Block title
Block content

EŞREF EDİP FERGAN

 

Eşref Edip l882'de Serez'de dünyaya geldi. l97l sonlarında İstanbul'da vefat etti. Onu ilk ziyaretim, l965 yılında Cağaloğlu'ndaki yazıhane ve kütüphanesinde olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise Çarşıkapı'da Av. Bekir Berk Ağabeyimin yazıhanesinde kendilerini dinleme imkânı bulmuştum.

 1971'in Aralık ayında Mehmed Fırıncı Ağabeyle Eşref Edip'in ziyaretine gitmeye karar vermiştik. "Hemen gidelim" teklifime Fırıncı Ağabey, "Yarın gidelim" diye cevap vermişti. Kaderin bir tecellîsi olarak, "yarın" denen zamanda Eşref Edip Beyin Fatih Camiinde kılınan cenaze namazına gitmiştik.

Bediüzzaman o yıllarda Eşref Edib'in neşretmiş olduğu Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmıştı. Eşref Edip, İngiliz işgali yıllarında, Zeyrek'de bir evde toplanarak Bediüzzaman'dan komitecilik dersleri aldığını anlatırdı.

Bediüzzaman'la alâkalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risale-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (l952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (l963), Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil (l965).

Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve ittihad gazetelerinde Bediüzzaman'la alâkalı araştırma ve yazıları neşredilmiştir. Bunların en uzunu ve muhtevalısı 29 Aralık l965 ile 25 Mayıs l966 tarihleri arasında "Senatör Ahmed Yıldız Beyefendiye: İslâm Düşmanlarının Tertiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir" adı altında neşredilen yazıdır.

Ayrıca Bugün gazetesinde de "Bediüzzaman'ın Meçhul Kabri" adı altında uzunca bir yazı yazmıştı.

Eşref Edip merhum yarım asırdan fazla Türk basın hayatında hizmet etmiş bir kalem erbabıdır. ilk gazetesini l4 Ağustos l908 tarihinde Sırat-ı Müstakîm adıyla çıkarmıştı. O devrin ileri gelen İslâm ulemâsının çok nâdide eserleri, Sırat-ı Müstakîm'de neşredilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ile olan dostluklarının temeli o yıllara dayanır. Aralarındaki bu dostluk, Bediüzzaman'ın vefâtına kadar candan bir alâka ve samimiyetle devam etmiştir.

Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mektuplarında Eşref Edip'ten senâ ile bahseden kısımlar vardır. l958 senesinde Sebilürreşad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Bediüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği göndermişti:

"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,

"Aziz, muhterem, sıddık, envâr-ı İslâmiyeyi elli seneden beri neşreden, hakaik-i İslâmiyeyi ehl-i dalâlete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddî manevî bir hakikî kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!"

"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi münasebetiyle gayet samimî ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta olduğumdan, hattâ konuşmaya da iktidarım olmadığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. Onda Sebilürreşad'ın mahiyetini, hizmetini gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürreşad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiştir. Tarihçe-i Hayat Sebilürreşad'ın elinci sene-i devriyesine tam bir tebriknâme hükmündedir."

Duanıza muhtaç gayet hasta
Said Nursî

(Sebilürreşad, XII/277)

Sahabe imanı, İslâm celâdeti

Eşref Edip Sebilürreşad'ın l5. cildinin 356. sayısında "Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti" başlığı altında şunları yazıyordu:

"Ashâb-ı Kirâmdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe, Resûl-i Ekrem Efendimizin İslâma davet hakkında İran Şahına yazdığı mektubu götüren zattır. Şam fütûhatında Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü. Bizanslıların kaidelerine göre, esir düşen kimse evvelâ mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder, Hıristiyan dinine girer, ancak bu sayede kurtulurdu. Yoksa böyle yapmadığı takdirde, zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır, üzerine zeytin yağı dökülür, esir o ateş içine atılır, yakılırdı."

"Hz. Abdullah bin Huzeyfe, diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarının huzuruna getirildi. Hıristiyanlığı kabul etmesi teklif edildi. Kabul etmedi, şiddetle reddetti. Mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar, fakat muvaffak olamadı. Abdullah, Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi.

