AHLÂK-I İLÂHİYE

“Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber,..”(1)

Ahlâk-ı İlâhiye, Allah’ın razı olduğu ahlâk, yani Kur’ân ahlâkı demektir. Bütün sıfatlarını, kabiliyetlerini ve duygularını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insan, ahlâk-ı İlâhiye sahibi olur. Bunun ana maddeleri; “iman, salih amel, takva ve güzel ahlâk”tır. Bunlara sahip olan bir kul, bu dünyada bir nevi cennet hayatı yaşadığı gibi, ahirette de ebedî saadete mazhar olur.

Dersin devamında bu yolda giden kimselerin sahip oldukları özellikler şöyle sıralanıyor:

“… aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimat, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp aff-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahîye tesbihhan olmaktır, diye ubudiyetkârane hükmetmişler.”(2)

Ne kalbini çalıştırmaya, ne dünyayı döndürmeye, ne çekirdekleri, yumurtaları ve nutfeleri açıp onlardan nice varlıkları çıkarmaya güç yetiremeyeceğini çok iyi bilen insan, enaniyetten vazgeçip ubudiyeti takınmakla Allah’ın sonsuz kudretine ve rahmetine iltica eder.

Acz, fakr ve naks insanın üç temel özelliğidir ve ona kul olduğunu daima hatırlatırlar.

İnsanın ana rahmindeki dokuz aylık yolculuğunun her safhası onun aczinin bir göstergesidir. Nutfeden alakaya geçişi gibi, alakadan mudğaya varışı da onun şahsî irade ve kudretiyle değil, Rabbinin ihsan ve keremiyle gerçekleşmiştir. İnsanın bu aczi, dünyaya geldiğinde de aynen devam eder. Bebeklikten çocukluğa kendi kuvvetiyle geçmediği gibi, çocukluktan gençliğe ve olgunluk çağına da yine kendi maharetiyle değil, Allah’ın ihsanıyla vasıl olur. İnsan bir ömür boyunca ne kalbini kendisi çalıştırır, ne kanını kendisi temizler, ne de yediği gıdaları bedeninde o taksim eder. Kanını deveran ettiren kudret, dünyasını da döndürmekte, mevsimlerde gezdirmektedir. Bu hakikati bilen ve sonsuz bir acz içinde bulunduğunu kalbine iyice yerleştiren bir kulun iç âleminde enaniyetin ve kibrin yeri olmaz; kalbi şükür ve minnettarlık ile şenlenir.

İnsan son derece aciz yaratıldığı gibi, sonsuz bir fakr içindedir. Saçından tırnağına, gözünden kulağına, kalbinden midesine kadar her cihazına ve yine havadan suya, güneşten aya kadar her şeye muhtaçtır.

Sonsuz aciz ve fakir olan bu insanın naks ve kusuru da sonsuzdur. Naks ve kusur insanın noksanlık cihetini ifade ederler. Bazen kusurla günahın karıştırıldığı oluyor. Her günah kusurdur, ama her kusur günah değildir. "Kusur" denilince insanın yorulma, uyuma, unutma gibi noksan cihetleri anlaşılır. İradesinin cüz’i olması, yani bir anda ancak bir şey irade edebilmesi de onun noksanlığını gösterir. Bütün faaliyetlerin ilk hareket noktası irade olduğuna göre, bir anda iki şey irade edemeyen insan, bir anda iki şey düşünemez, bir anda iki ayrı yöne bakamaz, bir anda iki ayrı yönde yürüyemez.

İşte insanın bu yaratılışı ona kul olduğunu her yönüyle ders verir ve Rabbinin rızası dairesinde bir ömür geçirmesi gerektiğini ihtar eder.

Nur Külliyatı’nda insanın; “acziyle Allah’ın kudretine, fakrıyla gınasına ve rahmetine, naks ve kusuruyla da kemaline” ayna olduğu ders verilir.

Aczini, fakrını ve naksını bilmekle ubudiyetin şuuruna eren bir kulun kalbi, daima Rabbine müteveccih olur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat.
(2) bk. age.

Yükleniyor...