde şirk aramak çok çirkin bir suizandır.

İddia:

Şah Veliyyullah şirki şöyle tanımlar:

Şirk, Allah’a mahsus olan sıfatlardan herhangi birini, münezzeh ve yüce Allah’tan başkasına isnat etmektir. Bu sıfatlar KÜN FE YEKÛN ("ol" der olur) ile tabir edilen irade ile âlemde tasarruf etmek, yahut hastaya şifa icadı, rızkını daraltacak yahut öfke sebebiyle onu hasta yapacak, yahut bedbaht edecek derecede bir şahsa lânet etme ve gücenme, öfkelenme, yahut bir şahsa rızkını genişletecek, bedenine sağlık verecek, kendini mes'ut kılacak derecede rahmet etmek gibi sıfatlardır.

İddiaya Cevap:

Bir kişinin, mümin olduğu halde, “Allah gibi ben de hastalara şifa veririm, ben de insanlara hasta edebilirim, ben de onların rızkını verebilirim” türünden bir iddiada bulunması mümkün müdür? Fakat sebepler dairesinde bu konularda tasarruf etmekte ne gibi bir mahzur vardır?

- Kur'an-ı Kerim'de geçen Hz. Îsâ (as)’ın şu sözleri bu söylediklerimizi doğrulamaktadır:

“Size Rabbiniz tarafından bir mûcizeyle gönderildim: Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Keza ben anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim. Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır.”(Âl-i İmran, 3/48).

İddia:

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratan odur. 'Ol' dediği gün, oluverir. Sözü haktır. (...)"

"Biz bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sadece ona 'ol' dememizdir, derhâl oluverir."

"Bir işi yapmak istedi mi ona sadece 'ol' der, (o da) olur."

Öldükten sonra peygamberlerin bile, ümmetleri üzerinde herhangi bir tasarrufları söz konusu değildir. Hiçbir ortağı olmayan yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

"Allah, elçileri toplayacağı gün: 'Size ne cevap verildi?' der. 'Bizim bilgimiz yok, gizlileri bilen yalnız sensin.' derler."

Görüldüğü gibi vefat ettikten sonra ulu’l-azm peygamberlerin bile, ümmetlerinin murakabesi ile ilgili durumları böyleyken, Nur Risaleleri’nde ise değil peygamberler, evliya bile öldükten sonra murakıp ve mutasarrıflığa devam ettirilmiştir.

İddiaya Cevap:

Yukarıda söz konusu edilen hiçbir ayet, öldükten sonra peygamberlerin veya velilerin herhangi bir tasarruflarının olmayacağına dair bir ifade barındırmamaktadır.

İbn Mesud’dan nakledildiğine göre Resulullah (a.s.m) şöyle buyurdu:

“... hayatım sizin için hayırlıdır, siz (istediğiniz konuda benimle) konuşabiliyorsunuz ve size gereken cevaplar veriliyor. Ölümüm de sizin için hayırlıdır; çünkü amelleriniz bana arz edilir; güzel amellerinizden ötürü Allah’a hamdederim, kötü amellerinizden dolayı da sizin için Allah’tan aff dilerim.”

Hafız Heysemî, Bezzar’ın rivayet ettiği bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir.(bk. Zevaid, 9/24). Hadiste diğer ifadeler bir yana “kötü amellerinizden dolayı da sizin için Allah’tan aff dilerim” ifadesi, çok açık bir şekilde Hz. Peygamber (asv)’in vefatından sonra da tasarrufunun var olduğunu göstermektedir. Zaten peygamberlerin veya velilerin tasarrufları bir şefaat, bir dua ve benzeri yalvarışlardır.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesini dikkatle okumak gerekir:

“Gavs-ı Âzam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs'ın hususî İsm-i Âzamı, 'Yâ Hayy' olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur, Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü'l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs'tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne'l-evliya meşhur olmuştur.”(6).

Bu zatların tasarruflarının - Beyne'l-evliya meşhur” olduğunu görmek için bk. Nefahatu’l-Üns, s.984.

- Hz. Ömer (ra)’in İranlılarla / Sasanîlerle savaşan komutanına minberden seslenerek “Ey Sariye, sırtını dağa ver öyle savaş!” demesi, bir manevî tasarruf değil mi? Şimdi buna -hâşâ- şirk mi diyeceğiz?