"Bunun üzerine âdet gereğince Hz.Abdullah, ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarı da orada hazırdı. Papazlar ve hükümdar, Hz. Abdullah'ın illâ Hıristiyan olmasını tekrar ileri sürdüler. Hz.Abdullah kemâl-i metanet ve şehametle reddetti. Nihayet ateş yakıldı. Hz. Abdullah ateşe atılacaktı. Ateş karşısında da yine  Müslüman olduğunu, 'Külhü vallahü ehad, Allahü's-Samed, Lemyelid ve lem yûled' diyerek bu bâtıl dine intisap etmeyeceğini söyledi.

"Değil beni' dedi, 'benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefâ etseniz, ateşte yaksanız, yine Abdullah hak yoldan dönmez. Allah yolunda, bir olan Hâlık-ı Zülcelâl yolunda kalır. Yalnız benim canım değil, binlerce Abdullah'ın canı Hak yolunda fedâ olsun.'

"Bizans hükümdarı ve papazları, bu İslâm, iman kuvvetini görünce hayret ettiler, yeni bir teklifte bulundular. Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler. Hz. Abdullah bunu da kabûl etmedi, reddetti. 'Ben bir Allah'a inanan bir Müslümanım. Bir haça tapanın elini öpmem' dedi. Kendisine pek çok mal, mülk ve servet vereceklerini söylediler. Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi.

"Bu derece iman, bu derece metanet ve celâlet, hükümdarı büsbütün hayrete düşürdü. Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu.

"Bu defa başka bir teklifte bulundu. Kendisinin alnını öpmek şartıyla, bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi. Seksen kadar Müslüman esir vardı. Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı:

"Benim hayatımın kıymeti yok. Hak yolunda ateşte yanarım, ölürüm. Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak. Bir putperestin alnını öpmek, bir Müslümana yakışmasa da, seksen Müslümanın hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.'

"Seksen Müslümanın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Esir Müslümanları beraberinde alarak Mekke'ye geldiler. Hz. Ömer bu mücahitleri, bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah'ı bizzat karşıladı ve Abdullah'a sarılarak elini öptü. O arada lâtife kabilinden bazıları, 'Bu zat bir putperestin alnını öptü, serbest oldu' dediler. Hz. Abdullah hemen cevap verdi: 'Evet, maalesef öyle oldu. Fakat seksen Müslümanın da hayatını kurtardım. Onları alıp ailelerine kavuşturdum.'

"Bu sözü üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk (r.a.) bir defa daha Hz. Abdullah'ın alnından öptü.

"Bu İslâm celâdet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz Asr-ı Saadet, Peygamberimizin Ashabı adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz. Bu bize merhum Said Nursî'nin esareti zamanında Moskof kumandanına karşı gösterdiği celâdet ve şehameti hatırlattı.

"Merhum Üstad, umumî harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hâdise cereyan etmişti. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!'

"Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor.

'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.'

"Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der:

"Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir."

"Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz' der ve idam hükmünü geri alır."

 İslâm şûrâsı

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devleti en buhranlı günlerini yaşar. Bu buhran günlerinde vatanımızın bağrından zirve şahsiyetler yükselmiştir. Bediüzzaman Said Nursî de bu zirve şahsiyetlerinden birisidir. O, memleketin temel dâvâları üzerine eğilmiş, ölümsüz prensip ve düsturlar takdim etmişti. Şüphesiz, onun bu düşüncelerinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm idi. Onun içindir ki, bu düşünceler tazeliğini korumaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî, bu düşüncelerinden birisini de, Eşref Edip merhumun neşrettiği Sebilürreşad gazetesinin 4 Mart l336-l2 Cemaziyelahir l338 (l922) tarihli 46l. sayısında dile getirmişti.

"Şûrâ-yı Meşihât-ı İslâmiye" başlıklı bu yazıyı Sebilürreşad Şöyle takdim ediyordu:

"Fâzıl-ı şehîr Bediüzzaman Said Kürdî Efendi Hazretlerinin mühim bir teklifi."

Bu mühim makaleyi, Eşref Edip daha sonraki yıllarda Sebilürreşad'ın l4. cildinin 350. sayfasında (Ağustos, l963) yeniden neşretmişti. Yazı, ikinci defa neşrinde "İlmî İslâm Şûrâsı" başlığıyla takdim ediliyordu:

"Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine temessük etmişse terakki etmiş, ne derece dinde zaaf göstermişse tedennî etmiştir. Başka din müntesipleri ise bunun aksinedir. Meselâ Hıristiyanlığın kuvvetli zamanında temeddün [medeniyet] hâsıl olmamıştır."

