ENENİN AÇTIĞI KAPILAR

“Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır.”(1)

“Âlemin miftahı” ifadesi “kâinat kitabının anlaşılması” mânasında mecazî bir ifadedir. "Nefis" kelimesi ruh ile bedeni birlikte ifade eder. Altıncı Söz’ün başında yer alan âyet-i kerîmede mealen;

“Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın aldı.” (Tevbe, 9/111) buyruluyor.

Ayette geçen nefis kelimesi insana ihsan edilen dâhili nimetleri, mal ise harici nimetleri ifade eder. Burada nefis kelimesi “zat, kendi” mânasındadır. Yani “Allah, insanın hem kendini, hem de malını cennet karşılığında satın aldı.” demek olur.

Önümüzde açık vaziyette bir kitap bulunsun. Bu kitap zâhiren yani görünürde açıktır, ama okuma bilmeyen bir kişi için hakikaten kapalıdır. Bu kâinat kitabının taşıdığı sonsuz mânalar da hayvanlar âlemi için kapalı demektir. Onlar bu âlemden istifade ederler, ama o kitabı okuyamazlar. Varlıkların ne özelliklerini bilirler, ne de görevlerini.

Bir insan, herhangi bir varlıkta tecelli eden İlâhî isimleri okuyamadığı taktirde, o şey o kişi için kapalı bir kitap gibi olur. Varlıkları zahiren tanır veya tanıdığını zanneder, hakikatte ise onları bilmemekte, tanımamaktadır.

Burada On İkinci Sözdeki o harika misâli hatırlayalım. Özet olarak arz edeyim:

İslâm’dan uzak bir felsefeciye bütün harfleri ve kelimeleri âyetlerin mânalarına uygun cevherlerle yazılan bir Kur’ân-ı Kerîm, gösterildiğinde o adam nakışların özellikleri konusunda çok şeyler söyler, ama manasına hiç ilişmez. Çünkü Arabî hattı okumayı bilmemektedir; hatta baktığı ve hakkında konuştuğu o kitabın Allah kelamı olduğundan da habersizdir.

İşte bu adam için de o kitap zahiren açık görünse de hakikatte kapalıdır.

Üstat Hazretleri “kırk yıllık hayatında, otuz yıllık tahsilinde öğrendiği dört kelime ile dört kelamdan” söz ederken, birinci kelam olarak “İnni lestü maliki” yani “Ben kendime malik değilim.” buyurur ve ilave eder “Malikim kâinatın malikidir.”(2)

Bir başka dersinde de Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.” hakikatini işler. Bu iki dersi birlikte düşündüğümüzde şu neticeye varırız:

Biz ne gözümüzü, ne kulağımızı, ne aklımızı ne de hafızamızı dilediğimiz gibi kullanamayız. Zira bize ihsan edilen bu maddî ve manevî cihazların tamamı Allah’ın mülküdür ve bize emanet olarak verilmiştir. Onlarla hem dünya nimetlerinden faydalanır hem de ahiretimiz için kazançlar ediniriz.

İşte ruhumuza takılan enaniyet duygusu, yani “bizdeki her şeyi kendimize nispet etme ve onlara sahip çıkma” özelliğimiz de bir emanettir. Bunun mülk sahibinin rızası istikametinde nasıl kullanılacağı, aksi halde ne gibi zararlara düşüleceği bu dersin ana konusudur.

Bir asker askerlik süresince kullandığı tüfeğine; “Benim tüfeğim.” der, ama yine çok iyi bilir ki o tüfek kendisine emanettir, onu kendi keyfince kullanamaz; kullanırsa cezaya çarptırılır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksad.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.

Yükleniyor...