İddia:

Allah Tealâ şöyle buyurur:

"Ancak işitenler (çağrıya) icabet eder. Ölülere gelince; Allah onları diriltir, sonra ona döndürülürler."

"Allah’tan başka yalvardıkları hiçbir şey yaratamazlar, zaten kendileri yaratılmışlardır. Onlar ölüdürler; diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler."

Mevdudî bu ayetin tefsirinde der ki:

Burada insanların koştukları ortakları reddederken kullanılan kelimeler, bunların melekler, cinler, şeytan veya putlar değil; ölmüş peygamberler, azizler, şehitler, ulu ve olağanüstü insanlar olduklarını göstermektedir. Melekler ve şeytanlar diridirler, o hâlde "onlar ölüdürler, diri değil" ifadesi onlar için geçerli değildir. "Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler" ifadesinin taştan, tahtadan yapılmış putlar için kullanılmış olması da söz konusu değildir. "İslâm öncesi Arabistan’da bu tür soyut ilâh kavramının olmadığı" gibi bir itiraz, itiraz eden kişinin o dönem konusunda tarih bilgisinin eksikliğini gösterir. O dönemde Arabistan’da peygamberlere, azizlere kutsiyet atfeden Yahudilerin ve Hıristiyanların bulunduğu bilinmektedir. Arap müşriklerinin taptığı ilâhların çoğunun insan olduğu ve öldükten sonra putlarının yapıldığı da bir gerçektir. İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre "Ved, Suva, Yeğus, Ye’uk ve Nasr büyük insanlardı, kendilerinden sonra gelen insanlar onları ilâh edindi." Hz. Aişe (r.anhâ)’den rivayet edilen diğer bir hadise göre ise; Asaf ve Naile adlı putlar birer insandı. Lât, Menat ve Uzza ile ilgili de buna benzer hadisler vardır.

Esasen, insanların ilâh edindiği şeye dua etmesine, ondan yardım dilemesine sebep olan düşünce, şüphesiz ki onun tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu haricinde bir kuvvete malik olduğunu kabul etmeye götüren düşüncedir.

İddiaya Cevap:

Bu hadis rivayetlerinin buraya alınması, konuyla hiçbir münasebeti yoktur. Bu rivayetlerin özeti şudur: Bazı putların -Hz. Nuh (as) devrinde olduğu gibi- önce salih olan kimselere duyulan saygı haddi aşıp aşırılığa kaçınca, zamanla cahil nesiller tarafından kabirleri ve daha sonra da dikilen heykelleri birer put haline gelmiştir. Bu bilgiler sadece Mevdudî tefsirinde değil, alakalı ayeti tefsir eden tefsirlerin büyük çoğunluğunda yer almıştır.

Fakat bu açık şirk konusunu müminlere, özellikle tahkikî imanı ders vermeyi gaye edinen bir esere ve onun mensuplarına mal etmeye çalışmak, çok şaibeli bir cinnettir.

İddia:

Ayet ve hadisler, Nur Risaleleri’nde "Cenab-ı Hakk’ın, ruhları âlem-i ervahtan dünyaya gönderip beşer suretine temessül ettirmesi, hatta ölmüş evliyanın birçoğunun ruhlarını dünyaya cesed-i misaliyle göndermesi" şeklinde ifade edilen iddia konusunda da bizi aydınlatmaktadır. Yüce Allah, şehitler hakkında şöyle buyurur:

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, onlar diridirler. Rableri katında rızklanmaktadırlar."

Tirmizî, bu ayetin tefsirinde şu hadis-i şerifi nakleder:

Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan rivayet edilmiştir. O şöyle dedi:

Resulullah (s.a.v.) bir gün bana rastladı ve:

“Ya Cabir, neden seni düşünceli görüyorum?” buyurdular. Ben:

“Ey Allah’ın Resulü, babam şehit oldu, arkasında borç ve (bakılması gereken bir) aile bıraktı.” dedim. Resulullah (s.a.v.):


“Babanın Allah tarafından nasıl karşılandığını sana müjdeleyeyim mi?” buyurdu.