"Cumhur-u Enbiyânın şarkta bi'seti [çoğu peygamberlerin şarkta gelmesi] kader-i Ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyâtına din hâkimdir. Bugün İslâm dünyasındaki tezahürât da gösteriyor ki, İslâm dünyasını uyandıracak, ilerletecek yine o histir. Şu da sabit olmuştur ki, Türk milletini bütün öldürücü felâketlere, sarsıntılara rağmen yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta biz, garba nisbetle, ayrı bir hususiyete malikiz. Türk milleti Müslümanın göz bebeği, baş tacıdır. Ona göre, Türkiye'deki dinî riyasetin yalnız Türklerin değil, üç yüz milyon arasındaki nûrânî rabıtanın ma'kesi, manevî istinadgâhı ve mededkârı olması gerekir. Bu da ancak dinî riyasetin, ilim ve faziletleri âmmece müsellem zevattan mürekkeb ilmî bir şûrâya, ilim ve din sahasında yüksek bir otoriteye sahip olması ile husule gelebilir."

"Zaman eski zaman gibi değildir. Fikirler inceleşmiş, aradaki münasebetler çoğalmış, yeni yeni meseleler doğmuştur, Milletler türlü türlü cereyanlarla çalkantı halindedir. Garb medeniyeti sarsıntılar geçiriyor. İslâm dünyası da müthiş bir fevzâ içindedir. Fikirler teşettüt ve tezebzüb halindedir. Aradaki rabıtalar çözülmüş, içtihadlar dağılmıştır. Fâsid medeniyetlerin tesiriyle ahlâkta da müthiş bir tedennî husule gelmiş, tehlikeli durumlar varlığımızı tehdit etmeye başlamıştır."

"Böyle buhranlı zamanlarda İslâm milletinin manevî hayatı bir ferdin, bir şahsın içtihadına terk edilemez. Fert haricî tesirâta karşı daha az mukavimdir. Haricî tesirâta kapılmakla nice ahkâm-ı diniye fedâ edildi. Hem nasıl olur ki, işlerin basit olduğu, taklid ve teslim cârî olduğu zamanda bile, velev ki intizamsız bir hey'et olsun, dinî riyaset kudretli bir mühim şahıslara istinad ederdi. Şimdi ise, iş besâtetten çıkmış, taklit ve ittiba gevşemiştir. Şahsî içtihadlara itimad kalmamıştır."

"Müslümanların dinî riyaseti öyle bir hale getirilmelidir ki, müessese-i celîle yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında feyzini saçsın. Bütün İslam dünyası ona itimat etsin. Hem mutî, hem ma'kes vaziyetini almalıdır. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi.i O hâkimin müftüsü de onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun  fikrini tashih ve tadil edebilirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim o cemaatın ruhundan çıkmış, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, işte şûrâlar o ruhu temsil eder."

"Cemaatın ruhundan doğan böyle bir hakimin müftüsü de ona uygun olarak yüksek ilmî bir şûrâdan doğan manevî bir şahsiyet olmak gerekir. Tâ ki sözünü her tarafa işittirebilsin. Diyanete taallûk eden noktalarda cemaati sırât-ı müstakime, doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemâatın manevî ferdine karşı sivrisinek kadar kalır."

(Son Şahitler kitabının, birinci cildinden derlenmiştir...)

Büyük Üstad: Said Nursi

         Bir asra yakın bir zaman yaşayan bu mübarek zat, son günlerde Hakk’a kavuşacağını hissedince, memleketine, doğduğu yere gitmek arzusunu izhar etti. Yola çıktı. Fakat yolda hastalığı ağırlaştı. Güçlükle Urfa’ya kadar gidebildi. Orada vefat etti, rahmet-i Rahman’a kavuştu. 23 Mart 1960-25 Ramazan 1379. Cenaze namazı Ulu Cami’de kılındı. Halilü’r-rahman dergahına defnedildi. Hususi bir surette taştan yapılan bir lahde tevdî olundu.

