AKLIN ACZİ

“Ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.”(1)

Tefekkür, insanlarla meleklerin ve ruhanilerin ortak yanlarıdır. Yani insanların, beslenme, görme, işitme, yürüme gibi birçok yönden hayvanlarla ortak yanları olduğu gibi, ruhun ve kalbin gıdası olan iman, marifet, tesbih, tekbir, hamd ve tefekkür gibi ulvî vazifeleri yerine getirmekte de meleklerle benzerlikleri vardır.

Tefekkürün önemini şu hadis-i şerif en güzel şekilde nazara veriyor:

“Bir saat tefekkür, bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır.”(2)

Bilindiği gibi, canlı türleri içerisinde insanın en mümtaz vasfı, akıl sahibi olmasıdır. Hayvanların, kendi ihtiyaçlarını görmelerine ve düşmanlarından korunmalarına yetecek kadar bir şuurları vardır. Ancak, akıl nimeti sadece insana ihsan edilmiştir. Bir hayvan da nefes alır, ama havanın ne olduğunu bilmez, kanın ne olduğunu bilmez, nefes almakla kanının temizlendiğini bilmez. Aynı şekilde, bir hayvan da sabah olunca gözlerini açar ve rızkını aramak üzere çevreyi dolaşmaya başlar, ama gündüzün olması için dünyanın saatlerce döndüğünü bilmez.

İnsan, hem kendi vücuduna yerleştirilen bütün organların ve ruhuna takılan bütün hislerin ve duyguların görevlerini bilir, hem de kendini kuşatan havadan, ayaklarının altındaki topraktan, yolunu aydınlatan güneşe kadar bütün eşyayı tanır ve bilir. İşte bu geniş bilgi, insanın hem kendini hem de kâinatı tefekkür etmesi ve bütün bunları onun hizmetine veren Rabbine şükretmesi içindir.

Allah’ın zâtı tefekkür edilemeyeceğine göre, tefekkürü emreden bütün âyetler ve onu teşvik eden bütün hadîs-i şerîfler, mahlûkatı ibretle seyir ve temaşa etmemiz içindir.

Göz mahlûk olduğu gibi onun gördükleri de mahlûktur. Kulak mahlûk olduğu gibi onun işittikleri de mahlûktur. Aynı şekilde, akıl mahlûk olduğu için onun düşündükleri de mahlûktur. İnsan, Allah’ın zâtı hakkında her ne düşünse, bütün bunlar onun aklının mahsulleridir. Tabiri caizse onlar da birer put hükmündedirler. Şu farkla ki, müşriklerin putları madenlerden, onunki ise yanlış düşüncelerden yapılmıştır.

Tefekkür konusunda Üstat Hazretlerinin şu tavsiyesini esas almak gerekir:

“Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham ise havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.”(3)

Nefsî tefekkür denilince, insanın hem bedenindeki bütün organları, hücreleri, atomları, hem de ruhundaki bütün latifeleri ve hisleri Allah’ın birer eseri ve ihsanı olarak değerlendirmesi anlaşılır. İnsan, bu sahada istediği kadar tafsilata girebilir; bedenini bir bütün olarak düşünebileceği gibi, organlarını, hücrelerini ve onların görevlerini çok detaylı olarak araştırabilir.

Ancak, afakî tefekkürde bu kadar detaya girme şansı yoktur. Semadaki her yıldızın ve her sistemin görevlerini tafsilatıyla bilemez. Aynı şekilde, bütün hayvanlar âlemini de ancak icmalî olarak düşünür. Her hayvan türünün bütün özelliklerini bilmesi imkânsızdır. Afakî tefekkürde ancak, konusunda uzman olan kişiler belli bir sahada derinlemesine fikir sahibi olabilirler. Onlar da başka bilim dallarında yine icmalî düşünmeye mecbur kalırlar.