“Evet. Ya Resulullah", dedim. Buyurdu ki:

“Allah, hiç kimseyle perde arkasından olmaksızın konuşmamışken, babanla yüz yüze konuştu ve ona: İİste benden, vereyim!' buyurdu. O da: 'Ey Rabbim, senin yolunda ikinci kez öldürüleyim, beni dirilt!' dedi. Allah Tealâ: 'Ne var ki, onların (ölülerin) tekrar (dünyaya) dönemeyeceklerine dair benim sabık hükmüm vardır.' buyurdu. O da: 'Ya Rabbi, arkamda kalanlara bunu ulaştır!' dedi. Allah Tealâ da: 'Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma (...)' ayetini indirdi.”

İddiaya Cevap:

Bu ayet ve hadislerden çıkartılmak istenen delil, öldükten sonra kimsenin bir daha dünyaya gelmeyeceği hususudur. Yani öldükten sonra tekrar dünyaya gelip de yeniden bir dünya hayatını yaşamanın imkânsızlığı nazara verilmiştir. Nitekim Hz. Cabir: “Ey Rabbim, senin yolunda ikinci kez öldürüleyim, beni dirilt!" demiştir. Bunun manası şudur: Beni dünyaya gönder, tekrar bir savaşa katılayım ve senin yolunda yeniden şehit olayım. Diğer bütün ayet ve hadislerde “dünyaya geri gelmenin mümkün olmadığını” vurgulayan ifadeler, yeniden bir ömür verilip dünya hayatına dönüşle alakalıdır. Bu tarz bir dilek, tamamen yeni bir dünya hayatına dönüp, tekrar çoluk-çocuğa karışıp, daha ölmemiş insanlar gibi herkesin gözü önünde yeni bir dünya hayatını sürmeye, ikinci kez imtihana tabi tutulmaya yöneliktir. İmtihan bir defaya mahsus olduğuna ve ölülerin dirilip yeniden evlerine gelip yakınlarına karışması herkesin kafasını karıştıracağına göre, elbette böyle bir dönüş mümkün olmayacaktır.

Hâlbuki ruhların temessül yoluyla dünyaya gelip bazı veli zatlarla konuşma yapmaları binlerce vukuat ile sabit olduğu gibi, kabir / berzah hayatının varlığını bir kısım halis kullarına göstermesi ve onlar vasıtasıyla diğer kullarına da duyurması Allah’ın sonsuz rahmet, şefkat ve kereminin bir tezahürüdür. Vahiden sonra, rüyaların bu iletişimi sağlayacağına dair hadislerin ifade ettiği gerçek, ilham ve kerametler için de söz konusudur.

Denilebilir ki, insanlık camiasında vahyin kesilmesinden sonra, sadık rüyalar, ilhamlar o vahyin bir gölgesini, bir cilvesini devam ettirdiği gibi, velilerin kerametleri de peygamberlerin mucizelerinin birer gölgesi hükmünde onların bir cilvesini göstermektedir. Bu kerametlerin bir çeşidi de ruhanîlerle konuşup sohbet etmektir. Celaleddin Suyutî’nin yetmiş defa Hz. Peygamber (asv) ile -yakaza halinde- görüşmesi (Yusuf Nebhanî, el-Feth-ül Kebir, 1/7 Mukaddeme), büyük halife Ömer b. Abdulaziz’in (Tarihu’l- İslam, Ayın maddesi), İbrahim Et-Teymî’nin (Gazalî, İhya, 1/346) ve İmam Rabbanî’nin (Mektubat, 282. Mektup), bir nevi ruhanî hayat yaşayan Hz. Hızır ve Hz. İlyas ile -yakaza halinde- görüşmesi ve Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin kendisinden iki yüz yıl önce vefat etmiş Ebu Abdurrahman es-Sulemî gibi bir veliyle -yakaza halinde- görüşmesi (Fütûhat, 2/261), Bediüzzaman Hazretlerinin söylediklerini tasdik eden hâdiselerden sadece birkaçıdır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sekizinci Lem'a.

(2) bk. age.

(3) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.

(4) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

(5) bk. age., Birinci Mektup.

(6) bk. Barla Lahikası, (261. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

gumustay
yukarıda konularla ilgili iddia edenler Ayet Mealinin manasını saptırıyor diyebilirmiyiz. Ayet mealleri ayetin o konudaki en dar manasıdır. dolayısıyla hüküm çıkarırken arapça metninden ve arapça gramer ve kurallara hakim olmak gerekmezmi.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...