            Cenaze töreni pek muazzam ve muhteşem oldu. Bütün dükkânlar kapandı. Bütün şehir halkı, belediye reisi, vali, memurîn, civar şehirlerden ve kasabalardan koşup gelenler, binlerce, on binlerce halk ve talebesi, tabutunu başlar, eller üzerinde taşıdılar. Salât-ü selâmlarla, tekbirlerle teşyî ettiler. Kur’an sesleriyle ebedî istirahatgâhına tevdî ettiler. Allah gani gani rahmetine mazhar etsin.
... 
         Hakikaten büyük adam. Müstesna adam. Nadir yetişen zekâ. İslâm şehametinin canlı bir timsali. İman ve fazilet âleminin sultanı.
            Büyük iş yaptı. Büyük bir müessese vücuda getirdi. Gönüller üzerine bir irfan ve fazilet müessesesi kurdu. Bu sahada adeta büyük bir inkılap başardı. Yıkıcı kuvvetlere, bozguncu teşekküllere karşı müsbet ve yapıcı, nurlu ve feyizli, manevî, ahlâkî bir inkılap!...
            Artık bu nurlu yol, bu iman ve fazilet yolu, bu ilim ve irfan yolu kapanmaz. Gün geçtikçe bir başka inkişaf arz eder, kıymet ve ehemmiyeti anlaşılır.
            Bu nadide ve kıymetli varlığın şahsiyetini, mesleğini, eserini tetkik ve tahlil etmek, üzerinde uzun uzadıya muhtelif noktalardan işlemek, teşhisine çalışmak, ilmî ve içtimaî bir vazifedir.
            Şöhreti memleketimizin, ta Hindistan’a kadar İslâm dünyasının her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi ne idi? Muhtelif halk tabakaları arasında şayan-ı hayret derecede kuvvetli rabıta husule getirmesinin sırrı ne idi? Bu, bir tarikat mı? Bir cemiyet mi? Yoksa siyasî bir teşekkül mü idi?
            Gerek idarî, gerek adlî bu hususta çok takipler yapıldı, derin tahkikler, uzun ve müselsel muhakemeler cereyan etti: Ne tarikat, ne cemiyet, ne de siyasî bir teşekkül olduğu hakkında hiçbir neticeye varılamadı. En ufak bir delil bile elde edilemedi. Çünkü, bu bir tarikat değildi, bir cemiyet de değil, siyasî bir teşekkül ise asla.
            O halde ne idi? Bir savcının tahminine göre, memlekette lâakal beş-altı yüz bin kişi (şimdi milyonlarca) nasıl olmuş da bu zatın etrafında toplanmıştı? Ve bu adet günden güne neden artıyordu?
            Evet, ortada bir topluluk vardı. Fakat bu topluluk kanunun müdahale çerçevesine girmiyordu. Bir cemiyet gibi programı, teşkilâtı, âzâsı yoktu. Bir parti gibi siyasî bir programa ve teşkilâta tâbi değildi. Kaziye-i muhkeme haline gelen mahkeme kararıyla bu cihet tebeyyün ve tahakkuk etmişti.
            Böyle maddî yollardan gidilmek suretiyle daha senelerce tahkikat ve tetkikat yapılsaydı yine bir neticeye varılamazdı. Çünkü bu gönüllerde yaşayan ruhî bir rabıta idi.
            Belki de devr-i sabık hükümetleri, üzerine fazla düşmekle bu işi alevledi, genişletti, önüne geçilemez bir hale gelmesine sebep oldu. İstibdat ve diktatörlük zamanının Dahiliye Vekilleri, bu harekete bir irtica damgası vurabilmek için çok çalıştılar. Fakat muvaffak olamadılar. Hapisler, nefiyler, tazyikler, kütle halinde tevkifler, muhakemeler… Hiçbir şey kâr etmedi. Bilâkis bunlar şöhretinin yayılmasına hizmet etti.
            Ortada mes’ûliyeti mucip, kanuna aykırı hiçbir şey yoktu. Ortada yalnız bir Risale-i Nur vardı. Bu risaleler matbu değildi. El yazısıyla yüzlerce, binlerce nüshası etrafa dağıtılıyordu. Bu risaleler toplatıldı. Mahkeme marifetiyle bîtaraf ehl-i vukuflara tetkik ettirildi. Mahkeme kararıyla teeyyüd eden bu hakikat kaziye-i muhkeme haline geldi.
... 
            İşte ortada bu risalelerden başka hiçbir şey yoktu. Ne tarikat, ne cemiyet, ne de siyasî bir parti. Arada dönen yalnız şu kelimelerdi: Üstad, talebe, Risale-i Nur. Said Nur Hazretleri, üstad. Risale-i Nur’u okuyanlar da talebe: Risale-i Nur Talebeleri.
            Bunların en büyük şiârı, siyasetle meşgul olmamaktı. Amma hakikaten meşgul olmamak. Zahiren böyle görünüp de gizli bir takım siyasî fikirler taşımak değil. Çünkü, üstadlarının en birinci nasihatı, Risale-i Nur talebelerini siyasetle meşgul olmamalarıdır. Üstad'ın kendisi de kat’iyen siyasetle meşgul olmazdı. İnziva halinde yaşar. Zaruret olmadıkça hiç kimse ile temas etmez. Gazete bile okumaz, hele parti fikri kat’iyen kafasına girmezdi.
            Müddeti hayatında bir kap yemekten fazla yemiş değildi. Çok zamanlar ekmeği suya batırıp geceyi geçirirdi. Mânevî sahada adetâ Türkiye’nin Gandi’si (Hindistan’ın intibahına vesile olan zat) olmuştu. Gece-gündüz ibadetle meşguldü. Yanında Kur’an’dan başka hiçbir kitap da yoktu.
