HAYRI KABUL ETMEK

“Evet, sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz.”(1)

Mülk Allah’ındır. Sebepler sadece birer perdedirler. Hakikat bu iken, bazı insanlar misafir olarak geldikleri bu dünyada, kendilerine ihsan edilen maddî ve manevî cihazları ve haricî nimetleri birer İlâhî ihsan olarak bilmek yerine, nefislerine ve tabiata isnat ederek gaflete, dalâlete ve küfre düşerler.

Üstat hazretleri iki tağut ile yani “ene ve tabiat” ile bir ömür boyu mücadele etmiş, insana kul olduğunu, mahlûk olduğunu, her şeyi yaratanın ancak bütün mülkün maliki olan Allah olduğunu ders vermiş, öte yandan tabiatın fail olamayacağını, kör kuvvetin ve ölü maddenin bu âlemdeki mucize sanatlara ve hikmetli icraatlara sahip çıkamayacağını kuvvetli delillerle ortaya koymuştur.

Risalelerde “masdar ile mazhar, fail ve münfail” kavramaları üzerinde önemle durulur. Burada “mazhar” yerine “mahal” kelimesi kullanılmış.

Masdar bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekândır. Mazhar ise o şeyin zahir olduğu, göründüğü mekândır. Işık güneşten gelir ve aynada zahir olur, yani kendini gösterir. Ayna, bu ışığa masdar değildir, yani ışık ondan çıkmamaktadır.

Varlık âleminde görünen bütün güzellikler ve kemaller de o varlıkların kendilerinden doğmazlar ve onlardan sudur etmezler. O varlıklar, İlâhî isimlere ve sıfatlara ayna olmakta, mazhar olmakta, mahal olmaktadırlar. Mahal kelimesi de burada mekân mânasına kullanılmıştır. Meyvenin mekânı daldır, ağacınki topraktır. Ama ne meyve ağacın hüneri, ne de ağaç toprağın sanatıdır.

“Fail ve münfail” meselesine gelince, fail bir fiili, bir işi yapan, işleyen demektir. Münfail ise o fiili kabul eden, yani kendisinde o fiil işlenen şeydir. Meselâ kâtip, yazma fiilinin failidir. Kâğıt ise münfaildir, yani yazı fiilini kabul etmektedir. Biz kâğıda yazı yazdığımız halde, havaya veya suya yazı yazamayız. Bunların her ikisi de yazma fiilini kabul etmezler, yani bu fiil onlarda icra edilemez.

Kâğıt, bu noktada, havadan ve sudan ileri olmakla birlikte, kendisinde yazılan yazılara sahip çıkamaz; onları kendi kudretine ve ilmine isnad edemez.

Yaratma fiilinin faili ancak Allah’tır, bütün mahlûkat ise yaratılmayı kabul etmişlerdir, yani bu fiil onlarda icra edilmiştir. Bu yönüyle her mahlûk münfaildir.

Bazı varlıklar bazı fiillere münfail olamazlar ve onlarda o fiil tecelli etmez. Meselâ, “gösterme” fiili gözlerde icraat yapar, ama taşlarda, ağaçlarda yapmaz. Bu son ikisi gösterme fiiline münfail olamazlar. O halde, insanoğlu görmesiyle övünmek yerine buna şükretmekle mükelleftir. “Gözümü görme fiilini kabul edecek şekilde terbiye eden ben değilim, annem ve babam da değiller. O halde ben görme fiilinin faili, yapıcısı değilim, ancak münfailim.” demesi gerekir.

Aynı şekilde, toprak da bitkilerin kökleşmesine, tohumların sümbül vermesine elverişli bir şekilde yaratılmıştır. O da münfaildir.

Bütün hayırlar Allah’tandır. Bu hayrı “güzel bir şekilde kabul etmemekten” şerler doğar. Yine göz ve meyve örneğimize dönelim. Gözü, görecek şekilde terbiye eden Allah’tır. Bu hayır ancak O’na mahsustur. Ancak, insan, gözünü sert bir cisme çarparak kör ederse bu şerre sebep olan kendisidir. Gözü Allah vermiş, ama onun kör olmasına insan sebep olmuştur.

Toprağı da suyu da yaratan Allah, onlardan ağaçlar bitirmektedir. Ağacın yaratıcısı, faili Allah’tır. Ama insan o ağaca su vermeyip kurutursa, onun ölümüne sebep olmuş olur. Yani, ağacı yaratan Allah, kurumasına sebep olan ise insandır.

Nefis ve tabiatın birer perde olmalarına gelince:

Bu hikmet dünyasında her şey bir sebebe bağlanmıştır. Kudret âlemi olan ahirette ise her şey doğrudan, sebepsiz ve zamansız yaratılacaktır.

Yine bu imtihan dünyasında, hastalıklar, ölümler, musibetler gibi nefsimizin hoşuna gitmeyen birçok icraat da sergilenmektedir. Meselâ, Nur Külliyatı’nda beyan edildiği gibi, kabir bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı olduğu halde, insan ölüm ötesini göremediğinden bu hakikatten gaflet edebildiği için hastalıklar ölüme perde edilmişlerdir. Böylece insan kadere karşı itiraz ve isyan yoluna girerek kendisini tehlikeye atmaktan da kurtulmuş olur.

Öte yandan, bir padişah, riayetinin maaşlarını bizzat dağıtmaz da memurları görevlendirir. Ama herkes çok iyi bilir ki, bu maaşları o memurlar kendi ceplerinden yahut kasalarından vermezler. Onlar, padişahın izzetine perde olmuşlardır ve bu paraları onun namına vermektedirler.

Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, bu sebeplerin eliyle gelen nimetleri, o sebeplerin kendi malları ve ihsanları olarak değil, Allah’ın birer ikramı olarak görür ve sebeplerin birer perde, birer vasıta olarak görevlendirildiğini bilir.

“Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de esbab-ı zahiriye ve vesait-i suriyenin, rububiyet-i İlahiyeden hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubudiyetten başka nasibleri yoktur.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On sekizinci Söz.
(2) bk. age., Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.

Yükleniyor...