FARKLI BİR ZİYAFET

“Sonra aktar-ı memleketindeki ahali ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.”(1)

Bu cümlede, ahalinin o mükemmel saraya üç maksat için çağrıldıkları ifade ediliyor: Seyir, tenezzüh (gezinti) ve ziyafete iştirak.

Aktar-ı memleket, sultanın hükmettiği ülkenin her tarafı demektir. Yani, temsildeki o sultan, ülkesinin bütün beldelerinden saraya misafirler davet etmiş oluyor. Temsili hakikate uyguladığımızda, Allah’ın varlığı, ilmi, hikmeti konusunda münakaşa götürmez büyük bir delille karşılaşırız. Bu konuyu hakkıyla anlatabilsek, ne tabiatçıların ne materyalistlerin, ne de evrimcilerin söyleyecek sözleri kalır. İkna olmasalar bile mutlaka ilzam olurlar. Şöyle ki:

Nurlarda beyan edildiği gibi, “… Vâcib-ül Vücud'un Zât-ı Akdesi, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir.”(2)

Bu gerçeğin ışığında şunu söyleyebiliriz: Allah’ın insanları ve hayvanları bu kâinat sarayına, bu dünya misafirhanesine davet etme şekli de insanî sultanların davetlerine hiç mi hiç benzemiyor. İnsanlar ve hayvanlar bir başka âlemden bu dünyaya gelmiyorlar. Yani, hiçbiri gökten inmiyor, yıldızlardan akıp yeryüzüne düşmüyorlar. Bütün misafirler sarayın içinden çıkıyorlar.

Yeryüzü sofrasındaki nimetler topraktan çıktıkları gibi, onlarla beslenecek ve onlardan istifade edecek misafirler de yine topraktan çıkıyorlar. Şu var ki, bu çıkış bitkilerde olduğu gibi doğrudan olmuyor, dolaylı bir şekilde oluyor.

Meselâ, tavuğun yediği gıdalar doğrudan topraktan çıkıyor. Onları yiyen tavuğun içinde yumurta meydana geliyor. Bu yumurtada ondan çıkacak civcivin bütün özellikleri genetik program olarak yazılıyor. Daha sonra, bu yumurta belli bir ısı seviyesinde, belli bir süre kaldığında, ondan yeni bir misafir meydana geliyor. Bu misafir de aslı itibariyle topraktan çıkmıştır, ama doğrudan değil, dolaylı olarak.

Aynı şey insanlar ve diğer canlılar için de geçerlidir. Şimdi bu misafirhanenin ve bu misafirlerin sahibini tanımak istemeyen insanlara şunu sormak gerekiyor:

- Önce sofralar seriliyor, ama ortada misafirlerden eser yok. Sonunda o sofradan faydalanacak misafirler yaratılıyor. Bunu ne ile izah edeceksiniz?

Henüz ortada olmayan misafirler, birinin ilminde olacaklardır ki, o zat o misafirlere uygun sofralar hazırlatsın. Aksi halde, sofradaki gıdaların henüz yok olan o misafirleri bilmeleri, tanımaları, zevklerine, mide yapılarına, sindirim sistemlerine vakıf olmaları gerekir ki, kendilerini ona göre teşekkül ettirsinler.

Bu noktadan hareketle düşüncemizi şöyle yayabiliriz:

Henüz göz denen şey dünyada yokken, güneş yaratılmış; ışığı o gözlere yol gösterecek özelliklere sahip kılınmış.

Henüz mide sahibi hiçbir varlık yeryüzüne çıkmamışken, gıdalar yaratılmış.

İşitme özelliğine sahip kulaklar daha yaratılmadan, bunu sağlayacak hava unsuru yaratılmış.

Misalleri çoğaltabiliriz. Sonunda şu gerçek bütün açıklığıyla kendini gösterir. Saray kimin ise misafirler de onundur, sarayda serilen sofralar da.

Bütün bunlar bir zamanlar hiç yoktular. Ama Allah’ın ilminde hepsi mevcut idiler. Onları, hikmetinin gereği üzere, belli bir sıra ile yokluktan kurtarıp varlık sahasına çıkardı.

Önce havayı yarattı; sonra ciğerleri. Önce otları yarattı; sonra otla beslenen hayvanları. Önce atı yarattı; sonra ona binecek ve onu sürecek insanı.

Bunların hiçbiri ne tesadüfle açıklanabilir, ne evrimle, ne tabiatla.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Birinci Söz.
(2) bk. Şualar, Dördüncü Şua.

Yükleniyor...