            Bütün ilhâmlarını Kur’an’dan alırdı. Kendi yazmaz, risalelerini dikte eder, talebeleri yazardı. Hapishanede tecrit edildiği, kimse ile görüştürülmediği halde Nur risaleleri yazılıp intişar ederdi. Talebeleri, Nur risalelerini yazmak için, herhangi bir suçla mahkûm olarak hapishaneye Üstad'ın yanına girmeyi en büyük zevk ve sevap addederlerdi.
            Zâhiren bakılırsa bir tarikat olarak telâkki etmek icap eder. Halbuki tarikatla hiçbir alâkası yoktu. Vakıa Üstad vaktiyle, bundan kırk-elli sene evvel, Nakşî tarikatı ile meşgul olmuş ise de bilâhare bütün kuvvetini iman ve Kur’an hakikatlerine vermişti.
            Üstad'ın, talebelerine verdiği derslerin fâtihası şu idi: Biz ehl-i tarikat değil, ehl-i hakikatiz. Rehberimiz Kur’an, şiârımız iman ve irfandır.
            Filhakika bir Nur talebesinin imanı, şâyân-ı hayret derecededir. İman karşısında, hayatın hiç kıymeti yoktur. Bütün gayretleri iman ve irfandır. Dünyevî hiçbir ihtirasları yoktur. Bu kadar yüksek ahlâk ve fazilet sahibidirler. Ferâiz-i İlâhiyeyi ifâya son derece itina ederler. Menahiden kat’iyen içtinap ederler. Çalışkandırlar. Hayatlarını kazanırlar. Büyük feragat sahibidirler. İman ve irfan yolunda hiçbir fedakârlıktan geri durmazlar. Üstadlarını, hakikat ve irfan hususunda dahi-yi zaman addederler.
... 
            Nur talebelerinin imanı irfana müstenittir. Evet, kuru bir iman değil. İrfan üzerine kurulan bir iman. Cehaletin en büyük düşmanlarıdırlar. Cehle müstenit iman onlarca makbul değildir. İlim ve irfan temelleri üzerine kurulan iman, imandır.
            Bu itibarla buna bir mektep desek daha münasip olur. Belki de en doğrusu budur. Madem ki tarikat değil, cemiyet değil, parti değil; o halde “İman ve İrfan Mektebi” demek münasip olmaz mı?
            Bu iman ve irfan mektebinin binası, programı, teşkilatı, idaresi, merkezi, şubesi, amiri, memuru… Hiçbir şeyi yok. Hiçbir kayda tâbi değil. Yalnız gönüller ülkesine kurulmuş bir müessese. Zamanla mekanla da mukayyet değil. Hudut yok. Bu mektebin yalnız bir kitabı var: Kur’an… Bütün ilhamları bu kitaptandır. Bu kitap bitmez tükenmez bir irfan hazinesidir. Gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün asırları doyurmağa bu hazine yeter. Nur Risaleleri bu hazinenin damlalarıdır. Kalbinde iman ve irfanı olan her mü’min bu mektebin talebesidir. Hiçbir kimseden izin almadan, hiçbir kayda tâbi olmadan bu mektebe girebilir. Çünkü bütün mü’minler bu mektebin tabiî talebeleridir. Nur risaleleri birer birer derstir. Onları isterse kendisi istinsah eder, isterse hazır yazılmış veya basılmış olarak kendisine hediye edilebilir. Artık O vicdaniyle, kalbiyle, ruhuyla baş başadır. Arada hiçbir vasıta yoktur. Tarikatta olduğu gibi hiçbir şeyhe merbutiyeti de yoktur. Nur risalelerin müellifi yalnız bir “Üstad”dır. Dersini vermiştir. O kadar… Tıpkı bir üniversite hocası gibi.
... 
            Üstad Said Nursi, çok yüksek bir zekâ ve irfan sahibi idi… İmandan ibaret bir varlık… Mü’minler için bir iman ve irfan mektebine ihtiyaç duymuş. Kalpleri dalâlet eşkiyasının taarruzlarından koruyacak bir üniversite… Bunu gönüller üzerine kurmuş. Temelleri dünyalar durdukça yıkılmasın, sapasağlam yaşasın diye… Derslerini vermiş ve kenara çekilmiş. Artık bu mektebi, mü’minler kendi kendine idare etsin, demiş. Ne ücret, ne pâye, ne tekâüdiye, ne heykel… Hiçbir şey istemiyor. Vazifesini yapan bir muallim, bir profesör gibi kalbi neşe ile dolu olarak eceli mevudunu bekledi, böylece Hak’ka kavuştu.
... 
            İşte Said Nur mektebinin, Said Nur üniversitesinin mahiyeti bence budur. Bunu anlamayan devr-i sabık, bundan ne kadar korktu, ne kadar heyecanlar geçirdi. Bunu bertaraf etmek için, belki ikinci bir Menemen bile ihdas etmeyi düşündü. Buna bir irtica damgası vurmak için çok çalıştı. Fakat muvaffak olamadı. Boş yere hem kendini üzdü, hem bu mübarek, bu muhterem zatı türlü türlü sıkıntılara, tazyiklere maruz bıraktı. Zindanlarda ömrünü çürüttü. Hapishanelerde bile ihtilâttan menetti.
            Netice ne oldu? Savcının tahminine göre lâakal beş-altı yüz bin talebe Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Talebenin her biri işiyle, gücüyle, yahut dersiyle, tahsiliyle meşgul. Kanuna aykırı en ufak bir şey yok. Gönüller üzerine kurulan böyle bir irfan mektebinin kapanmasına imkân var mı?