Tefekkürle ilgili bir hatıramı nakletmek isterim:

Yıllar önceydi. Elimin üzerinde küçük bir siyahlık gördüm. Bacalardan gelen bir is lekesi sandım. Silmek üzere elimi uzattığımda hareket etti. Anladım ki, benim is sandığım şey küçük bir böcekmiş. Parmağımın ucunu kendisine iyice yaklaştırdığımda yürüyüşünü hızlandırdı. O anda zihnimden şu manalar süratle geçmeye başladı. Bu küçük hayvancık benden kaçtığına göre büyümüş, olgunlaşmış demektir. Bunun bir de çocukluk, bebeklik dönemleri vardı. O zamanlar ne kadar küçücüktü. O bir nokta kadar bedene altı ayak, iki göz, mide ve diğer organlar nasıl yerleştirilmişti. O çok küçük ağzına ve midesine uygun yiyecekler nasıl hazırlanmıştı?

Bu ve benzeri bütün soruların tek bir cevabı vardı: Onu yaratan ve terbiye eden Allah.

Yine, bu siyah nokta içerisine görme, işitme, sevme ve korkma gibi hisler nasıl yerleştirilmişti? Benden kaçtığına göre hayatını seviyordu ve onun kaybolmasından korkuyordu.

İşte benim hayalimde canlandırmaya çalıştığım ve cevaplarını bulamadığım bu ve benzeri nice soruların cevaplarını, melekler âlemi, o küçücük canlıyı hayatının bütün safhalarıyla seyretmek suretiyle biliyor ve bu ince sanata ve bu hassas rahmete hayran oluyorlardı.

Bir örnek de soframızdaki yumurtadan verelim; sonra, tefekkürümüzü bütün yumurtalar âlemine, özellikle de balıklar âleminin o küçücük yumurtalarına teşmil edelim.

Bilindiği gibi, nutfeden yaratılan bir canlı, ana rahminde iken annesinin dış âlemden edindiği gıdaların kendisine ulaşmasıyla hayatını sürdürür.

“O, sizi rahimlerde, dilediği gibi tasvir eden (şekillendiren) dir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmrân, 3/6)

Âyet-i Kerîmenin açık beyanıyla, İlâhî rahmet ve inâyet o yavru adayının imdadına yetişmekte, bütün organlarını en güzel biçimde, en faydalı yerlerde ve en hikmetli büyüklükte yaratıp yerleştirmekte ve bunların tümünden meydana gelen bedenine de yine en güzel bir suret vermektedir.

Aynı mâna, bir başka şekliyle, bütün yumurtalar âlemi için de geçerlidir. Ancak, yumurtaların bu noktada çok önemli bir farklılığı vardır. Yumurta içinde teşekküle başlayan civciv adayının annesiyle hiçbir ilgisi kalmamıştır. Onun vasıtasıyla kendine hiçbir gıda ulaşmaz. Sadece belli bir ısı seviyesi ve yine belli bir zaman gerekmektedir. Bu ısı, annesinin kuluçkaya yatmasıyla sağlanabileceği gibi, bugün artık makinelerle de sağlanmaktadır.

Bu gerçekleri göz önüne alarak, elimize aldığımız bir yumurtaya önce şöyle bir nazar edelim. Bu yumurta kuluçkaya konulsaydı civciv olacaktı. O halde, bir civcivde her ne varsa, şu yediğim yumurtada onların tümünün planları var demektir. Bu yumuşak sıvıdan o sert kemikler nasıl yaratıldı? Bu görmeyen maddeden, göz ve kulak nasıl halk edildi? Bu hareketsiz cisim, “yürüyen, koşan, seven, korkan bir canlı” haline nasıl geldi? Bu ölü varlıktan o canlıyı kim çıkardı?

“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki, (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz?” (En’âm, 6/95)

Canlı tavuktan cansız yumurtayı ve cansız yumurtadan canlı tavuğu yaratan bir kudret hakkında, "Ölmüş insanları nasıl diriltecek?" diye sorulur mu?

İşte bütün yumurtalar âlemine bu nazarla bakmak, bizim için ancak hayal yoluyla gerçekleşebilir. Denizdeki ve karadaki sayısız yumurtaları birlikte görmek, onların geçirdiği safhaların tamamını izlemek gibi bir kabiliyetten mahrumuz. İşte bu görevi melekler âlemi yaparlar ve bu sayısız hikmet ve rahmet tecellilerini hayranlıkla seyrederler.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Yedinci Söz.
(2) bk. Suyutî, Camiüs’sağir, II, 127.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zeylü'z-Zeyl.

Yükleniyor...