Uzun Bir Ayrılıktan Sonra

Belki yirmi yedi, yirmi sekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o kalblerde yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.

Üstad'la tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif'ler, Naim'ler, Ferit'ler, İzmirli'lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir Sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda Ömer'in şehameti var. Yirminci asırda Devr-i Saadeti nefsinde yaşatan bir mü'min. Bütün hedefi iman ve Kur'ân.
 
İslâmın gayetü'l-gayesi olan tevhid ve Allah'a iman esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâbe'deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve putperestliğe o derece düşmandır.
 
Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dim dik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman…
 
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedaî. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit birşeydir.
 
Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kâğıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
Yapısı ufak tefektir; fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır, fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
 
Seksen küsur senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
 
En sevmediği şey siyasettir. Otuz beş senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuûnu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra, ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir.
 
İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:
"Bana ıztırap veren," dedi. "Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir."
"
İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!"

"Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?"
"Evet, büs bütün ümitsiz değilim…
“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum."
"Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur."
"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!.."
"Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."
"Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı."
"İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun."
"Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur."
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu. Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle ruhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatip gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
"Mahkemede sıkıldınız mı?" diye sordum.
"Dinî tedrisata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye-i İslâmiye dairesinde iffet ve şereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? 'Kalbe gelen hakikat' gibi tâbirleri de şahsî nüfuz temini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım."
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsaade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.

(Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak; Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak adlı eserlerden derlenmiştir.)
Paylaş
Yükleniyor...